9 vecih: 9 mâtem. Bağrında mihman, yek metfem. Külle ovsun, yaşla aksın, ferle bitsin muzır cürüm. Kanındaki asâlet cihadın şerâfeti, aydınalp külliyâtsa langırdayan boş fıçı. Siz ki sûhân-ı ruhu maskara ededurun, celâllenmeyen tek bir gün, tek bir an bile yoktur.
içinizden söküp atması da vücudunuzu baştan aşağı sarmasına izin vermek kadar meşakkatli olacak.
Suhan Lalettayin
ağzınızı, bacak aranızı ve beyninizi sulandırmak üzere kurulan patolojik bir deneyin çıktısı: #hematom
içinizi ısıtacak bir aşk hikayesi… etik ve ahlak üzerine birkaç sıkıcı ders… çocukların erişemeyeceği yerde saklanmayan ilaçların mahvettiği hayatlara derinlemesine bir bakış imkânı… toksik ilişkilerinizi gözyaşlarıyla anacağınız bir yüzleşme seansı… değil.
şiir ile şiir olmadığı varsayılanın, gerçek ile kurmacanın, disiplin ile disiplinsizlik diye adlandırılanlar arasındaki çizgileri muğlaklaştırarak oynadığımız oyunlar esnasında meydana geldi.
yıllardır durduramadığımız kanama, besleyip büyüttüğümüz hematom, artık sizin derdiniz.
içinizden söküp atması da vücudunuzu baştan aşağı sarmasına izin vermek kadar meşakkatli olacak.
hematom‘a kucak açın, arkanıza yaslanın ve bu huzursuz eğlencenin tadını çıkarın.
Şair, yönetmen ve multidisipliner sanatçı Suhan Lalettayin’in beş yıla yayılan bir yaratım süreciyle ortaya koyduğu çok katmanlı sanatçı kitabı “hematom – adam, ceset ve benin maceraları”, klasik şiir formuna sert, cesur ve radikal bir müdahale olarak konumlanıyor.
Şiirin okuma pratiğiyle sınırlandırılamayacağına inanan Lalettayin, hematom’u salt bir şiir kitabı olarak değil; bölüm bölüm ilerleyen bir seri-şiir girişimi, çözümlenmeyi bekleyen bir vaka dosyası, paramparça olmuş bir zihnin iç hesaplaşmalarına ilişkin bir anı günlüğü ve eklektik yaklaşımla kurulan kriminal-poetik bir sanatçı kitabı olarak tanımlıyor.
‘Hematom’ 2025
Beden Korkusu, Aşk,Takıntı ve Bağımlılıkla Örülü Kriminal Bir Anlatı Deneyi
Proje, şiiri görsel, işitsel ve fiziksel anlatılarla buluşturan disiplinlerarası bir yaklaşıma sahip. Kitap, “Ben”, “Adam” ve “Ceset” isimli karakterlerin, kurgusal bir madde olan Neocorte etrafında gelişen tutku, saplantı ve intikamla örülü hikâyesini takip ediyor.
Yapay belgeler, mahkeme tutanakları, hazır nesne kolajları, konuşma deşifreleri ve çok sesli fragmanlarla örülü bu yapı; şiir ile delil, estetik ile patoloji, gerçek ile kurmaca arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kitabın illüstrasyonları ve mizanpaj tasarımı sanatçı Gizem Akgün tarafından üstlenilirken, parçalı metin yapısıyla çizimlerin fiziksel dili arasında kurulan çarpıcı uyum, okura hem içeriksel hem de biçimsel olarak çok katmanlı bir deneyim sunuyor.
“hematom”, bir yandan anlatıcının parçalanmış zihninde dolaşan benlik hâlleriyle uğraşırken, diğer yandan çağdaş şiirin beylik formlarına ve bireysel anlatı sınırlarına meydan okuyor. Kitap, okura yalnızca bir “okur” olma rolünü değil, aynı zamanda bir iz sürücü ve suç ortağı olma deneyimini yaşatıyor. hematom’u bir tür “suç şiiri” olarak tanımlayan Lalettayin, bu bağlamda şiirin sınırlarını genişleterek onu bir tür kriminal anlatı deneyine dönüştürüyor. Proje; klasik şiir kitaplarının çizdiği güvenli alanın dışına çıkarak, okuru belirsizliğin, obsesyonun ve parçalılığın hâkim olduğu bir evrene davet ediyor.
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Kitabın estetik yapısı; punk ve yeraltı kültürü, post-fanzin kolaj diliyle mental bozukluklar, travmalar ve bağımlılıkların kâğıt üzerindeki kanlı izdüşümlerinin ince bir işçilikle örüldüğü parçalı anlatım yapısı ve yoğun dilinin yanı sıra, sert ve rahatsız edici imgeler içeriyor. Lineer akan epizodik şiirlerin arasında non-lineer bir yaklaşımla yerleştirilen kanıtlar, mahkeme tutanağı gibi bazı yapay belgeler ve artçıl buluntularla hematom, “poetik bir hatırlama simülasyonu” olarak potansiyel suç ortaklarının karşısına çıkmaya hazır.
Kitap; gerçek ile kurmaca, şiir ile delil, estetik ile patoloji arasındaki sınırları silikleştiren, türler ötesi bir bellek deneyimi sunmayı amaçlıyor. Suhan Lalettayin’in şiir, belgesel, kurmaca dizi ve tiyatrodan beslenen yaklaşımı; beden korkusu, tıbbi patoloji, suç estetiği ve punk kültürüyle birleşerek daha önce sentezlenmemiş bir multidisipliner poetik/kriminal/belgesel sanatçı kitabı deneyimi yaratıyor.
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ 2025
Aleyna Özdemir ‘Hematom’ / Foto: Mayıs Obscura, 2025
the outcome of a pathological experiment designed to tantalize your mouth, your groin, and your brain: hematoma
a heartwarming love story to warm your insides… a few tedious lessons on ethics and morality… an in-depth look into lives destroyed by drugs that weren’t kept out of the reach of children… a confrontation session where you’ll mourn your toxic relationships with tears… not.
it took shape through the games that we played by blurring the lines between poetry and what isn’t assumed to be poetry, between reality and fiction, between discipline and what is denominated as lack thereof.
the bleeding that we have been unable to stop for years, hematoma, which we have nurtured and raised together, is now your concern.
removing it from within you will be as challenging as allowing it to envelop your entire body.
embrace the hematoma, lean back, and savor the taste of this restless amusement.
dj s1ck s0ck ‘Hematom’ Hood Base, 2025
Suhan Lalettayin ‘Hematom’ Hood Base / Foto: Mayıs Obscura, 2025
hematom’unfiziksel üretimi ve yaygınlaştırma süreci, Suhan Lalettayin’in kurucusu olduğu multidisipliner bir sanatçı oluşumu olan Knownas Collective ve Gizem Akgün’ün Danshol Press girişimi çatısı altında, Converse All Stars Programı desteğiyle hayata geçirildi. Kitabın lansmanı ve sergisi, İstanbul’un önemli bağımsız kültür ve sanat alanlarından Hood Base’te hayata geçirildi.
Sergide, karakterlerin yaşadığı yatak odası ve cinayet mahalli olan banyo birebir yerleştirmelerle yeniden yaratıldı. Sergide Gizem Akgün’ün orijinal illüstrasyonların ve kitabın orijinal sayfalarının sergilendiği duvarların yanı sıra, kitabın dünyasına ait olan yerleştirmelerde Beste Kara ile İpek Candan tarafından özenle tasarlanan heykel ve nesneler yer aldı. Orijinal illüstrasyonlardan bazıları, projeksiyonlar aracılığıyla enstalasyonlara entegre edilirken, yapay belgeler ve hazır nesne kolajlarla pekiştirilen anlatı alanı, kitaptaki “yapay dokümantasyon” estetiğini fiziksel boyuta taşıdı.
1 Haziran 2025 akşamı Hood Base’te gerçekleşen açılış gecesi ve kitap lansmanında, Vaa’nın canlı performansının ardından geceye dj s1ck s0ck ve Interval dj setleri ile eşlik etti. Yoğun bir ilgiyle karşılanan serginin haftalar süren hazırlık sürecinde Gizem Akgün, Ömer Faruk Karaşahan, Serdar İleri, Esen Arıkan, Beste Candan ve İpek Kara, Mayıs Obscura, Aleyna Özdemir başta olmak üzere,Knownas Collective’in birçok üyesi ve destekçisi aktif rol aldı. “Gerçek bir suç mahalli”ni andıran enstalasyon; serginin kapanışının ardından, Vaa’nın Lale isimli parçası için Suhan Lalettayin tarafından yönetilen ve hematom’un dünyasında geçen bir müzik video klibi / video art projesine de sahne oldu. Suhan Lalettayin’in Vaa ile başrollerini paylaştığı müzik klibi ve video art projesinin 2025’in sonuna kadar yayımlanması planlanıyor.
hematom’un sergi, performans ve etkinlik serilerini Ankara ve Berlin’e de taşımayı planlayan Knownas Collective, bugünlerde destekçi ve fon arayışlarını sürdürüyor.
Suhan
Suhan Lalettayin
1999 doğumlu multidisipliner sanatçı, şair ve yönetmen. Deneyselliği bir yöntem değil, ifade biçimi olarak benimseyen Lalettayin, şiir ve hareketli görüntü tabanlı pratiklerin kesişiminde işler üretir. Hız, tekrar, kaos, sokak ve gece hayatı, patoloji, beden korkusu ve kimlik parçalanması gibi temalar etrafında şekillenen üretimleri; güncel sanat, şiir ve video sanatı arasında yeni diyaloglar yaratmayı hedefler.
Bu dünyada yaşayıp da sınıf çatışmalarını, aile travmalarını, sistemin gençleri nasıl boğduğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Ben yalnızca gözlerimi açtım ve gördüklerimi yazdım.
Gökhan Gençay, yeni romanı Melek Yüz’le ilgili ilk olarak Löpçük webzine’e konuştu. Onunla gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sıcağı sıcağına sizinle paylaşıyoruz.
Melek Yüz oldukça sarsıcı, sert ve içten bir metin. Bu romanı yazma fikri nasıl doğdu? Yazım sürecinde seni en çok zorlayan neydi?
Gökhan Gençay: Açıkça söylemek gerekirse, her şey bir “hayır”la başladı. Türkiye’deki alışıldık roman kalıplarına, edebiyat denildiğinde anlaşılan her şeye “hayır” diyerek ortaya çıktı Melek Yüz. Belagatı, laf kalabalığını, hikâyenin akışından kopuk duygusal sayıklamaları arka arkaya sıralamayı iyi yazarlık sananlara, bu tür kitapları yayınlayarak böylesi romanları “has edebiyat” sanan okurlar yetiştiren ne şiş yansın, ne kebap yayıncılık anlayışına başkaldırının ürünüdür Melek Yüz.
Birilerinin “bu dille, üslupla yazılan, bu karakterleri içeren roman bu topraklarda olmaz,” tavrına karşı mücadele verdim, inat ettim. Yazım süreci boyunca da direndim; yumuşatmaya, törpülemeye yanaşmadım. Çünkü Elif’in hikâyesi, aynen anlatıldığı gibi yaşanıyor bizim zihnimizde. Ben de o sesi hak ettiği biçimde açığa çıkarmaya uğraştım. Yani empati kurmak veya açıklamak değil, öncelikle dürüstlük gerekiyordu.
Bu roman özelinde seni etkileyen edebi ya da kültürel kaynaklar nelerdi?
Gökhan Gençay:Benim Kanım’dan bildiğiniz üzere, ben transgresif minimal edebiyat janrını benimsiyorum. Chuck Palahniuk’un grotesk rahatsız ediciliği, Bret Easton Ellis’in hissizlikle yüklü keskin anlatımı, Amy Hempel’ın bilinçli sadeliği… Onlar yazarken arkamdan fısıldayan hayaletlerdi. Ama beni en az onlar kadar, Kadıköy sokaklarındaki geceler, skatepark’ta konuşulanlar, kavgalar, yaşadığımız varoluşsal çelişkiler de etkiledi. Melek Yüz, kültürel açıdan sadece edebiyattan değil, hardcore punk’tan, hatta duvardaki grafitilerden bile beslendi, diyebilirim.
Melek Yüz okurlarıyla…
Şunu gönül rahatlığıyla ifade edebilirim ki, Melek Yüz, dil, üslup, içerik ve stil olarak anaakım edebiyat kulvarında okuduğunuz hiçbir şeye benzemiyor, siz de göreceksiniz.
Elif/Annabel Lee karakteri ne kadar kurmaca, ne kadar kişisel deneyimlerden veya gözlemlerinden ortaya çıktı?
Gökhan Gençay: Anna veya Elif tek bir kişi değil aslında, birçok kişinin birleşimi. Benim gözlemlerim, arkadaşlarımın yaşadıkları, anlatılan hikâyeler ve evet, biraz da benim başımdan geçenler ve kendi iç sesim. Kitaptaki karakterlerin hepsi de öyle.
Peki, Melek Yüz’de ne var, diye soracak olursanız, kısaca şöyle yanıt vereyim size: Melek Yüz’de var olma bunalımı ve öfke var, sıkışmışlık hissi ve depresyon var, özgürlük arayışı var, eylem ve anarşi var, dövüş sanatları var. Kaykaycılar ve punklar, anarşistler ve boksörler, kekolar ve züppeler var. Gençliğin kutsal yıkıcı enerjisi üzerinden bütün bu aktörleri içeren bir hikâye var. Ve tabii ki Kadıköy sokakları var.
En önemlisi de, hiçbiri işkembeden sallanmıyor, otobiyografik pek çok öğe mevcut. Kurgudan çok daha gerçek okuyacaklarınız ve yaşanmışlıklara kıyasla eksiği var, fazlası yok. Kısacası anlatılan benim hikâyem, senin hikâyen, onun hikâyesi, bizim hikâyemiz! Şunu gönül rahatlığıyla ifade edebilirim ki, Melek Yüz, dil, üslup, içerik ve stil olarak anaakım edebiyat kulvarında okuduğunuz hiçbir şeye benzemiyor, siz de göreceksiniz.
Karakterin kendi adını bırakıp “Annabel Lee”yi seçmesi… Bu kimlik devrimini nasıl yorumlarsın?
Gökhan Gençay: Bu, bir genç kızın kimliğinden sıyrılıp kendi kendinin varisi olma iradesi. Annabel Lee, Elif’in Poe’ya yönelttiği bir çığlık. Aileden, devletten alınan isimlerle değil kendi adıyla yeniden doğma arzusu.
Show Me The Body – Stomach Ft. High Vis
Romanın dili doğrudan, zaman zaman sert ve yer yer mizahi. Bu anlatım dilini özellikle mi seçtin
Gökhan Gençay: Başka türlüsü sahte ve samimiyetsiz olurdu. Günümüz edebiyatında her şeyi sterilize etmeye çalışıyorlar ve bu benim hem yazar hem de okur olarak hiç hoşuma gitmiyor. Gerçekler steril değil, küfür, karmaşa, çatışmalar da gerçeğe içkin. Dürüst bir anlatım için o dili benimsemem kaçınılmazdı.
Elif’in iç sesi çok güçlü. Bu sesi oluştururken hangi tekniklerden faydalandın?
Gökhan Gençay: Teknik mi? İç sesin tekniği “tekniksizlik”tir bence. Şaka bir tarafa, aslolan kitaptaki bütün karakterlerin kendi gerçekliklerini, kendi üsluplarıyla dillendirmesidir. Yazarın görevi de buna yoğunlaşmaktır zaten, diğer türlü roman değil deneme yazmak daha doğru olur. Dolayısıyla Elif’in iç sesi, herhangi bir süzgeçten geçmedi. Kendi kendine konuşuyormuş gibi değil, kendi kendine bağırıyormuş gibi satırlara yansısın istedim. Başarabildiysem ne mutlu!
Roman gençlik, sınıf farklılıkları, aile yapısı ve yalnızlık üzerine güçlü bir eleştiri barındırıyor. Bu konuları ele alırken neyi hedefledin?
Gökhan Gençay: Aslında oturup somut hedefler belirlemedim. Bu dünyada yaşayıp da sınıf çatışmalarını, aile travmalarını, sistemin gençleri nasıl boğduğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Ben yalnızca gözlerimi açtım ve gördüklerimi yazdım.
Gökhan Gençay, İstanbul 2025
Valla bu yönetmenlerin hepsini severim ve keşke imkân olsa da Melek Yüz onların eline ulaşsa, beyazperdeye onların perspektifiyle taşınsa. İlla bir seçim yapmam gerekirse, kültürel açıdan anlattıklarıma yakınlık duyacağını düşündüğüm için Fatih Akın’ı tercih ederdim; tabii şimdiki küresel yıldız yönetmen kimliğiyle değil eski sokak tarzıyla hikâyeyi ele almasını isterim.
Günümüz gençliğini bu kadar yakından gözlemlemeyi nasıl başardın?
Gökhan Gençay: Gördüm, dinledim, analiz ettim. Yargılamadım. Skatepark’larda, forumlarda, fanzinlerde, sokaklarda gençlerle yan yanayım zaten. Bir cümleyle tanımlamam gerekirse, onlara bir ses verdim.
Romanın birçok yerinde hardcore punk altkültürüne referanslar var. Bu bağ kurgu mu, kişisel mi?
Gökhan Gençay: Altkültürler benim için bir direnme biçimi. Minor Threat, Turnstile, Show Me The Body… Bu gruplar da romandaki karakterler kadar gerçek. Bazen kafamızın içinde dönen şarkılar bizden daha çok şey anlatır. Okuyanlar görecek, Melek Yüz, punk ritminde akan bir roman zaten. Müzik, başkarakterin de iç haritasıydı.
Elif’in hikâyesi bir noktada açık kalıyor. Bu karakterle işin bitti mi?
Gökhan Gençay: Elif’in hikâyesi hiçbir zaman bitmez. Çünkü o bir sembol. Belki ileride farklı karakterlerle aynı evrende geçen yeni hikâyeler anlatırım. Ama şu an onun biraz yalnız kalması gerek.
Sen aynı zamanda çeşitli gazete ve internet sitelerinde kültür sanat editörlüğüyle sinema yazarlığı da yaptın. Melek Yüz’ün sinematografik bir anlatımı var. Peki, romanın filme çekilse hangi yönetmenin yönetmesini isterdin; David Fincher, Darren Aronofsky, Fatih Akın?
Gökhan Gençay: Valla bu yönetmenlerin hepsini severim ve keşke imkân olsa da Melek Yüz onların eline ulaşsa, beyazperdeye onların perspektifiyle taşınsa. İlla bir seçim yapmam gerekirse, kültürel açıdan anlattıklarıma yakınlık duyacağını düşündüğüm için Fatih Akın’ı tercih ederdim; tabii şimdiki küresel yıldız yönetmen kimliğiyle değil eski sokak tarzıyla hikâyeyi ele almasını isterim.
Günlerin hep aynı geçiyor, dedi kızım. Durdum, durdum ve uzunca bir süre konuşamadım. Galiba haklısın kızım, dedim. O kapıdan çıkıp giderken onu izledim. Başaramadım. O da mı sıkılmıştı bu rutinden? Her gün aynı kitapları, aynı raflara koymaktan insan sıkılır mıydı? Kafka’nın kanon olması, onun da mı canını sıkmıştı? Sıkılmıştı besbelli.
Yeni gelen kitapları yerlerine yerleştirip, stoklarını girdim. Ama aklımda halen o sözler vardı. Ağlamamak için direndim. Ama yenik düştüm. Birkaç müşteri girdi. Onlarda pes peşe terk ettiler dükkânı. Ağlayan birini görmek uğursuzluk getirmezdi oysa. Getirse getirse hüzün getirirdi.
Hakan Kaya’dan
Şimdi aynalara bakmaya korkar oldum. İhtiyarlamıştım. Kadın beni yatağına almak bile istemiyordu. Kendimden tiksindiğim zamanlar olmuştu yaşam boyunca. Bu farklıydı. Farklı. Artık kitap okumuyorum. Tüm ömür bir kitapçı duvarları arasında geçerken, insan en sevdiği şeyden korkar olurmuş. Kendi suretinden korkan, ondan doğan birinden nefret edebilir miydi? Gölge gölgeye benzerse, gölge rengini kaybedebilir miydi? Kaybeden gölge, bir silüet mi olurdu, Yoksa sadece bir renk mi? Bilmiyorum.
Sabah dükkânın kepenklerini açtım. İçeriden bir ışık hüzmesi geliyordu. İçeri girdim. Işığın geldiği yeri bulduğumda, bir mektupla karşılaştım. Titrek eller ile mektubu açıp baktım. Kızımın el yazısıydı.
Topyekün bir kafa genç yaratıcı kimlik Hakan Kaya konuğumuzdu…
Sürekli aynı rutin absürt bir duruma dönüştü baba. Ben bu rutine sıkışmayacağım. Kafka’nın Kanon olmasını kaldıramıyorum. Belki dünyanın başka bir yerinde Kafka hala kafkadır. Öyleyse onu bulmam gerek. Elveda.
Sonunda bu da olmuştu. Mektubu masaya bıraktım. Kafka bunu da yapmıştı. Dolabı açtım. Anımsadım, ağlamaya başladım. Bunu aldığım günü düşündüm. Kim korkar ki bir kitapçının silahından? Tüfeği aldığım gibi koşmaya başladım. Yolum uzun, amacım kesindi.
Kafkayı vurmak amacıyla Prag’a kadar koşmayı ümit ettim. Birinin onu uyarması gerekiyordu çünkü.
Yazılamaya komünistlik yapıp, yazılamayı kapatmadan müdahele etmek sokak etiğine uygundur elbette; gelgelelim herkez, her defasında gibi herkesi de çağrıştıran bir sözcük bozumu, elbette eleştirmene de katkıda bulunup onu eğitmek elzemdir
duchamp ile magritte gibi kavramsalcı sürrealist olur
görülen rüya değil
kurulan düş
kurulan empati değil
duyulan sempati ile hem kontrollü hem de doğal
ölümün sonucu doğa-tanrıyı emzirmektir
ölüm ve aşka
acımıyorum
acıyıp kurulan dostluk düşü men eder
duygusal takıntısı olmayıp tekrar eden karamsar düşünceler
beni meşin yuvarlağa çekemiyor
bir sevgili yeterince acı çektin artık çekmene gerek yok demişti
nesneleri doğal çevrelerinden ayırıp
bağlamlar arası bir jump-cut yaparsan patlıyor hepsi
gür canlı renklerle
vereceksin kendini alkole
—öyle olmaz kağan
—size sadece keskin zekanın deliliğe sürtünmesi diyorum
kimse ya da herkes
kimse merkez değil
herkez merkez
‘Herkes Merkez’ İstanbul, 2025
Şevket Kaan Şimşekalp: Şair, çevirmen, liberter. Dört şiir ve 10 çeviri kitabı var. Özellikle savaş sonrası Amerikan şiiri ve Anadolu yeraltı arkeolojisinde menzili vardır.
“Melek Yüz, modern İstanbul’un sert gerçekliği içinde büyümeye, dönüşmeye ve kendi gücünü bulmaya çalışan bir genç kadının ateşle dövülmüş portresi. Şiddet, bir kurtuluş değil, bir fark edişin yolu. Ve bazen kendini bulmak, başkalarının sana biçtiği yüzü yakmakla başlar.
Gençlik altkültürleri ve dövüş sanatlarının sert birleşimi. Varoluş sancısı ve öfkenin manifestosu. Chuck Palahniuk’un sarsıcılığı, Irvine Welsh’in karanlığı, Ryu Murakami’nin stilize şiddeti.” -Selim S.
Ecca Vandal
“Bir an önce her şeyden uzaklaşmak, gelecek planlarını sonsuza dek rafa kaldırmak istiyorum… Dünyanın bu kadar hızlı dönmesine son vermek istiyorum. Düzenli olan, işleyen her çarkı kırıp dökmek, parça parça etmek istiyorum… Biraz olsun iyi hissedebilmek istiyorum. Kendime her şeyin yolunda olduğunu söylemek istiyorum.
Kadrajım daha önce hiç bana yalan söylemedi. Ben nereyi çekmek istesem, bana doğrudan o noktayı gösterdi. Hatasız, oynama yapmadan. Besbelli bana sadıktı. Şimdi neden ve niçin beni yarı yolda bıraksın ki? Dalmış gitmişken kafamı çeviriyorum, genç bir çobana denk geliyorum. Fotoğraf makinemi çıkartıp, kadrajıma bir kez daha güveniyor ve deklanşöre basıyorum. Birkaç kez bekledikten sonra makineden fotoğrafı alıyor, yırtıp atıyorum. Genç çobana doğru ilerliyorum, neden ve niçin sorusuna bir kez daha yanıt veremiyorum. Genç çoban sürüye yön veriyor. Beni görünce şaşakalıyor, duraksıyor. Sen O’sun diyor. Ben kimim? Şu yönetmen, köyümüzü filme alan adam. Şu sıralar ne olduğumu bilmiyorum. Neden bizim köyü filme alıyorsun. Bilmiyorum. Neden yönetmen oldun peki? Bilmiyorum. Kadrajın sana hiç yalan söyledi mi? Bilmiyorum, bilmiyorum. Neden yalan söylüyorsun? Ayağa kalkıyorum, fotoğraf makinesini ayağımın altına alıp, defalarca üzerinde zıplıyorum. Çoban hiç istifini bozmadan beni izliyor. Şimdi ne yapacaksın? Diye soruyor. Bilmiyorum. Bilmiyorum ve lanet olsun ki bilmiyorum. Hadi allahaısmarladık. Sis kaplı yolları, göğü deler gibi geçiyorum.
CEVAP/LAR
I
Sisi delerek göğe ulaşmayı amaçlıyorsun. Anlamsız bir yürüyüş bu, bunu sende, bende iyi biliyoruz. Yürüyorsun, yürüyorsun, engebeli yollardan geçip, bir çıkmaza sapıyorsun. Tamam, diyorsun kendine. Burası yolun sonu bende bugün burada öleceğim.
Gözlerini açıyorsun. Beyaz bir ışık görüyorsun önce. Sana doğru gitgide yaklaşan ışık
Ramak kala sönüp gidiyor.
II
Delirmeye başladım, diyorsun bu sefer. Evet bende o akıl hastalarından biri oldum.
İlaçlar alıyorsun.
Akineton, İgnis, Zedprex.
Damarlarına ilaç enjekte ediyorlar. Kanında dolaştığını hissedebiliyorsun. İlaç her enjekte edildiğinde farklılaşıyorsun. Hissizleşiyorsun. Anlamsızlaşıyor her şey, amansız geliyor varoluş. Hayır. Sartre’dan bahsetmiyorsun. Nobel’in canı cehenneme. Konumuz bu değil.
III
Çare burada da bulunmuyor. Bir ay sonra taburcu oluyorsun.
Odadasın. Masandaki lamba gözünü alıyor senin. Lambaya elinin tersiyle vurup
Yere düşürüyorsun.
Çatlıyor ampul, sonra buz gibi parçalanıyor.
Kan akıyor. Akan kan ses yapar mı? Bunu daha önce sormuş olan sen, bu sefer cevaplandırmıyorsun. Cevaplandırmıyorsun belki de. Ahmakça ve üst-insan gibi. Pencereden soğuk hava giriyor odaya. Bırak girsin, diyorsun annene. Hasta mı olacağım, bırak olayım. Artık tek bir amacım var. Ölmek ve de ölmek. İşte bütün mesele bu.
CEVAP
Kan ses yapar. Pıt pıt
pıt.
Akan kan senin kanın.
Elinde barut kokusu.
Pıt
Pıt
Pıt.
Cevap aynı.
REFÜLİN
A
Çalışma masandaki lambanın ışığı gözünü alıyor sanki.
Uyuyorsun bir süre.
Yok
Hayır. Uyuyamıyorsun.
Salona girip, o’na bakıyorsun.
Elinde bir kitap, divanda uzanmış duruyor.
Kapının eşiğinden onu izliyorsun.
Gözlerini bir anlık kapatıp açtığında o gidiyor.
Şoka giriyorsun
Us mu gerçek mi kestiremiyorsun.
Elini cebine atıp, karıştırıyorsun bir süre. Haplar çıkınca duruyorsun.
Bir, iki, üç
Dört, beş altı.
Hepsini yutuyorsun, üzerine soğuk bir su içiyorsun.
B/
Divandaki kitap gözüne çarpıyor.
Az önce o’nun elinde tuttuğu kitap bu.
Alıp okumaya başlıyorsun.
Ölüm yavaş yavaş geliyor bana. Alıştıra alıştıra. Alıştıktan sonra ölüm tehlikeli olmaktan çıkıyor, bir ödülmüş gibi geliyor bana.
Kitap elinden düşüyor.
Bundan sonra ne olacak kestiremiyorsun.
Tek bildiğim, bildiğin tek, bilmek istediğin, tek bilmek istediğin,
BİLİNMİYOR.
Çalışma masandaki lambanın ışığı sönüyor, sönüyor ve karalıyor oda.
60 SANİYE + BÜYÜK PATRON
Evine çıkan sokağın, bir alt mahallesinde yürüyorsun.
Yürüdükçe mahalle büyüyor,
Seni içine alıp yutmasından korkuyorsun.
Telefon sesi.
Arayan büyük patron.
Altmış saniyen var, diyor.
Elli dokuz, elli sekiz, elli yedi.
Saniyeler geçip gidiyor.
Her bir yanını bozuk saatler kaplıyor.
Diğerleri birbirine benzeyen öteki saatler aynı saati özverili bir şekilde tekrar ediyor.
‘’Ben bunu yaşar, bunu söylerim.
İnsan ancak durdurabildiği
zaman kadar yaşamıştır ömrünü.’’
On
Dokuz
Sekiz
Yedi.
Pat! Tabanca sesi.
Yere yığılma.
Beş
Dört
Üç.
Saati durduruyorsun. Uyanmana daha var, bir on dakika daha uyuyabilirsin.
Patron yerde. Yerde patron. Büyük patron yerde, kanı halıdan sızıyor.
İnce ince. Tuhaf tuhaf.
Baştan sona.
Hakan Kaya: 2000, Mersin. Öyküleri; Barbarları Beklerken, Kısa ve Öykü, Prolog, Pandabiyat, İlkyaz, Poesis, Lacivert, Karnaval gibi dergi, fanzin ve çeşitli sitelerde yayınlandı. Üç öyküsü Farsça’ya çevrilmiştir. Görsel tasarım alanında çalışmalar yapmaya devam ediyor.
Haritanın zihne son düşüşü, Bakıştaki parçacık fiziği gibi Deler o, kararmış altın tozundan ayak kemiklerini İçinden hareket akar Duvara çakılı fiber- elektrik Yere çakılı o, merkezle taçlandırılmış füzyon estetiği Kelimenin biçimsel yapı havuzunda grafit bir dürtüleme Gördüğüm en hd su kuşu, Endişe kaplı tavan yapısını kanadıyla öttüren Gördüğüm en hd kum Camı yapılandırıp deformasyonunu dansa götüren Haritanın asemik ve caz parabölünde çırpınıp Can vermeyip, yüksek bilince Anti-Modern sisifos gibi Yükselip, yüksek sanata Ateş görseliyle buzdan bir simgeyi, Fizikötesi, kılcal ve damarsız yapacağım Taşın da altındaki taşta- maden kuyusunda Ne var görmek için
Crucified is I. I: once the Neophyte Then, the Hierophant for I have treated milk for the infant and meat for the cadet from the fertile fountain o’ the Absolute: The Arcane Truth; the matter in its youth, such a poet in retreat who ventured to tempt all the unhallowed who were outraged from the tumult and the mind’s graft. They: In darkness pelt the pearls before the swine, wink at the artifice that built all those Pyramids and whispered to my ears as my lips are almost there.
Burak Bayülgen, Mezunlar Derneği’nde korku sineması üzerine konuşuyor, 2013
NEOPHYTE
Burak Bayülgen
He is no longer a child nor is he a neophyte. From boon insensibleness, extracts The Omniscience – Baiame’s son Daramulun once he knew as Bimban – the pearly white molar tooth which’s blood shall not be spit or He revives the infant with many scalds deficiant, then what has been ingulfed and rousingly disgorged better be immolated to his foregone childhood.
Burak Bayülgen Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University
“Gece bizi dinler, biz günü ıslıklardık; ahenk ve kaos aynı şey olurdu o vakitler. En korkunç ihtimali güzel bir şeye çevirmek çocuk oyuncağıydı. Devrin ufunetine maruz kaldığımız bir şey değildi yaşamak. Tabiatın meyvesiydik ve aklımız bedenimizin hüneriydi. Otun, böceğin, çiçeğin ve diğer varlıkların adları her çocuk gibi benim dilimde de ıslığa dönüşüyordu usulca.
Neyin nerede olduğunu, neyin ne zaman ve nasıl koktuğunu, tabiatın ne zaman uyanıp ne zaman masala dönüştüğünü bilirdik; kokusu, rengi, boyutları ve biçimleriyle orman ahalisi doluşurdu rüyamıza. Bilinç ve inanç, neşe ve ürperti, çığlık ve fısıltı, tehdit ve vaat her sabah tazelerdi kendini. Dzevağ (karayemiş) ve yux (böğürtlen), dere ve orman, ot ve toprak, ağaç ve hayvan, koku ve renk, biçim ve boyut, yani bütün bir varlık âlemi aklıma hız, inancıma renk verirdi ustalıkla.
Sempatizanıydım henüz yaşamak denen kadim meşgalenin. Karanlık ve efkâr batımızda böğüren/köpüren tehditkâr marşlarla, sır ve şifa doğumuzda dalgalanan esinli şiirlerle bulaşırdı lisanımıza. Denizin gösterdiği, dağın duyurduğu ne varsa yaşamı sakınan, aklımızdan fazlasını fısıldayan tabiatın cömert kuvvetleriydi.
Ağaçlardı ‘Hayat Bilgisi’ öğretmenimiz! Ağacın göğe uzanma hevesi ve hüneri, suyun ve ışığın yasasına boyun eğmezdi. Denizin alnında söneceğini bildiğimiz her yeni günün tekrar tekrar doğumuydu ormanın sırrı, vaadi, şifası…”
Suat Hayri Küçük
Eşitsizlik üreten güç ilişkileri karşısında duruşumuz nettir. Hünerimizi sıçrayışlarda değil, duruşumuzda gösteririz. Biliriz ki şiir ve barut, gül ve balta aynı yıldızın tozudur.
-Suat Hayri Küçük
Suat Hayri Küçük ‘Bento’nun Tuhaf Huyları’ Öteki Yayınevi (2024)
Nesnesini sarmalayan kavramlar gibi adının hakkını veren “tuhaf” bir metin.
“Gerçeğin canı cehenneme” der gibi gözünü gündüz düşlerine diken Bento’nun tuhaf hikâyesini okurken, “Dur hayat, dur içimde; bulandırma aklımı” diye mırıldanırken bulacaksınız kendinizi.