Haritanın zihne son düşüşü, Bakıştaki parçacık fiziği gibi Deler o, kararmış altın tozundan ayak kemiklerini İçinden hareket akar Duvara çakılı fiber- elektrik Yere çakılı o, merkezle taçlandırılmış füzyon estetiği Kelimenin biçimsel yapı havuzunda grafit bir dürtüleme Gördüğüm en hd su kuşu, Endişe kaplı tavan yapısını kanadıyla öttüren Gördüğüm en hd kum Camı yapılandırıp deformasyonunu dansa götüren Haritanın asemik ve caz parabölünde çırpınıp Can vermeyip, yüksek bilince Anti-Modern sisifos gibi Yükselip, yüksek sanata Ateş görseliyle buzdan bir simgeyi, Fizikötesi, kılcal ve damarsız yapacağım Taşın da altındaki taşta- maden kuyusunda Ne var görmek için
Otto Dix, Houthulster Ormanı’nda Yaralının Taşınması – Verwundetentransport im Houthulster Wald 1924
Erasmus, savaşı tüm kötülükleri yayan bir okyanusa; her şeyi bir anda kurutan, anıtları, yapıları yerle bir eden bir felakete; her şeyi birden yıkacak kadar büyük bir lanete; korkunç bir afete benzetiyor ve dünyanın dört bir yanından kovulan barışın yakınmasını dillendirerek, savaşı kışkırtanların bir dirhem beyne sahip insanlar olduğuna kimsenin inanamayacağınıı söylüyor.
Canan Beykal
Sanat tarihinde Goya’nınkilerle karşılaştırılabilecek bir öneme sahip olan savaş resimleriyle tanıdığımız Otto Dix, gönüllü olarak katıldığı Büyük Savaşı betimleyen ünlü Savaş üçlemesini yapmak için aradan tam on yıl geçmesini bekler. Bu kadar azman bir konuyla uğraşacak kadar kendini yetkin hissetmez. Savaş deneyimleriyle ilgili pek çok çizim, baskı, resim yapmış olsa bile, bir başyapıt olarak zamanötesi, evrensel bir büyük resim için uzun yıllar beklemeyi gereksinir. Gerçekte, savaş başlangıcındaki Dix ile sonrasındaki Dix arasında farklılık bu kadarla kalmayacaktır. O hiç kuşkusuz kendisi için “tek doğru filozof” olan Nietzsche gibi, savaşın, insanın kendini yenilemesi için gereksinim duyulan temel güçler arasında “doğal bir olgu” olduğunu düşünecek ve değerli olan şeylerin değersizleşmeye başladığına tanık olduğu bir gençlik nihilizmine yandaş olarak, 1914 savaşına gönüllü koşan pek çok genç gibi, kendini savaş romantizminin kucağına isteyerek teslim edecektir. Dix, ne kendisi gibi savaşa gönüllü yazılan Kirchner gibi eğitimini yarım bırakacak, ne de Beckmann gibi travmatik bir şok yaşayacaktır; tersine ön saflarda çarpışacak, Zerdüşt gibi gerçeği kendi gözleriyle görmek isteyip dehşeti tanıyacak ve cephede artık ona da sadece cesetler ve ölüm eşlik edecektir. “Gerçeği seven bir kişi olarak her şeyi görmeliydim. Kendim için hayatın bütün derinliklerine dalmalıydım. Bu yüzden savaşa katıldım, bu yüzden ilk saflarda gönüllü olarak çarpıştım” diyen o yılların genç Dix’i için, dünyayı bilebildiği kadar, kendini de bileceği, insanın ancak kendinde dünyayı, dünyada kendini öğreneceğini söyleyen Goethe gibi, yetkin bir er kişi olmanın koşulu, cesaretini sınayıp soğukkanlılığını bileyeceği bir okuldu savaş. Ve gördü…
Otto Dix ‘Savaş / Der Krieg’ 1929-1932, Kunsthalle Hamburg
Otto Dix, Barikat – Die Barrikade 1922
“Genç biri olarak korkmuştum. Cephe cehennem gibiydi. Şimdi bunu anlatırken gülmek kolay ama insanların altlarına doldurduklarını gördüm. İleriye hareket ettikçe korku da azalıyordu. Tam cepheye ulaştığınızda artık korkmuyorsunuz. Bütün bu olguları mutlaka yaşamak zorundaydım. Birdenbire yanımdakinin nasıl düştüğünü, ölüp gittiğini, merminin tam isabetle onu vurduğunu görmek, bütün bunları kesinlikle yaşamak zorundaydım. İstedim bunu. Yani, asla savaş karşıtı değil, belki meraklı biri olabilirim. Bunları kendim için görmek zorundaydım. Ben, bütün bunların böyle olduğunu doğrulamak için her şeyi kendi gözlerimle görmem gereken bir gerçekçiyim”.
Savaş, kanla yıkanılarak ulaşılan bir katarsisti. Dix not defterinde bir yandan “…bitler, fareler, dikenli teller karmaşası, pireler, sıçanlar, kediler, gazlar, mermiler, pislik, makineli tüfek, alev, çelik; savaş işte bu! Şeytanın işinden başka bir şey değil” diye yazarken, bir yandan savaşı en gerçekçi biçimde anlatabilecek resimleri için hastanenin patoloji servisinden getirilen bağırsaklar, iç organlar ve kopuk vücut parçaları üzerinde çalışıyordu. Daha sonra özellikle Siperler adlı resmi 1924’te sergilendiğinde, bir tabuya dokunduğu için sanat eleştirmenlerince şiddetle eleştirilecek, ilginçtir Hitler tarafından da “halkın savaşma direncini kırdığı” gerekçesiyle 1937’de “Yoz Sanat” sergisinde gösterilerek 1939’da Berlin İtfaiye Merkezi’nde yakılacaktır. Ama ne olmuştu da Dix 10 yıl sonra, yeniden bu eski konuya dönmüştü? Savaş çanlarının çalmaya başlayacağı bir dönemin arifesinde (1929 yılında başlayıp, Hitler’in tam iktidara oturduğu tarihten bir yıl önce 1932’de bitirdiği) ünlü Savaş üçlemesini yapma gereğini neden duymuştu? Büyük Savaş sırasında, Thomas Mann’ın belirttiği gibi “Bir kültürün ve Alman halkının yıkılmasına karşı koymak amacıyla tek vücut olmayı” savaşta başaracaklarına inanmış gençler gibi, Dix, daha önce hiç görmediği kadar tiksindirici şeyler görmüş, Dante’nin cehennemini bizzat yaşamış biri olarak, bu eski konuya dönmek gereksinimini neden duymuştu? Oysa bir dönem dışavurumcu olarak, bir dönem Dada’ya bulaşarak, ardından Alman klasik resimlerine yönelip Yeni Nesnelci olarak ünlenmişken, 1920’ler Almanya’sının tarihini ve toplumsal hayatını tüm çıplaklığıyla betimleyen portreleri, malulleri, fahişeleri, seks katillerini, insanlığın utanılası çirkin yanını betimlemeyi sürdürürken, savaş konusunu pek çok kez dışavurumcu palet ve üslupla gerçekleştirip, bu çalışmalarını gravüre de uygulamışken, bir büyük resimle aynı konuya neden yeniden dönmek istemişti?
“…Weimar Cumhuriyeti’nde pek çok kitap bir kez daha saçma biçimde kahramanlık propagandası yapıyordu… İnsanlar savaşın getirdiği anlatılmaz acıları neredeyse unutmaya başlıyorlardı… Bu koşullar bana Savaş üçlemesini yaptırdı”. Ancak sadece bir kez Prusya Akademisi”nin Sonbahar Sergisinde, Berlin’de gösterilebilen bu eser, sandıklara konularak Nasyonal Sosyalist iktidar boyunca gözlerden saklandı. Dix’in gerek Büyük Savaş sırasında yaşadığı, gerekse bundan böyle yaşayacağı “hakikat karşısında can vermemek için”, kendince direnişinin bir yolunu, gençliğinde büstünü yapacak kadar sevdiği Nietzsche’nin buyurduğu gibi “sanat diye bir şeye sahip olmakla” buldu.
1924 yılında baskılarına başladığı savaş resimlemelerinin tüm sonucunu; belleğindeki, rüyalanndaki, not defterlerindeki anılarına eşlik eden, o dönemde yayımlanmış belgeler ve fotoğraflardan da yararlanarak ünlü üçlemesinde evrensel bir mesaja dönüştürdü.
Savaş üçlemesi, Dix’in kurtulmak istediği, başından defedip atmakla ruhunu esenliğe kavuşturmayı umduğu bir çalışma mıydı? “Ondan kurtulmak istedim” der. Ancak bir başka yerde, “Gençken, bunun gibi bir şeyin farkına varmazsınız; içinizde bir ağırlık oluşturduğunun hiç farkına varmazsınız. Bu nedenle yıllarca -en azından on yıl- içinden ancak geçebildiğim dar koridorlar boyunca ve yıkılmış evler arasında süründüğümü gördüm rüyalarımda, bunu yaşadım. Yıkıntılar hep rüyalarımdaydı. Bu resim benim için bir kurtuluş değildi” diyecektir.
Savaş üçlemesi gerçekte Dix’in pek çok resmindeki eleştirel tonunun en aza indirgendiği, insanlığın karanlık yüzünün hicvedilmediği, oldukça sembolik, alegorik bir resimdir. Pek çok başka resminde gördüğümüz gibi karşıt kavramlar, ikili anlamlar, aykırı biraradalıklar bulunmaz. Bu nedenle resmin evrensel mesajı nerede, nasıl, neden soruları olmaksızın, doğrudan savaş felaketi üzerine tüm insanlığa yöneliktir. Resim üç büyük parça ve altında ölü askerlerin yattığı predella’dan oluşmaktadır. Hiç kuşkusuz Grünewald’ın İsenheim Sunak Arkalığı’nın etkisindedir: Özellikle orta panodaki “Diriliş” sahnesinin kuruluş şeması, Dix’in üçlemesinin de orta panosuna esin kaynağı olmuştur.
Otto Dix, Şehvet Cinayeti – Lustmord 1922
Otto Dix, Cenaze Merasimi – Begräbnis 1922
Otto Dix, Cléry-Sur-Somme’nin Yamaçlarında Görüldü – Gesehen am Steilhang von Cléry-Sur-Somme 1924
Otto Dix, Lens Bombalanıyor – Lens wird mit Bomben belegt 1924
Otto Dix, Bombardımanda Yıkılmış Ev (Tournai) – Durch Fliegerbomben zerstörtes Haus (Tournai) 1924
Otto Dix, Fort Vaux’da Uyuyan Askerler (Gazla Öldürülenler) – Die Schlafenden vom Fort Vaux (Gas-Tote) 1924
Otto Dix, Makineli Müfreze İlerliyor (Somme, Kasım 1916) – Machinengewehrzug geht vor (Somme, November 1916) 1924
Otto Dix, Çiçekler ve Deniz Kabukları (Reims Dışında Bahar 1916) – Granattrichter mit Blumen (Frühling 1916 vor Reims) 1924
Otto Dix, Gazla Boğulmuş Askerler (Templeux-La-Fosse, Ağustos 1916) – Gastote (Templeux-La-Fosse, August 1916) 1924
Otto Dix, Gömülü Adamlar (Ocak 1916, Champagne) – Verschüttete (Januar 1916, Champagne), 1924
Otto Dix, Dinlenen Askerler – Ruhende Kompaigne 1924
Otto Dix, Langemark Harabeleri – Die Trümmer von Langemark 1924
Otto Dix, Langemark Yakınında (Şubat 1918) – Bei Langemark (Februar 1918) 1924
Otto Dix, İkinci Devriye Bu Akşam Serbest – Die II. Kompanie wird heute Nacht abgelöst 1924
Otto Dix, Şehvet Katili – Lustmörder 1920
Otto Dix, At Leşi – Pferdekadaver 1924
Otto Dix, Siper (Champagne’de Sonbahar Savaşı) – Relaisposten (Herbstschlacht in der Champagne) 1924
Otto Dix, Monacu Çiftliğinde Alevler – Leuchtkugel erhellt die Monacu-ferme 1924
Ölmekte Olan Asker – Sterbender Soldat 1924
Otto Dix, Haplincourt’ta Kantin – Kantine in Haplincourt 1924
Otto Dix, Sokak – Straße 1920
Otto Dix, Neuville Yakınında Terkedilmiş Karakol – Verlassene Stellung bei Neuville 1924
Otto Dix, Nöbet Noktasında Ölü Asker – Toter Sappenposten 1924
Otto Dix, Ölü Adam (St. Clément) – Toter Mann 1924
Otto Dix, Paramparça Askerler – Zerschossene 1924
Otto Dix, Ölümün Dansı, 17 (Ölü Adam Tepesi) – Totentanz anno 17 (Höhe Toter Mann) 1924
Otto Dix, Saldırı Kıtası Gaz Altında İlerliyor – Sturmtruppe geht unter Gas vor 1924
Otto Dix, Saflar Arasında Asker Mezarı – Soldatengrab zwischen den Linien
Otto Dix, Sappe Siperinde Yemek (Loretto Yaylası) – Mahlzeit in der Sappe (Lorettohöhe) 1924
Otto Dix, Pilkem Yakınında Yemek Taşıyanlar – Essenholder bei Pilkem 1924
Otto Dix, Savaş Yorgunu Askerler Geriye Çekiliyor (Samme Muharebesi) – Abgekämpfte Truppe geht züruck
Otto Dix, Savaştann Dönen Askerlerin Yoklaması – Appell der Zurückgekehrten 1924
Otto Dix, Organ Nakli – Transplantation 1924
Otto Dix, Siper (Champagne’de Sonbahar Savaşı) – Relaisposten (Herbstschlacht in der Champagne) 1924
Otto Dix, Sığınak – Unterstand 1924
Otto Dix, Tel Örgüye Takılmış Ceset (Flanders) – Leiche im Drahtverhau (Flandern) 1924
Otto Dix, Yaralı Asker Kaçarken (1916 Somme Savaşı) – Fliehender Verwundeter (Sommeschlacht 1916) 1924
Otto Dix, Siperlere Gizli Devriye Tarafından Saldırı – Überfall einer Schleichpatroille auf einen Grabenposten 1924
Otto Dix, Tahure Yakınındaki Karakolun Önünde Ölüler
Wijtschaete Platosunda Akşam (Kasım 1917) – Abend in der Wijtschaete-Ebene 1924
Daha önceki savaş resimlerinin dışavurumsal efektleri burada daha ağırbaşlı ve içe dönüktür ve renkle verilmek istenen anlam, tersine renksizlikle, loş bir karanlık atmosferle verilir. Savaşın bir günü anlatılır. Sabahın sisinde savaş alanına gitmekte olan askerleri gösterir sol pano; ortada, bir anda yok olmuş binalar, köprüler, kum torbaları, top mermisiyle oluşmuş kraterler, yıkıntılar ve parçalanmış insanlar arasında gaz maskesiyle sağ kalmış tek bir asker bütün bunlara tanıklık eder. Parçalanmış bedenlerin arasında kime ait olduğu bilinemez organ parçaları, delik deşik olmuş vücutlar ve bir iskelet olarak köprü demirlerine asılmış ve eliyle yıkıntıları, ufukta bir yeri işaret etmekte olan bir ceset bulunmaktadır. Gerçekten bir felaket geçmiştir, bir kasırga esmiştir ve bir anda yakıp yıkmış, yok etmiştir her şeyi. Sağ panoda Dix’in kendisini görürüz. Alevler içinden yaralı bir askeri taşıyarak cehennemden çıkışını betimlemiştir. Her ne kadar kahramanca bir sahne olsa da bunun Dix için gerçekle ilişkisi olması bakımından önemi vardır. Bu bir tanıklığın, “Ben oradaydım” demenin bir işaretidir; eski ustalara duyduğu saygı ve hayranlık gereği, resmin bir köşesine sanatçının kendisini tanık olarak sokmasıyla ilişkilendiri-lebilir. Yine de Büyük Savaşın romantik ruhuna uygun bir tutumdur bu. Predella ise, göğe yükselen ruhundan geriye kalan İsa’nın çıplak ölü bedeni yerine, giyinik halde ölmüş askerlerin betimini sunar. Dar bir mekâna sıkıştırılmış olan bu askerler, olanca gerçekçiliğiyle kaçınılmaz sonu, savaşanlara eşlik eden yoldaşın sadece ölüm olduğunu betimler. Üst panodaki sahnelerde kullanılan derin perspektif, predella’nın sıkışık mekânıyla zıtlık oluşturur ve gerçekten de ortadaki büyük panoda yıkıntıların yer aldığı toprağın altın-daymışlar hissini verir. Bütün dehşet görüntüsüne karşın resmin tümüne egemen olan hüzün, resmin gerçekçiliğinden de ötede tinsel anlamlar yüklenir.
Benzer anlamı, I. Dünya Savaşı sırasında Şişli Atölyesi olarak sanat tarihimize geçen bir atölyede savaş resimleri yapan (bunların bazıları cephede savaşmışlardır) İbrahim Çallı, Sami Yetik, Ali Cemal, Ruhi, Hikmet Onat, Namık İsmail gibi Türk ressamlarının cephede savaşanları veya savaş sahnelerini konu alan resimlerinde olduğu kadar, 191S yılında Münih’te açılan “Savaş Tabloları” sergisine Alegori adlı resmiyle katılan Avni Lifij’de de görürüz. Büyük Savaşın ruhuna özgü bir “Savaş Romantizmi” Şişli Atölyesi ressamlarının gerek savaşa bakış açılarında, gerekse resimlerinin konusu ve yansıtılış biçimlerinde göze çarpan bir noktadır. Çallı İbrahim’in Gece Baskını adlı resmi boğaz boğaza çarpışmanın dehşetini ve bunun korkusunu canlandırırken, Ali Cemal’in Biraz Su veya Hikmet Onat’ın Siperde Mektup Okuyanlar adlı resimleri dayanışmayı ve insani duygulan resimler. Bu konvoya Ruhi askere gidiş, çarpışma ve gazi olarak askerin dönüşünü konu alan üçlemesiyle, Avni Lifij ise Savaş Alegorisi adlı resmiyle katılır. Türk sanatının ilk kez büyük boyutlu ve çok figürlü kompozisyonlarının yapılmasına savaş olanak vermiştir; ancak, bütün destansı özelliğine karşın Troya Savaşı’ndan I. Dünya Savaşı’na, büyük küçük, yerel evrensel, haklı haksız her savaş, yine de Erasmus’u haklı çıkaracak kadar büyük bir felaket olarak betimlenmiştir bunu yaşayanlar tarafından…
Otto Dix, Yaralı Asker (Sonbahar 1916, Bapaume – Verwundeter (Herbst 1916, Bapaume) 1924
Otto Dix, Bir Siperin Önünde Karışmış Teller – Drahtverhau vor dem Kampfgraben 1924
Erasmus vergleicht den Krieg mit einem Ozean, der alle Schlechtigkeiten verbreitet, einer Katastrophe, die auf einmal alle Dinge ausdörrt. Denkmäler und Bauwerke dem Erdboden gleichmacht, einem Fluch, der so schlimm ist. dass er alles auf einen Schlag auslöschen kann, einem furchtbaren Unglück. Er macht sich zum Sprachrohr für die Klage des Friedens, der überall auf der Welt zurückgedrängt wird, und sagt, dass niemand glauben könne, die Kriegstreiber hätten auch nur ein Quentchen Verstand.
Canan Beykal
Wir kennen Otto Dix als Maler, dessen Kriegsbilder einen kunsthistorischen Rang einnehmen, der mir denen von Goya vergleichbar ist. Und doch wartet er ganze zehn Jahre, um sein berühmtes Triptychon Der Krieg zu schallen, eine Darstellung des (»rollen Kriegs, in den er als Freiwilliger gezogen war. Er fühlt sich noch nicht fähig, ein derartig enormes Sujet zu bewältigen. Zwar produziert er eine ganze Reihe von Zeichnungen, Drucken und Gemälden über seine Kriegserfahrungen. Doch es vergeht lange Zeit, bis endlich sein Meisterwerk entsteht – ein zeitloses, universales, grobes Gemälde. Der Unterschied zwischen dem Dix bei Kriegsausbruch und dem Dix bei Kriegsende erschöpft sich jedoch nicht darin. Wie Nietzsche, der für ihn „der einzig wahre Philosoph” war, betrachtet er zweifelsohne den Krieg als „Naturereignis”, das sich zwischen den grundlegenden Kräften abspielt, die der Mensch zu seiner Erneuerung benötigt. Als Anhänger eines jugendlichen Nihilismus, der erlebt, wie alle Werte zu zerfallen beginnen, gibt er sich einer Kriegsromantik hin und eilt 1911 wie viele andere junge Männer freiwillig zu den Waffen. Dix bricht nicht, wie Kirchner, der sich ebenfalls als Kriegsfreiwilliger meldet, sein Studium ab; er erlebt auch nicht, wie Beckmann, einen traumatischen Schock. Er kämpft jedoch in vorderster Reihe, will wie Zarathustra die Wahrheit mit eigenen Augen sehen und den Schrecken kennenlernen; an der Front sind dann nur noch Tote und der Tod um ihn. „Als wahrheitsliebender Mensch musste ich alles sehen. Um meiner selbst willen musste ich in die ganzen Tiefen des Lebens eintauchen. Darum bin ich in den Krieg gezogen, darum habe ich als Freiwilliger an vorderster Front gekämpft.” So wie schon Goethe sagte, dass der Mensch nur in sich selbst die Welt und in der Welt sich selbst erkennen kann, so war für den jungen Dix der Krieg eine Schule, in der er seinen Mut erproben und seine Kaltblütigkeit schärfen konnte, um zu einem ganzen Kerl zu werden. Und er kam zur Erkenntnis…
Otto Dix, Çamurda Ölü Asker – Toter im Schlamm 1924
„Als junger Mensch hatte ich Angst. Die Front war die Hölle. Wenn ich dies nun erzähle, ist leicht lachen, aber damals habe ich gesehen, wie die Leute sich in die Hosen machten. Je mehr man sich nach vorne bewegte, desto mehr nahm die Angst ab. Und wenn man dann an der Front war, hatte man keine Angst mehr. Dies alles musste ich unbedingt miterleben. Zu sehen, wie auf einmal der Nebenmann umfallt und verreckt, wie er einen Volltreffer abkriegt, das alles musste ich auf jeden Fall erleben. Das wollte ich. Also, ich kann niemals Pazifist sein, dazu bin ich zu neugierig. Das musste ich für mich selber sehen. Ich bin ein Realist, der alles mit eigenen Augen sehen muss, um mich zu vergewissern, dass es wirklich so ist.”‘
Der Krieg war eine Katharsis; man reinigte sich mit Blut. Während Dix einerseits in sein Notizbuch schreibt: „…Läuse, Mäuse, Drahtverhau, Flöhe, Ratten, Katzen, Gase, Kugeln, Dreck, Maschinengewehre, Feuer, Stahl — das ist der Krieg! Nichts anderes als ein Teufelswerk.”, übt er sich andererseits im Malen von Därmen, Innereien und abgerissenen Gliedmaßen, die er sich aus der Krankenhauspathologie besorgt, um in seinen Bildern den Krieg so realistisch wie möglich darstellen zu können, pataloji Später gerät insbesondere sein Bild Schützengraben, als es 1924 ausgestellt wird, ins Kreuzfeuer der Kritik, da es mit einem Tabu bricht; interessanterweise wird es 1937 mit der Begründung, es sei „geeignet, den Wehrwillen des Volkes zu untergraben”, von den Nazis in die Ausstellung „Entartete Kunst” aufgenommen und fällt 1939 der großen Bilderverbrennung im Hof der Berliner Hauptfeuerwache zum Opfer. Was aber bringt Dix dazu, ein Jahrzehnt danach, in der Zeit kurz bevor die Kriegsglocken wieder zu läuten begannen, seingroßes Triptychon Der Krieg zu malen, das er 1929 beginnt und 1932, ein Jahr vor Hitlers Machtergreifung, beendet.-‘ Während des Großen Krieges hatte Dix, wie die anderen jungen Männer, die daran geglaubt hatten, sich im Krieg, so wie Thomas Mann es ausgedrückt hat, „gemeinsam gegen den Untergang einer Kultur und des deutschen Volkes wehren” zu können, abscheuliche Dinge gesehen wie noch nie zuvor in seinem Leben, sozusagen Dantes Inferno am eigenen Leibe erlebt. Warum verspürte er ausgerechnet jetzt das Bedürfnis, wieder auf dieses alte Thema zurückzugreifen? Er war zeitweise als Expressionist, kurzzeitig auch als Dadaist aufgetreten, hatte sich danach auf die klassische deutsche Malerei besonnen und sich schließlich als Vertreter der Neuen Sachlichkeit einen Ruf erworben. In seinen drastischen Porträts, seinen von Kriegsinvaliden, Nutten und Lustmördern bevölkerten, grotesken Bildern, stellte er das gesellschaftliche Leben im Nachkriegsdeutschland der zwanziger Jahre mit schonungsloser Offenheit dar und scheute sich nicht, auch die beschämend hässlichc Seite der Menschen zu zeigen. Das Kriegsthema hatte er häufig im expressionistischen Malstil bearbeitet, aber auch in Radierungen wie dem Zyklus ..Der Krieg” Warum wollte er jetzt das gleiche Sujet nochmals mit einem großen Gemälde aufgreifen?
„In der Weimarer Republik propagierten viele Bücher … erneut ein Heldentum und einen Heldenbegriff, die in den Schützengräben des Ersten Weltkrieges längst ad absur-dum geführt worden waren. Die Menschen begannen schon zu vergessen, was für entsetzliches Leid der Krieg ihnen gebracht hatte. Aus dieser Situation heraus entstand das Triptychon…”‘ Das Werk konnte jedoch nur ein einziges Mal, bei der Herbstausstellung der Preußischen Akademie der Künste in Berlin, gezeigt werden. Danach wurde es in Kisten verpackt und für die Dauer der Naziherrschaft versteckt. Um nicht „angesichts der Wahrheit ums Leben zu kommen”, leistete Dix seine eigene Form von Widerstand, indem er, wie es schon Nietszsche – den er in seiner Jugend so verehrte, dass er eine Büste von ihm anfertigte — gefordert hatte, sich „etwas, was man Kunst nennt”, bewahrte.
Mit Hilfe von Dokumenten und Fotografien, die in jener Zeit veröffentlicht wurden und die Erinnerungen in seinem Gedächtnis, seinen Träumen und seinen Notizbüchern auffrisch tennotdefterlerindeki, transformierte er die Essenz der Drucke mit Kriegsdarstellungen, die er ab 1924 geschaffen hat, in dem Triptychon Der Krieg in eine universelle Botschaft.
The huge triptych “Der Krieg” (“War”, 1929–1932), hanging in the Galerie Neue Meister, is one of the key works of German realist painting from the 20th century.
Erhoffte sich Dix von diesem Triptychon eine Befreiung von den Alpträumen, die auf seiner Seele lasteten? ..Ich wollte mich davon befreien”, sagte er. An anderer Stelle äußerte er jedoch, ..Wenn man jung ist, macht man sich tatsächlich nicht bewusst, dass man trotz allem zutiefst gezeichnet ist. Noch lange Zeit, wenigstens zehn Jahre, träumte ich, dass ich durch zerstörte Häuser robben musste, durch Flure, durch die ich kaum hindurch-passte. Die Ruinen waren in all meinen Träumen vorhanden. Dieses Bild war für mich keine Befreiung.”‘
Das Triptychon Der Krieg ist tatsächlich ein eher symbolisches, allegorisches Gemälde, in dem der kritische Ton, den Dix sonst anzuschlagen pflegte, auf ein Mindestmaß beschränkt bleibt und die dunkle Seite der Menschheit nicht ironisiert wird. Auch finden sich darin keine antagonistischen Konzepte, keine Doppeldeutigkeiten und keine obskuren Gestalten wie in vielen seiner anderen Werke. Deshalb trägt das Gemälde eine universelle Botschaft über das Unglück des Krieges, die sich unmittelbar an die gesamte Menschheit richtet, ohne zu fragen wo, wieso und warum. Das Gemälde besteht aus drei großen Tafeln sowie einem Sockel (Predella), in dem tote – oder schlafende – Soldaten dargestellt sind. Ganz offenkundig steht es unter dem Einfluss von Grünewalds [senheimer Altar: Speziell vom Aufbau der Auferstehungsszene im mittleren Tafelbild des Altars hat sich Dix wohl bei der Mitteltafel seines Triptychons inspirieren lassen.
Gegenüber der expressionistischen Wirkung von Dix’ früheren Kriegsbildern herrscht hier ein gesetzterer, introvertierter Ausdruck; hier werden Inhalte, die ansonsten über Farben transportiert werden, durch Farblosigkeit, durch Halbdunkel atmosphärisch vermittelt. Dargestellt wird ein Tag auf dem Schlachtfeld. Der linke Flügel zeigt Soldaten, die im Morgennebel in die Schlacht ziehen. In der Mitteltafel sehen wir eine tote Landschaft mit zerstörten Häusern und Brücken, verbrannten Baumstümpfen, Sandsäcken, Granatentrichtern und zerrissenen Körpern, inmitten derler ein einzelner überlebender Soldat mit Gasmaske und Helm steht. Der Vordergrund ist übersät von Leichenteilen, Eingeweiden, zerfetzten Soldaten. Die schreckliche Szenerie wird überragt von dem auf einem Brückenträger aufgespießten, verwesenden Körper eines Soldaten, dessen ausgestreckter Arm auf die Ruinen und Schutthügel am Horizont weist. Dem Betrachter wird entsetzlich klar, dass sich hier eine Urkatastrophe ereignet hat. Im rechten Flügel malt Dix sein Selbstbildnis, wie er einen verwundeten Kameraden aus der Feuerzone schleppt, die sich in ein Inferno verwandelt hat. Diese Szene ist jedoch weniger als heroischer Moment bedeutsam denn als Hinweis des Künstlers, dass er sich für die Authentizität des Dargestellten verbürgt: ..Ich war dabei” Auch die Achtung vor der Tradition der alten Meister kommt darin zum Ausdruck, dass der Künstler sich selbst in einer Ecke des Bildes als Zeuge verewigt. Gleichwohl entspricht diese Haltung auch der romantischen Geisteshaltung des Großen Krieges. In der Predella wiederum liegt nicht der nackte Leichnam Christi nach der Kreuzabnahme, sondern dort liegen voll bekleidete Soldaten, von denen nicht klar ist, ob sie tot sind oder nur ruhen. Der enge Raum, in dem sie zusammengepfercht sind, gleicht sowohl einem Unterstand als auch einem Grab. Die perspektivische Tiefe in den oberen Bildtafeln steht in krassem Gegensatz zu der räumlichen Enge der Predella und verstärkt damit die atmosphärische Wirkung, als ob sich die Soldaten unter der im darüber liegenden Mittelbild dargestellten Erde befanden Trotz der dargestellten Schrecken zieht sich eine tiefe Trauer durch das Gemälde, die über die Realität des Bildes hinaus auf eine spirituelle Ebene hinweist…
Her şey hep tekrar mı ediyor yoksa hiç geçmeyen tek bir anın içinde miyiz?
Sokak başında savaştan kaçmış bir aile dileniyor. Önlerinden soğuk yüzleriyle şık beyefendi ve hanımefendiler geçmekte. Arkada evler var, daha arkası karanlık ve tekinsiz. Az ötede duvar dibine yatmış bir köpek. Afişlerde yılışık suratıyla politikacılar, mükemmel arabalar, mükemmel memeler ve bacaklar. Kardeşliğe çağıran ve o kardeşlerin kimler olamayacağını sıkı sıkıya tembih eden hiç kesilmeyen şu vaaz. Ellerini ovuşturup bir yandan suratını buruşturan patron. Makinenin kopartıp attığı olmayan bir bacak, olmayan bir kulak, olmayan bir kadın, gırtlaklanmışın ağızından hiç çıkmayan ses… Her şey tıpkı bir Grosz resmi gibi. Ya da bir Grosz resmi bugün tıpkı her şey gibi.
Nil Göksel, 2019 // Big thanks to Andro Malis for the illustrations*
George Grosz ‘Addiction’ Drawing
George Grosz ‘Return to an Ordered State’ Drawing
George Grosz ‘F. Ebert, Moments of the Life of a Socialist’ Drawing
George Grosz ‘Those Who Continue Will be Shot’ Drawing
George Grosz ‘Let’s Go Pay the Righteous God’ Drawing
George Grosz ‘Fehrenbach, Very Christian Chancellor of the Reich’ Drawing
Grosz’un gözlerini alacağım. O gözlerle baktığı dünya nasılmış. Grosz’un gözlerini ve dünyanın o anki halini getirip bugün gördüğüm şeyin üstüne yerleştireceğim. Böylece çizgilerin titreştiği katman katman bir görüntü elde edeceğim. Bulanık bir görüntü. Bu toz duman çağına, bu karmaşaya başka nasıl bakılabilir? Anlama birbirine denkleşmeyen çizgiler boyunca gitmekle mümkün. Elbette Grosz’u, Grosz sanatını anlamak değil derdim. Bundan daha elzem şeyler var. Var mı?
Grosz’a soruyorum, var mı gerçekten anlamlı bir şeyler? Savaştan sonra hâlâ? “Hah işte, dada” diye cevabı yapıştırıyor dadacı Grosz. Develere yüklerini değil aslanlara anlamları neden sırtından attığını sor. Savaş ölüme, ölüm deliliğe yakın. Akıştaki olağanlığını kaybetmiş ve kültürün dehşet odağı haline getirilmiş ölüm savaşla kutsandığında bu sadece ölüp gitmek değil artık. Bir anlamla cepheye sürülmüş olmak, bir anlamdan ötürü öldürülmüş olmak ve aslında ne olup bittiğini hiç anlayamaz durumda olmak. İşte bu yüzden ölüm deliliğe yakın. Grosz’u askerlikten atmalarına neden olan belki bu türden bir delilikti. Sıkı bir delilik ile dada birbrine benzer ve şu özellikleri gösterir:
Dilsel dönüş
Felsefe tarihinde ortaya çıkan bu yaklaşım, aynı tarihlerde Dada olarak sanatta görünür. Ama Dada boğmak için sanatı dil okyanusuna sürükler. Gücü budur. Her şeyi tek başına dilbilgisi ayakta tutuyorsa her şey tam buradan yıkılmalıdır. Dada bu nedenle hazır malzeme olarak bisiklet tekerleri, askılar, gazeteler, fotoğraflar, pisuarlar değil dili kullanır. Dadacı yapıt dili yıkıma alan dilsel bir ifadedir. Nesneler dilsel göstergeleriyle çakışmazlar, başka adlar alır, başka bağlamlara, sentaksa konulurlar. Dilbilgisinin sökülmesiyle hazır düşünce ve kanılar tuzla buz edilir. Nesne, bağlamı ve dilsel göstergesi anlamın kurulabilmesi için izleyiciye iş yükler. Her izleyici bu işi başka başka yollardan yapacaktır. Dada şöyle der: Bir mektup bekleyip durmayın, Dada anlamı size postalamaz, onu bir zahmet sizin kurmanız gerekir.
Anlamların dağılışı
Dada dilbilgisine saldırır çünkü anlam oradan musallat olur. İnsan denilen şey olgular dünyasına anlamlar olmadan temas edemez ve o bir gezegen üstünde değil, ancak bir anlam dünyasının içinde var olabilir. Anlamlara zincirlidir: Belirli bir ahlâka, ekonomik ilişkilere, epistemeye, eyleme biçimlerine, hiyerarşiye, kutsallara, geçmişe, kimliklere, fikir örüntülerine.
Bir hayalkırıklığı olarak modernizm
Aklın zincirlerinden kurtulma çabasının doruk noktası modernizmdir. 20. yüzyıla kadar akıl dışının, deliliğin, bilmemenin yan ürünü olarak ortaya çıkan dogmatik otoritelerin beli kırılmıştır. Akıl her şeye yetendir artık. Böylece eski tanrısının, tanrılarının yerine geçer insan. Ancak tanrılık varoluşu biçer atar; kimi şeyi görünmez kimi şeyi düşman kimi şeyi kutsal kimi şeyi o kutsallar için kullanılacak basit araçlar haline getirir. Bu nedenle her zaman bir şiddet makamıdır. Birbiri ardına patlayan çatışmalar savaşlar, acımasız toplumsal koşullar, kültürel yapı, şiddet ve yıkımla insan tanrılığında kendi çirkin suratını görmüştür.
Otoritelerin yadsınması
Modernizmin yıkıcı yanıyla karşılaşınca insan bir yalan denizinde yüzdüğünü anlar. O çok parıltılı şeylere; ırk ulus din kimliklerinin yüceliğine, teknolojinin mutluluk getireceğine, sanatın kutsallığına, soyluluğuna ilişkin söylenen yalanlara artık bağlılığı kalmamıştır. Dada tüm bunlara hayır demektir.
Nihilizm
Dada nihilistir. Ama sadece belirli bir türde. Bunu Nietzsche ile anlamak yerinde olur. Nietzsche eleştirisinde modernizmin genetik kodlarını açığa çıkarır. Bu kodlar Sokrates ile birlikte yazılmaya başlanmıştır. Yüzyıllarca Batı düşüncesine egemen olmuş bu yapıya Nietzcshe Sokratik kültür der. İnsanı tek bir yanıyla, akıl yanıyla gören, ondaki her şeyi akıl ile terbiye etmeye, iyileştirmeye, dönüştürmeye, aklın himayesine sokmaya çalışan bir kültürdür bu. Yaşamdan kopmuş bu kültüre karşı nihilistten hayır diyen bir ses yükselir. Yeninin yaratılması için bir eşiktir bu yadsıma. Ne var ki o eşiği geçmek zordur. Hayır diyen varoluşu trajik biçimde kavrayabilen onun içinde ayakta durabilen, kendini ve değerlerini yeniden yaratabilen birine dönüşmelidir. Nietzsche iki tür nihilizm olduğunu söyler. Etkin nihilizm mevcut değerlerden kopuştur. Bir güç halidir ki bu hal kişiyi yeni bir dünya yaratmaya götürebilir. Daha iyi bir seçenek yoktur da. Çünkü bu yadsıma bu hiçlik halinde uzun süre kalmak mümkün olmaz, kimse bu kadar büyük ve yıkıcı gücü uzun süre kendisinde tutamaz. Eğer o güç yaratmak için kullanılamayacaksa dağılıp gider. O zaman nihilist soysuzlaşır, kitsch’leşir, yaşamayan ama toprağa karışıp bir türlü ortadan kalmayan çirkin bir cesede döner. Dada en fazla 10-12 yıl sürmüştür. Peki sonra ona ne olur? 50 sene sonrasında, 100 sene sonrasında?
George Grosz ‘Voice of People, Voice of God’ Drawing
George Grosz ‘Here There’s Smell of People!’ Drawing
George Grosz ‘Give to the Kaiser What is of the Kaiser’ Drawing
George Grosz ‘Vampires of humanity’ Drawing
George Grosz ‘The Appearance that Courts Should Have’ Drawing
George Grosz ‘Idyll of Postwar Period’ Drawing
George Grosz ‘Where Dividends are Initiated’ Drawing
George Grosz ‘And Where They End Up’ Drawing
George Grosz ‘The Nursing Home for the Workers’ Drawing
George Grosz ‘The Owners’ Drawing
George Grosz ‘For German Homeland and Morals’ Drawing
George Grosz ‘Gott Mit Uns’ Drawing
George Grosz ‘These People Could Work’ Drawing
George Grosz ‘German Discipline at the Front’ Drawing
George Grosz ‘The Gratitude of the Homeland’ Drawing
George Grosz ‘The Ruffians of Death’ Drawing
George Grosz ‘Recruitable’ Drawing
George Grosz ‘Behind the Front Line’ Drawing
George Grosz ‘The Young Revolution is Dead’ Drawing
George Grosz ‘Inimitable’ Drawing
George Grosz
George Grosz
Şimdi Grosz resimlerini, çizimlerini önüme koyacak, onların içinden bugüne bakarak şunu soracağım: Groszesk dünya ortadan kalktı mı? Dada’nın ardından nihilizm eşiğini geçtik, yeni bir dünya yaratabildik mi?
Aynı sahnede olamamak
Grosz mekânı bölünmüştür, en az iki parçaya. Bu bölünmeyi bir masa, pencere, sokak yapar bazen. Bazense basitçe bir çizgi çekilmiştir ya da nesnelerin ayrıklığı zaten kendiliğinden ortadadır. Arkada kızılca kıyamet koparken önde masa başında tıkınanları görürüz. Önde fahişelerle yapılan eğlenceler varken çizginin öte yanında işçiler umutsuz ve keyifsiz fabrikalara gidip gelirler. Kapitalistlerin para yığını üzerindeki hırslı sohbetini sokakta kederli yüzleriyle savaşın ve yoksulluğun yıktığı insanlar çevreler. Elindeki içki ile yarı çıplak kadın pencerede dururken sokakta bir ölü yatar. Herkes kendi sahnesinde kalır ve aynı sahnede olamayanlar birbirlerini göremez.
Grosz’un kübizmi kimi yerde ise görüntüyü paramparça eder. O zaman kırık camların üzerinde yürüyormuşuz gibi hissederiz. Neler olduğunu görebilmek bir yana dökülmüş saçılmışların, birbirine denkleşmeyen şeylerin, farklı zamanların farklı bakışların içinde bir yer bulup durabilmek olur mesele. Bu kübik etki nesneyi yakalamak için değildir. Kübizmdeki o Nietzschevari perspektivizm belli ki kaybolup gitmiştir. Nesne bulunamaz artık. Neye bakılacak? Anlamsız bir dünyaya. Hiçliğe. Her parçalanma bir ilişkiyi keser. Her bölünme gürültüyü çoğaltır.
Bugün önümüzdeki dünya tam da budur. Başka açılar sandığımız şeyler büyük yadsımalardır. Her şey o kadar büyük bir onaya bağlanır ki sonunda her şey birbirini yadsır. Büyük onay kavramlardan değillemenin çıkartılmış olmasıdır. Oysa her şey demeye gelen zorunlu olarak hiçbir şey demez. Anlam silinmiştir. Birbiriyle ilişkilenmeyen milyonlarca ayrı sahne. Bağlantı ya da karşılaşmalar olmadığında egemen imge/egemen söylem/egemen yalan kendisini sonsuzca tekrarlar. Konuşabilmenin, tartışabilmenin, eleştirinin olanağı ortadan kalkmıştır. Her sahne birbirinden kopuk olduğundan bir direniş bir dönüşüm bir yaratım gerçekleşmez. Bu postmodern zihin durumda başkasını anlamak hayal olur. Herkesin öteki olarak, bir farkla ortaya çıkıyor oluşu, herkesin kendini bir farkla başka şeylere kapatıyor oluşu birbirine değmeyen sonsuz bir sahneler yığını oluşturur. Yeni bir söz yok. Yeni bir şey yok. İşte bu edilgen nihilizm, işte bu dekadandır.
George Grosz
Makineler
Grosz bilir ki insan makineleri değil, makineler insanı yapar. İnsan bir robota dönüşmüştür; düşünmede, görmede, bilmede hatta aşkta, merhamette, hazlarda, tutkularda, inançlarda nasıl programlandıysa öyle işler. Robot köle demektir. Pis, tehlikeli ve aşağılık işler ona havale edilir. Makine-insan bu işleri yapar. Askerlerin kölesidir, savaşta ölüme yollanır. Politikacıların kölesidir sefilleştirici, hiçleştirici bir iktidarın meşruiyet zemini sağlar, bu iktidarı tahkim eder ve patronların kölesidir, maddi değeri ve kaynakları onların bahçesine sırtında başının üstünde taşır. Köleliğine rağmen şöyle söylerler ona: Her şey devlet, toplumsal kurumlar hatta sanat bile olağanüstü bir verimlilik içinde. Mayın tarlalarında, savaşlarda kopan bacaklar için protezlerimiz var. Öldürücü çalışma saatlerinden sonra Pazar günlerimiz var. Mutluluk hissinin taklit edilebileceği eğlencelerimiz var. Çocukları itaakâr kullar olarak yetiştirdiğimiz okullarımız, çalışmanın kutsallığını gözeten fabrikalarımız, iş yerlerimiz var. Yoksulluklara, kendini değerli görememeye, yıkıma, ölüme, acıya katlanabilmek için güzel dinimiz var.
Makine oluş ağır bir metafordur. Çünkü insanın doğası sanılır. Bizim çağımızda ise her şey zaten temsil olarak ortaya çıktığından metafor olanaksızdır. Biz köleliğimizle barışığız. Köleden başka bir şey olmadığımızdan eminiz. Metafor, ironi, mizah, hiciv gibi söyleme biçimleri; temaşa, usavurma, tefekkür gibi düşünme biçimleri bizim zamanımızda düzgün çalışmaz. Çünkü her şey bir gösteren olarak ortaya çıkar, hiçbir şeye işaret etmeyen boş bir gösteren. Dada çağında makine metaforu insanın suratına iyi bir tokat aşk edebilirken bizim için artık anlamsızdır. Makine-insan hatta birer sayborg olarak bizler oluş evreniyle temas edemediğimizden köleliğimizi kendimizden ayırt edemez onu düşünce nesnesi yapamayız. Bu yüzden sanki asıl köleler biz değilmişiz gibi makineler bizi köleleştirecek mi diye sorarız. Makineler bizi ele geçirecek mi? Makineler bizi işsiz mi bırakacak? Çağdaş insan kendi varoluşunu, içine tıkıldığı düzeni sorgulamak şöyle dursun onu düşünemez bile. Onun derdi elindeki tek şeyi kölelik mertebesini kaybetmemek, daha iyi bir köle olmaya çalışmaktır.
George Grosz ‘The return of Ludendorff’ Drawing
Dada yırtıcı bir aslandı. Oysa şimdi nihilizmin rezil tarafına düştük. Her şey Groszesk, dadadan bozma kiç.
Toplumun direkleri
Toplum kendini beslediğinden çok vampirlerini besler. Bu vampirler Grosz resimlerinde mutlaka görünürler: Politikacılar, din adamları, kapitalistler, askerler, iktidara çalışan gazeteciler… Beslenme düzenleri basit bir ilkeye dayanır: İnsan kendisini ancak korkusunda görür. Başka türlü var olmak henüz becerebildiği bir şey değildir. Her şey var olmak, varlığını sürdürmek isteyeceğine göre insan korkusuna bağlanacaktır. Öyleyse ona her zaman korkacağı şeyler icat et: Düşmanlar, şeytanlar… Onu tecrit, işsizlik, yoksunluk, yoksulluk, hastalık, ölüm ile tehdit et. Sürü böyle güdülür.
Biz bunlara şimdi bir de entelektüeli eklemeliyiz. Kendini evrensel akıl sanan belirli bir türden aklı safça aklın kendisi sanmıştır entelektüel. Aklın kalesinin artık düşmüş olmasından memnundur ama yine de orada burada akıl başını gösteriyor diye canı sıkılır. Eleştiri artık mümkün olmadığından sözcükleri karıp karıp tekrar dağıtır. Kavramların zemini kaymıştır, her şey bir biçimde meşru kılınabilir. Bu eğilimi çoğulculuktan çok tuhaf biçimde mevcut bir söylemin diktasına yarar. Kendi nesline gelmeden zaten düşünme alışkanlığı kaybolmuştur. Müthiş bir dilsel üslûpla konuşur yazar ama herkesin ancak becerebildiği kadar düşünmeyi becerir. Çünkü zihin işlerindeki tehlikeleri artık fark edemez. Fikirlerin önceki fikirlere ve yaşantılara bağlı olduğunu, titizlikle ve kuşkuyla yaklaşmak yerine bu kördüğümü dört başı mamur bir fikir sanmamak gerektiğini idrak edemez.
George Grosz ‘Spartacus in Court’ Drawing
George Grosz ‘Marburg’ Drawing
George Grosz ‘The Court of the Ruling Class’ Drawing
R A K K A
George Grosz ‘Killed While Trying to Escape’ Drawing
George Grosz ‘He Asked for Work’ Drawing
George Grosz ‘Peace on the inner front’ Drawing
George Grosz ‘Work and Not Despair’ Drawing
Fahişeler
Grosz kadınları, fahişeleri olmayan kadınlardır, kendileri olarak orada değillerdir. Erkeğin zamanın ağırlığını üstünden kaldırmak, kendinden kurtulabilmek, oyalanmak, savaş gürültülerini duymamak için kullanabileceği, cinsellikleriyle ya da evlilikle erkeği bir makineye çeviren kösnül nesnelerdir bunlar. Eğlence nesneleri.
Bu çağın insanı mutluluk sorusunu kendine asla sormaz. Bu soru onun kendi var oluşuna ilişkin başka soruları ortaya dökecektir çünkü. Her şeyden önce oluyor olması, kendi oluşuna bakabilmesi gerekir. Oysa o taş kesilmiştir. Nasıl mutlu olunur bilemediğine ve mutlu olamayacağına göre eğlenmelidir. Varlığını başka türlü yakalayamaz. Yalnızca oturup televizyon izlemek değil, onun yaptığı, yöneldiği hemen hemen her şey eğlenme arzusunun bir sonucudur: Hırsları, dedikoduları, hırsızlıkları, cinayetleri, çiftleşmeleri, tutkuları, kıskançlıkları, kariyer merakı, bilgi arşivciliği, yardımseverliği, uzmanlığı, üremesi, saldırıları, ibadetleri, meşguliyetleri… İnsan kendini kendinde değil korku ile eğlence arasındaki o korkunç salınımda kurar.
George Grosz ‘The Soldiers Go to the People’ Drawing
George Grosz ‘Post Mortem Unemployment Benefit’ Drawing
George Grosz ‘Reconstruction’ Drawing
George Grosz ‘For Patriotic Reasons’ Drawing
George Grosz ‘The Evening of the Holiday Day’ Drawing
George Grosz ‘Come to Me’ Drawing
George Grosz ‘Entrepreneurial Initiative’ Drawing
George Grosz ‘At Five in the Morning’ Drawing
George Grosz ‘Bavarian Penalty Cell’ Drawing
George Grosz ‘As the Masters So the Servants’ Drawings
George Grosz ‘Peace Assured’ Drawing
George Grosz ‘Swamp Flowers of Capitalism’ Drawing
George Grosz ‘the Pillars of Society’ Drawing
George Grosz ‘Perfect Democracy’ Drawing
George Grosz ‘German Philosophy in the World’ Drawing
George Grosz – Sonniges Land (Sunny Land – Sunlit Uplands), Germany, 1920
Hayvanlar
Grosz’un sokaklarında mutlaka köpekler olur. Bunun dışında Grosz resimlerinde bolca hayvanlaşmış insan ve sembol olarak ortaya çıkan hayvanlar görünür. Sokaktaki köpekler tasmalı süslü olduklarında aynı sahnede ve sınıfta olmayan insanlarının uçurumuna işaret ederler. Bu durumda köpek dilenciye, işçiye, savaşta yaralanmış askere bulunduğu sefil yeri, kendisine verilen değeri gösterir. Sahipsiz sokak köpekleri ise ıssız sokaklarda bir intihar, ölüm yıkım halinde ortaya çıkar. Kurbanın bir görünümüdürler, onun yerini işaretlerler böylelikle. Hayvanlaşmış insanlar para babalarının, politikacıların insanlıktan çıkıp nasıl korkunç bir yaratığa dönüşmüş oldukları gösterir. Anlarız ki Grosz’un resimlerinde neredeyse hiç insan yoktur, ya makineleşmiş köleler ya da kan emici canavarlardır hep gördüklerimiz. Bir iki sokak köpeği dışında neredeyse hiç canlı barındırmaz bu resimler. Temsiller, semboller olarak çıkan hayvanlar sadece retorik meselesidirler. Zaman zaman bir domuz kasabı belirir. Bu belirme Grosz için hemen görülmeyen, fark bile edilmeyen ama dünyanın en tepesinde mekanizmanın kilit taşını sanki ifşa eder. Dünya denilen tüm bu kanlı sahne bir domuz kasabının işgüzarlığıdır. Tam da bu nedenle her şey akıl almaz derecede saçmadır.
İnsan türü canlı mı? Çünkü ondan hiç ses gelmemektedir ve neredeyse hiç kıpırdamaz. Muhtemelen gözleri yoktur, bu yüzden bir yön duygusu geliştirebilmiş değildir. Ağacın kuruyuşunu duymaz, karıncanın yol alışını görmez. Zayıflığını güce taparak telafi eder. Hep bir şeyin uzantısı hep bir şeyin görüntüsü, hep bir şeyin temsilidir. İyi yurttaşın, belirli bir ahlâkın, dinin, milletin, falanca kimliğin bir örneği. Yaşamayan şeyler başka şeylerin nasıl farkında olacak? Adaleti, sükûneti, neşeyi, özgürlüğü nereden bilecek?
Dada yırtıcı bir aslandı. Oysa şimdi nihilizmin rezil tarafına düştük. Her şey Groszesk, dadadan bozma kiç.
George Grosz ‘What a Pity, Goodbye’ Drawing
*Illustrations are taken from book ‘Il volto della classe dirigente’ introduced by Giorgio Bocca, Published by Rizzoli, Milano, 1974
beynimin yayları yere serili sararmış kertenkeleler kimi zaman asılı delik deşik ağaç asker kuşların sessizce toplandığı çamurlu yerlerde gökyüzü şovalyesi solmuş halılar kafeslerde pantenvari yanıcı olmayan bir asit bir fıskiye firar etmiş yükselişte diğer renklere doğru titremeler acı mavi ve uzak hiçliğin varlığı kızım kafam bir otel dolabı gibi boş alçak gönüllülerin balıkları titrek , kırılıyor de bana usul usul istersen bir gün gitmek pasaport kumdan istek üçüncü direnmede yıkılan köprü boşluk polislerden imparator ağır kum hangi eşya hangi lamba gerekli ruhunu keşfetmek için
matbaada gaz kağıdı eylülü ve seni seviyorum buz üstüne şişen limonlar ayırıyor bizi annemi damarlarımı
tanrı boyunca annem annem annem bekliyorsun sen kar yığınında elektrikte masalsı bir disiplin yapraklar kanatları oluşturmak için toplanıp bizi yatıştıran bir adada ve ölü ve masum meleklerin düzeniyle yükselen
Tristan Tzara
Un photo peinture de Véro, 2013
“Ütopyacı pasifizmin yüzeysel tuzağına düşmeksizin savaşa en sert biçimde karşıyız; savaşın köklerinden kurtulmadan savaştan kurtulamayacağımızı biliyoruz…”
“Bu savaş bizim savaşımız değil; bize göre bu savaş, yanlış duyguların ve zayıf meşrulaştırmaların savaşıdır…”
Tristan Tzara
Savaşları yaratan unsurların kökenindeki tabi olmanın yokedilmesine atıftır Tzara’nın bu sözleri. Her anlamdaki biçimleri, kuralları bir başka deyişle bütün yönetim ilkelerini reddeder. Öyle ki mantığın emrettiği şeyleri de dahil eder buna ve mantıksal düzene alternatif yaratmak ve mantık dışı bir düzen oluşturmak ve yeni bir gerçekliğe ulaşmak amacıyla Dada manifestosunu yaratır.
Songül Eski
DADA BİLDİRİSİ (1918)
“Ailenin yadsınmasını doğuran nefretin tüm ürünü dadadır; yerle bir edici eylemin, var güçle yumruklarda anlatılışı: DADA ; incelik ya da uysal bir uzlaşmanın utangaç duygusuyla, günümüze değin yadsınmış tüm yolların tanınması : dada; doğuştan zavallıların dansı olan mantığın yok edilişi: DADA; tüm hiyerarşiler ve uşaklarımızca bir değer olarak ortaya atılan her tür toplumsal eşitsizliğin yok edilişi : DADA; eşyanın her biri ve tümü, duygular ve karanlıklar, görünüşler ve koşut çizgilerin belirgin çarpışması kavga için birer yoldur : DADA ; belleğin yok edilişi : DADA ; kazıbilimin yok edilişi : DADA ; peygamberlerin yok edilişi : DADA ; geleceğin yok ediliş i: DADA ; saflığın doğrudan ürünü olan her Tanrı’da tartışılmaz salt inanç :
DADA ; öbür küreye, uyum gözetmeksizin, zarif atlayış; haykırırcasına çınlayan disk gibi fırlatılmış sözün izlediği yol; ciddi, tasalı, utangaç, ateşli, güçlü, kararlı ya da tutkulu olsun, ona bağlı çılgınlıkları içinde tüm kişiliklere saygı; kilisesini, gereksiz, ağır tüm süspüsünden arındırmak, sevimsiz ya da sevdalı düşünceyi parıltılı bir çağlayan gibi tükürmek ya da onu göklere çıkarmak -olması ile olmaması bir büyük doyum duygusuyla- ve çalılıklardakine denk yoğunlukla, meleklerin vücutlarının ve ruhunun soylu ve altın kanı için saf, temiz böcekler. Özgürlük : DADA DADA DADA, kasılmış acıların uluması, çelişkilerin, aykırılıkların, kabalık ve tuhaflıkların (grotesque), bağdaşmazlıkların sarmaşması : YAŞAM.”-Tristan Tzara
İlkince otoriteyi, sonra hayatın bir yumruk olduğu ve mantığın dışlanışı ve düzene, sisteme karşıtlık! En çok tartışılan mantığın dışlanması, sanat ve mantığın biraraya getirilmemesi ki ana sebepleri; daha anlaşılır olması açısından, mantıktaki, aynılık prensibi (bir şey ne ise odur), çelişkisizlik prensibi (bir şey, aynı zamanda hem kendisi, hem başkası olamaz veya bir şey aynı zamanda hem var, hem yok olamaz) ve determinizmin her şeyin bir sebebi vardır) sanatta mutlak geçerli olmaması diyebiliriz.
Mantığın karşısında duran ilkel bir düşünüş!
Tzara’nın sanattaki mantığın ilkel bir düşünüşle işlemesi düşüncesine kafadan bir karşı duruş ise biçimin ve formel mantığın ürünü. Buna karşı duranların sığındıkları sezgi, his, ilham diye adlandırdıkları sanat yaratma materyalleri neye karşılık gelir acaba ?! (İlkel benlikten gelen düşünceden başka).
Lakin bu ilkel düşünüş ilkel sanat olarak algılanıp herkesin yapabileceği manasını taşımaz, mantığın yapay diline karşı, alt benliğe ait bir dilin sanatının onu avam yapmayacağı gibi . Her ne kadar o dönem veya sonraki dönemlerde Tzara’nın manifestosundan bu çıkarım yapılsa da sanatın yetenek olduğunu, biçimlenerek asla bir sanatçı olunmayacağı görüşünü de manifesto içinde barındırır; zira bu provakatif yaratımın içinde ”DADA; mantığı ve yaratıcılık yoksunlarının dansını ortadan kaldırma.” der Tzara. Yani herkesin sanat yapmasını salık vermemiştir. Bu yoksunluklar yeteneksizlikle beraber taklit edilen tekrar olana biat eden bütün yaratıcılıklar için de geçerlidir.
Benliğe ait bir dilin sanatı, yaratıcılığın özüne yönelmek.
Bilinçakışının bilinçaltı ile ilgili ipuçları verdiğini düşünürek sanatın ana kaynağı konusunda Tzara’ya katılmamak mümkün değil. Mantığın asgariye indirgenmesi gerekliliği fikrine ya da. Bu aynı zamanda kural ve dogmalardan kurtulmak demek. Ya da başka bir ifadeyle bir tutsağın zincirlerini kopartıp ışığa doğru hareket etmesi, sınırları kaldırarak geride kalanla bütünleşmesi.
Dolayısıyla dönüşüm ve değişim için gereken alana kavuşma.
Burada mantık bir esarettir. Çünkü mantıktaki ispat ve önermeler bir tabii olmanın, bağlanmanın, bağlamların sonucudur. Oysa sanatın ispat ya da önerme yaratma gibi bir yükümlülüğü yoktur. Sanat onu yapan sanatçının bile kontrolüne girmemelidir Tzara’ya göre.
Sanatı özgür ve öznel yapan şey de budur. Nesnel olan onun kalıp ve formlarda sunulmasıdır, onun dokunulabilir hale gelmesinden çok. Nesnel olan bu formda özgür bırakılan ise yalnızca sanatçı yorumu. Peki sanatçı yorumuna bu noktada özgürlük demek ?… ne kadar doğru. (Özgürlüğüne kavuşmamış, bağımlıyken üstelik geleneksel dini sanatsal tarihi değerlere)
Tzara sanatın iddasını anlatmıştı bağıra bağıra; öz ben‘e ve özgürlüğe işaret ederek. Halbuki onu anlamayanların özgürlük anlayışı çok başkaydı . Belki de o yüzden hiçbir zaman özgür olmadı sanat ve sanatçılar. Tzara en iyi sanat bile taklittir dediğinde sanat ve gerçek yoktur söylemiyle; özgür olamayan özgünlük taklittir diyordu ve gerçeğin yokluğuna, başka gerçeklerin peşine düşmek için parmak basıyordu. Nitekim dil bir koddu, mavi biz mavi dediğimiz için maviydi ve tekti. Ama mavinin alt benimizde yarattığı etki bireyler kadar çeşitliydi (yaşanmışlıklıklara göre). Bunu ifade etmenin bilinen gerçeğin karşısında bir delilik bir saçmalık olarak görülmesi olağandı. Ezberlerin dışına çıktığınızda gösterilen tepkiler gibi.
Gördüğümüz ve yaşadığımız olumsuzlamaların negatif yaşanmışlıkların alt benimizdeki etkilerinin farkındalığına varılması için sanatı, sanatçıyı kışkırtıyor, provoke ediyordu Tzara.
Provoke olmuş kışkırtılmış insanın öz benliğini ortaya çıkartacağını, içindeki bilinmeyeni keşfedeceğini ve sonunda bunlardan sebep kendini kuracağını düşünüyordu büyük ihtimal.
Sanatla birlikte toplumu da ateşleyen anarşik bir eylem.
Tzara’nın bu yıkma arzusu yaratma arzusuydu aynı zamanda; Tıpkı anarşizmin babası Bakunin gibi. Ve Bakunin’in soyut fikirlerin, formüllerin, bilimsel yasa ve teorilerin hayata hükmetmesine ve onu yönlendirmesine karşı çıkma, ya da kendiliğindenliği, içgüdüleri yüceltme, benimseme düşüncesini de paylaşıyordu Tzara.
Ve sanattaki yıkım ve aynı zamanda yaratım arzusunu şöyle örnekliyordu Dada manifestosu’nda:
ŞİİR YAPMAK
Bir gazete alın. Bir makas alın. Bir makaleden şiirinizi yapmak istediğiniz uzunlukta bir makale seçin. Makaleyi kesin. Daha sonra bu makaleyi oluşturan kelimelerin her birini dikkatlice keserek, hepsini bir torbaya koyun. Hafifçe sallayın. Sonra her kesimi birbiri ardına çıkarın. Torbayı terk ettikleri sırayla dikkatli bir şekilde kopyalayın. Şiir sana benzeyecek.
Herkesin verdiği, vereceği ilk kesin tepki ‘saçmalık’. Ne kadar saçmalık dense de, desekte diğer saçmalık dediğimiz şeyler gibi mutlak deneyimlemeye kalkılmış, kalkacağımız bir saçmalık, ne kadar mantıklı diye! Bir uyarılma etkisi! Kısmi ya da bütün mantıklı anlamsızlıkları yıkma ve yeniden yaratım ve akışına bırakılan bir kendiliğindenlik. Yorumu dışlayan bir gerçeklik. Tinsel olanın aktarımından, gerçeğin tine etkisine kadar herşeye başkaldırı. Yadsınmış ve bastırılmış duyguları açığa çıkartma.
İçinizde bulunduğunuz koşullar buna müsaitken yalnız gerçeği göstermek ya da ruhsal devinimleri, yalnızlıkları, acıları, karamsarlıkları aktarmak ya da dini ve insani değerleri savunma ve sorgulama istekleri eskimiş ve çürümüştür artık. Ve Tzara’ya göre bir çürümüşlüğe doğayı sevip, din konusunda duygusal olarak, ve ahlak kurallarının tamamen yok edilmesinden korkarak bakılmamalıdır. Hem bu çürümüşlüğü hem de çürümüşlüğe olan tepkiyi aynı anda aktarmak gereklidir.
Sanatsal normlara meydan okumanın ve sanatçının sanatsal süreçteki rolünü sorgulamanın en keskin yolu belki de.
İpinizi kopartın!
İçinizdeki canavarı salın!
“Bırakın herkes bizlerin büyük bir yıkım ve olumsuzluk işiyle meşgul olduğumuzu söylesin. Temiz ve açık. Hemcinslerimizin arınması ve yüzyılları parçalayan ve yok eden haydutların ellerinde çok uzun zamandır kalmış bir dünyanın izinin temizlenmesi topyekun bir delilik ve saldırganlık döneminin ardından gerçekleşecektir.”
Herkesin birbirini boğazladığı bir çağda Tzara elinde tuttuğu metal boya tüpünü öfkeyle tiksintiyle kağıda yayarken bize şiir yazmayı tarif ediyor, bir makaleden kelimeler alın, torbaya koyun, torbadan çekin mi diyordu?! Torbada bulunan gerçekten bir gazeteden kesilmiş makalenin parçaları mıydı ?
“Şiir sana benzeyecek“‘ bir eleştiri mi bir temenni mi ?
“Bir manifestoya girişmek için a.b.c.’yi istemek gerek, 1,2,3’e karşı ateş püskürmek, sinirlenmek ve kanatları bileylemek, fethedip yaymak için küçük ve büyük a’ları, b’leri, c’leri, imzalamak, haykırmak, sövmek, mutlak, çürütülemez bir açıklık biçiminde düzenlemek düz yazıyı, doruk noktasını ispatlamak ve nasıl bir yosmanın son kez belirmesi tanrı’nın özünü ispatlarsa, işte öyle, yeniliğin yaşama benzediğini ileri sürmek ki varlığı akordeonla, manzarayla ve tatlı sözlerle çoktan ispatlanmıştı. kendi a.b.c.’sini dayatmak doğal bir şeydir, dolayısıyla da acınacak bir şeydir. Herkes bir billur ‘blöfmeryemana’ biçiminde öyle yapar, para sistemi, exza maddesi, ateşli ve kısır birini çağıran çıplak bacak biçiminde.” Tzara (DADA)
İşte bütün bunları parçalayın ve içinde barındırdığınız öfkeyle yeniden dizin, çürütülemez ve eskimez olan odur. Her uzlaşma bir biattır. Bir tek doğa kendini dayatabilir. Ve bir taşma noktası ancak alt beninizdeki hayvanı açığa çıkartır. Burada bize dayatılan şey (otorite veya bir makale) yani kutsallaştırdığınız her şey! Tabiat hariç. Tzara hem eleştiri hem de yöntemi aynı anda sunuyordu özetle. Manifestosunda geçirdiği ”Otorite (tanrı)’nin siktiği bireyin son oyununun, yenilik ve sanata benzediğini söylerken kullandığı ironideki gibi ”şiir sana benzeyecek” diyordu.
Bir yerde sanatın yıkıcı ve yaratıcı egemenliğini dikte ediyordu Onu hiç olarak görüp gösterirken. DADA bütün metafiziği parçalıyordu, akıl, din, dil üzerine bütün felsefeleri.
Savaşın ağır kayıpları ortada iken, bunun üzerine ne akıl yürütmek ne ruh halinizi yansıtmak bu görüntüyü parçalayabilirdi. Bunun için onu parçalamak gerekirdi bir tiksintiyle.
Ne de olsa denenmişti uzlaşma ya da gösterme halinde bütün tezahürler. İzlenimcilik, dışa vurumculuk vs. Ne görünen, ne gördüğünün sendeki tezahürü gerçekti, hepsi mantıklı bir anlamsızlıktı. Ve onda olanı ona koyduğun sürece herşey birbirinin tanıdığıydı.
Yüzyıllar boyunca süren baskılar, zorlamalar ve şartlanmalar.
Tzara bu mantıklı anlamsızlıkların ortasında bastırılmış olanın saçmalığıyla insana ayna tutuyor. Aynada görünen bir çeşmenin şişeye akışına tanıklık ediyordu. Zorlama baskı şartlanma ve otoritenin hapsetmeye çalıştığı bir şişe.
Herkese her şeye başkaldırması gereken bir şişe.
Uzlaşmanın yaratıcılık, yenilik önünde bir engel olduğuna dikkat çekiyordu Tzara. Bu uzlaşmama hali Dada’nın içinde de vuku buluyordu.
Birinci Dünya Savaşı’nın Almanya’sında “Çağın acı ve ölüm boğazlarına” yol açan her şeyi temsil eden rasyonel modernist dilinden kurtulmayı savunan DADA’nın mimarı Hugo Ball ile Tzara’nın Dada’yı sistematik bir doktrinle uluslararası bir harekete sokma arzusunun aralarında ayrılık yaratması gibi. Bunun sonucunda Ball oluşuma aktif katılımını çekiyor, Tzara arzu ettiği gibi Dada manifestosunu yayımlıyordu…
Dadayı bir devrim unsuruna dönüştüren Tzara’nın işte bu uzlaşmaz tavrı ve anlaşılmaktan kaçınılmasına karşı tutunduğu kaygısızlık.
Verili olarak bulunan bütün gerçekliklere yönelik bir karşı duruş. Tzara’nın şeylerin gerçeklikle ilişki kurma biçimindeki ilkel duyguların ancak devrim yaratabileceğine inancı Alfred Jarry’nin patafizik düşüncesine benziyordu. Bir insanın doğduğu tarihe ölüm tarihim demesi patafiziği temsil ederken. Tzara’ya göre bu ölümün yaşanmasına sebep olan bütün parçalar o kadar ölüme aittir. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ortada bir ölüm vardı her anlamda. Bunu yaratan her unsur tiksindiriciydi. DADA’nın doğuşuydu bu tiksinti. Ve tabiri caizse Tzara sanatçılara boku ağzınıza almadan yaptığınız sanat sanat değildir diyordu. Bunu gereken yerde kullanmaktan kaçınmanız bokun üstünü örter diyordu.
Bunu derken sanatını destekleyen sanatçıların da otorite karşısında birbir saflarını terkedeceğini biliyordu Tzara. DADA’nın yeterince anlaşılmaması ya da kısa süreli olması da bundan kaynaklanıyordu, hareketin başarısızlığından değil asla.
Ve yalnız kalan Tzara’nın DADA’dan ayrılmasıyla DADA defteri Tzara için kapanırken Dada’nın etrafında epey dolaşan Andre Breton’un o sıralar adı sonradan Sürrealizm olarak anılacak bir akımın defteri açılıyordu.
Aragon Sürrealizm’in Breton ve Soupault’yla birlikte Dada’ya karşı gizliden gizliye kurdukları bir komplo olduğunu söylemişti o sıralar, ‘Henüz iyi tanımlanmamış ama giderek berraklaşan’ bir kumpas. Dada’nın altını oyma çalışmaları diye bahsediyordu.
1922 başlarında Breton ve Tzara arasında Çağdaş Zihniyeti Savunma İlkelerini Belirleme Kongreleri kapsamında sert tartışmalar gerçekleşir. Breton kongre bildirileri üzerinden “Zürih’den gelme bir hareket’in öncüsü olarak tanınan kişinin tutum ve davranışlarına karşı kamuoyunu uyanık olmaya çağırır, reklam hırsına kapılmış iki yüzlü bir adamın çıkar hesaplarına izin vermeyeceğimizi açıklarız” der. Her fırsatta başarısızlıkla suçlar Tzara’yı.
Sürrealizmin günyüzüne çıkmasından sonra Breton’un çıkışlarının sebebi de daha net anlaşılır. Tzara’yla tartışmaları dışında Freud’a yakınlığı ya da Ernst’in dada eserlerini sürrealist adı altında tekrar yayınlaması gibi. Breton, Tzara’yı gözden düşürmek, silip atmak için elinden geleni yapmıştır. 1924’de yayınlanan bir bildiriyle Gerçeküstücülük’ü kurarak DADA etkinliği’nin defterini kapatır. Dada’nın içinden çıkmış biri olarak; Sürrealizm için Dada’nın ‘yıkıcı’ evresinden daha ‘kurucu’ bir yaklaşıma geçme arzusunun neticesi der.
Kurucu kavramı, kurmak için beklenen şans faktörünün disiplini ve/veya reddidir sadece oysa. Seçimlerin yaratıcının eline verilmesi, bağlanma ihtiyacının gereği olduğu gibi nesneden çok yaratıcıyı kutsayan bir durumdur. Buradaki algı, öğretilerin bilginin yeniden kurulması oluşturmacılık-yapısalcılıkla kendimizde yorumlanmasıdır. Oysa Tzara kendiliğinden durumuyla objektiftir. Soyut olanla ilişkisinde metafor kavramının önünü açmıştır. Sürrealizm imgelemin önünü açarken kendini bir bakıma merkeziyetleştirmiştir. Sanat onun patafiziğindeki egosudur.
Sürrealizm aynı zamanda akıl ve niyet okuma iddiasında gizli kalmış düşleri açığa çıkartmayı hedefliyordu (Siyasal ve Toplumsal anlamda da). Oysa bu bile sürrealizmin reddettiğini öne sürdüğü aklın ürünüydü. Tzara’nın o şartlar içerisinde psikanalizi dışarıda görmesi de işte bu yüzdendi. Çünkü ortada şüphe götürmez gerçekler vardı (savaş ,faşizm, yıkım ) yoruma gerek duyulmayan ve yine aklın ürettiği.
Sanatın sanat olmasının önüne geçen bu koşullar içinde sebeplerin aranması orada haklılık aranmasından farksızdı. Ve sorunun tahlil edilme zamanı çoktan geçmişti. Yenilikleri temellendirmek için evvel sahanın temizlenmesi gerekiyordu. Bağlılıkların sizi güvende tutmadığı yerde bağlanabileceğiniz tek şey öfkeydi. Tzara nesnel olana da böyle bağlanıyordu işte; yıkma ve parçalama duygusuyla.
Güzel olan birşey yoktu, sanat yoktu. Dada imhanın kanıtı, kendini yeniden varetmenin yöntemiydi aynı zamanda… Sanatı ve sanatçıyı da dolayısıyla… Zira, imha yoluyla kirlenmiş bireylerin olduğu yerde tepkiler şiddetli olacak, tepkiler tükendiğinde mantıklı anlamsızlıklarıyla otorite ve düzen yoluna devam edecekti. Bu buhran dönemleri, tükenme zamanı değildi ve Tzara sanatçıda bir uyarılma yaratmak, tepki vermesini sağlamak için sahnedeydi.
Tepkiler tükendiğinde o da sistemin içinde farklı rollerde yer aldı diğer dadacılar gibi. Ball dine yönelmiş, dört dadacı ise intihar etmişti, Tzara örgütlenmeye ihtiyaç duymuş, Komunizme yönelmişti. Komunist düşünce içinde proleter, devrim, sanat kavramları nasıl şekillenir bilinmez ama Dada içinde bulunduğu süre içinde daima Proleter Sanat demişti.
Un collage de Jean-Kristau ‘La mort de Bergotte’ series (2015-2018)
Tzara’ya göre sanatı çirkin kılan sanattan anlamayan, hazzetmeyen kültürsüzler değil, sanatın gücünü istismar eden kültür-sanat düşkünleriydi.
Tzara proleter sanatı dada’nın ışığında dile getiriyordu. ‘Sanat sanat içindir‘den ziyade bilinçaltı akışında yapılan sanatın, sınıfları böleceği inancıyla proleter sanat diyordu. Onun proleteri alt sınıf olmadığı gibi alt bilinçle beraber ortaya çıkan bütün sanatların, devrimin diliydi. Çünkü başka türlü sanat, görüş açısından incelendiğinde bir yapıt burjuva ya da proleterya; biri diğerine göre dalavere olacaktı hep. Özetle ne proleter devrim; ne kültür; ne sanat bütün öğretilerin dışında, otoriteye ihtiyaç duymadan kendiliğinden ortaklaşır düşüncesini taşıyordu Tzara.
Buna eşlik eden I. K. Bonse’in, “Tot een constructieve Dichtkunst”, Mécano’da yazdığı yazıda şöyle der Bonse, Dada’ya isnat:
”Eski, vadesi dolmuş ifade biçimlerine duydukları muhafazakâr sevgiyle ve yeni sanattan tamamen anlaşılmaz bir biçimde hoşlanmayışlarıyla, kendi programlarına göre mücadele etmeleri gerektiği şeyi –burjuva kültürünü– hayatta tutuyorlar. Bu yüzden burjuva duygusallığı ve burjuva romantizmi radikal sanatçıların onları yok etmeye yönelik tüm yoğun çabalarına rağmen, hâlâ ayakta kalıyor ve hatta yenileniyor. Komünizm de parlamenter sosyalizm gibi bir burjuva olayıdır, yeni bir kılığa bürünmüş kapitalizmdir. Burjuvazi proletarya tarafından değil burjuvalar tarafından icat edilmiş komünizm aygıtını, yalnızca kendi çürümüş kültürünü yenileme aracı olarak kullanıyor (Rusya). Bunun sonucunda proleter sanatçı sanat için veya gelecekteki yeni yaşam için değil, burjuvazi için savaşıyor. Her proleter sanat yapıtı, burjuvazi için yapılmış bir afişten ibarettir.”
”Buna karşılık, bizim burada hazırladığımız, topyekûn sanat yapıtıdır, ister köpüklü şarap, isterse komünist diktatörlük için yapılmış olsunlar, tüm afişlerden üstündür.”
Tzara proleter devrim diyen Breton’dan farklı düşünüyordu yani. Sürrealizmle yollarını 1934 yılında ayırdıktan sonra Fransa’nın komünist partisine katıldı. Sol siyasete olan bağlılığı arttıkça, şiiri daha fazla politik içerik içeriyordu ve özgür imge ve dil deneylerine yaşam boyu ilgisini korurken devrimci ve insani değerleri vurguladı. Midis Gagnes (1939) ülkenin iç savaşı sırasında Tzara’nın İspanya izlenimlerine odaklanırken, La fuite (1947) II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Fransa’nın çılgınca Alman tahliyesini tasvir ediyor. Nesir şiirleri Sans coup ferir (1949) ve Haute flamme (1955), İkinci Dünya Savaşı ile ilgili siyasi konulara da değinmektedir. Eleştirmenler genellikle daha sonraki çalışmaları Terre sur terre (1946), Parler seul (1950) ve Le fruit permis (1956) olarak daha az güçlü ve yaratıcı, ancak önceki şiirinden daha kontrollü olarak görürler.
Tzara 25 Aralık 1963’te Paris’te öldü.
Dada, 20. yüzyılın DNA’sına radikal bir inkâr sayesinde girdiyse ve birçok sanatsal ve politik akıma (konstrüktivizm gibi) ilham kaynağı olmuşsa. Sürrealizm, Varoluşçuluk, Absürt tiyatro, Durumculuk (İng. Situationalism), Somut şiir, Fluxus, Soyut Sanat ve Popüler Sanat gibi pek çok sanata; bunda Tzara’nın gücü ve gayreti yadsınamaz.
Onun savunusunda özetle çıkarılabilecek sav; Mantıklı anlamsızlıklara karşı anlamlı saçmalıklar, insani ihtiyaçların ve tepkilerin ürünü olarak ortaya çıkabilir ancak. Burada birleşebilir ve burada objektik ve özgür olabiliriz.
Düşsel görüntüler ve erotik fantaziler Gerçeküstücülerin malzemeleriydi. İmgelerin özgür çağrışımları, farklı nesnelerin anlamlı biraradalıkları ve sanattaki hareket serbestliği unsuru ile ilgilenen ressamlar için kolaj en uygun teknikti. Kübistler ve fütüristler onun son derece önemli bir sanat türü olduğunu ileri sürmüşler. Alman ve Rus Dışavurumcularla Avrupa’nın her yerindeki Dadaistler yeni güçler yüklemişler ve kolaj türü, Gerçeküstücüler (pek çoğu daha önce Dadaist olan) arasında önemli bir yer edinmiştir. Max Ernst genellikle bu türün en ateşli savunucusu olarak tanınır.
Ernst, 1891 yılında Rhineland’de doğmuştur. Kendi kendini yetiştirmiş bir ressamdır. Jean Arp ile tanıştığı 1913 yılında çalışmalarını Cologne’de sergiliyordu. Yakın bir gelecekte Zurich’de Dada’nın kurucusu olacaktı. Ernst, 1919 yılında Dada’nın Cologne temsilcisi oldu ve aynı yıl posta ile sipariş edilen bazı kataloglardaki imgeler ilgisini çekmeye başladı. 1922 yılında Paris’e taşındı ve daha o yıl bitmeden büyük şair Paul Eluard ile işbirliği içinde iki eser yayımladı. Une semaine de bonté ile doruğa çıkan kolaj kitapları serisinin başı; Répétitions (Tekrarlar) ve Les malheurs des immortels (Ölümsüzlerin Kederi) Diğerleri; La femme 100 tetes (100 Başlı Kadın) (1929), Réve d’ııne petite fille qui voulut entrer aıı Carmel (1930). Ernst, kolajlarında boya ve farklı pek çok malzeme kullanmıştır. Yapıştırma eylemi her zaman yaratımının bir bölümü değildi, fakat Ernst bu yayımlarda sadece eski kitaplar ve kataloglardaki resimleri kesip yapıştırma eylemine bel bağlamıştır. Boyama işlemiyle katmanları örtmüş ve sonuç inanılmaz bir şekilde etkileyici olmuştur.
Une semaine de bonté sanatçının 1933 yılında İtalya’daki dostlarını ziyareti sırasında üç hafta içinde bitmiştir. O yıl Nazi’lerin Ernst’in çalışmasını kınamalarına dair memleketinde yaşadığı talihsiz olaylar bu kolaj tarzı ‘roman’a hakim olan felaket atmosferini açıklıyor olabilir.
1934 yılında Semaine beş kitapçık halinde çıktı. Beşi de George Duval tarafından matbaada basıldı ve baskılar Jeanne Bucher tarafından 828 takımlık sınırlı bir baskı ile Paris’te yayımlandı. Mor kağıt kapaklı ilk kitapçık ‘Pazar’ achevé d’imprimer (matbaadaki baskının tamamlandığı tarih) 15 Nisan, yeşil kaplı ikinci kitapçık ‘Pazartesi’ 16 Nisan, kırmızı kaplı üçüncü kitapçık ‘Salı’ ile mavi kaplı dördüncü kitapçık ‘Çarşamba’ 2 Haziran ve haftayı tamamlayan sarı kaplı beşinci kitapçık ise 1 Aralık tarihlidir.
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Ernst en eski kitaplarında genellikle ayrı ayrı pek çok parçadan tamamen yeni sahneler yaratmış, fakat Une semaine de bonté‘nin büyük bir kısmı için temel olarak, tamamlanmış, var olan illüstrasyonları (onları yapıştırma ilavelerle değiştirerek) kullanmıştır. Onun temel resimleri çoğunlukla, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına ait kitap ve süreli yayınlarda bol bol rastlanan popüler Fransız nesir edebiyatının diğerlerine göre kaba ve genellikle renkli ahşap oyma illüstrasyonlarından oluşuyordu. Muhtemelen böyle bir edebiyatın konusu ihtiras dolu aşklar, crimes passionnels (tutku suçları), sonradan ortaya çıkan hapsolmalar ve infazlar (giyotinle), zengin ve yoksul arasındaki nefretler, kıskançlıklar olurdu; Eugéne Sue ve Emile Zola’nın ikinci dereceden evlatları. Ernst İtalya’ya olan yolculuğunu, yanında içi böyle sayfalarla dolu bir bavulla yapmıştı.
Sanat tarihçisi Werner Spies temel resimlerden üçünü (20., 160. ve 170. sayfalar) Jules Mary’nin 1883″te yazdığı Les damnées de Paris adlı romanından teşhis etmiştir. Dostlarının İtalya’daki evine giderken Milan’da durup orada bir Doré sayısı (‘Cour du Dragon’ serisinde kullanıldığı söylenir) aldığı da bilinmektedir. Bu resimlerde elementleri ustaca kullanarak kahkaha ve korkunun gizli pınarlarından yararlanan hayaller alemine dair bir ‘roman’ yaratmıştır.
Ernst’in ‘Merhamet Haftası’ aynı zamanda dil ve kavramlardan oluşan bir kolajdır. Geleneksel, ölümcül yedi günah yerine (pêchês capitaux), ölümcül yedi elementimiz (éléments capitaux) bulunmaktadır; Ernst’in elementlerinin ikisi, su ve ateş geleneksel dört günaha aitken, bize yedi element sunar ve bunların beşi alışılmışın dışındadır. Elementlere ait ‘örnekler’in oldukça değişken oldukları görülür, fakat yine de ince zeka ürünü bazı ilişkiler bulmak mümkündür. Eserin her bir bölümü bir Dadaist ya da Gerçeküstücünün (Ernst’in dostları Arp ve Eluard; Tzara, Dadaizmin yarı kurucularından Breton) yazılarından ya da Gerçeküstücülerin sonradan kabul gören atasından (Jarry, Ubu roi‘nin on dokuzuncu yazarı) alınma özet niteliğinde kısa sözlerle başlar. Her bir parça başlık veya metin Fransızcasının bulunduğu sayfanın arkasına İngilizce olarak tercüme edilmiştir.
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
“Ermin oldukça pis bir hayvandır. Özünde son derece değerli bir yatak çarşafı olmasına karşın çarşaflarını değiştirme şansı olmadığı için temizleme işini diliyle gerçekleştirir.” (Alfred Jarry, l’amour absolu)
‘Hafta’ya (Pazar ile) başlar başlamaz, çamur ‘element’inin örneği olarak Belfort Aslanı İle karşılaşırız Bu Frederic Auguste Bartholdi (Dünyayı Aydınlatan Özgürlük eserinin heykeltıraşı) tarafından yapılan ve Fransız-Prusya savaşından sonra doğu Fransa’daki Belfort kasabasına dikilen vatansever bir heykelin adıdır. Ernst’in ‘roman’ının bu bölümündeki pek çok figürün başları aslan başıdır (Ernst’in hayvani insanların yaratılışındaki en ünlü atası, Gerçeküstücüler tarafından fazlasıyla saygı gören Fransız ressam Grandville’dır, 1803-1847).
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Pazartesi’nde, su ‘element’i her resmi istila eder, olayın geçtiği yer bir yatak odası ya da şehrin caddesi olabilir: endişeli bir düş hali ve belki de Nuh tufanına bir gönderme.
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
” D. – Ne görüyorsun?
R. – Su
D. – Bu su ne renk?
R. – Su renginde. “
(Benjamin Péret, endormi)
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Salı’da büyüklü küçüklü ejderhalar (ara sıra yarasalar ve yılanlar) mevcuttur, veya insanların sırtında kanatlar belirir. Odaların duvarlarında asılı duran resim çerçevelerinde Grandville’i anımsatan tuhaf ayrıntılar bulunur. Paris’te Cour du dragon önceden Rue du dragon’a açılırdı (St. Germain des Prés ile St. Sulpice arasında) Ernst’in İtalya’daki ev sahiplerine ait şömine rafının üzerinde St. George’a ait sıradan bir ‘eski usta’ resmi ve bir ejderha bulunuyordu. Ernst orada kaldığı sürece onun yerine yenisini yaptı. Muhtemelen bu ejderha Semain‘dekilere ilham kaynağı olmuştu.
Çarşamba’da kan ‘element’inin ‘örnek’i Oedipus’tur. Bu, evliliği kan bağı ile alakalı en korkunç tabuyu yıktığı için değil midir? Eluard’ın özlü sözleri ‘anne’ ile ilgili olarak Oedipus efsanesiyle bağlantılıdır. Diğer özlü söz bir şikayetin (compleinte), kötü bir suçu ya da felaketi anan popüler bir tür baladın özetidir. Yayın kataloglarında basılan ve katalogları pazarlayan sokak şarkıcıları tarafından söylenen şikayetler (compleintes) Ernst’i Une semaine de bonté‘de kullandığı illüstrasyonlara ait satırlarla eşdeğerdir. Bu bölüme ait sayfalardaki en önemli figürlerinde kuş kafaları; vardır; Ernst, kendisine vahiy getiren Loplop adında kuşkafalı bir ziyaretçisi (resimlerinde sık sık betimlediği) olduğunu iddia etmiştir. Yine Oedipus ile alakalı olan Sfenks küçük bir görüntü sergiler.
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
Max Ernst ‘Une semaine de bonté’ 1934
‘Horoz’un Kahkahası’nda her resimde en azından bir adet horoz ya da horoz başlı bir yaratık görünmektedir ‘Paskalya Adası’ndaki pek çok figürün kafası o güneydoğu Pasifik adasında bulunmuş putların taştan kafaları gibi şekillendirilmiştir.
‘Görünebilir Üç Şiir’ eserin en soyut bölümüdür ve çok sık ortaya çıkan birtakım esinler içermekledir. Eluard’ın özlü sözleri kitabın tamamı için en iyi şekilde vecize görevi görebilir: “Ve yaratılacak olan imgelerin yerine hazır imgeleri sevmeye itiraz ediyorum.” (Ernst ve Eluard 1947 yılında ilerdeki “görünebilir şiirler’i basmışlardır.) ‘Şarkıların Anahtarları’nda eser baş döndürücü bir şekilde, düşen figürlerle biter.
Her okur, duygular ve zekaya eşit miktarda baş vuran bu tarz bir kitabı, kendi zihninin ışığı sayesinde ve kendi tecrübelerine göre serbestçe yorumlayabilir. Gene de şimdiye kadar kitaba ilişkin doyurucu bir eleştirel okuma ‘yorum’ kaleme alınmayışı da ilginçtir, yalnızca psikolog Dieter Wyss Der Surrealismus (1950) kitabında ‘Belfort Aslanı’nın katı bir Freud sonrası analizini gözler önüne serer: çeşitli kılıklar içindeki aslan kafalı figürler üst-benin karşı konulmaz güç arzusunu simgeler; yavaş yavaş aslanın sahte iltifatlarına boyun eğen kadın (bu yorumda) ahlaksızlık içine batar ve sonunda yok edilir, ‘ruh’ ya da ‘hayvan’ olarak tanımlanır; fazlasıyla acı çeken ve giyotine vurulan insan erkeği psikanaliz konusu veya hastasıdır, bu tahminen ressamın kendisidir. Wyss’ın hileli ve basit bir mantıkla dahi olsa her bir resme yaptığı analiz yine de sürükleyici ve son derece iyi gözlemlenmiştir.
Une semaine de bonté ilk baskısında yüksek bir beğeni toplamış ve ileriki çalışmaları için bir tetikleyici olmuştur. Son derece dikkat çekici bir şekilde Hans Richter’in 1947 tarihli avangart yapımı Dreams That Money Can Buy (Satılık Düşler) filminin ilk bölümü olarak gösterime giren 1946 yapımı Desire (Tutku) adlı filmine ilham kaynağı olmuştur.
Metnin orijinali: 6,45 yayın Türkçesi: Banu Irmak, 2002 İstanbul