Nedircikler hayatına 2015 yılında web üzerinden yayımlanmak üzere tasarlanmış kişisel bir yayıncılık mecrası olarak başladı. Beş yıl boyunca ekoloji alanından Zen Buddhacılık ve Tao’ya, şiirlerden radikal politik metinlere pek çok çeviri ve telif yazıya ev sahipliği yaptı. Ancak yıllardır süren bir özlemle, yayıncılığın en doğrudan yolunun nasıl olabileceğinin arayışı içindeydi. Kadim Çin köy matbaaları örneğindeki gibi zanaatkârca kendi kâğıdını yapanların bu kâğıtları Yol’un özünü taşıyan şiirler ve metinlerle buluşturduğu bir yayıncılık yolu ahir zamanda mümkün müydü? Dolayımdan olabildiğince azade, her şeyi doğrudan kendin yaparak, her şeyde olduğu gibi yayıncılığın da endüstrileşmesine sessiz sakin kafa tutan bir “Yavaş Yayıncılık” olabilir miydi? 2020 yılının sonlarında bu düşüncelerle ilk kâğıtlar yapılmaya başlandı ve Nedircik Yayınları doğdu.
Max Caffard ‘Zenarşi’ Nedircik Yayınları
Geri dönüşüm kâğıtlarının yanı sıra ellerimizle yetiştirdiğimiz ve doğadan topladığımız bitkilerin lifleri de bin bir emekle kâğıda dönüşüyor. Türlü bitkiden mürekkepler elde ediliyor. Nedircikler atölyesi adeta bir simya atölyesi gibi çalışıyor ve tüm bunlar en nihayetinde zihnin ve gönlün simya evinden çıkma sözlerin büyüsüyle buluşarak el yapımı kitaplara, defterlere ve baskılara dönüşüyor. Her kitapçık sınırlı sayfa sayısında oluyor ve sınırlı adette (50-100 adet arası) basılıyor. Bunların beraberinde Nedircikler elektronik kitapları, sesli yayınları ve gelecekte olası başka ifade biçimleriyle de yayıncılığın her alanında başka türlü bir söz üretmenin gayretini gösteriyor.
Kültürhane: Haiku Ninenin Ekolojik Hayatı
Kalemle, kâğıtla, yazıyla, çevirilerle ve çoğunlukla doğanın bağrında geçen bir ömrün semeresi Nedircik Yayınları. En dolaysız, en doğrudan tecrübenin, köklerin ve kaynağın arayışında bir yolculuğun hem yolcusu, hem taşıtı hem yolun kendisi biraz bu macera. Yavaşlayarak, yaşamın kendi ritmine uyan adımlarla talim ederek düşlerin ve gerçeğin patikalarını; kelimelerin ve şeylerin, mürekkebin ve liflerin hakkını vererek, SÖZ’ün gerçekten de YOL olduğu ve insanın YOL’la bir olduğu bir yaşamın izinde bir seyrüsefer.
Uzun bir zaman boyunca adına yeraltı denen edebi tür hakkında çalışmalar ve okumalar yaptım. Dünyada ve Türkiye’de bu türün gelişimini seyre koyuldum. Bu akımın motivasyon kaynaklarını kavramaya çalıştım ve bazen bunun kaynaklarına kendi hayatımda rastladığım da oldu. Yeraltının ana hatlarından bahsetmek zor olsa da ortak bir tavrı sahiplendiği apaçık ortada bence. Türkiye’de yeraltı edebiyatının çıkışı romanlarla oldu, dersem yanlış olmaz, fakat bu edebi dünya kavrayışına şiir ve öykü türlerinde rastlamak da mümkün.
Yaşadığımız coğrafyada bu seçenekler çok az tabii ve bu alana yatkın olanların Benim Kanım’la çarpışmaması olanaksız. Bu rastlantının bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Sizleri de rızanızı almadan bu rastlantı sıçramasına davet ediyorum. Şişirilmiş üfürükten edebiyat oyunlarının karşısında duran yazarlara hayranlık duymayı kozmik bir borç sayıyorum. Hâkim Bey’in dediği gibi “Yaşam tarzı değil yaşam edinin!’ Başlayalım o halde, Gökhan Gençay anlatsın.
Taylan Onur: Merhaba Gökhan Gençay. Okurlar sizi Benim Kanım isimli kitabınızla tanıdı, lakin bunun dışında yıllardır altkültürlerle ilgili olduğunuzu, bu konuda pek çok metin kaleme aldığınızı da biliyoruz. Benim Kanım’ı çıkar çıkmaz okudum. Eseriniz bende teke tek bir kavgada dayak yemenin neden olduğu gurur kırılmasına yakın bir his yarattı. Türkçede yazılmış bundan daha sert bir eser olduğunu düşünmüyorum. Kitabınız sizin için ne anlam taşıyor? Topluma atılan bir yumruk diyebilir miyiz?
Pozitif yorumlar için teşekkür ederim. Bana sorarsan, Benim Kanım, tam manasıyla sert bir kitap değil. Aksine, çok daha sert ve yıkıcı vurgularla işlenebilecek konulara mümkün mertebe yalın ve “ılımlı” yaklaşmaya çalıştım. Yazar sıfatıyla altını çizmem gerekirse, kitaptaki karakterleri ve karşılaştıkları durumlara verdikleri tepkilerin çoğunu desteklemiyorum. Zayıflıkları, çaresizlikleriyle var oluyorlar Benim Kanım’daki karakterler. Bu arada söz konusu karakterlerin hepsinin erkek olması ve benzer sorunlardan mustarip olmaları öyküler arasında bir paslaşma hali de yaratıyor. Hepsi maddiyata takıntılı bir kültürden kaçmak istese de aldıkları tavırlar manasında çoğunun pozisyonunu onaylamıyorum, attıkları adımları yanlış buluyorum. Yegâne empati kurduğum karakter, yaşadığı varoluşsal bunaltıya eylem yoluyla müdahale etmesi hasebiyle “Hiç”in kahramanı, zaten kitapta en sevdiğim öykü de o açıkçası.
Ters Adam Gökhan Gençay
Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada.
Şunu da belirteyim ki, Benim Kanım rahatta, evde veya ofiste kıçını devirip otururken ortaya çıkmadı. Sokaklarda işsiz güçsüz flanörlükle iştigal ederken, çaresizce saatlerimi geçirmek zorunda kaldığım kafelerde okumaktan usanıp bilgisayarı önüme açıp yazmaya başlayınca kafamda belirdi öykü ve karakterler. Alışıldık profesyonel hazırlık aşamaları da söz konusu değil, metnin ruhunu korumayı önemsediğim için üzerinde oynama yapmayı da reddettim; hepsi neyse odur, eksiğiyle gediğiyle yazarken ne hissediyorsam onu yansıtıyorlar. Beni sorarsan, hâlâ o sınırda yaşıyorum, daha doğrusu soluk alıp vermeye devam ediyorum, çünkü bu mahkûm kılındığımıza hayat denmez.
Kitap yayımlandığında, “Nedir bu?” diye soranlara kısaca şöyle tanıtmıştık, onu sizinle de paylaşayım:
Benim Kanım, kalbi kırıklara, kaçıklara, dünyaya karşı öfke biriktirenlere, var olana uymayanlara, her yeni güne “Acaba şimdi kahve mi içsem, yoksa intihar mı etsem?” seçeneklerini ciddi ciddi değerlendirerek başlayanlara, deli olarak kodlananlara, değerlerini hiçlikten çıkaranlara hitap eder. Yalnızlıktan hamamböceğiyle arkadaşlık edenlerin, iş denen kölelik çukurunda ruhunu yitirenlerin, “dost kazığı” yiyenlerin, kendini kaybederek kendini bulmaya başlayanların, oyuncak tabancayla bankaya dalanların öykülerini içerir.
Diğer yandan, evet, kitap benim açımdan hayatı yaşanmaz kılanlara, varoluşumuzu değersizleştirenlere, emir ve talimatnamelerle hayatı şekillendirmeye yeltenen otoritelere, birilerinin sistemin çarklarının güzelce dönmeye devam etmesi için koyduğu kariyer, toplumsal saygınlık ve kurumsal uyum gibi “adam olma” kriterlerinin şekillendirdiği hâkim kültüre kelimeler aracılığıyla atılmış bir yumruktur. Bu yumruk içine hapsedildiğimiz çirkin dünyanın sahiplerini nakavt etmeye yeter mi? Hiç sanmıyorum! Ama şundan eminim ki, tarihin en güzel sayfaları mağlup olarak kodlananların muazzam jest ve eylemlerini içerir. Tek başına kaldığı barikatı terk etmeyenler, idam sehpasını kendisi tekmeleyenler, kalabalıklar tarafından linç edilirken son gücüyle ayağa kalkanlar unutulmaz; en çok parası olanların, en güzel evlerde yaşayanların adları ise kimsenin aklında kalmaz.
Sık sık tekrarlıyorum, Benim Kanım, metin olarak politik manifesto işlevi üstlenmez, yol ve yöntem önermez, çare sunmaz. Benim Kanım’da yer alan öykülerde tekno-endüstriyel sistemin izolasyon boyutuna varan bir yalnızlığa, çaresizliğe ve yabancılaşmaya mahkûm ettiği alt orta sınıf erkeklerin yaşadıkları, hayal ve gerçeklikleri mevcut. Onların -dolayısıyla bizim-sürüklendiği/sürüklendiğimiz büyük çöküşün ruhsal dışavurumlarına odaklanmaya gayret ettim. Taklidin taklidinin altın çağını yaşadığı bu dünyada, yalandan ibaret bir söylem düzeninde varoluşa içkin anlam arayışının nafileliğine işaret ettim gücüm yettiğince. Tabii, özel olarak vurgulamalıyım ki, kitap sadizm, şiddet, intihar girişimi ve had safhada depresyon içeriyor, dolayısıyla siyaseten doğruculuğu ilke bellemiş cici çocukların bünyesine hiç uygun değil.
Benim açımdan yegâne önemli kriter, gerçek hislerle, gerçek düşüncelerle ve gerçek acılarla dolu olup olmaması. Bu konuda sınıfı geçtiyse gerisini umursamıyorum.
Cleon Peterson ‘Med City’ 2014
Bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir!
Yayımlandığından günümüze kitaba nasıl tepkiler geldi?
Benim Kanım’ın herhangi bir tanıtımının, reklamının, hatta çıktığını haber veren bir duyurusunun yapılmadığını biliyorsun zaten. Anaakım yayınevlerinin bazılarının metnin akışına müdahale etmek istemesi ve seçtiğim estetik formu kabul etmemeleri üzerine bu konuda herhangi bir zorluk çıkarmayacak butik bir yayınevi bastı kitabı. Kitaba destek veren uluslararası underground illüstratör kardeşlerimizin çizimleri bu sayede karşınıza gelebildi. Erman Akçay’ın hazırladığı muhteşem kapakla basılması da bu seçimin bir diğer kazancı. Kayıplara gelirsek, demin de dediğim gibi, yayınevi cephesinde kitabın herhangi bir duyurusunun bile yapılmaması, Benim Kanım’ı bir çeşit “korsan kitap” havasına büründürdü. Şu ana kadar beğenen, ilgi duyan insanların kulaktan kulağa birbirine aktarmasıyla kitabın adı duyuruluyor, bundan başka bir kanalımız yok açıkçası.
Buna rağmen punkların, skateboarderların, üniversiteli gençlerin beğeni dolu mesajlarını alıyorum; okunsun diye kitabı metro vagonunda bırakanları, alıntılar paylaşanları, elinde kitapla fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşanları görüyorum. Geçen gün Kadıköy’de kitap kapağının stencil olarak duvara işlendiğini de gördüm ve çok şaşırdım. Velhasıl, Benim Kanım, kitapla içerik ve biçim açısından bağ kuranlar tarafından içtenlikle sahipleniliyor. Diğer yandan, yıllarca çalıştığım dergi ve gazetelerde tanıştığım, hukukum olan yazarlar, editörler ve “tanınmış simalar” tarafından bilinçli biçimde görmezden geliniyor! Kendi camialarına mensup birileri Cin Ali seviyesinde bir metin kaleme alsa yere göğe sığdıramama yarışına giren bu zat-ı muhteremler Benim Kanım’ın adını bile anmıyor. Hani tek satır eleştiri bile yazsalar, hatta beğenmedik deseler, samimiyetlerine inanacağım da, bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir! Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada. Yani, bizim yaptığımız aslında akıntıya karşı kürek çekmeye denk düşüyor.
“Güzel ve yalnız ülkemizde” herkes işini biliyor aslında. İşi bilmek, iş bitirici olmak sadece kapitalistlere ve patronlara mahsus bir ayrıcalık değil artık. Yazdığı kitaplarla üne kavuşan ihtiyar ve çirkin erkek yazarlar, kazandıkları bu şöhreti yazdıklarına hayran genç kadınlardan cinsel açıdan faydalanmak için kullanmayı biliyor. Şöhrete kavuşmak isteyen kadın yazarlar, kitaplarını bastırmak için popüler ve yaşlı erkek yazarların evlerine gitmeleri gerektiğini, orada kurulan bağlantıların yayınevlerine dosya gönderilerek kesinlikle kurulmayacağını biliyor. Yayınevlerinde editör olarak işe girmek isteyenler derebeyi misali koltuklara kurulmuş yayın sorumlularına yaltaklanmadan o kapılardan içeri adım dahi atamayacaklarını biliyor. Hasbelkader entelektüel alanda söz sahibi olmayı başarmış bütün erkekler, genelde çirkin ve vasıfsız olmaları nedeniyle, yanlarında çalışan olarak sadece kadınları görmek istiyor; kadın editörlerden, kadın asistanlardan bir ordu kuruyorlar. Çünkü koltuklarının onlara verdiği gücü kullanmadan herhangi bir kadınla ilişki kurma şansları olmayan zavallılardan mürekkep hepsi! Lakin onlarla çalışan kadınlar da ulaştıkları mevkilere mesleki becerilerinden ziyade kadın oldukları için ulaştıkları gerçeğini itiraf etmiyorlar. Yayın dünyasında erkeklerin çoğuna kapanan kapıların niye kendilerine sonuna kadar açıldığını sorgulamıyorlar. Velhasıl, alanın da, verenin de razı olduğu bir oyun oynanıyor yıllardır. Olan bizim gibi “işini bilmeyenlere” oluyor sadece!
Hem kendi deneyimlerim hem de bilfiil içinde yer aldığım dönemde yaptığım gözlemler neticesinde şunu net biçimde anladım ki, Türkiye yayın dünyası istisnasız olarak yaratıcılık ve zekâdan yoksun, esnaf zihniyetinin, ahbap çavuş dengelerinin hâkim olduğu bir çukurdur. Bu dünyadaki en temel kural, “Sen benim kıçımı yala, ben de seninkini yalayayım,”dır. Onun için bu topraklarda hakiki, özü ve sözüyle bir yazarlara rastlanmıyor artık.
Brutus – War (live in Ghent)
Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!
Kolayca sevmek varken neden nefret kuşanıyorsunuz dünyaya karşı? Topluma uyum sağlamakta kötü olan ne var?
Topluma uyum sağlamak, başlı başına özgürlük ve özerklik hedefinden vazgeçmektir. Toplum adını verdiğimiz ilişkiler sisteminin temeli iktidar arzusuna dayanır, bireylere sosyal roller ve kurallar dayatılmadan da toplum var olamaz. Nitekim özgürlük ruhunun serpilip gelişmesinin önündeki en büyük engel bu kurallardır. Dolayısıyla toplumla, toplumun sürekliliğini garanti altına alan değer ve geleneklerle mücadele etmeden bir adım yol alamayız.
Valla, açıkça söylemem gerekirse, dünyada sevecek çok az şey kaldı. Zaten sevdiği şeyleri araştırmaya girişen herkesin nefret ettiği şeylerle karşılaşacağına ve birinin diğerine ulaşmayı engelleyeceğine inanıyorum. Yaşadığımız dünya herkesin herkesten nefret etmesi üzerine kurulu. Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan; çocuklar ebeveynlerinden, ebeveynler çocuklarından; yoksullar zenginlerden, zenginler yoksullardan; güzeller çirkinlerden, çirkinler güzellerden; akıllılar aptallardan, aptallar akıllılardan ölesiye nefret ediyor ve işin kötüsü herkes haklı.
Ayrıca şu hayatta bir insan sevdiklerinden, dostundan, yoldaşından, sevgilisinden (hepsinin önüne eski sıfatını koymayı unutmayalım) benim kadar kazık yediğinde motorunun çalışmaya devam etmesi için kullanabileceği tek yakıt olarak nefret kalıyor geriye. Benim Kanım’ın kapağında Love and Hate (Sevgi ve Nefret) dövmesinin mevcut olduğu yumrukları kullandık ama gerçekte-metafor değil hakikaten- benim her iki elimin parmaklarında da Hate (Nefret) dövmesi var.
Geçenlerde yazmıştım: Beyaz solculara göre nefretten sadece faşizm türeyebilir. Öyle bir ihtimal mevcut, tabii ki. Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!
Jeremy Profit ‘Darty Cheval Eventré’ 2005
Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.
Altkültürün tüketim aracı olması hakkında neler diyebilirsiniz? Yani bir altkültürün tanınır olması iyi mi, kötü mü?
Guy Debord’un ustalıkla tarif ettiği Gösteri Toplumu, bir dönem egemen kültürün karşısına dikilmiş, ona meydan okumuş alternatif kültürel akımların zamanla sisteme içkin kılınması, hatta tüketim nesnesi haline getirilmesi üzerine kurulu. Bu nedenle yıkıcı ruhu sürekli teyakkuz halinde tutmayan her altkültür, bir aşamadan sonra gevşemeye, sistemin normlarına dahil edilmeye mahkûm. Punk’ı düşünelim mesela. 80’lerin başlarında sokağın, uyumsuzluğun, var olanı reddedişin şiirsel estetiğini yansıtan punk, büyüyüp geliştikçe Sex, Drugs and Rock’n Roll dejenerasyonunun bir parçası haline geldi ve hedonizme, uyuşturucu kültürüne teslim oldu. Onun içinin boşaltılmasına isyan edenler hardcore altkültürüyle direniş fitilini ateşledi. Yani, demem o ki, herhangi bir altkültürün sonsuza kadar sistem karşıtı bir misyon üstlenmesi imkânsız. Hepsinin bir son kullanma tarihi var ve ayakta kalanların nostaljik duygularla oyalanmayı bir tarafa bırakıp yeni olanın, eskinin zaaflarını ve çürümüşlüğünü aşanların yanında saf tutması gerekiyor. Bitmeyen bir bayrak yarışı olarak tarif edebiliriz bu durumu.
Bir öykünüzün sinemaya uyarlanması istense hangisini seçerdiniz? Bence hepsi oldukça sinematografik ve kültürel sabotaj içeriyor.
Teşekkür ederim. Şu ana kadar okurlar tarafından en çok ilgi gören, “Keşke devam etseydin, roman formunda ilerleseydin,” denilenler “Şövalye” ve “Barok Seven Hamamböceği”. Fakat en başta da belirttiğim gibi, benim için “Hiç”in yeri ayrı, onun peliküle aktarılmasından memnun olurdum.
‘Gerçeklik Bir Hayaldir’ détournement by Gökhan Gençay x Erman Akçay / İst.Fest 2014, İstanbul
Okunmasını önerdiğiniz yazarlar var mı? Benim Kanım’ı okumamış birinin dayak yemeden önce antrenman yapması gerekir, diye düşünüyorum.
Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.
Chuck Palahniuk’u, Irvine Welsh’i, Bret Easton Ellis’i, Tibor Fischer’ı saymama gerek yok sanırım, eserleri üzerine defalarca yazdım çünkü. Boris Vian’a, Amy Hempel’a, Albert Camus’ye, Henry Miller’a, J.D. Salinger’a, Paul Nizan’a, Jack Kerouac’a, J.G. Ballard’a hayranım. Philippe Djian’ı, Erlend Loe’yü, Linda Boström Knausgaard’ı, Elfriede Jelinek’i ve Tim Winton’ı da seviyorum. Metni belagat ve tasvire boğup olay örgüsünü umursamayanları, “büyük büyük” yazmaya çalışıp okurun ağzına sıçanları, eylemsiz karakterler yaratanları sevmiyorum. Anlatabilmişimdir umarım.
Müzik, sinema, edebiyat alanlarında yıllardır itinayla en aykırıları, uyumsuzları ve yıkanmak istemeyen çocukları bulup tanıtmaya çalıştığınızı görüyorum. Bu hususta edindiğiniz bilgi ve deneyimleriniz nelere mal oldu?
Esasında özel bir çaba gerekmiyor bunun için. Herkes kendine yakın olanı, kendini ait hissettiklerini öne çıkarır, sevdiklerinin sevilmesini ister. Üzerine söz söylediğim isimlerle aynı kaderi sahipleniyor, aynı rotada yürüyorum, onun için onlar bana dışarıdan birileri gibi gelmiyor, ait olduğumuz kabilenin asli özneleri hepsi. Sınıfsal ve kültürel yönlerden de ortaklığımız söz konusu. Benzer acıları çekiyor, aynı sorunlarla boğuşuyoruz.
Bu rotadan ilerlemenin bir faydasını gördüm mü? Tabii ki, hayır! Sefalet, sıkıntı, yokluk… Gelen her günün bir öncekinden daha kötü gelişmelere gebe olmasına alıştırıyorlar insanı. Onuruna, değerlerine sahip çıkmak ve bir çeşit Bushido (Samurayın Yolu) ahlakıyla var olmaya çalışmak kolay değil. Üstelik çevreniz kendini satmayı marifet bilen, -miş gibi yapıp rol keserek parsa toplamaya çalışan aşağılık insanlarla doluyken daha da zor. Velhasıl, bizim gibilere sadece istediğimiz gibi ölme serbestliğini tanıyorlar. Nihayetinde biz hayata küsmüyoruz ama hayatla aramızdaki ilişki bir noktadan sonra tek taraflı aşka dönüşüyor, onun da mutlu bir finale evrilmeyeceği açık.
Matrix esprisinden yürürsek, kırmızı hap yerine maviyi tercih edenlerin kazandığı, mutlu olduğu bir dünyadayız. Öyle ki, hakikati, onuru tercih etmek en büyük günah sayılıyor ve kimse günahkârları çevresinde görmek istemiyor! Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, soyumuzun giderek tükendiği net biçimde görülüyor.
Uyumsuzlar Fraksiyonu Flyer ‘Exploited’ (2014)
Teke tek dövüşme şansınız olsaydı rakip olarak ilk beşte kimleri seçerdiniz? Nedenleriyle birlikte öğrenebilir miyiz?
Bu dövüşlerin dayak atma motivasyonuyla örgütlenmediğini belirteyim önce. Fight Club misali birbirimizi özgürleştireceğimiz, attığımız ve yediğimiz yumruklardan gocunmayacağımız, finalde birbirimize sarılacağımız onurlu rakipler seçeceğim onun için.
Boks ve muay-thai gibi dövüş sporlarıyla aktif olarak ilgilenen bir insan olarak, ilk dövüşümün uyumsuzların önderi, alter-egom Arthur Cravan’la olmasını isterdim. Biliyorsun, kendisi zamanın dünya ağır sıklet boks şampiyonuyla maça çıkabilecek cesarete sahipti ve ringte ona altı round dayanabilen, “boksu edebiyata yeğlediğini” açıkça ifade eden bir avangarttı. İki metreye yakın boyu (ben de 1.90’ım) ve çevikliğiyle zorlu bir rakip olurdu, diye düşünüyorum.
İkinci rakibim de tabii ki Ernst Hemingway. Yumruklarını kullanmaktan imtina etmeyen, özü sözü bir, karakter sahibi bir yazardı kendisi. Alkol bağımlılığı ve fazla kiloları ringte onu zorlar ve maça hızlı başlayarak beni hemen indirmeye çalışır, sonra da yorulup savunmaya geçerdi muhtemelen. İlk iki round onun ofansif tarzına direnebilirsem galip geleceğime inanıyorum.
Üçüncü maçım yaşayan yazarlar arasında en çok sevdiğim, hayranlığımı defalarca dillendirdiğim Chuck Palahniuk’la olsun. Chuck, düzenli olarak fitness yaptığı için formunu koruyor lakin yumruklarını kullanmakta ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Nitekim Fight Club romanına esin veren de sokakta sarhoş bir grup genç tarafından ağır biçimde dövülmesiydi. Her ne kadar ona kıyamayacağımı düşünsem de, en kolay galibiyete bu maçta ulaşırım gibi geliyor.
Dördüncü rakibim Japon yazar Yukio Mishima. Dürüst olmam gerekirse, beni en çok endişelendiren kapışma da bu olurdu. Yıllarca ağır idmanlar yaparak bedenini güçlendiren, karate ve judoda usta seviyesindeki Mishima’yı yenme şansım olacağını sanmıyorum ama elimden geldiğince ayakta kalmaya çalışırdım karşısına çıkma olanağım olsaydı.
Beşinci ve son maç için de Bertrand Cantat’ı seçiyorum. Dağılan Noir Desir’in solisti, müzik tarihinin en duygulu ve öfkeli seslerinden, şiir olarak nitelenebilecek şarkılar besteleyen Bertrand’ın fiziği yeterince sağlam olsa da, çektiği acıların ruhunda ağır hasarlar bıraktığı malûm. Dolayısıyla onunla ringe çıktığımızda birbirimize yumruk atmaktansa sımsıkı sarılıp birlikte gözyaşı dökeceğimizi tahmin etmek için kâhin olmaya lüzum yok.
Zannedilir ki melankoli acının peşinden gelir insana. Acıyla yaralanıp örselenen ruhun zayıf düşen yerinden kara safra girer sanılır. Oysa pek öyle değildir. Melankoli acının sonrası veya öncesi değil bizzat kendisidir çünkü. Öyle durup dururken, hiçbir şey olmadan damdan düşer gibi iner insanın tepesine. Tolstoy, ne kadar başarılı, ne kadar mutlu olduğunu düşündüğünün ertesi günü düşer zifiri karanlığa. İçinden dalga dalga kalkar ölme isteği. Eros, Thanatos’la savaşa tutuşur. Ne mene bir şey olduğunu yaşamayan bilmez. Savaş meydan savaşıdır; üstelik meydan insanın kendisidir. İki türlü kanarsın. Tolstoy, evdeki silahları kilit altına alır, saklar. Kimden mi saklar? Kendinden tabii. Tetiği çekmek üzere olan da, dolapları kilitleyen de aynı kişidir. Kütüğün üstüne konan başla, celladın başı aynıdır yani.
Bende ilkin küllük arazı başlar. Evdeki küllükler çıkartabilecekleri yangın ihtimaline karşı suyla doldurulur ha babam. Yakıp kavuracak olan küllükler değildir oysa. İçimden dalga dalga kalkmaya başlayan gece kuşlarıdır. İlkin teslim olunmaz onlara. Direnir insanın öte yanı, öte yanındaki beyaz kuşlar… İnsan, kendindeki karanlıktan haber alınca kendinden kaçar. Bir yerde bir taraf kazanacaktır. Halının üzerine kırmızının döküldüğünü gördüm ben düpedüz. Eşarbı boynuna dolanmış, ayakları yerden kesilmediği halde gitmeyi nasılsa başarmış bir kadının karanlığını da elledim sabaha karşı bir kliniğin alt katında. Görmedim ama bilirim Hemingway’in kendini uçağın pervanesine atmaya çalıştığını da.
Ama çağın hastalığı bu ya, hep bilindik nedenler ararız olup bitene. Oysa her şeyin bir nedeni yoktur ya da -daha doğrusu -nedenler hep bize görünür cinsten değildir. Aslında en önemli şeyler çoğunlukla bizim görmediğimiz, bilmediğimiz, bilemediğimiz nedenlerle olanlardır. Haleti ruhiye de öyledir. Niye dalgalandığını her zaman bilemeyiz. Ama bazılarında, bazılarımızda başka türlü bir geçmişin izleri vardır. Dionysos’tan, Empedokles’ten beri kanımıza işaretlenmiş bazı izler, bazı yaralar bize karanlığın da karanlığı bir dehlizi gösterir. Ama acılar hep armağanlarla birliktedir. Sanırım armağanlar da acılarla.
Melankoli, kapkara bir kepçedir. Kendi derinlerimize daldırdığımız kapkara bir kepçe. Ama yukarı çıkardığımız balçık kendi hamurumuza eklenir. Eğer çıkabildiysek karanlıktan, iyi bile gelir. İnsan ki; kendi aynasında büyüdükçe küçülür, küçüldükçe büyür. Onun için Ahmet Haşim,“Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.” der. Hüzün acılı ama erdemlidir çünkü.
Şimdilerde üzerinde çalışıyorlar. Sarmalların arasında hüznün genini bulacaklar. Ve sonra hüzne yakın çocukları doğmadan alacaklar analarının karnından. Hüzün bu sistemde maliyeti artırıyor zira. İnsanı sadece üreten sonra da tüketen bir malzeme olarak gördükleri için bir mal gibi maliyetine dikkat kesildiler çünkü. Yani doğmadan ölecek yakında melankolikler. Ve tabii Tolstoy’lar, Hemingway’ler, Plath’lar, Haşim’ler, Leonardo’lar, Nietzsche’ler, Zweig’lar, Pavese’ler ve onların sarmalından gelen, insanı insan yapan yani “melali anlayan” bütün nesiller.
Ego gökyüzüne yükseldikçe kişilik ayağa düşer; mahalle piçlerinin ilgisini çekmeyerek ufalanırsın yarattığın atmosferden klakson seslerini işitmen zaman alır yüksektesindir. Rögar kapakları kabul etmez seni yüksektesindir. Şehir tozu yutamazsın, yüksektesindir. Şaraba alışman zaman alır
yüksektesindir…
Bizlerse lağımın dibini çoktan boyladık üzerimize binlerce kez sifon çekildi ellerimiz sıvı sabuna saygı duydu -neşeyle morardı kollarımız- yanlışlıktan çekilen ilk nefes, yeni bir yanlışlıkla bir çeşit izmarit olup ulandı küçük odalarımızdan ormana
İşte şurası her şeyin ortası özne ve yüklemde çatısızlık biraz hissizliği, uyku problemi günaydın töreni, iyi akşamlar söylemi
k a f a p r e s i !
Öldürmeyi düşündüklerin susmayı tercih ettiğin güzide anlar adına katlettiğin önemsiz cümleler… İşte şurası her şeyin sonrası koptu bir parça ten insanın derisinden karıştı ambulans sirenlerine sevinç gösterileri eşliğinde: Parti flamaları Sinema afişleri Banliyö trenleri İşçi kanı üzerinden yükselen kaçak gökdelenler Sürekli eli terleyenler Sürekli yemin edenler Göt yalamaktan suratı Göte dönüşenler Üçüncü sınıf barlarda efkarı için yeni bir neden icat etmeyi deneyenler Seks cinayetleri Erotizm Klitoris
Rektum.
pedofili, parafili, nekrofili pygmalionizm ve yakın akrabaları daima sinek konan suratlar gün boyu ucuz kimyasal tüketip bir gülme krizinden bir diğerine savrulanlar bira içmekten sidik torbası patlayanlar tüm zamanını intihar düşüncesi ile geçirip yine de yaşamaya devam edenler prova odaları, süpermarketler müşteri kavramı – silahsız soygunlar film kareleri ve her akşam evine metrobüsle dönerken arabeski hissedenler aletiyle oynayanlar iltihabıyla oynaşanlar
Eczane Anarşizm ve Numune Hastanesi üçgeni arasında anlık sıkışma yaşayıp soluğu Yoğurtçu Parkı’nda alanlar. İskele sokaklarında gündüz cilası Yeldeğirmeni pavyonları
Kadıköy konsomatrisleri !
Söğütlüçeşme caddesi, martı eti martı eti çöplükler, bodrum katları bodrum katlarında kafayı kıranlar izbe kafe tuvaletlerinde götünü garsonlara siktirenler pahalı deri giyen metalciler babasının cüzdanını her gün bir fare gibi kemiren punkçılar hamsterlar – hipsterler Allah’a uzak teras katlarında öğle güneşinin köpek öldüreni
Öğle güneşinin köpek öldüreni !
Köprüden atlamak üzere olanlar aynı yolda eriyip biten ayakkabılar sayısız sakinleştiricilerle büyümekte olan ev sayısız sakinleştiricilerle küçülen dünya… dev şirketler, köle pazarları silah endüstrisi ve onların tekel gazeteleri onların köşe yazarları, onlara ait olan her şey üçüncü dünya ülkeleri elektrik kesintileri iş makinaları iş cinayetleri yasa dışı örgütler ve hiç bir sikime yaramadan tıraş köpüğü gibi dağılıp giden fraksiyonlar.
Halüsinasyonlar… Halüsinasyonlar Halüsinasyonlar…
ve bir trajedinin arkasına sığınıp kendine olan saygısını geride bırakıp uzak doğuya yönelenler sonra; ambalajlı hayvan tüketin’ler.. boğazı kesilerek öldürülenler boğazına sarıldığın sigara paketinde bir yazı
Smokers die younger !
Atlamayı düşündüğün balkon parçalanmış vücudunu park halindeki bir otomobilin iskeletinden ucuz parke taşlı yani Avrupa taklidi kaldırımlardan ait olduğun belediyenin logosunu taşıyan şehir mazgalına doğru sürüklenirken tahayyül ettiğin zemin zemine tekamül edebilen nesneler
Sonra beni üzmeyin’ler ! beni delirtmeyin’ler !
İş arayanlar, evsizler ve her şeyini terk edip geri kalan hayatını Uzak’ı görerek geçirenler Baba evinde anarşizmi savunanlar Takım elbisesinden kan damlayanlar Bilinçli suikastlar Tüm mesaisini sisteme köpeklik ederek geçirenler Sivil polisler ve devlet A.Ş. Amatör ruh koleksiyonerleri Saman kağıtları -saman kağıtları-
Robot yetiştiren eğitim sistemini her gün düzenli olarak bir ilk okulun bahçesine işeyerek protesto edenler Liseyi terk edenler
İktidar eliyle bastırılan propaganda kitapları Muhalif yayın organları Militarizmin kayıp çocukları Sırf kuşe kağıt tüketmek uğruna ortalığa saçılan dergi müsveddeleri Et götürebilmek için şairi oynayanlar Her hangi bir köşeyi parsellemek adına yaşamını sonsuz bir rezilliğe çevirenler Gazete manşetleri Ana haber bültenleri
Sana hiç bir zaman doğruyu söylemedi.
Sen uyuşturucuya karşıydın fakat seni dizilerle uyuşturdular Sen otopsiye karşıydın fakat sabah seanslarında beynini aldılar Evet beynini aldılar! Sonra bıraktılar sana oral marifetlerini titizlikle sergileyebileceğin yatağı koparılmış deri parçalarıyla dolu ufak bir otel odası
Çünkü sen ağzına alacağın şeyi bilirsin
Kola gibi -kin gibi – sik gibi soluyan nesnelere adını verdik Cansız mankenlerine ilham olduk vitrinlerine suçluluk duygusu olduk matemlerine
Bu gece ilkbahar yıldızlarının altında değildim. Tam olarak o yıldızların arasındaydım belki de.. Vücut fonksiyonlarım normal değerleri gösteriyor gibi dursa da ben hiç normal hissetmiyordum. Konumum; iki hayalet gezegenin arasına sıkışmış uzayın derinliklerinde yalnız bir kadın. İsmi Sammy ve o benim. Zayıf elektronları olan kadın.
Bu karanlık boşlukta süzülürken üstümde çin modeli olan Shenzhou 5 adında bir astronot kıyafetini giyiyorum. 7 saat kadar dayanabilen uzay yürüyüşleri için tasarlanan bu maske; mekiğin patlama anından sonra geriye yalnızca bir saati kalan zaman dilimim ve gözlerimdeki endişe ifade ediyor. Nedense zamanımın tek bir kol saatinde toplanmasına bir türlü aklım ermiyor, tüm çağlar kolumdaki saat diliminden geçmiş olabilir miydi diye düşünüyorum.. Ben hem dinazor döneminde yaşayan bir memeli ve aynı zamanda 17.6 ışık yılı uzaklığında olan zürafa takımyıldızında yer alan biri olabilir miydim? Yıldızlara doğru kaydığım bu süreçte üzerimdeki dehşet git gide artıyor, ağır kıyafetimin içinde kendime karaya vurmuş yorgun bir balina gibi hissediyordum. Bu korku dolu saatlerimi bir çıkış yolu aramak yerine kendimi ölümümün zarafetini bir opera uvertürü gibi anlamlı bi açılış yapar gibi kapatmayı planlıyordum. şansa bakın ki gerçekten de öyle oluyor.
Varlığım; iki gezegenin kütle çekimine yakalanmadan sıkıştığım bir bölge olarak nitelendirilebilir. Bu iki yıldıza olan uzaklığımı, odamın mutfaktaki tost makinasına olan uzaklığına endeksleyebilirim. Bilmiyorum. Belki de çok acıktığım için bu istatistiği yapıyorumdur. Kendi kendime konuştuğum şu saniyelerde zaman aleyhime işlerken uzayda sıcak bir tost ve kahvenin hayalini kurmak oldukça gülünç geliyor. Hem ne tost makinasından bahsediyoruz burada! Ayrıca kendimi anlamsızca ölümümden sonraki ağıtları dahi kafamda canlandırabiliyorum. Sci-Fic dergisindeki ilk sayfa haberlerinde ‘’Geleceğimizi bir adım daha keşfetme uğruna ölen cesur kadın Sammy!’’ başlığında toplanıyor. Ne üzücü.
The Very Pulse Of The Machine (Love Death And Robots) Ending Soundtrack
Son ANI !
Yakıtım bitmesine yakın iki yıldız arasında ne yöne geçiş yapıcağımı kestiremediğim ve araf dediğim bölgede güçlü bir enerji alanında dururken 45 derecelik astronomik yönde 1977 de fırlatılan Voyager uzay aracında olan altın plak’a rastlıyorum. Rastlantı. Bu kelime dudaklarımı gülümsetiyor bir an için. Kaskıma gölgesi düşen bu araç bana çok da uzak değil üstelik. Radyo dalgalarıyla dinleme şansına erişebilmek için bir takım komutlar gönderiyorum tabii ki. Plak; uranyum -238 izotopuyla kaplanmış keskin bir görünüme sahip. Burdan bakıldığında göz kamaştırıcı görünüyor. Nereden bakıldığında yani?! Tuhaf.
Anlık titreşimlerin doğru kodlamayla iletilmesi sonucu karşıma çıkan ilk ve son parçayı ölüme öpücük vererek dinlemeye başlıyorum. İnanılır gibi değil. Division Bell ! PinkFloyd ! Hem de uzayda! Şu dakikadan itibaren tarihe adımın öldükten sonra değil de bizzat yaşadığımı anlatarak göstermek istediğimi fark ediyorum. Hislerim varken hala gözlerimin dolduğunu görmek mutlu ediyor.
Son dakikalarım. Bu iki gezegen ve plak’ın konumu; metafiziği , bilimleri ve geometriyi inceledikten sonra , zihnimin en durgun anlarında bulunduğum yerin bir üçgeni andırdığını fark ettim. Bu 3 imge , konumumum sonsuzluğa açılan girdabını gösteriyordu. Her an müthiş bir gizemi çözebilecek gibi hissediyordum. Yavaşça boşlukta süzüldükten sonra, gizlice arkamda bıraktığım milyonlarca şeyi düşündüm. Sevdiklerim, dostlarım ve binlerce tost makinası.. Yüzüme yansıyan yıldızın ışığında , ailemin yemek masasındaki beyaz lambanın yüzlerine yansıdığını hayal ettim.
Son 3 saniye. Hadi sammy! son 2. Korkulacak bişey yok, fakat kelimelerimin güneşte kavrulacakmış gibi hissediyorum. son 1. Elveda.