Onun için Luigi’nin eylemi hepsini korkutuyor. Velhasıl, mesele tek bir CEO’nun suikaste uğraması değil, yükselen yeni bir başkaldırı zihniyetinin açıkça görülür olması ve toplum nezdinde yayılması.
-Gökhan GençayA.K.A. ‘G.Killa’
Luigi Mangione, bir militan değildir. Nitekim ilgi alanlarından çoğu ılımlı olarak tanımlanabilecek konseptlere sahiptir. Şintoizme de, bebek fillere de, popçu Charli XCX’e de (hatta yakalandığında onu kelepçeleyip emniyet binasına götüren polislere arabada Charli XCX’i çalıp çalamayacaklarını bile sormuş) aynı oranda ilgi gösteren, ABD’nin ayrıcalıklı orta-üst sınıfına mensup bir gençtir.
Politik açıdan da kafası ziyadesiyle karışıktır. Unabomber’ın manifestosunu da hayranlıkla okumuştur, X platformunda “Fight Club”a atıfta bulunan mesajlar da kaleme almıştır, Alt-Right’ın sahiplendiği birtakım isimlerin konuşmalarını da övmüştür. Joe Rogan’ı beğendiğini bile açıkça belirtmekten çekinmemiştir.
Lakin, işte bu çocuk, içinde yaşadığımız dünyada sürüp giden adaletsizlere, acılara tepkisiz kalmamış, kapıldığı büyük öfkenin hangi hedefe yönelmesi gerektiğini belirlemiş ve kimseye sırtını yaslamadan, herhangi bir politik veya lojistik destek almadan kendi başına eyleme geçmiştir.
Hollywood what you gonna do?
Küresel egemenleri ürküten de tastamam budur. Onlar dünyanın kendi belirledikleri kutuplaşmalar ekseninde bölündüğüne, herkesin bu bölünmede kendince yer tuttuğuna inanmak istiyorlar. Çünkü işlerine gelen, yönetebilecekleri krizlere neden olanlar onlar! Muktedirler Demokratlar ve Cumhuriyetçiler ya da AKP’liler ve CHP’liler üzerinden saflaşma yaşansın istiyorlar. Fakat, artık bunların çok dışında bir kutuplaşma yeryüzünde hâkim: Sistemi destekleyenler ve sistem karşıtları! İşte Luigi bu saflaşmanın aktif bir öznesi olarak sisteme karşı eyleme geçti.
Onun için Luigi’nin eylemi hepsini korkutuyor. Velhasıl, mesele tek bir CEO’nun suikaste uğraması değil, yükselen yeni bir başkaldırı zihniyetinin açıkça görülür olması ve toplum nezdinde yayılması. Asıl bu gerçekten korkuyorlar. İşte bu nedenle bugün ABD’de yediden yetmişe, binlerce insan Luigi’ye sempati duyuyor, onun fotoğraflarının basıldığı tişörtlerle sokakta dolaşıyor, savunma avukatına para yardımı yapmak için sıraya giriyor.
Evet, zamanın ruhu artık yeni bir isyan dalgasının yükselişini işaret ediyor ve bu alıştığınız türde siyaseten sınırları çizilmiş, bilindik kodlarla okunabilecek bir eğilim değil ve tam da bu yüzden egemenler için çok ama çok tehlikeli!
“Her sanatçı az çok sapkındır. Az ya da çok, örtük ya da görünür bir sapkınlığın kaçınılmaz ve verimli olduğuna inanırım. Tonları, miktarları, çeşitleri olan türlü türlü çizgi dışı eğilimin beslediği “kirli” bir su akıyor benim de içimde ve bununla yüzleşmekten korkmuyorum.”
Karikatürist, ressam, heykeltıraş Bahadır Baruter’in Ruhaltı dizisi, bir kuşağın “ruh” dünyasını derinden etkilemiştir. Kimilerinin editörü de olduğu dergilerde yayımlanmış karikatürlerinde bir kara mizah üslubu geliştiren, yeraltından bakan, tabulara dokunan sanatçı, benzer dönemlerde başlayıp sürdürdüğü Ruhaltı dizisinde çok daha karmaşık taramalar ve incelikle tasarlanıp işlenmiş metamorfoz kompozisyonlarıyla dergi ciltlerinde özerk bir alan açmıştır. Ruhaltı, tekstüel bir eşlik gerektirmeyen, özel bir grafik okuma ve bu okumayı olanaklı kılan özel bir hafıza talep eden yapısıyla zaman içinde içinde yer aldığı dergilerden ayrılıp kült statüsü kazanmış ve kitaplaşmıştır.
Baruter ‘Ruhaltı’ Flaneur 2024
Atölye Ziyaretleri: Bahadır Baruter, 2022
Baruter ‘Ruhaltı’ Flaneur 2024
Ruhaltı saf sürrealizmi ve poetik “karanlığı” ile Franz Kafka’nın devamı gibidir.
Baruter’in Ruhaltı ile açtığı hat, her şeyden önce “dönüşmekte” olan bir evrene bizatihi bu dönüşüme, başkalaşmaya katılarak “içeriden” bir bakış atma cesareti açısından, öncüdür. Çoğu Ruhaltı “macerasının” kahramanı ya dergi okuyan ve dönüşümler tetikleyen bir Okur figürü ya da bizzat sanatçının kendisidir. Merkezdeki kahraman kim ya da ne olursa olsun bir Ruhaltı epizodu, her panelinde tekinsizlik, düzensiz gibi görünen ama kendi estetik/etik tutarlılığı içinde metamorfoza uğrayan, başka imgeler ve şeylerle birleşip ayrılan, ortaya çıkan ya da kaybolan sayısız temsil içerir. Ruhaltı saf sürrealizmi ile Salvador Dali’nin, bembeyaz fonlarda cereyan eden olayları resmetse bile mutlak poetik “karanlığı” ile Franz Kafka’nın devamı gibidir. Sanatçının kendisini içinde resmettiği durumlardaki biçim değişiklikleri sanatını ve yaratıp yok ettiği tarzların işleyiş biçimlerini de, eserin kendisi ile deşifre etmektedir sanki. Sadece Türkiye resim sanatında değil, Ruhaltı, bu özelliğiyle dünya çapındadır: Aynı anda hem kendisi olan hem de -bir aracı elitler ordusuna gereksinim duymaksızın- kendisinin deşifresini yapan eser. 1990’ların ortalarından 2000’lerin sonlarına dek süren bu sürrealist macera, ilk Ruhaltı sayfasının yayımlanmasının neredeyse 30. yılında, standart edisyonunun yanında numaralandırılmış limitli bir edisyonuyla da, Flaneur Books etiketiyle raflardaki yerini şimdiden aldı.
Baruter, resimlerinde lanetli tapınaklar olarak gördüğü evlerin derinlerine tekinsiz bir yolculuk yapıyor.
Baruter ‘Ruhaltı’ Flaneur 2024
Bahadır Baruter’in ‘Evim Evim Güzel Evim’ resim sergisinin tanıtım videosu. Galeri X-ist, Mayıs 2014
Baruter ‘Mukadderat’ 2015, Silikon heykel, 130×35 cm / Photo by Yamanlıca, Bodrum Inspera 2024
“Tanrıyı bilirim, ama inanmam.”
Baruter ‘Mukadderat’ 2015, Silikon heykel, 130×35 cm / Photo by Yamanlıca, Bodrum Inspera 2024
“Kötü kalpli sanatçı yoktur; varsa da şayet mutlaka sanatçı görünümlü bir tüccar, politikacı ya da züppenin tekidir ve dikkatli bakarsan kendinihemen eleverir.“
Baruter ‘Ruhaltı’ Flaneur 2024
“İyi sanat ne meşrulaştırır, ne de özendirir; sadece kırarak yansıtır, teşhir eder ve buradan suç çıkmaz. Ancak banal sanat suçlu pozisyona düşer, iyi sanat her zaman masumdur.”
Kendimizi kimseye yakın görmüyoruz. Yakın gördüklerimizin de kimseye bir faydası olmuyor, ya da işi bitene kadar herkese iyi görünüp sonra yok olup gidiyorlar.
Rap yapmaya ne zaman başladınız? Şu ana kadar ne tip çalışmalar yaptınız?
YAKU: Yaklaşık 8-9 yıldır müzikle uğraşıyorum. Aynı şekilde Jah’ı da uzun zamandır tanıyorum, liseden beri arkadaşız. Amatör kayıtlar harici yayınladığımız çalışmalar east coast/sac town beatleri üzerineydi. Bu çalışmalardan öncesinde necrotrap, operplugg, hoodtrap gibi genre’lerle uğraşıyordum. Jah da amatör olarak detroit, trap vb. çalışmalarda yer aldı.
Kreuzberg’de başlayan Türkçe Rap macerasına daha çok Kadıköy’den çıkan mc’lerle aşina olduk; 90’ların sonu ve 2000’lerin başında Ceza, Dr. Fuchs, sonrasında gelen Sansar Salvo gibi isimler o dönem için ciddi ataklarda bulundu ve Türkçe Rap adına önemli bir dinleyici kitlesi yarattılar. O günlerin bazı iddialı rapçilerini artık sahnede göremesek de Istanbul Trip, Tahribat’ı İsyan gibi bu işle uğraşan pek çok yeni genç sahneye çıktı. Bazılarına Arabesk Rap dendi, Heijan gibi amatör girişimler bile zamanla ilginç sonuçlar verdi; nihayetinde Canbay, Wolker, Uzi ve benzeri gençlerin Bağcılar, Ulus, Esenyurt gibi bölgelerden farklı bir nefesle işe koyulduklarını gördük.
Gecenin dostları: Can Yavuzçetin, Kadir Ceylan, Jah ve Sena, Taksim 2025
Jah 342 ‘Stay High’
Jah, Can Yavuzçetin, Kadir Ceylan ve Sena, Taksim 2025
Tüm bunları göz önünde tutarsak, sen kendini sürecin neresinde görüyorsun?
Sürece baktığımızda Kendimizi kimseye yakın görmüyoruz. Yakın gördüklerimizin de kimseye bir faydası olmuyor, ya da işi bitene kadar herkese iyi görünüp sonra yok olup gidiyorlar. Bireysel olarak ben daha geyik işler peşindeyim ama Jah’ı daha ciddi işlerde görebilirsiniz.
Bağcılar Ganistan albümünü Türkçe Rap özelinde hangi ekole daha yakın görüyorsunuz?
Türkçe Rap ekolünde çok fazla verilecek örnek yok. En yakını şudur diyecek olursam da çok alakasız olur. İçerisinde bu kadar çeşitli genre’lar bulunduran bir albüm veya mixtape’i ben görmedim. Dünya genelinde ise cloud rap ve bay area dersek tüm şarkıları tek bir çatı altında toplayabiliriz herhalde.
Albüm için kimlerle birlikte nasıl bir çalışma sürecine giriştin, sonuçtan memnun musunuz?
Albümde sadece ben ve Yaku var. Bunlar haricinde prodüktör olarak yine Yaku ve arkadaşları bulunmakta. Sonuçtan da oldukça memnunuz.
Canlı sahne almayı düşünüyor musunuz?
Ben sahne almayı düşünmüyorum, Jah ise şimdilik kararsız ama sanırım yakında alırız.
Yakın dönem planlarınız varsa öğrenebilir miyiz?
Bu röportaj albümden ne kadar önce veya sonra çıkar bilmiyorum. Siz daha önce yayımlarsanız albüm sonra çıkarsa tekli işler yakında diyebiliriz.
‘Tarihin tüm aldatıcı gerçekleri ve tereddütlerini aydınlığa çıkarmak için efsanevi bir Taş Devri ekonomisi gerekiyor — rahipler yerine şamanlar, lordlar yerine ozanlar, polis yerine avcılar…’
Hakim Bey ‘Ontolojik Anarşizm Nüshaları’ndan Türkçeleştiren İmam Mayıs Aru
KAOS ASLA ÖLMEDİ. Başlangıçta var olan yekpare kütle, tapılacak biricik canavar, durağan ve kendiliğinden, herhangi bir mitolojiden daha kızılötesi (Babil’in önündeki gölgeler gibi), varlığın özgün, ayrımlaşmamış birliği, hâlâ daha sükûnetle ışın saçıyor Suikastçıların kara sancakları gibi, gelişigüzel ve ebediyen sarhoş.
Kaos, tüm düzen ve entropi ilkelerinden önce gelir, o ne bir tanrıdır ne de bir sinek kurdu, onun ahmakça tutkuları olası her koreografiyi kuşatıp tanımlar, manasız tüm eterleri ve filojistonları1: maskeleri kendi çehresizliğinin kristalleşmeleridir, tıpkı bulutlar gibi.
Doğadaki her şey mükemmel bir biçimde gerçektir bilinç de dahil, kesinlikle dert edecek hiçbir şey yok. Yasanın boyunduruğu kırılmakla kalmadı, asla var olmadı da; iblisler asla yıldızlara bekçilik etmedi, İmparatorluk hiç başlamadı, Eros asla sakal bırakmadı.
Yo, dinle, gerçekte olan şuydu: sana yalan söylediler, iyi ve kötüye dair fikirlerini sana yutturdular, bedeninden şüphe etmeni ve kaos peygamberliğinden utanç duymanı sağladılar, moleküler aşkın için tiksindirici sözcükler icat edip, seni ihmalle afsunladılar, uygarlık ve onun tefeci duygularıyla içini sıktılar.
Oluş diye bir şey yok, ne de devrim, mücadele ya da yol; hâlihazırda sen kendi teninin şahısın –çiğnenmesi mümkün olmayan özgürlüğün tamamlanmak için yalnızca diğer şahların sevgisini bekliyor: bir rüya politikası, göğün maviliği kadar ivedi.
Tarihin tüm aldatıcı gerçekleri ve tereddütlerini aydınlığa çıkarmak için efsanevi bir Taş Devri ekonomisi gerekiyor — rahipler yerine şamanlar, lordlar yerine ozanlar, polis yerine avcılar, yontma taş devri miskinliğinin toplayıcıları, kan gibi zarif, bir alamet peşinde anadan üryan yahut kuşlar gibi boyalı, dengelenmiş aşikâr varlığın dalgası üstünde, saatsiz an-ı daimde.
Kaosun temsilcileri içinde bulundukları hale, lux et voluptas2 ateşlerine tanıklık etmeye muktedir her şeye ve herkese yakıcı bakışlar atarlar. Ancak terör noktasına varana dek sevdiğim ve arzuladığım şeylerle ayığım – geri kalan her ne varsa kefenli mobilyalardır, gündelik anestezidir, beynin bokudur, totaliter rejimlerin alt-sürüngen can sıkıntısıdır, basmakalıp sansür ve beyhude acıdır.
Kaosun avatarları tıpkı casuslar, sabotajcılar, amor fou3 suçluları gibi hareket ederler, ne kendilerini düşünmeden ne de kendi çıkarlarına; çocuk gibi kandırılabilir, barbarlar gibi terbiyesiz, takıntılarla yaralanmış, işsiz, duygusal açıdan dengesiz, kurtmelekler, tefekkür aynaları, gözleri çiçekler gibi, tüm alamet ve manaların korsanları.
İşte burada emekliyoruz kilisenin, devletin, okulun ve fabrikanın, tüm paranoyak yekpare taş duvarları arasındaki çatlaklarda. Yabanıl hasretle kabileden bağlarımız kesilmiş, kayıp sözcüklerin, farazi bombaların peşinde tünel kazıyoruz.
Olası son amel bizleri bağlayan görünmez altın bir sicim olan algının kendisini tanımlayandır: adliye koridorlarında gayrı-meşru bir dans. Şuracıkta seni öpecek olsaydım buna terör eylemi derlerdi – öyleyse altıpatlarlarımızı yatağımıza alalım ve bir vaveylayla kaos tadının mesajını kutlayan sarhoş haydutlar gibi gece yarısı şehri uyandıralım.
filojiston: Yunanca tutuşkan anlamında, simya ilmine göre maddelerin yanmasına neden olan ilke↩︎
Bağımsız müziğin güçlü seslerinden Selin Baycan, ilk albümü “Aşina” ile 19 Mart’ta Babylon’da.
Gönlümüzde derin sızılar bırakan şarkılarıyla tanıdığımız Selin Baycan, 2019 yılından beri yayımladığı kayıtlarını nihayet ‘Aşina’ isimli albümünde bir araya getirdi. 19 Mart’ta düzenlenecek olan albüm lansman gecesinde Kalben, Yasemin Mori, Brek gibi sevilen müzisyenler de sanatçıya eşlik edecekler.
Avcumdaki çizgiler Silinirse ne farkeder Aynalara çarpa çarpa Büyütür bu sır beni
Aşinayım ezelden Aşinayım ezelden Aşinayım ezelden Bu acıya
Yönetmenliğini Elif Tekneci’nin, sanat yönetmenliğini Nur Şevval Yılmaz’ın üstlendiği videoda ayrılık ânının ve henüz yanıtlanmamış soruların kederiyle baş başa kalıyoruz. Renkler kaybolmuş, sesler susmuş, bir devir kapanmış. Artık aynaya, kendimize bakıyoruz. “Kaybolan Ne Var”ı şimdiden loop’a aldık bile; özlemle beklediğimiz sonbaharımıza arkadaş olacak gibi görünüyor.
Çellist ve besteci Gülşah Erol‘un projesi Loli, yapay zekâ teknolojilerini kullanarak ürettiği ‘Electric Love‘ adlı yeni eserini müzikseverlerle buluşturdu.
Klasik müzikten rock’a, cazdan deneysel performansa ve film müziğine uzanan geniş yelpazedeki çalışmalarıyla tanınan sanatçı, bu kez elektronik müzik alanında yenilikçi bir projeye imza attı.
Abletonlive ve çeşitli AI yazılımlarının harmonik birlikteliğiyle ortaya çıkan eser, dijital çağın müzik üretimindeki etkisini yansıtıyor. İstanbul Jazz Festival, Sundance Film Festivali gibi prestijli platformlarda yer alan ve Peter Brötzmann, Joe McPhee gibi önemli müzisyenlerle çalışan Gülşah Erol, farklı üretim teknikleriyle bu projede dikkat çekiyor.
Electric Love · Loli Sacred Heart / 2025 Gülşah Erol
“Müzik ve teknolojinin kesişiminde yeni deneyimler yaratmak beni heyecanlandırıyor” açıklamasında bulunan sanatçı, gelecek projelerinde de yapay zekâ ve müzik entegrasyonunu sürdürmeyi hedefliyor. Gülşah Erol’un bu yaklaşımı, müzik endüstrisinde yapay zekâ kullanımının yaratıcı potansiyelini ortaya koyarken, diğer sanatçılara da ilham kaynağı olmayı amaçlıyor. (Kaynak: habereguven.com)
MUTRİB ‘Dünyam’ / Live at ODTU MT Rock Festival 2013
Gülşah Erol / Mutrib Session, 2013
Gülşah Erol / Mutrib Session, 2013
LOLI As A Cyberfeminist Experiment
Sexy & Smart
Cellist and composer Gülşah Erol’s project Loli brought her new work ‘Electric Love’, produced using artificial intelligence technologies, to music lovers.
Known for her works ranging from classical music to rock, jazz, experimental performance and film music, this time she has realized an innovative project in the field of electronic music.
The work, created with the harmonic combination of Abletonlive and various AI software, reflects the impact of the digital age on music production. Gülşah Erol, who has participated in prestigious platforms such as Istanbul Jazz Festival, Sundance Film Festival and worked with important musicians such as Peter Brötzmann and Joe McPhee, draws attention with different production techniques in this project.
“Creating new experiences at the intersection of music and technology excites me,” says the artist, who aims to continue the integration of artificial intelligence and music in her future projects. Gülşah Erol’s approach reveals the creative potential of using artificial intelligence in the music industry and aims to inspire other artists.
Le projet Loli de la violoncelliste et compositrice Gülşah Erol a présenté aux mélomanes sa nouvelle œuvre « Electric Love », produite à l’aide de technologies d’intelligence artificielle.
Connue pour ses œuvres allant de la musique classique au rock, en passant par le jazz, la performance expérimentale et la musique de film, elle a cette fois-ci réalisé un projet innovant dans le domaine de la musique électronique.
L’œuvre, créée par la combinaison harmonieuse d’Abletonlive et de divers logiciels d’intelligence artificielle, reflète l’impact de l’ère numérique sur la production musicale. Gülşah Erol, qui a participé à des plateformes prestigieuses telles que le festival de jazz d’Istanbul, le festival du film de Sundance et a travaillé avec des musiciens importants tels que Peter Brötzmann et Joe McPhee, attire l’attention avec différentes techniques de production dans ce projet.
« Créer de nouvelles expériences à l’intersection de la musique et de la technologie me passionne », déclare l’artiste, qui souhaite poursuivre l’intégration de l’intelligence artificielle et de la musique dans ses futurs projets. L’approche de Gülşah Erol révèle le potentiel créatif de l’utilisation de l’intelligence artificielle dans l’industrie musicale et vise à inspirer d’autres artistes.
“And modern war is a cyborg orgy, coded by C3I, command-control-communication-intelligence, an $84 billion item in 1984’s US defence budget.”
Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century
Donna Haraway, 1985
A Cyborg Manifesto _ Part 1
This essay is an effort to build an ironic political myth faithful to feminism, socialism, and materialism. Perhaps more faithful as blasphemy is faithful, than as reverent worship and identification. Blasphemy has always seemed to require taking things very seriously. I know no better stance to adopt from within the secular-religious, evangelical traditions of United States politics, including the politics of socialist feminism. Blasphemy protects one from the moral majority within, while still insisting on the need for community. Blasphemy is not apostasy. Irony is about contradictions that do not resolve into larger wholes, even dialectically, about the tension of holding incompatible things together because both or all are necessary and true. Irony is about humour and serious play. It is also a rhetorical strategy and a political method, one I would like to see more honoured within socialist-feminism. At the centre of my ironic faith, my blasphemy, is the image of the cyborg.
A cyborg is a cybernetic organism, a hybrid of machine and organism, a creature of social reality as well as a creature of fiction. Social reality is lived social relations, our most important political construction, a world-changing fiction. The international women’s movements have constructed ‘women’s experience’, as well as uncovered or discovered this crucial collective object. This experience is a fiction and fact of the most crucial, political kind. Liberation rests on the construction of the consciousness, the imaginative apprehension, of oppression, and so of possibility. The cyborg is a matter of fiction and lived experience that changes what counts as women’s experience in the late twentieth century. This is a struggle over life and death, but the boundary between science fiction and social reality is an optical illusion.
Contemporary science fiction is full of cyborgs—creatures simultaneously animal and machine, who populate worlds ambiguously natural and crafted. Modern medicine is also full of cyborgs, of couplings between organism and machine, each conceived as coded devices, in an intimacy and with a power that was not generated in the history of sexuality. Cyborg ‘sex’ restores some of the lovely replicative baroque of ferns and invertebrates (such nice organic prophylactics against heterosexism). Cyborg replication is uncoupled from organic reproduction. Modern production seems like a dream of cyborg colonization work, a dream that makes the nightmare of Taylorism seem idyllic. And modern war is a cyborg orgy, coded by C3I, command-control-communication-intelligence, an $84 billion item in 1984’s US defence budget. I am making an argument for the cyborg as a fiction mapping our social and bodily reality and as an imaginative resource suggesting some very fruitful couplings. Michael Foucault’s biopolitics is a flaccid premonition of cyborg politics, a very open field.
By the late twentieth century, our time, a mythic time, we are all chimeras, theorized and fabricated hybrids of machine and organism; in short, we are cyborgs. This cyborg is our ontology; it gives us our politics. The cyborg is a condensed image of both imagination and material reality, the two joined centres structuring any possibility of historical transformation. In the traditions of ‘Western’ science and politics—the tradition of racist, male-dominant capitalism; the tradition of progress; the tradition of the appropriation of nature as resource for the productions of culture; the tradition of reproduction of the self from the reflections of the other—the relation between organism and machine has been a border war. The stakes in the border war have been the territories of production, reproduction, and imagination. This chapter is an argument for pleasure in the confusion of boundaries and for responsibility in their construction. It is also an effort to contribute to socialistfeminist culture and theory in a postmodernist, non-naturalist mode and in the utopian tradition of imagining a world without gender, which is perhaps a world without genesis, but maybe also a world without end. The cyborg incarnation is outside salvation history. Nor does it mark time on an oedipal calendar, attempting to heal the terrible cleavages of gender in an oral symbiotic utopia or post-oedipal apocalypse. As Zoe Sofoulis argues in her unpublished manuscript on Jacques Lacan, Melanie Klein, and nuclear culture, Lacklein, the most terrible and perhaps the most promising monsters in cyborg worlds are embodied in non-oedipal narratives with a different logic of repression, which we need to understand for our survival.1
The cyborg is a creature in a post-gender world; it has no truck with bisexuality, pre-oedipal symbiosis,unalienated labour, or other seductions to organic wholeness through a final appropriation of all the powers of the parts into a higher unity. In a sense, the cyborg has no origin story in the Western sense – a ‘final’ irony since the cyborg is also the awful apocalyptic telos of the ‘West’s’ escalating dominations of abstract individuation, an ultimate self—untied at last from all dependency, a man in space. An origin story in the ‘Western’, humanist sense depends on the myth of original unity, fullness, bliss and terror, represented by the phallic mother from whom all humans must separate, the task of individual development and of history, the twin potent myths inscribed most powerfully for us in psychoanalysis and Marxism. Hilary Klein has argued that both Marxism and psychoanalysis, in their concepts of labour and of individuation and gender formation, depend on the plot of original unity out of which difference must be produced and enlisted in a drama of escalating domination of woman/nature.2 The cyborg skips the step of original unity, of identification with nature in the Western sense. This is its illegitimate promise that might lead to subversion of its teleology as Star Wars.
The cyborg is resolutely committed to partiality, irony, intimacy, and perversity. It is oppositional, utopian, and completely without innocence. No longer structured by the polarity of public and private, the cyborg defines a technological polls based partly on a revolution of social relations in the oikos, the household. Nature and culture are reworked; the one can no longer be the resource for appropriation or incorporation by the other. The relationships for forming wholes from parts, including those of polarity and hierarchical domination, are at issue in the cyborg world. Unlike the hopes of Frankenstein’s monster, the cyborg does not expect its father to save it through a restoration of the garden; that is, through the fabrication of a heterosexual mate, through its completion in a finished whole, a city and cosmos. The cyborg does not dream of community on the model of the organic family, this time without the oedipal project. The cyborg would not recognize the Garden of Eden; it is not made of mud and cannot dream of returning to dust. Perhaps that is why I want to see if cyborgs can subvert the apocalypse of returning to nuclear dust in the manic compulsion to name the Enemy. Cyborgs are not reverent; they do not re-member the cosmos. They are wary of holism, but needy for connection—they seem to have a natural feel for united front politics, but without the vanguard party. The main trouble with cyborgs, of course, is that they are the illegitimate offspring of militarism and patriarchal capitalism, not to mention state socialism. But illegitimate offspring are often exceedingly unfaithful to their origins. Their fathers, after all, are inessential.
I will return to the science fiction of cyborgs at the end of this chapter, but now I want to signal three crucial boundary breakdowns that make the following political-fictional (political-scientific) analysis possible. By the late twentieth century in United States scientific culture, the boundary between human and animal is thoroughly breached. The last beachheads of uniqueness have been polluted if not turned into amusement parks—language tool use, social behaviour, mental events, nothing really convincingly settles the separation of human and animal. And many people no longer feel the need for such a separation; indeed, many branches of feminist culture affirm the pleasure of connection of human and other living creatures. Movements for animal rights are not irrational denials of human uniqueness; they are a clear-sighted recognition of connection across the discredited breach of nature and culture. Biology and evolutionary theory over the last two centuries have simultaneously produced modern organisms as objects of knowledge and reduced the line between humans and animals to a faint trace re-etched in ideological struggle or professional disputes between life and social science. Within this framework, teaching modern Christian creationism should be fought as a form of child abuse.
Biological-determinist ideology is only one position opened up in scientific culture for arguing the meanings of human animality. There is much room for radical political people to contest the meanings of the breached boundary.3 The cyborg appears in myth precisely where the boundary between human and animal is transgressed. Far from signaling a walling off of people from other living beings, cyborgs signal disturbingly and pleasurably tight coupling. Bestiality has a new status in this cycle of marriage exchange.
Late twentieth-century machines have made thoroughly ambiguous the difference between natural and artificial, mind and body, self-developing and externally designed, and many other distinctions that used to apply to organisms and machines. Our machines are disturbingly lively, and we ourselves frighteningly inert.
The second leaky distinction is between animal-human (organism) and machine. Pre-cybernetic machines could be haunted; there was always the spectre of the ghost in the machine. This dualism structured the dialogue between materialism and idealism that was settled by a dialectical progeny, called spirit or history, according to taste. But basically machines were not self-moving, self-designing, autonomous. They could not achieve man’s dream, only mock it. They were not man, an author to himself, but only a caricature of that masculinist reproductive dream. To think they were otherwise was paranoid. Now we are not so sure. Late twentieth-century machines have made thoroughly ambiguous the difference between natural and artificial, mind and body, self-developing and externally designed, and many other distinctions that used to apply to organisms and machines. Our machines are disturbingly lively, and we ourselves frighteningly inert.
Who cyborgs will be is a radical question; the answers are a matter of survival. Both chimpanzees and artefacts have politics, so why shouldn’t we?
Technological determination is only one ideological space opened up by the reconceptions of machine and organism as coded texts through which we engage in the play of writing and reading the world.4 ’Textualization’ of everything in post-structuralist, postmodernist theory has been damned by Marxists and socialist feminists for its utopian disregard for the lived relations of domination that ground the ‘play’ of arbitrary reading.5 It is certainly true that postmodernist strategies, like my cyborg myth, subvert myriad organic wholes (for example, the poem, the primitive culture, the biological organism). In short, the certainty of what counts as nature—a source of insight and promise of innocence—is undermined, probably fatally. The transcendent authorization of interpretation is lost, and with it the ontology grounding ‘Western’ epistemology. But the alternative is not cynicism or faithlessness, that is, some version of abstract existence, like the accounts of technological determinism destroying ‘man’ by the ‘machine’ or ‘meaningful political action’ by the ‘text’. Who cyborgs will be is a radical question; the answers are a matter of survival. Both chimpanzees and artefacts have politics, so why shouldn’t we (de Waal, 1982; Winner, 1980)?
Modern machines are quintessentially microelectronic devices: they are everywhere and they are invisible. Modern machinery is an irreverent upstart god, mocking the Father’s ubiquity and spirituality.
The third distinction is a subset of the second: the boundary between physical and non-physical is very imprecise for us. Pop physics books on the consequences of quantum theory and the indeterminacy principle are a kind of popular scientific equivalent to Harlequin romances6 as a marker of radical change in American white heterosexuality: they get it wrong, but they are on the right subject. Modern machines are quintessentially microelectronic devices: they are everywhere and they are invisible. Modern machinery is an irreverent upstart god, mocking the Father’s ubiquity and spirituality. The silicon chip is a surface for writing; it is etched in molecular scales disturbed only by atomic noise, the ultimate interference for nuclear scores. Writing, power, and technology are old partners in Western stories of the origin of civilization, but miniaturization has changed our experience of mechanism. Miniaturization has turned out to be about power; small is not so much beautiful as pre-eminently dangerous, as in cruise missiles. Contrast the TV sets of the 1950s or the news cameras of the 1970s with the TV wrist bands or hand-sized video cameras now advertised. Our best machines are made of sunshine; they are all light and clean because they are nothing but signals, electromagnetic waves, a section of a spectrum, and these machines are eminently portable, mobile—a matter of immense human pain in Detroit and Singapore. People are nowhere near so fluid, being both material and opaque. Cyborgs are ether, quintessence.
Would you call yourself a cyborg?
There might be a cyborg Alice taking account of these new dimensions. Ironically, it might be the unnatural cyborg women making chips in Asia and spiral dancing in Santa Rita jail whose constructed unities will guide effective oppositional strategies.
The ubiquity and invisibility of cyborgs is precisely why these sunshine-belt machines are so deadly. They are as hard to see politically as materially. They are about consciousness— or its simulation.7 They are floating signifiers moving in pickup trucks across Europe, blocked more effectively by the witch-weavings of the displaced and so unnatural Greenham women, who read the cyborg webs of power so very well, than by the militant labour of older masculinist politics, whose natural constituency needs defence jobs. Ultimately the ‘hardest’ science is about the realm of greatest boundary confusion, the realm of pure number, pure spirit, C3I, cryptography, and the preservation of potent secrets. The new machines are so clean and light. Their engineers are sun-worshippers mediating a new scientific revolution associated with the night dream of post-industrial society. The diseases evoked by these clean machines are ‘no more’ than the minuscule coding changes of an antigen in the immune system, ‘no more’ than the experience of stress. The nimble fingers of ‘Oriental’ women, the old fascination of little Anglo-Saxon Victorian girls with doll’s houses, women’s enforced attention to the small take on quite new dimensions in this world. There might be a cyborg Alice taking account of these new dimensions. Ironically, it might be the unnatural cyborg women making chips in Asia and spiral dancing in Santa Rita jail8 whose constructed unities will guide effective oppositional strategies.
So my cyborg myth is about transgressed boundaries, potent fusions, and dangerous possibilities which progressive people might explore as one part of needed political work. One of my premises is that most American socialists and feminists see deepened dualisms of mind and body, animal and machine, idealism and materialism in the social practices, symbolic formulations, and physical artefacts associated with ‘high technology’ and scientific culture. From One-Dimensional-Man (Marcuse, 1964) to The Death of Nature (Merchant, 1980), the analytic resources developed by progressives have insisted on the necessary domination of technics and recalled us to an imagined organic body to integrate our resistance. Another of my premises is that the need for unity of people trying to resist world-wide intensification of domination has never been more acute. But a slightly perverse shift of perspective might better enable us to contest for meanings, as well as for other forms of power and pleasure in technologically mediated societies.
‘Butcher Girl’ by Dilara Özden
From one perspective, a cyborg world is about the final imposition of a grid of control on the planet, about the final abstraction embodied in a Star Wars apocalypse waged in the name of defence, about the final appropriation of women’s bodies in a masculinist orgy of war (Sofia, 1984). From another perspective, a cyborg world might be about lived social and bodily realities in which people are not afraid of their joint kinship with animals and machines, not afraid of permanently partial identities and contradictory standpoints. The political struggle is to see from both perspectives at once because each reveals both dominations and possibilities unimaginable from the other vantage point. Single vision produces worse illusions than double vision or many-headed monsters. Cyborg unities are monstrous and illegitimate; in our present political circumstances, we could hardly hope for more potent myths for resistance and recoupling. I like to imagine LAG, the Livermore Action Group, as a kind of cyborg society, dedicated to realistically converting the laboratories that most fiercely embody and spew out the tools of technological apocalypse, and committed to building a political form that actually manages to hold together witches, engineers, elders, perverts, Christians, mothers, and Leninists long enough to disarm the state. Fission Impossible is the name of the affinity group in my town. (Affinity: related not by blood but by choice, the appeal of one chemical nuclear group for another, avidly.)9
Useful references to left and/or feminist radical science movements and theory and to biological/biotechnical issues include Bleier 1984, 1986; Harding 1986; Fausto-Sterling 1985; Gould 1981; Hubbard et al. 1979; Keller 1985; Lewontin et al. 1984. See also Radical Science Journal (which became Science as Culture in 1987): 26 Freegrove Road, London N7 9RQ; and Science for the People, 897 Main Street, Cambridge, Massachusetts 02139. ↩︎
Starting points for left and/or feminist approaches to technology and politics include Cowan 1983, 1986; Rothschild 1983; Traweek 1988; Young and Levidow 1981, 1985; Weisenbaum 1976; Winner 1977, 1986; Zimmerman 1983; Athanasiou 1987; Cohn 1987a, 1987b; Winograd and Flores 1986; Edwards Global Electronics Newsletter, 867 West Dana Street, #204, Mountain View, California 94041; Processed World, 55 Sutter Street, San Francisco, California 94104; ISIS, Women’s International Information and Communication Service, P.O. Box 50 (Cornavin), 1211 Geneva 2, Switzerland; and Via Santa Maria Dell’Anima 30, 00186 Rome, Italy. Fundamental approaches to modern social studies of science that do not continue the liberal mystification that all started with Thomas Kuhn include Knorr-Cetina 1981; Knorr-Cetina and Mulkay 1983; Latour and Woolgar 1979; Young 1979. The 1984 Directory of the Network for the Ethnographic Study of Science, Technology, and Organization lists a wide range of people and projects crucial to better radical analysis, available from NESSTO, P.O. Box 11442, Stanford, California 94305. ↩︎
A provocative, comprehensive argument about the politics and theories of “postmodernism” is made by Fredric Jameson (1984), who argues that postmodernism is not an option, a style among others, but a cultural dominant requiring radical reinvention of left politics from within; there is no longer any place from without that gives meaning to the comforting fiction of critical distance. Jameson also makes clear why one cannot be for or against postmodernism, an essentially moralist move. My position is that feminists (and others) need continuous cultural reinvention, most modernist critique, and historical materialism; only a cyborg would have a chance. The old dominations of white capitalist patriarchy seem nostalgically innocent now: they normalized heterogeneity, into man and woman, white and black, for example. “Advanced Capitalism” and postmodernism release heterogeneity without a norm, and we are flattened, without subjectivity, which requires depth, even unfriendly and drowning depths. It is time to write The Death of the Clinic. The clinic’s methods required bodies and works; we have texts and surfaces. Our dominations don’t work by medicalization and normalization anymore; they work by networking, communications redesign, stress management. Normalization gives way to automation, utter redundancy. Michel Foucault’s Birth of the Clinic (1963), History of Sexuality (1976), and Discipline and Punish (1975) name a form of power at its moment of implosion. The discourse of biopolitics gives way to technobabble, the language of the spliced substantive; no noun is left whole by the multinationals. These are their names, listed from one issue of Science: Tech-Knowledge, Genentech, Allergen, Hybritech, Compupro, Genen-cor, Syntex, Allelix, Agrigenetics Corp., Syntro, Codon, Repligen, Micro/Angelo from Scion Corp., Percom Data, Inter Systems, Cyborg Corp., Statcom Corp., Intertec. If we are imprisoned by language, then escape from that prisonhouse requires language poets, a kind of cultural restriction enzyme to cut the code; cyborg heteroglossia is one form of radical cultural politics. For cyborg poetry see Perloff 1984; Fraser 1984. For feminist modernist/postmodernist cyborg writing, see HOW(ever), 971 Corbett Avenue, San Francisco, California 94131 ↩︎
Baudrillard 1983 and Jameson 1984 (page 66) point out that Plato’s definition of the simulacrum is the copy for which there is no original, i.e., the world of advanced capitalism, of pure exchange. See Discourse 9 (Spring/ Summer 1987) for a special issue on technology (cybernetics, ecology, and the postmodern imagination). ↩︎
A practice at once both spiritual and political that linked guards andarrested antinuclear demonstrators in the Alameda County Jail in California in the early 1980s. ↩︎
For ethnographic accounts and political evaluations, see Epstein1993; Sturgeon 1986. Without explicit irony, adopting the spaceship earth/whole earth logo of the planet photographed from space, set off by the slogan “Love Your Mother,” the May 1987 Mothers and Others Day action at the nuclear weapons testing facility in Nevada nonetheless took account of the tragic contradictions of views of the earth. Demonstrators applied for official permits to be on the land from officers of the Western Shoshone tribe, whose territory was invaded by the U.S. government when it built the nuclear weapons test ground in the 1950s. Arrested for trespassing, the demonstrators argued that the police and weapons facility personnel, without authorization from the proper officials, were the trespassers. One affinity group at the women’s action called themselves the Surrogate Others; and in solidarity with the creatures forced to tunnel in the same ground with the bomb, they enacted a cyborgian emergence from the constructed body of a large, nonheterosexual desert worm. I was a member of that affinity group. ↩︎
Crucified is I. I: once the Neophyte Then, the Hierophant for I have treated milk for the infant and meat for the cadet from the fertile fountain o’ the Absolute: The Arcane Truth; the matter in its youth, such a poet in retreat who ventured to tempt all the unhallowed who were outraged from the tumult and the mind’s graft. They: In darkness pelt the pearls before the swine, wink at the artifice that built all those Pyramids and whispered to my ears as my lips are almost there.
Burak Bayülgen, Mezunlar Derneği’nde korku sineması üzerine konuşuyor, 2013
NEOPHYTE
Burak Bayülgen
He is no longer a child nor is he a neophyte. From boon insensibleness, extracts The Omniscience – Baiame’s son Daramulun once he knew as Bimban – the pearly white molar tooth which’s blood shall not be spit or He revives the infant with many scalds deficiant, then what has been ingulfed and rousingly disgorged better be immolated to his foregone childhood.
Burak Bayülgen Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University
“Modern savaş da, C3I kod adını taşıyan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 1984 yılı savunma bütçesinde maliyeti 84 milyar dolara varan bir siborg orjisidir.”
Geç Yirminci Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm
Donna Haraway, 1985
SİBORG MANiFESTOSU 1. Bölüm
Bu metin feminizm, sosyalizm ve materyalizme inanan bir ironik siyasal mit kurmaya yönelik bir çabanın ürünüdür. Kurulması amaçlanan bu mit, muhtemelen vecd içinde tapınma ve özdeşleşme kadar olmasa bile, kutsal şeylere dil uzatmak (blasphemy) kadar inanca dayalıdır. Görünüşe bakıldığında, kutsal şeylere dil uzatmanın her koşulda herhangi bir durumu ciddiye almayı gerektirdiğini söyleyebiliriz. Nitekim, sosyalist feminizm siyaseti dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri siyasetinin geliştirdiği seküler-dinsel, evanjelik gelenekler içinde kalıp da takınılacak bundan daha iyi bir tutum düşünemiyorum. Kutsal şeylere dil uzatma, insanı, bir taraftan cemaat kurma ihtiyacında ısrar etmeyi sürdürürken, öbür taraftan içerideki ahlaki çoğunluktan korur. Fakat bu, dinden dönmeye eşdeğer bir tavır değildir. lroniyse, büyük ve geniş bütünler şeklinde -hatta diyalektik olarak- büyütülemeyen çelişkilerle, hatta birbirleriyle bağdaşmayan şeyleri hem gerekli hem de doğru olduğu için bir arada tutmaya çalışmanın yarattıgı gerilimle ilgili bir olgudur. lroni, espiri ve ciddi oynama hakkındadır. lroni ayrıca, sosyalist-feminizm saflarında yürekten benimsendiğini görmeyi arzu edecegim bir retorik stratejisi ve bir siyasal yöntemdir. Benim ironik inancımın, benim dil uzatışımının özündeyse ‘siborg’ imgesi yatar.
Bir siborg, bir sibernetik organizma, makine ile organizmanın oluşturduğu bir melez, kurgusal bir yaratık olmanın yanı sıra toplumsal gerçekliğe ait bir yaratıktır. Toplumsal gerçekliğin karşılığı, canlı toplumsal ilişkilerdir; bu da bizim en önemli siyasal kurgumuz, dünyayı değiştiren bir kurgudur. Uluslararası kadın hareketleri ‘kadın deneyimi’ olgusunu hem fiilen kurmuşlar, hem de can alıcı önem taşıyan bu kolektif nesneyi keşfetmiş ya da açığa çıkartmışlardır. Kadın deneyimi, hayati önemde ve siyasal nitelikte bir kurgu ve olgudur. Kurtuluş ise, ezilmişliğin ve buna bağlı olarak ihtimallerin farkında olan bir bilincin, tahayyülü geniş bir kavrayış gücünün kurulmasında yatar. Siborg, yirminci yüzyılın son döneminde ‘kadın deneyimi’ sayılan olguyu değiştiren bir kurgu ve canlı deneyim meselesidir. Bunun bir ölüm kalım mücadelesi olduğuna işaret etmekte, fakat bilim kurgu ile toplumsal gerçeklik arasındaki sınırın da bir göz yanılması olduğunu bilmekte büyük fayda vardır. Çağdaş bilim kurgu siborglarla (aynı anda hem hayvan hem makine olan, doğal mı yoksa insan eliyle mi yaratıldığı pek anlaşılamayan dünyalarda dolanan yaratıklarla) doludur.
Modern tıp da siborglarla, her ikisi de kodlanmış aygıtlar sayılan ve cinsellik tarihinin eseri olmayan bir güç ve yakınlıkla birleşmiş ‘organizma’ ile ‘makineler’in çiftleşmiş halleriyle doludur. Siborg ‘cinselliği’, bir ölçüde, heteroseksizmi önleyici hoş, organik örnekler olan eğreltiotlarıyla omurgasız canlılardan sevimli bir tarzda kopyalanan bir barok türdür. Siborg kopyası, organik üremeden çoğalmamıştır. Modern üretim, anlaşılan bir siborg kolonileştirme eseri hayaliymiş (öyle bir hayal ki, onunla kıyaslandıgında Taylorizm kabusu bile idilik bir cennet gibi görünecektir). Modern savaş da, C3I (Command-control-communication-intelligince: Komuta-kontrol-iletişim-istihbarat.) kod adını taşıyan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 1984 yılı savunma bütçesinde maliyeti 84 milyar dolara varan bir siborg orjisidir. Benim burada siborg için ortaya atacağım argüman, onun, toplumsal ve bedensel gerçekliğimizin haritasını çıkaran bir kurgu ve bazı çok verimli çiftleşmelerakla getiren bir hayali kaynak olduğudur. Michel Foucault’nun biyo-politikası, fiilen çok açık bir alanı oluşturan siborg politikasının henüz bir şekle bürünmemiş önseziden oluşan halidir.
Yirminci yüzyılın sonlarına, bizim çağımıza, bu mitik çağa geldiğimizde, hepimizin bir kimera (Ağzından ateş püsküren mitolojik canavar); makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulamak gerekir; kısacası, hepimiz siborguz. Bu siborg bizim ontolojimizdir; bizim siyasetimizi o şekillendirir. Siborg, köklü tarihsel dönüşüm ihtimallerinin yapıtaşları olan iki birleşik merkezin, hem ‘tahayyül’ün hem de ‘maddi gerçeklik’in yoğunlaşmış bir imgesidir. ‘Batı’nın bilim ve siyaset geleneklerinde (ırkçı, erkek-egemen kapitalizm geleneği, ilerleme geleneği, doğayı kültür ürünleri kaynağı olarak sahiplenme geleneği, benliğin başka benliklerin yansımalarından yeniden üretilmesi geleneği organizma ile makine arasındaki ilişki, hep bir sınır muharebesi şeklinde cereyan etmiştir. Bu türdeki bir sınır muharebesinin paylaşılamayan toprakları da üretim, üreme ve tahayyüldür. Benim argümanım, sınırların karışmasını sevinçle karşılamakta ve bu sınırların oluşturulmasında sorumluluk üstlenmektedir. Benim argümanım ayrıca, sosyalist-feminist kültür ve teoriye, postmodernist, natüralist olmayan bir tarzda ve cinsiyetin (gender) olmadığı bir dünya -belki doğuşun olmadığı, belki sonu da olmayan bir dünya- tahayyül eden ütopik gelenek dahilinde, katkıda bulunma çabasını temsil eder. Siborgun ete kemiğe bürünmüş hali, selamete varma tarihinin (salvation history) dışında bir zamanda yer alır; ayrıca, cinsiyetin (gender) bir oral sembiyotik ütopyada ya da Ödipal-sonrası bir kıyamet vaktinde korkunç şekillerde yarılmasına iyi gelecek şekilde Ödipal takvimin sayfalanndan biri değildir. Zoe Sofoulis’in Jacques Lacan, Melanie Klein ve nükleer kültür hakkında mülahazalarını ifade ettiği yazısı “Lacklein”da ileri sürdüğü üzere, siborg dünyaların en korkunç ve herhalde en vaatkâr canavarları farklı bir baskılama mantığına sahip olan ve hayatta kalmak için mutlaka anlamamız gereken Ödipal-olmayan anlatılarda cisimleşmiştir.
Siborg, toplumsal cinsiyet sonrası (post-gender) dünyanın yaratığıdır; biseksüellikle, Ödipal-öncesi sembiyozla, yabancılaşmamış emekle veya bütün yetilerine, parçalarından daha üst düzeyde bir birlik oluşturacak şekilde sahip çıkılan organik tamlığa ulaşmaya giden başka ayartıcı modellerle herhangi bir alıp veremediği yoktur. Bir anlamıyla da, siborgun Batılı anlamıyla bir köken hikayesi yoktur -siborg aynı zamanda, Batı’nın ‘soyut bireyleşme’nin doğurduğu ve tırmanış halindeki tahakkümlerin mahşeri telosu olduğu için bir ‘son’ ‘ironi; bir bakıma, her türlü bağımlılıktan nihayet kurtulmuş bir nihai benlik, ‘uzamda biri’dir. ‘Batılı’, hümanist anlamıyla bir köken hikayesi, bütün insanların (en güçlü haliyle psikanalize ve Marksizme içkin ikiz kudretli mit olan ‘bireysel gelişim’ ile ‘tarih’e düşen bir görevle) ondan kopması gereken fallik annenin temsil ettiği bir ilk (original) birlik, tamlık, kutsama, korku ve dehşet mitine dayanmaktadır. Hilary Klein, hem Marksizmin hem de psikanalizin (kendi çerçeveleri içinde benimsedikleri ’emek’, ‘bireyleşme’ ve ‘toplumsal cinsiyetin şekillenmesi’ kavramlarıyla), farklılığın sonradan oradan doğması gerektigi ve kadın/doğa üzerinde kurulan tahakkümün sürekli tırmandığı bir dramayla nakledilecegi bir ilk birlik (original unity) kurgusuna dayandıklarını ileri sürmüştü. Siborg, bu ‘ilk birlik’ adımını, Batılı anlamıyla doğayla özdeşleşme adımını atlamaktadır. Bu da siborgun, kendi teleolojisinin yıldız savaşlarıyla yıkılmasına varabilecek olan gayri-meşru vaadidir.
Siborg, kısmiliğe, ironiye, mahremiyete ve sapkınlığa, denebilir ki kararlılıkla bağlanmıştır. Dolayısıyla, siborg muhaliftir, ütopyacıdır ve masumiyetle hiç alakalı değildir. Yapısı artık kamusa özel karşıtlığıyla belirlenmeyen siborg, kısmenoikos, yani hanede gerçekleşen bir toplumsal ilişkiler devrimine dayalı bir teknolojik ‘polis’i tanımlar. Doğa ve kültür yeni baştan derlenmiştir; artık birinin diğeri tarafından kendine dahil edilmesi ya da diğerince bir temellük ilişkisine kaynak yapılması gibi bir durumdan söz edilemez. Siborg dünyasında geçerli olacak olan, kutupluluk ve hiyerarşik tahakküm ilişkileri dahil olmak üzere parçalardan bütünler oluşturan ilişkilerdir. Frankenstein’in canavarının umutlarından farklı olarak siborg, cenneti ayağına getirerek (yani, heteroseksüel bir eş imal edip onu tamamlanmış bir bütün, bir kent ve bir kozmos şeklinde tamamlayarak) babasının onu kurtarmasını beklemez. Siborg, organik aile modeline dayalı (ve bu keresinde, Ödipal tasarısız) bir topluluk hayali kurmaz. Siborg, Cennet Bahçesi bilmez; o, çamurdan yapılmamıştır, dolayısıyla toza geri dönmeyi de düşleyemez. Belki de bu yüzden ben, siborgların Düşman’a isim vermek gibi manik bir zorlamayla nükleer toza geri dönme kıyametinin hakkından gelip gelemeyeceğini görmek istiyorum. Siborglar muhterem degillerdir; hafızalarında bir kozmos yoktur. Ayrıca, bütüncülükten (holism) uzak durur ama temas kurmaya ihtiyaç duyarlar; birleşik cephe politikasına (tabii öncü partisiz şekline) dogal bir egilimleri var gibidir. Siborgların esas derdi, elbette, devlet sosyalizmini bir tarafa bırakırsak, militarizmin ve patriyarkal kapitalizmin gayri-meşru evlatları olmalarıdır. Fakat gayri-meşru evlatların kendi kökenlerine karşı genelde aşırı vefasızca davrandıkları da bilinmektedir. Her şey bir yana, babalarının hayatlarında hiç yeri yoktur çünkü.
Ben bu denemenin sonunda siborglar bilim-kurgusuna yeniden dönecegim, ancak şimdi, siyasal-kurgusal (siyasal-bilimsel) analizi mümkün kılacak şekilde sınırların çöktüğü üç can alıcı noktanın üzerinde durmak istiyorum. Yirminci yüzyılın sonlarına gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri’nin bilimsel kültüründe insan ile hayvan arasındaki sınırın başından sonuna delik deşik olduğunun altını çizmek gerekir. Eşsiz olmanın son köprü başları -eğer birer lunaparka çevrilmedilerse- yıkılmış durumdadır; gerek dil aracının kullanılması, gerek toplumsal davranışlar, gerekse zihinsel olaylar olsun, insan ile hayvan ayrılığını hakikaten inandırıcı bir şekilde bize gösterecek hiçbir şey yoktur. Kaldı ki pek çok insan böyle bir ayrım yapma ihtiyacı da duymamaktadır; doğrusunu söylemek gerekirse, feminist kültürün birçok kolu, insan ile diğer canlı yaratıklar arasında kurulan temasların verdiği hazza olumlu bir gözle bakmaktadır. Hayvan haklarını savunan hareketler, insanın eşsizliğini akıldışı bir temelde inkara yeltenen politikalar gütmezler; bilakis, doğa ile kültür arasındaki bağın istenmeyecek bir şekilde koparılması karşısında hayvanlar ile insanlar arasında doğrudan bir temas kurulmasından yanadırlar. Son ikiyüz yılı aşkın bir sürede gelişen biyoloji ve evrim teorisi, aynı süreçte bilgi nesneleri olarak modern organizmalar da üretmiş ve insanlar ile hayvanlar arasındaki çizgiyi, hayat bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki ideolojik mücadelede ya da mesleki tartışmalarda yeniden baş gösterdiği gözlenen zayıf bir iz derecesine düşürmüştür. Bu çerçeveden bakıldığında, modern Hıristiyan yaradışçılık öğretisine karşı çocuk istismarının bir şekli olarak savaş açılması oldukça doğru olacaktır.
Biyolojik-determinist ideoloji, bilimsel kültürde insanın hayvansal yönünün anlamlarını tartışmaya uygun olarak ortaya sürülmüş yaklaşımlardan yalnızca biridir. Radikal siyasal insanların, insan ile hayvan arasındaki delik deşik edilmiş sınırların anlamlarına kafa yorması için fazlasıyla geniş bir alan bulunmaktadır. Siborgun mit halinde göründügü yer, tam da insan ile hayvan arasındaki sınırın çiğnenip aşıldığı yerdir. Siborglar, insanların başka canlı varlıklarla arasına bir duvar çekilmesine işaret etmekten ziyade, hem rahatsız edici hem de haz verici şekilde yakın eşleşmeler olduğuna işaret ederler. Evlilik alışverişinin teşkil ettirdiği bu döngüde hayvanlık etmek yeni bir statüye kavuşmuştur.
Yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde, makineler doğal olan ile yapay (artificial) olan, zihin ile beden, kendi kendini geliştiren şey ile dıştan tasarlanan şey arasındaki farklılığı ve organizmalar ile makineler açısından geçerli olabilecek başka bir sürü ayrımı baştan sona belirsiz bir noktaya getirmiştir. Şöyle ki, bizim makinelerimiz rahatsız edici derecede canlılık sergilerken, kendimiz ürkütücü derecede atalet içindeyiz.
Sınırların delinmesiyle bir nevi ‘kaçak olduğu’nu akla getiren ikinci ayrım, hayvan-insan (organizma) ile makine arasındadır. Sibernetik-öncesi makineler üzerinde bir hayalet gezebilirdi; makinede hayalet heyulasına rastlamak her zaman mümkündü. Materyalizm ile idealizm arasındaki, diyalektik bir soyun (bu ‘soy’a ister tin, isterse tarih diyebilirsiniz) çerçevesini çizdigi diyalogun yapısını belirleyen de bu düalizm, bu ikicilikti. Ancak makineler temelde kendi kendilerini hareket ettiremiyorlar, kendilerini tasarlayamıyorlar ve kendi başlarına özerk olamıyorlardı; dolayısıyla, insanın hayallerini gerçek yapmaları söz konusu degildi, sadece bu hayallerin bir taklidini yansıtabilirlerdi. Çünkü insan değillerdi, kendilerini yazamazlardı, ancak o eril üreme hayalinin bir karikatürü olabilirlerdi. Onları başka türlü tasavvur etmek paranoidçe bir çabayı temsil ederdi. Yine de bundan artık o kadar emin olmadığımızı söyleyebilirim ben. Yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde, makineler doğal olan ile yapay (artificial) olan, zihin ile beden, kendi kendini geliştiren şey ile dıştan tasarlanan şey arasındaki farklılığı ve organizmalar ile makineler açısından geçerli olabilecek başka bir sürü ayrımı baştan sona belirsiz bir noktaya getirmiştir. Şöyle ki, bizim makinelerimiz rahatsız edici derecede canlılık sergilerken, kendimiz ürkütücü derecede atalet içindeyiz.
Siborgların kimler olacağı esaslı bir sorudur; bu soruya verilecek cevaplar da bir ölüm-kalım meselesi ayarındadır. Ne var ki, hem şempanzelerin hem de yapıntıların (artefacts) siyasetleri varsa neden bizim bir siyasetimiz olmasın ki?
Teknolojik belirlenim, makine ile organizmanın, dünyayı yazma ve okuma etkinliğine dahil edilerek kodlanmış metinler şeklinde yeniden tasavvur edilmesiyle açılan ideolojik alanlardan biridir sadece. Marksistler ve sosyalist feministler, post-yapısalcı, post-modernist teoride her şeyin metinleştirilmesi’ni, keyfince okuma ‘oyunu’na temellenen canlı tahakküm ilişkilerini ütopyacı bir yorumla görmezlikten gelmekle itham etmişlerdir. Post-modernist stratejilerin -benim siborg mitim gibi- sayısız organik bütünü (sözgelimi şiiri, ilkel kültürü, biyolojik organizmayı) yıkıp parçaladıkları kesinlikle doğrudur. Kısacası, doğa (bir içgörü kaynağı ve masumiyet vaadi) sayılan şeyin kesinliği -herhalde sonsuza dek- paramparça edilmiştir. Yorumlamanın aşkın nitelik taşıyan yetkinliği (ve onunla beraber, ‘Batı’ epistemolojisinin temelini meydana getiren ontolojisi) kaybolmuş durumdadır. Yine de bunun alternatifi sinisizm ya da inançsızlık, yani ‘makine’nin ‘insan’ı, ‘metin’in ‘anlamlı siyasal eylem’i yok ettiğini ileri süren teknolojik determinist anlayışlar türünden bir soyut varoluş hali değildir. Siborgların kimler olacağı esaslı bir sorudur; bu soruya verilecek cevaplar da bir ölüm-kalım meselesi ayarındadır. Ne var ki, hem şempanzelerin hem de yapıntıların (artefacts) siyasetleri varsa neden bizim bir siyasetimiz olmasın ki (de Waal, 1982; Winner, 1980)?
Modern makineler, özleri itibariyle mikro-elektronik cihazlardır: hem her yerde hem de görünmezdirler. Modern makineler, Baba’nın her yerde hazır ve nazırlığıyla ve tinselliğiyle alay edercesine, kutsal şeylere hürmet göstermeyen, terbiyesiz birer tanrıdır.
İnsan ile hayvan arasındaki sınırların delindiğini gösteren üçüncü ayrım, yukarıda değindiğimiz ikinci ayrımın bir alt-kümesidir: Fiziksel olan ile fiziksel-olmayan arasındaki sınır bizim gözümüzde çok belirsizdir. Kuantum teorisinin sonuçları ve belirlenimsizlik ilkesi hakkında kaleme alınmış pop fizik kitapları, Amerikan beyaz heteroseksüelliğindeki radikal bir değişime damgasını vuran gösterge olarak Harlequin romanslarının popüler bilimdeki karşılığıdır bir tür: Bu tür kitaplar söz konusu değişimi yanlış kavramaktadırlar, ama doğru bir izlek üzerindedirler. Modern makineler, özleri itibariyle mikro-elektronik cihazlardır: hem her yerde hem de görünmezdirler. Modem makineler, Baba’nın her yerde hazır ve nazırlığıyla ve tinselliğiyle alay edercesine, kutsal şeylere hürmet göstermeyen, terbiyesiz birer tanrıdır. Silikon çip, üzerine yazı yazılacak bir yüzeydir; ancak atomik gürültülerin, nükleer sinyallere bulaşan parazitlerin olumsuz etki edebileceği moleküler ölçeklerle işlenmektedir. Yazı, güç ve teknoloji, uygarlığın kökeniyle ilgili Batı hikayelerinde rastlanan eski yoldaşlardır, ancak minyatürleşme bizim mekanizmayla tecrübe ettiğimiz deneyimi değiştirmiştir. Minyatürleşmenin ‘güç’le ilgili olduğu da rtaya çıkmıştır; küçük pek öyle güzel bir şey değildir, hatta Cruise füzelerinde rastladığımız gibi özellikle tehlikeli bir şeydir. 1950’lerin televizyon cihazlarını ya da 1970’lerin haber kameralarını, şimdilerde bolca reklamı yapılan televizyon bileklikleri ve el büyüklüğündeki video kameralarla karşılaştırırsanız aradaki farkı anlarsınız. Bizim en iyi makinelerimiz güneş ışığından yapılmıştır; istisnasız hepsi hafif ve temizdir, zira hepsi de sinyallerden, elektromanyetik dalgalardan, bir tayf kesitinden başka bir şeyden teşekkül etmez. Üstelik bu makineler kolaylıkla taşınabiİir ve seyyardırlar (bu özelliğin bedeli de, Detroit’te ve Singapur’da bu aletlerin imalatında çalışan insanların çektiği muazzam acılardır). İnsanlar hem maddi hem de saydam-olmayan varlıklar olduklarından, hiçbir yerde bu kadar akışkanlığın yanına bile yaklaşamazlar. Siborglarsa eter gibidir.
Yaşar Çabuklu’nun Günümüzde Aşk başlıklı Encore Kitabevindeki konuşması. 2018
Öyle ki, bu yeni boyutları dikkate alan bir siborg Alice’inden bile söz edilebilir. İronik bir durum olarak, Asya’da çip imal eden, Santa Rija hapishanesinde sarmal dans eden ve kuracakları birliklerle etkili muhalefet stratejilerine ön ayak olabilecek, doğal-olmayan siborg kadınlarına bile rastlayabiliriz.
Siborgların her yerde bulunma ve görünmez olma nitelikleri, bu güneş ışığı eseri makinelerin son derece ölümcül bir yapıda olmalarının esas sebebidir. Siborgları görmek, maddi açıdan olduğu kadar siyasal bakımdan da oldukça zordur. Siborglar bilinçle (ya da, onun simülasyonuyla) ilgilidirler. Siborglar, Avrupa’da pikap kamyonlar gibi dolaşan uçucu gösterenlerdir (floating signifiers); dolayısıyla, siborg iktidar ağlarını çok çok iyi okuyan, yurtlarından kopmuş ve hiç doğal olmayan Greenham kadınlarının büyüleriyle engellenme ihtimalleri, eski erilci siyasetin militan (ve doğal tabanları savunma işlerine ihtiyaç duyan) emektarlarınca önlerinin kesilme ihtimalinden daha fazladır. Nihayetinde ‘en sert’ bilim, sınır karışıklığının en fazla olduğu bölge hakkında, saf sayılar alemi, saf tin, C3I , kriptografi ve kudretli sırların muhafaza edilmesi hakkındadır. Yeni makineler son derece temiz ve hafiftirler. Yeni makineleri yapan mühendisler, post-endüstriyel toplumun gece düşüyle beraber gelen yeni bir bilimsel devrime aracılık eden güneşe tapınıcılardır. Bu temiz makinelerin sebep olduğu hastalıklar da, bir antijenin bağışıklık sisteminde doğurduğu ufacık kodlama değişikliklerinden ya da stres deneyiminden ‘öteye gitmez’. ‘Doğulu’ kadınların hünerli parmakları, Anglo-Sakson Viktoryen dönemlerdeki küçük kızların bebek evlerine düşkünlükleri, kadınların küçük olan şeylere dikkat etmeye zorlanmaları; bunların hepsi bu dünyada oldukça yeni boyutlar kazanmaktadır. Öyle ki, bu yeni boyutları dikkate alan bir siborg Alice’inden bile söz edilebilir. İronik bir durum olarak, Asya’da çip imal eden, Santa Rija hapishanesinde sarmal dans eden ve kuracakları birliklerle etkili muhalefet stratejilerine ön ayak olabilecek, doğal-olmayan siborg kadınlarına bile rastlayabiliriz.
Toparlarsam, benim siborg mitim, ilerici insanların gerekli siyasal çalışmanın bir parçası olarak irdeleyebilecekleri ihlal edilmiş sınırlar, kudretli kaynaşmalar ve tehlikeli ihtimallerle ilgilidir. Bu noktada benimsediğim öncüllerden birisi, Amerikalı sosyalistlerle feministlerin çoğunun, toplumsal pratikler, simgesel formülasyonlar ve -ileri teknoloji ve bilimsel kültürün beraberinde getirdiği- fiziksel yapıntılarda (artefacts) zihin ile beden, hayvan ile makine, idealizm ile materyalizm arasındaki derin(leşmiş) ikilikleri görmeleridir. İlerici kesimlerin geliştirdiği ve Tek Boyutlu İnsan’dan (Marcuse, 1964) Doğa’nın Ölümü’ne (Merchant, 1980) uzanan analitik kaynaklar, tekniğin (technics) zorunlu olarak kurduğu tahakkümü vurgulamışlar ve direnişimizi bütünleştirecek şekilde bizi hayali bir organik bedene dönmeye çağırmışlardır. Benim benimsediğim öncüllerden bir başkası, tahakkümün dünya çapında yoğunlaştırılmasına karşı direnmeye çalışan insanların birlik olma ihtiyaçlarının bugüne dek asla olmadığı denli keskin bir hal almasıdır. Gelgelelim, perspektifin birazcık saptırılarak kaydırılması da bizim teknolojik düzlemde dolayı rolanmış toplumlarda hem anlamlar, hem de başka iktidar ve haz formları için mücadele etmemizi daha kolaylaştırabilecektir.
Bir perspektiften bakıldığında, siborg dünyası, bir kontrol ağının gezegene nihai olarak dayatılması hakkında, savunma adına sürdürülen bir Yıldız Savaşları kıyametinde somutlaşmış nihai soyutlamalar hakkında, eril bir savaş orjisinde kadın bedeninin nihai olarak zaptedilmesi hakkındadır (Sofia, 1984). Başka bir perspektiften bakıldıgında da siborg dünyası, insanların hayvanlar ve makinelerle akraba olmaktan korkmadıkları, yine sürekli parçalı kimlikler taşımaktan ve çelişkili konumlarda durmaktan çekinmedikleri canlı toplumsal ve bedensel gerçekliklerle ilgili olabilir. Siyasal mücadele, aynı anda iki perspektiften birden bakmak demektir; zira bu perspektiflerin ikisi de, başka bir gözlem noktasından bakıldığında tasavvur edilemeyecek şekilde hem tahakküm bağlarını hem de imkanları yüzeye çıkaracaktır. Tekli bir ufka sahip olmak, çifte ufuktan ya da çok başlı canavarlardan daha berbat yanılsamalar doğurur. Siborg birlikleri (cyborg unities) canavarca ve gayri-meşrudur; şu anki siyasal koşullarımızda, direniş ve yeniden eşleşme için daha kuvvetli mitler bulmayı pek umamayız. Aslında bu çerçevede, Livermore Eylem Grubu’nu, gerek teknolojik kıyametin araçlarını en yoğun haliyle somutlaştırıp dışarı püskürten laboratuarları gerçekçi bir şekilde dönüştürmeye kararlı, gerekse cadıları, mühendisleri, ihtiyarları, sapkınları, Hıristiyanları, anneleri ve Leninistleri devleti silahsızlandırmayı başaracak denli uzun bir süre fiilen bir arada tutabilecek bir siyasal form inşa etmeyi hedefleyen bir tür siborg toplumu olarak tahayyül etmeyi seviyorum. ‘Fission Impossible’ benim şehrimdeki bir ortak ilgi grubunun adıdır mesela.
‘Butcher Girl’ by Dilara Özden
Kaynak: Siborg Manifestosu ‘Geç Yirminci Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm’ Donna Haraway / İngilizce’den çeviren: Osman Akınhay / Agora Kitaplığı
DONNA HARAWAY 1944, Denver (ABD) doğumlu. Halen California Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Doktorasını zooloji ve felsefe dallannda yapan Haraway, feminist teori ve tekno-bilim konularında çeşitli üniversitelerde dersler veriyor. “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı yeğlerim,” diyerek primatoloji, felsefe ve biyoloji alanlarında tartışmalar yaratan ve siborg metaforunu bilim, teknoloji ve sosyalist-feminizm arasındaki ilişkiyi tartışmakta kullanan Harraway’in Crystals, Fabrics, and Fields: Metaphors of Organicism in 20th Century Devdopmental Biology (1976), Primate Visions: Gender, Race, and Nature in the World of Modem Science (1989), Simians, Cyborgs, and Women: The Reinvention of Nature (1991), Modest_Witness@Second_Millennium(1997) ve The Companian Species Manifesto: Dogs, People, and Significant Othemess (2003) adlı kitapları vardır.
YAŞAR ÇABUKLU 1955’te İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nden siyaset bilimi yüksek lisans derecesi aldı (1983). Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi’nde metin yazarlığı yaptı. Kitapları: Kovulanın İzi (2001), Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde (2003), Postmodern Toplumda Kriz ve Siyaset (2004), Toplumsalın Sınırındaki Beden (2004), Uzam ve Kötülük (2005), Bedenin Farklı Halleri (2006), Toplumsal Kurgular ve Cinsiyetçilik (2007), Toplumsal Performanslar (2009), Postmodern Toplumdan Kesitler (2010), Kültürün Karanlığı (2012)
Antoine Paris, devant son stand. Photo par Alain Cornu, 2024
Paris est une fête : pour incarner le mot d’Hemingway, qui mieux que ses bouquinistes qui célébreront ce week end le festival Paname bouquine ?
Les boîtes vertes emblématiques du paysage urbain offriront une myriade de rencontres et de surprises autour du livre (dédicaces, jeux de piste, lectures, expositions, performances…) sous la houlette de Camille Goudeau et Elena Carrera, à l’initiative de l’opération. L’inscription au patrimoine culturel immatériel français en 2019 a remis un coup de projecteur sur cette profession séculaire, organisée par un décret de 1859, régissant l’installation par l’entremise de la mairie (régime dérogatoire sans taxe ni loyer). En avril dernier, un comité présidé par Olivia Polski, adjointe à la maire de Paris, a élu 10 nouveaux lauréats. Ces jeunes recrues s’ajoutent aux 230 recensés en 2021, ce qui fait dire à l’édile que « cette activité fait des quais de Seine la plus grande librairie à ciel ouvert au monde ». Si en 2021, 40 % de ces bouquinistes avaient plus de 65 ans et 80 % plus de 50 ans. la profession tend doucement à se féminiser et à se rajeunir. Au 8, quai du Louvre, sous de faux palmiers acidulés, le Colis piégé fait l’étalage d’une production irrévérencieuse à souhait, spécialisée dans les fanzines d’artistes, avec, derrière les boîtes, Antoine Paris, artiste mettant en scène ses créations et celles de son collectif. Le ton est donné à la lecture des titres proposés à la vente : Friture Anarchie Vandalisme, The Red list. Subterfuge, Tes Clopes m’ont laissé des cendres ou encore Grosse victime magazine, sélectionné pour la troisième année consécutive au prix de la BD alternative du FIBD d’Angoulême 2023. Le pari d’Antoine Paris ? « Faire le pont entre les vieux maîtres de l’art contemporain et les jeunes artistes talentueux », citant entre autres Robert Combas, Noël Godin, Lemi Ghariokwu, Jean-Pierre Dionnet, Nicole Claveloux, Siné, Stéphane Blanquet, Etienne Boissier, Jill Chauvat, Cari Meffert, Martes Bathori.
LUCILE THEPAULT, L’IMAGE DU JOUR / QDA 28.06.23 N°2639
Lucile Thepault, L’Iimage Du Jour / QDA 28.06.23 N°2639
Antoine Paris, Performance à la craie devant le 59 rue de Rivoli
Paris is a party: to embody Hemingway’s words, who better than the bouquinistes who will be celebrating the Paname bouquine festival this weekend?
The green boxes, emblematic of the urban landscape, will be offering a myriad of book-related encounters and surprises (book signings, treasure hunts, readings, exhibitions, performances, etc.) under the leadership of Camille Goudeau and Elena Carrera, who initiated the operation. Inclusion on France’s list of intangible cultural heritage sites in 2019 has put the spotlight back on this centuries-old profession, which is governed by a decree dating from 1859, regulating installation through the town hall (a tax- and rent-free dispensation). Last April, a committee chaired by Olivia Polski, deputy mayor of Paris, elected 10 new winners. These young recruits will be joined by 230 by 2021, prompting the mayor to say that ‘this activity makes the Quays of the Seine the largest open-air bookshop in the world’. In 2021, 40% of these booksellers were over 65 and 80% over 50, but the profession is slowly becoming younger and more feminine. At 8, quai du Louvre, under fake acid palm trees, the Colis piégé displays a highly irreverent production, specialising in artists’ fanzines, with, behind the boxes, Antoine Paris, an artist showcasing his creations and those of his collective. The tone is set by the titles on sale: Friture Anarchie Vandalisme, The Red list. Subterfuge, Tes Clopes m’ont laissé des cendres and Grosse victime magazine, shortlisted for the third year running for the alternative comics prize at the Angoulême 2023 FIBD. Antoine Paris’ challenge? ‘To bridge the gap between the old masters of contemporary art and talented young artists. and talented young artists’, citing among others Robert Combas, Noël Godin, Lemi Ghariokwu, Jean-Pierre Dionnet, Nicole Claveloux, Siné, Stéphane Blanquet, Etienne Boissier, Jill Chauvat, Cari Meffert and Martes Bathori.
3° édition du festival Paname Bouquine, les 1°’ et 2 juillet 2023, Paris, quais delà Seine. panamebouquine.com « Gare au gorille dessiné au stylo bille, festival alternatif underground d’avant-garde des refusé », premier salon du Graphzine et du Fanzine au marché Brassens (104, rue Brancion, 75015), les 1°’ et 2 juillet 2023. marchedulivre.paris Le Coli piégé, boîte de bouquiniste, 8 quai du Louvre, 75001 instagram.com/le_colis_piege