Henry Darger (1892 – 1973) Chicago, İllinois’da bir hastanede bekçi olarak çalışan, toplumdan izole bir hayat yaşayan Amerikalı yazar ve ressam. İçinde yüzlerce eskiz ve suluboya resimlerin bulunduğu 15 adet 145 sayfalık (Realms of the Unreal olarak da bilinen Story of the Vivian Girls) el yazması kitapların ölümünden sonra keşfedilmesiyle ünlü olmuştur. Kolaj ve karışık teknikle yaptığı çalışmaları çiçekli doğa manzaralarından doğaüstü yaratıkların ve çocukların yer aldığı Kral Edward dönemine ait pastoral sahnelere, küçük çocukların işkence ve katliamlara maruz kaldığı korkunç resimlere kadar değişkenlik gösterir. Darger’ın eserleri zamanla naif sanatın en bilinen örnekleri haline gelmiştir.
Anne Van Der Linden ‘Au-delà gothique’ 2015 – 38 x 46 cm – acrylic on canvas – private collection
Bu arsız ölüm, ola ki dehşete varan bir keyifsizlik damıtmasaydı, Anne Van Der Linden’in sanatı en işlevselinden en hor görülenine, hayatın tüm yönleriyle sınırsız ve düşsel bir uzlaşmaya varabilirdi.
Tıpkı büyük ustalarda olduğu gibi, Van Der Linden’in resmi de muazzam bir anlamsal zenginlik taşır. Tensellikten hiçbir surette kaçınmayan insanlarla dolu, bizleri pozisyonumuzu tamamen gözden geçirmeye davet eden sembolizmiyle, muazzam bir hayvanat bahçesi; üstelik burada içeri ile dışarı, yenen ile dışkılanan, nüfuz edilen ile boşaltılan, tüm bu meseleleri tek bir ana rahminde uzlaştıran büyük bir parousia’da birbirine giriyor. Benzersiz özgünlükteki bu düşlem, deliklerle özgü ne varsa “tasavvur edilebilir resim” çerçevesine işleniyor.
İşte sonunda buradalar, bu iğrenç delikler taşıyabilecekleri kadar yoğun bir görsel şiirle donatılmış vaziyetteler. Hatta bunun da ötesinde, otantik bir Alvin Kozmogonisine doğru çekiliyoruz. Güneş anüslerimiz, şafağın ilk ışıklarıyla birlikte güneşi yumurtlayan Tanrıça Nut edasıyla kötü günlerin kara bulutlarını boşaltmazsa, bu bulutlar göksel pisliklere dönüşüyorlar. Ve Nut’un zaman zaman bir inek formunda temsil edildiğini göz önünde tutarsak, bu yeni ve istisnai diziye duyulan muhabbetin de bu şekilde adlandırılmış olması şaşırtıcı değildir. Son olarak, sabırla birbirini keşfetmekle meşgul olan bedenlerimizin etrafında dolaşan bu arsız ölüm, ola ki dehşete varan bir keyifsizlik damıtmasaydı, Anne Van Der Linden’in sanatı en işlevselinden en hor görülenine, hayatın tüm yönleriyle sınırsız ve düşsel bir uzlaşmaya varabilirdi.
D. Kelvin, 2022 / Türkçeleştiren: Gökçe Mine Olgun
‘Dark Chamber’ A film by Francis H. Powell featuring painter Anne Van der Linden (2009)
1959 doğumlu Fransız ressam Anne van der Linden, Paris banliyölerinden biri olan Saint-Denis’te yaşıyor. Edebiyat eğitimi gören sanatçı, desen çalışmalarından sonra yağlı boyaya geçmiş, kısa bir süre soyut işler üretmiş, doksanlardan bu yana ise figüratif tarzını geliştirmiştir. Resimlerinde Alman ekspresyonizminden ortaçağ gravürlerine, Robert Crumb’dan erotik çizgi romanlara kadar uzanan geniş bir yelpazeden etkiler taşır; ilkel içgüdülerimiz ve toplumsal normlar arasındaki ilişkileri, gerilimi ifade etmenin yollarını arayan sanatçının ebebiyatla olan ilişkisi de resimlerinde dile geliyor ve pek tabii eserleri Fransa başta olmak üzere bir çok farklı ülkede sergilenmiş. Karanlığa dalmaktan çekinmeyenlere.
Van Der Linden ‘Partouze sur chaîne de montage’ 2019 – 100x100cm – acrylic on canvas- private collection
“Ne venait distiller un malaise qui confine à l’effroi, l’oeuvre d’Anne van der Linden pourrait être considérée comme une onirique réconciliation avec tous les aspects, même les plus fonctionnels et méprisés, de la vie.”
Telle celle des grands maîtres, la peinture d’Anne van der Linden est d’une richesse sémantique prodigieuse. Prodigieuse comme l’est sa ménagerie humaine dont la symbolique n’escamote jamais la nature charnelle. Prodigieuse comme l’est la révision complète de nos repères à laquelle elle nous invite, et où le dedans et le dehors, le mangé et le déféqué, le pénétré et l’excrété, se mêlent en une grande parousie qui réconcilie les matières en une seule et même matrice maternelle. Originalité singulière, cette oeuvre inscrit l’orificiel dans le cadre du « concevable pictural ».
Les voilà enfin, ces dégoûtants orifices, investis de la poésie visuelle à laquelle ils peuvent décemment prétendre. Au-delà même, c’est à une authentique cosmogonie alvine à laquelle nous sommes conviés. Les nuages deviennent étrons célestes à moins que, telle la déesse Nout ovulant le soleil au jour naissant, nos anus solaires expulsent les nuages noirs de nos sombres journées. Et Nout étant parfois représentée sous la forme d’une vache, rien d’étonnant donc à ce que l’amour de cette nouvelle et exceptionnelle série, soit ainsi nommé. Finalement, si cette mort ricanante qui rôde continuellement autour des corps patiemment occupés à s’explorer, ne venait distiller un malaise qui confine à l’effroi, l’oeuvre d’Anne van der Linden pourrait être considérée comme une onirique réconciliation avec tous les aspects, même les plus fonctionnels et méprisés, de la vie.
– D Kelvin
‘As Gardens Need Walls’ a short documentary by Sara Di Pancrazio, 2022
Anne van der Linden, born 1959, She is a French painter and drawer who lives in Saint-Denis, suburb of Paris. Brought up In a literary education, she came early to drawing and then to oil painting late. After an abstract period, she developed her figurative style from the 90’s. Her art draws from a vein of German expressionism, middle-age engravings, and the work of American cartoonist Robert Crumb along with others. Her attachment to literature is naturally brought to life through her work.Her works aim is in searching for expression through the visual arts in finding the interaction between inner wild life and social standardization. Her work has been widely exhibited and published in France and other countries.
‘As Gardens Need Walls’ poster (2022)
Sara Di Pancrazio
Sara Di Pancrazio is an Italian photographer and video maker who lives in Rome. She studied at IED (Rome and Milan) and from that moment she started working as assistant for filmmakers/photographers. Her cinematic style influence’s starts from her cinema’s studies, in particular from Dario Argento and David Lynch. She was born as photographer and she started publishing on some magazines like ‘Nakid Magazine’, ‘Assure Magazine’, ‘To Be Magazine’. Her first short film “AS GARDENS NEED WALLS” has been released in June, 2022.
Bir Fransız kadını ve akrep burcu olan Céline Guichard bizlere gerçeklik, şehvetli oyunlar ve anormal anatomilere olan saplantısından bahsetti. Çizimleri her zaman tükenmez kalem veya mürekkeple kağıt üzerinde hayat buluyor, sonrasında photoshop’a geçerek çeşitli filtrelerle deneyler yapıyor. Bizlere, zihninde imgeler ve formlardan oluşan bir bankası olduğunu ve bunları kendi eserlerine dönüştürürken ilgisini çeken şeylerin de bu bankadan çıkan deformasyonlar olduğunu söyledi. Tıpkı asimetri, dengesizlik, çirkinlik ve grotesk gibi.
Toshio Saeki, Lucien Freud gibi ressamlardan, Thomas Gainsboroug’un “Mr and Mrs Andrews”ı veya Goya’nın “Caprichos” u gibi resimlerden hoşlanıyor ancak bunların kendi dünya görüşü ile alakası olmadığını da ekliyor. Daha çok edebiyat, sinema ve kendi tecrübelerinden esinleniyor. Taşrada geçirdiği çocukluk anıları ile insan ve hayvan biyolojisine olan saplantıları, anormallikler, düş dünyası ve sınırları aşanlardan aldığı ilhamla onlara ithafen çiziyor.
Céline Guichard is an artist creating strange, surrealist, fantastic and grotesque images inspired by her childhood memories, her obsessions for human biology, abnormality, dream and transgression.
She paints and shows her work on a regular basis until 1996. After 1996, she dedicates her time to free drawing. From march 1999, she is strongly involved in the web development by hosting the group websites bonobo.net, leportillon.com, bonobocomix.com. She opens her own publications spaces around 2005, time when the need for magazines was increasing. Since then, she is actively working in the contemporary drawing field through exhibitions, publications and collaborations.
Agnieszka Le Nart, Şubat 2013 – culture.pl Türkçesi: Erman Akçay
Genç ressam Waliszewska’nın fantastik hayal gücü ve ortaçağa özgü eşsiz bir büyüyle işlediği masalsı konular, Hieronim Bosh ve Francisco de Goya’yı andıran sahneleri, ölümcül çocuk sembolizmi ile bir araya gelerek sarsıcı ve dehşetengiz bir atmosfer oluşturuyor.
Aleksandra Waliszewska (1976, Varşova doğumlu) Polonya sanat dünyası ve yakın geleceğin genç ve parlak yeteneklerinin arasında şimdiden kendine kalıcı bir yer edindi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ve Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı bursuyla ödüllendirilen ressam yeni medya ve performansın içi boş cazibesinden kaçınarak en geleneksel sanat biçimlerinden resmi tercih eden cesur birkaç sanatçı arasına girmeyi başardı. Son on yıl boyunca Polonya ve dışında yirmiden fazla solo sergiye ve Paris’teki sergilerinde uluslar arası sanat grubu Frederic’e katılmış ve ayrıca My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi tarafından yayınlanan seçkilerde eserleri yer almıştır.
İlk eserlerinde Piero Della Francesa, Masaccio ve Giotto’nun Quattrocenta tarzından esinlenmiştir. En çok ilgilendiği şeylerden birkaçı renk ve içinde bulunduğu ruh hali ve 14. yy ustalarının bunları tuvallerinde nasıl uyguladığıydı. Bu esinlenmeleri modern sanat ve çağdaş sanat temalarıyla sentezledi. 2000 tarihli eseri, Three Graces’te Madonna’nın ikonik resmine bir televizyon eşlik eder. Waliszewska için en önemli ilke imgenin kompozisyonudur. Ayrıca yapıtları 16. yüz yıl Leh grafik sanatçılarını çağrıştırır: birkaç eserinde etkisi oldukça belirgin olan Tomasz Treter (1547-1610) ve Jan Ziarnko (1575-1628). Tutkularından biri de onların eserleriyle kendisine ait olanları birleştirerek onları birbirine bağlayan dinamikleri gösteren bir yapıt üretmektir.
Aleksandra Waliszewska
Figüratif resimlerinin yanından Waliszewska oto-portre ya da tehlikeli bir ormanda üniformalı haşin bir kalabalığa ya da aç bir canavara tek başına boyun eğen yalnız kızların portrelerini; ya da Death of a Pedophile’daki gibi bir istismarcının durumunu tersinden gösteren işler resimlemiş ya da tasarlamıştır. Canlı bir modelle çalışmanın genelde çok zahmetli olduğunu kabul ederek Narcissus’daki gibi (2005) konu olarak sık sık kendisini kullanmıştır. Üslubu, canavarların dövüştüğü gizemli sahneler, ormanda kaybolan çocuklar, kafatasları ve iskeletler, eksik uzuvlu ya da derisi yüzülmüş portre tasvirlerindeki çocuksu bir umursamazlıktan detaylı bir kesinliğe kadar oldukça çeşitlidir. Eserleri tatsız, genelde belirsiz ancak yine de izleyiciyi bir şekilde yakalayıp karşısında tutan büyüleyici bir çekiciliğe sahiptir.
Aleksandra Waliszewska
The young painter’s “nasty children” and “fantastic animals” invade the canvas with their morbid figures and jarring symbolism as she creates a new Gothic style that meshes surrealist imagery, medieval mystery, fairy tale themes and references to the likes of Hieronim Bosch and Francisco de Goya.
– ENGLISH –
Aleksandra Waliszewska
Over the past year Aleksandra Waliszewska (born 1976 in Warsaw) has etched out a place for herself among the brightest young talents of Poland’s art scene and a promising export in the near future. A graduate of the Academy of Fine Arts in Warsaw and recipient of scholarships awarded by the Polish Ministry of Culture and National Heritage, she is among the few new artists brave enough to avoid the slick temptations of new media and performance, opting instead for one of the most traditional art forms: painting. Over the past decade, she has had more than 20 solo exhibitions in Poland and abroad, collaborating with the international art group Frederic on exhibitions in Paris and presenting her work in collections published by My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi.
Currently, she is part of the Focus Poland 2013 – Take 5 group show at the Centre for Contemporary Art in Toruń, joining the ranks of Oskar Dawicki, Agnieszka Polska and Honza Zamojski. Put together by international art curator curator Friederike Fast (Museum Marta Herford), the show aims to reflect the dynamic quality of the Polish art scene and single out five of the most intriguing artists of the generation born in the 1970s. In mid-February, she was selected to join a group of four artists represented by the Leto Gallery at Arco Madrid, one of the biggest art fairs in Spain with more than 200 galleries from 27 countries in attendance. The theme of the Leto showcase is an exploration of how language and literature have impacted contemporary art, particularly with respect to conceptual art. On the final day of the fair, Waliszewska was awarded the Grand Prix for the best work presented by a contemporary foreign artist. Arco Madrid organisers remarked on how critics have recognised Waliszewska for her “strange, highly imaginative, informal figures that refer to the late Gothic aesthetic”.
Her early works were inspired by the Quattrocenta style characteristic of the work of Piero Della Francesa, Masaccio and Giotto. Of greatest interest was the role of colour and mood, and the way these 14th-century masters applied paint to the canvas. These inspirations were combined with themes that wove throughout modern art and contemporary art history, as well as the immediate world around her. In her 2000 work Three Graces, an iconic painting of the Madonna is paired with a television set. For Waliszewska, the composition of the image is of principal importance. She also cites the works of Polish graphic artists from the 16th century: Tomasz Treter (1547-1610) and Jan Ziarnko (1575-1628) as greatly inspiring for a number of her works. One of her ambitions is to create a publication that would juxtapose their works with her own, illustrating the threads that connect them.
Aleksandra Waliszewska
Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır.
Waliszewska, belli bir proje ya da sergi için çizmiyor ya da resim yapmıyor. İşine metodik bir yaklaşımla yaklaşıyor ve başlamak için ilham beklemeyip günde beş saatte iki eser üretiyor. Verimsiz günlerinde portrelere devam ediyor. En girift sahnelerinde anlatımın genellikle karanlık, ürkütücü ve yoğun bir duygulanımdan başlayarak kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Konularının genelde ilkel ve çift cinsiyetli bir havası vardır; başıboş bir hayvan vücuduna benzeyen genç kadın bedeni pekâlâ yetişkin bir erkek bedeni de olabilir. Masalsı ve sado mazoşist dünyaları çarpıştırarak ortaya bir tür hem merak uyandıran hem de şaşırtıcı ve büyülü bir sapkınlık çıkartır. Son yıllarda tuvalden vazgeçerek ilk tutkusu kâğıt üzerine guaja geri dönmüş görünüyor.
Aleksandra Waliszewska
Alongside her figurative paintings, Waliszewska has sketched and painted portraits as well – self-portraits or portraits of young girls alone in a threatening wood, submitting to a stern uniformed crowd or ravenous monster, or turning the tables on an abuser, as in Death of a Pedophile. She has admitted that working with a live model often proves onerous, so she often uses herself as her subject, as in Narcissus (2005).
Her technique varies from a childlike nonchalance to detailed precision in her depictions of uncanny scenes of battling beasts, children lost in the woods, skulls and skeletons, portraits of faces with missing features or exposed musculature. A lone baby elephant would be sweet if not for the unnervingly evil expression on its face. Her works are unpleasant, often obscene, yet there is something magical about them that draws the viewer in and holds tight. She draws on a shared magazine of popular symbols from horror films, comic books, heavy metal and current events.
Aleksandra Waliszewska
Waliszewska 2012’de aynı adlı sanat dergisinin, gördükleri en merak uyandırıcı sanatçı olarak EXIT ödülüne layık görülmüştür. Aynı yıl Varşova Çağdaş Sanat Merkezinde (CSW) genç sanatçıları ön plana çıkaran Project Room’un bir parçası olarak Nasty Child’ı sergiledi. CSW Küratörü Ewa Gorządek eserini Gotik kurmaca resimlerine benzetse de bu resimlerin daha yüksek bir hassasiyette ve duygusallıkta olduğunu ve “Sanatçının cazibesi, anlık bir deliliğe yenik düşmenin kolay olduğu, ölümle ilgili olanın groteskle buluştuğu, güzelliğin dehşete eşlik ettiği koyu bir karanlığın izlerini taşımaktadır. İzleyici Waliszewska’nın yarattığı dünyaya girerek anlamların girift ve karmaşık yapısıyla, dikkatle gözlerden kaçırılan bir anahtarla karşılaşır.” diye ekledi. Sergilediği tarz, bir söyleşisinde belirttiği kıyamet temaları ve ‘karanlık ve çarpık’ Harikalar Diyarı resimleriyle İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’nin dikkatini çekmiştir. Kendisinin de kabul ettiği üzere ‘Her şeyden önce kendim için resim yapıyorum. Eserlerimle kimseyi şoka uğratmak istemiyorum. Belki, mümkünse bir parça morallerini bozmak.’ Rönesansa ilgisi ve Cattelan’nın da kendisine ilişkin olarak ‘eşzamanlılığı reddettiği’ iddiası üzerine şunları söyler:
“Rönesans sanatına tapıyorum ancak günümüzde olan biten şeylerin de önemi büyük; örneğin çok da uzun olmayan bir süre önce Norveç Utoya’daki katliamlarla ilgili bir dizi resim yaptım. Günümüze ait bu ‘önemli konu’yu ele alıyor olmam biraz romantik sanırım. Fakat bütün bu etkiler, hem Memling’in Kıyamet Günü ve hem de tuhaf Japon korku filmlerini bir noktada buluşturuyorlar.”
Waliszewska’nın eserleri ayrıca farklı türde işler yapan başka sanatçıların da ilham kaynağıdır, en son bağımsız Attenberg (2010) filmiyle ödül almış Yunan asıllı yönetmen Athina Rachel Tsangari, sanatçının desenlerinden ilham alarak bir film çekmiştir. The Capsule, 2012’de çekildi; beraberinde koleksiyoner Dakis Joannou sponsorluğundaki DesteFashionCollection 2012 komisyonunun öngördüğü bir enstalasyonla birlikte. Esrarengiz öyküsüyle kusursuzca çekilen bu film, sanat ve sanat filmleri arasındaki ince bir çizgi üzerinde gezinmektedir.
Waliszewska doesn’t paint or draw for a particular project or exhibition. She takes a methodical approach to her task and doesn’t wait for inspiration to strike, working for 5 hours a day and making up to two works a day. On days of lukewarm inspiration, she tends to stick to portraits. With her more intricate scenes, she says the narrative tends to unfold on its own, rooted in a strong wave of emotion – most often a dark, brooding emotion. Her subjects have an primitive, androgynous air – a young woman’s waif-like body could easily be that of a nubile adolescent male. The worlds of fairy tales and S&M collide, creating a sort of magical perversion that is both intriguing and disconcerting. In recent years, she has strayed from the canvas back to the technique she had begun with as a girl – gouache on paper.
In 2012 Waliszewska was awarded the EXIT award given by the art magazine of the same name to the most intriguing artist on their radar. That year she presented Nasty Child at the Centre of Contemporary Art in Warsaw (CSW) as part of the Project Room series promoting young artists. CSW Curator Ewa Gorządek likened her work to illustrations of Gothic fiction, yet she adds that these paintings are highly sensitive and emotional, explaining, “The artist’s fascinations revolve around the dark side where it is easy to succumb to a momentary madness, where the macabre meets the grotesque, whereby beauty is accompanied by horror. The viewer enters the world created by Waliszewska and encounters the intricate and complex mixture of meanings, the key to which has been carefully hidden”.
Her style has captured the attention of Italian artist Maurizio Cattelan, who in an interview with the artist remarked on her penchant for painting skinheads, apocalyptic themes and her “dark and twisted” Wonderland. As she admitted, “First and foremost, I paint for myself. I would not like to shock anyone with my pieces. If anything, possibly to make them a bit depressed”. She also spoke of her interest in the Renaissance and Cattelan’s assertion that she may be “rejecting contemporaneity”, explaining,
“I worship art of the Renaissance, but some elements of what is going on right now are also an important influence. For example, not long ago I’ve painted a series of pieces on the massacre on Norwegian island of Utoya. It’s a bit of a romantic need to locate “grand subject” of the present time, I guess. All kinds of influences, both by Memling’s doomsday painting and weird Japanese horror movies, are being mixed at this point.”
Waliszewska’s works also inspire other artists across genres – most recently Greek film director Athina Rachel Tsangari, known for the award-winning independent film Attenberg (2010) made a film inspired by a series of drawings by Waliszewska. The Capsule was produced in 2012, along with an art installation, as a commission for the DesteFashionCollection 2012, sponsored by art collector Dakis Joannou. Immaculately filmed, with an enigmatic storyline, the production treads the fine line between art and arthouse cinema.
Waliszewska herself co-wrote the screenplay and makes an appearance in the film, which is described on the film’s official website simply as
Seven young women. A mansion perched on a Cycladic rock.
A series of lessons on discipline, desire, discovery, and disappearance.
A melancholy, inescapable cycle on the brink of womanhood — infinitely.
Ben Sanair is a graphic artist born in Lyon (1984). He lives and runs his own silk-screen atelier named La Generale Minerale in Avignon; he produces limited art prints, posters and books. His work ranges from complex graphics to abstract visuals, pop art and Japanese graphics.
Hello Ben, first of all, thank you for the interview. You have been producing fantastic works for a long time, colorful abstract graphics, silkscreen posters and grafzines, recently you have also started making some toys; Would you like to tell about yourself for readers who don’t know you, how long have you been dealing with art?
Thanks to you Erman. My name is Ben, I live and work in Avignon (South of France). I work in silkscreen media but as an artist since eight years old. I mostly do posters, books for myself and also for different artists, at the same time I’m running my own printing house called La Générale Minérale which have now more than 150 items. I’m also a teacher in screenprinting here at the school of fine arts and running workshops in prisons, schools, colleges etc. I see myself as a craftman/artist; I’m printing for different artists for a week, then the other week will be dedicate to my own drawings, so I’m free and that’s the most important point for me.
Beside of these, I’m also running a gallery/shop call Turboformat (This is also the place where my silkscreen studio is), we are five people working here since four years now.
Turboformat : Espace de création à Avignon, atelier de sérigraphie, atelier de peinture, galerie, boutique avec
Livres, Sérigraphies, peintures vinyles, Tshirts, goodies…et même une borne d’arcade !
La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often.
When we look at artists such as RNST or Rafael Houee that you have worked with within the scope of La Generale Minerale, it draws attention that you are an artist who enjoys delicate and technical works; am I wrong ?
I like a lot of different types of art from contemporary drawings to photography and more. Rnst is the artist who teached me how to print in the first place, we used to work together years ago. I put a lot of efforts making prints as good as possible, for my editions or when someone asked me to print his own art.
Ben Sanair’s debut book ”Infernal Landscape” 2 colors, signed and numbered (2016)
Bonjour GULDUR !!
For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before.
How would you define your own graphic style? As La Generale Minerale what do you think makes you different from other ateliers?
My own works are influenced by popular culture and my own childhood, since four years old I’m interested in collections and people who collects. This is why I’m making my own toys. Basically I’m into Japanese monsters and Sentai mixed with American comics and all kind of popular art.
La Générale Minérale is not so different from any other ateliers, it works the same. The only thing I try to do is show the artists we are not used to seeing very often. I worked for a year and a half with Pakito Bolino at Le Dernier Cri and it would be no sense for me to print LDC artists, I want to work with my own Artists.
We see that you have traveled to different geographies such as Germany (Le Petit Mignon), Japan and participated in various group exhibitions outside of France. You mentioned that you’re thinking to come to Istanbul soon, would you like to open an exhibition here, too?
Yes I‘m coming to Istanbul in March from 19 to 24, I want to see the underground activities in Turkey. I have no plans to make an exhibition for now because I need a vacation.
I’m glad my works travelled a lot, I had exhibition in Japan, Germany, Lithuania, Latvia, Taipei, Barcelone, Paris… I had chance to make all of these, but most of all I didn’t wait them to happen, I’m a hard worker person and I just did my best to make things happen.
Are you working on anything in these days?
As always I have tons of work to do. I’m working on a big mural here in Avignon with kids, I will also make a silkscreen book in a prison in April. Beside of that I’m working on a book with Japanese Photographer Yoshi Yubai, I‘m also working on my new book ‘Les Chroniques de Gramastok’.
Make TURBOFORMAT Turbo Again !!
Turboformat est un espace regroupant un atelier de sérigraphie, un atelier de peinture, une galerie et une boutique
How did the pandemic affect the art scene in France?
For my side, the pandemic didn’t affect my art at all, on the contrary I’m so lucky because I have more work now than before. The only negative thing I see is when we did exhibition in Turboformat we have less people coming than two years ago.
In the upcoming period what are you planning to do as La Generale Minerale ?
I have the two books I mentioned (Yoshi Yubai’s and mine) also I have some new toys coming.
Thank you very much for this little interview Ben, I wish you and La Generale Minerale good luck, I hope everything goes well and we will enjoy watching your new works.
Thanks again Erman, hope to see you soon. Take care !
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, dijital çizim, 2017
Fotoğraflardaki suratlara uzunca baktım. Hiç birinin gözünde, bir süre sonra bir toplama kampında öldürüleceklerine dair bir şüphe ya da korku ışığına rastlamadım.
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017
Tıpkı bu gün bizim çektiğimiz hatıra fotoğrafları ve selfiler gibi…
Onlar, “Auschwitz’den üç gün öncesini” yaşadıklarını bilmiyordu, peki ya biz?
Drei tage vor Auschwitz” yani “Auschwitz`den üç gün önce” aslında bir yan ürün. İki sene önceki röportajımda bahsettigim Savaş Devam Ediyor ya da 369 hafta Viyana çalışmalarının yan ürünlerinden biri.
Son söyleşimizden bu yana iki sene geçti, bu süreç boyunca hayatında/ sanat hayatında neler oldu, bizlere kısaca bahsedebilir misin?
Vay be iki sene gecmiş! Son iki senelik özetim tıpkı son elli yıllık özetimdir, milim değişiklik yok, şarabı azaltmanın dışında. Yeni sergiler yaptım, binlerce çizim yapıp, başka coğrafyalarda-topraklarda değişik diller konuşan insanlar tanıdım. Değişik tadlar, yeni hazlar aradım. Hayat benden hoşnut sanırım, ama ben hayattan hoşnut değilim. Haşa kendi hayatım mevzu bahis değil, başkalarının hayatından-hayatlarından hoşnut değilim.
Hüseyin Işık, ‘Drei tage vor Auschwitz’ sergi afişi, 2017
‘Sanat benim için artık yaralayıcı bir kavram. Beni yaralayanları yaralamanın aracı artık. Düşünüp çizebiliyorum, kafamdaki imajı kağıda ya da elektroniğe geçirebiliyorum.’
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017
Birçok projenin içine balıklama daldım, kafa göz yara yara ilerliyorum. Bu sıralar faşizme giriştim, sanırım kündeye getireceğim. Sanat benim için artık yaralayıcı bir kavram. Beni yaralayanları yaralamanın aracı artık. Düşünüp çizebiliyorum, kafamdaki imajı, kağıda yada elektroniğe geçirebiliyorum. Bunun tekniklerini öğrendim. Tek tabancam var ama mermim bir dolu. En son giriştiğim iş, Bulgaristan’da yapacağımız sergi için başvurduğumuz resmi yetkililerinin benden katalog istemesi oldu. O kadar harala gürele içinde, kendim için bir katalog yapmadığımı farkettim. Hemen işe koyuldum bir haftasonu içinde, orta halli bir katalog hazırladım, adını da “eski ve yeni işler/sanat memurları için bir seçki” koydum.
Eskiye nazaran daha renkli işlere giriştiğini görüyoruz; dijital çizimler yapmaya başladın, oto-portreler, kadın figürü, silahlar ve erotizm gibi serbest anlatımlar işin içine girdi, farklı bir sayfa açtın sanırım.
Eskiye nazaran daha renkli işlere geçtiğim bir yanılsama, her zaman, dolu dolu renkli işler yaptım. Klasik bir sorun; kim ne görse onu, resmin bütünü sanıyor. Yeni kapılar açmıyorum, sadece odamın duvarlarına yeni pencereler açıyorum ve her pencereden başka tarz işler gözüküyor. Her zaman renkli işler yaparım sadece sosyal mecralarda sıklıkla göstermedim.
Geçtiğimiz günlerde Avusturya’da ‘Drei Tage vor Auschwitz’ başlıklı bir sergiye imza attın, serginin ele aldığı kavram ve sergilenen işler açısından bizlere bu sergiden biraz bahseder misin?
Bir gün bir rüya gördüm, yıllar önceydi. Çok garip bir otoportre yapıyordum rüyamda. Koskoca bir tuvale binlerce otomobil boyamışım, hepsinin direksiyonunda ben oturuyorum.
Hüseyin Işık, dijital çizim, 2017
Rüyamdaki o Otoportreyi unutmadım. Hala o resmi, o otoportreyi çizmeye, boyamaya çalışırım. Bilirim nafile bir uğraş, hiç bir somut nesne rüyanın yerini tutmaz. İşte onun yerine ya da onu yapamamanın acısını azaltmak için arasıra garip otoportrelere girişirim, budur maruzatim. Defterimde sayfa bol, ömrümün sonuna kadar hergün yeni bir sayfa açabilirim. Bunu abartı olarak değil, yaratıcılığımın bir gereği olarak görüyorum. Eğer o gün yeni açacak bir sayfam yoksa, bilin ki ben ölüyüm.
“Drei tage vor Auschwitz” yani “Auschwitz`den üç gün önce” aslında bir yan ürün. İki sene önceki röportajımda bahsettigim “Savaş Devam Ediyor” ya da “369 hafta Viyana” çalışmalarının yan ürünlerinden biri. Bu çalışmaları, çizimleri yaparken gözüme bir katalog ilişti, aile albümlerinden bir fotoğraf kataloğuydu. Normalde benim için çok can sıkıcı bir şey bu tür fotoğraf albümlerine bakmak. Çünkü bütün fotoğraflar aynıdır, aynı düğün fotoğrafları, aynı bahçede toplu yemek fotoğrafı ya bir balo ya da dans salonundan bir enstantane, ailece toplu halde fotoğrafçılarda verilen pozlar, gelin adayı genç kızlarlara, damat adaylarının değişik aksesuarlarla çekildikleri fotolar, amaç müstakbel damat ve gelin adaylarına fotoğraf yollamak (bkz: seksenbeş yıl sonra facebook), gidilmiş yerlerden kartpostal türü çekilmiş hatıralar… hepsi de bana tanıdık ve can sıkıcı gelir. Dediğim gibi normalde gördüğümde sıkıntıdan içimi bayıltacak bu aile albümlerinden degişikti bu katalogta toplanmış fotoğraflar.
Hüseyin Işık ‘Portreler, Auschwitz’ desen, 2017
Hüseyin Işık ‘Portreler, Auschwitz’ kağıt üzerine mürekkep, 2017
O katalogdaki fotoğrafların sahiplerinin bir toplanma kampında öldürüldükleri, belki de korkunç işkenceler altında azap çektiklerini bilmek, fotoğrafların çekildikleri anların masumiyeti ve sevincinin yanında bende acı bir duygu bıraktı. O kahrolası tasarlama gücüm, yaşananları gözümün önünde tek tek canlandırdı. Bu güzel kız, gaz odasına yollanmadan önce kaç kez tecavüze uğradı, bu kadının öldürülmeden önce ağzındaki altın diş kerpetenle nasıl söküldü. Ya bu yaşlı adam, işe yaramaz diye ilk öldürülenlerden miydi? diye gözümde binlerce film, sahne dolaştı. En acısı da elimde tuttuğum fotoğraflar ve albümlerdi.
Nasıl kahrolası bir duygudur ki, bir insan ölüme giderken yanına eşya diye sadece bu fotoğraf albümlerini, bu cansız hatıraları, bu uzaktaki sevdiklerini alır. Bu nasıl bir dünyadır ki şimdi ben, bu cansız hatıralara bakıp yeni desenler çizer dururum.
Olay bundan ibarettir. Orijinal fotoğrafların yanında çizdiğim desenlerin hiçbir hikmeti yoktu. Nedendir bilinmez, ben hala o katalogdaki fotoğrafların illüstratif çizimlerini bir deftere çizmeye devam ettim. Fotoğraflardaki suratlara uzunca baktım. Hiç birinin gözünde, bir süre sonra bir toplama kampında öldürüleceklerine dair bir şüphe ya da korku ışığına rastlamadım.
Tıpkı bu gün bizim çektiğimiz hatıra fotoğrafları ve selfiler gibi…
Onlar, “Auschwitz’den üç gün öncesini” yaşadıklarını bilmiyordu, ya biz?
19 Aralık 2017 Viyana
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
‘Geçtiğimiz yüzyıl savaşların, katliamların ve soykırımın yüzyılıydı. Bu yüzyıl da farklı olmayacak, insan ne zaman biterse, savaş da o zaman bitecek.’
Hüseyin Işık, yaptığı aksiyon, performans ve yerleştirmelerin dışında, farklı ülkelerde, ağırlıklı olarak Avusturya’da çok sayıda sergi yaptı. Bunun dışında İtalya, Fransa, Almanya, İspanya gibi ülkelerde eserleri sergilendi. 2009 yılında uluslararası Venedik bianelinde üç değişik calışma sergiledi.
Hüseyin Abi merhaba, uzunca bir süredir “Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi” başlıklı bir seriyle seni takip ediyoruz. Bu desen macerasının nasıl başladığını öğrenebilir miyiz?
Ben kendimi bildim bileli savaş devam ediyor, duyduğuma göre ben doğmadan önce de savaş varmış. Anladığım kadarıyla ben öldükten sonra da bu savaş devam edecek. Ruh sağlığımı korumak için bazen yüksek sesle, kendi kendime bağıra çağıra konuşurum, eskiden de kendi kendime konuşup gülerdim, delilik o günlerden kalma. Bir gün bizim eve kediler geldi. Kız arkadaşım, İranlı bir ailenin bakamadığı kedileri kaptığı gibi eve getirmiş. O günden beri sadece kendimle değil kedilerle de konuşuyorum. Onlar beni anlıyor. Bu desenler aslında başka bir projenin yan ürünleri, daha doğrusu ısınma turları.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Uzun gece yürüyüşlerimin birinde, kendimi birdenbire şehir hapishanesinin kasvetli kapısının önünde buldum. Üç beş sokak aşağısı gestaponun ünlü işkence merkezi, şimdi yerinde yeller esen boş bir park, Antifaşizm Anıtı, üzerinde “Asla unutma” yazıyor. Gestapo merkezi artık yok ancak ruhu Viyana’nın her yerinde dolaşıyor. Birdenbire gözümde her şey canlandı. Kaba bir hesapla nasyonal sosyalistlerin yani Nazilerin tam 369 hafta Viyana’da iktidar oldukları aklıma geldi. Sonra, bununla ilgili bir şeyler yapmaya karar verdim. Uzun bir araştırma sürecinden sonra elimde bir sürü fotoğraf, belge ve film birikti. Nasıl bir stil ile çalışacağımı düşünürken durmadan bir şeyler karaladım. Gördüğünüz desenler bu karalamaların ürünü, yapacağım işin asıl çalışmaları değil.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2016
Kimi zaman toplama kamplarından iç burkucu karelere, kimi zaman da cumhuriyetin ilk yıllarını anımsatan enteresan sahnelere rastlıyoruz. Birbirinden bağımsızmış gibi gözüken bu işler nasıl bir bütünlük arz ediyor?
Dediğim gibi, bir sürü film, fotoğraf ve belge topladım. Amacım o yıllardaki hayattan kesitler görmekti, bazı çizimlerin sana cumhuriyetin ilk yıllarını anımsatması ilginç çünkü o yıllar modernleşme yıllarıydı ve bu doğrultuda bir çok etkinlikler yapılmıştı yeni cumhuriyette, ama bu çizimler aslında otuzlu kırklı yılların Viyana’sına ait. Bazen bir kentte, vahşi barbarların hüküm sürdüğü dönemlerde bile hayatın normal bir biçimde kendi mecrasında devam ettiği olur. 12 Eylül döneminde biz kan ağlarken hayat bir çok semtte, mekanda vur patlasın çal oynasın şeklinde devam ediyordu. Viyana’da da öyleydi: bir taraftan tarihin en vahşi yönetimi, diğer taraftan normal hayattan kesitler vardı ve bu durum beni cezbetti. Tabii bu söylediklerim sizin gördüğünüz çizimler için değil. Gördüğünüz çizimler yaşadığım hayattaki vahşi sahnelerden kesitleri içerir. Desenler bazen Viyana’dan, bazen İstanbul’dan, bazen de Orta Doğu’daki kanlı savaşlardan anlar sunar.
Senin için bir savaş ressamı diyebilir miyiz?
Haftanın üç günü Viyana’ya gidip ders veriyorum, haftanın diğer dört günü kendimle savaşıyorum, kendi düşüncelerimle, projelerimle dalaşıyorum. Savaşı ister istemez üzerimizde taşıyoruz. Her sabah kalkıp uyanmak, her akşam yatıp uyumak. Önce nefes alıp sonra o nefesi geri vererek, büyük bir savaşın içindeyiz zaten. Avusturya İşçi Marşı’nın ilk satırları şöyle, “Hayat denilen kavgaya girdik/ çelik adımlarla yürüyoruz”. Doğduğum günden beri savaşın içindeyim. Bazen savaş çok yakınımda, bazen çok uzaklardaydı ancak her zaman gazete, televizyon ve diğer medya araçları sayesinde yanımdaydı. Odamın içi, atölyem, uzandığım yatak, yürüdüğüm yollar, gittiğim mekanlar, her yer benim için bir savaş alanıydı. Yazıp çizmenin dışında her konuda yeteneksiz olan ben, bu savaşın bir parçası olamazdım. Ne emir vermesini bilirim, ne de almasını.
Tarihin bir cilvesi olsa gerek ki, yıllar önce Viyana’da oturduğum ev Grippenkerl sokağındaydı. Prof. Grippenkerl akademide Savaş Sahneleri Bölümü’nü (atölyesini) yönetiyormuş. O zamanlar böyle bir bölüm varmış. Adolf Hitler, Viyana’ya geldiğinde bu bölüme başvurmuş. Ama prof. Grippenkerl, Adolf’un dosyasını yeterli bulmamış ve onu tiyatro dekorları bölümüne göndermiş fakat Adolf yine reddedileceği korkusuyla buraya başvurmaya cesaret edememiş. Sonuç olarak da benim resmettiğim bu vahşeti yaratmış. Geçtiğimiz yüzyıl savaşların katliamların ve soykırımın yüzyılıydı, bu yüzyıl da farklı olmayacak. İnsan ne zaman biterse, savaş da o zaman bitecek.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Neredeyse yüzüncü çizime kadar geldin. İstikrarlı bir süreç, bu desenlere daha ne kadar devam etmeyi düşünüyorsun?
Aslında daha fazla çizimim var fakat hepsini Instagram üzerinden Facebook’a koymuyorum. Telefonun kamerası ve kötü ışıklarla çektiğim fotoğraflar bulanıklık ve koyuluklarıyla bana savaş dönemlerini hatırlatıyor. Hiçbir teknik müdahalede bulunmadan bu fotoğrafları yayınlıyorum. Bu tür çizimler tabii ki devam edecek, belki başka isimler altında. Savaş devam edecek ve biz hiç bir zaman kediyi göremeyeceğiz. Kedi sahneye girme sırasını hep bekleyecek. Şu anda bir sergi düşüncem yok. En fazla web sayfamda desenlerin bir bölümünü paylaşırım.
Viyana ve Türkiye arasında mekik dokuyan bir sanatçısın. Viyana’ya ne zaman, hangi amaçla taşındın? Seni tanımayan okuyucular için şu anki çalışmalarından, neler yaptığından bahsetmek ister misin?
Ne katil olmak istedim ne de maktul, “Ne cinnet, ne de cinayet“ deyip ülkeyi terk ettim. O yıllarda Türkiye`ye vize uygulamayan doğru dürüst tek Avrupa ülkesi Avusturya idi. Viyana şehrinin benim için bir albenisi vardı. Bunlar, seçimimde birer etken oldu. Şu sıralar, üç dört farklı projeyle uğraşıyorum. Sergi projelerim var. Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım Avusturya ile ilgili bir video projesi beni oldukça meşgul ediyor. Yarım bıraktığım, bana pis pis bakan işlerim var.
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Hüseyin Işık, ‘Savaş Devam Ediyor Sevgili Kedi’, kağıt üzerine mürekkep, 2015
Viyana, 1938’den 1945’e İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar Nazi Almanya’sının etkisindeydi. Başkent statüsünü kaybettiği dönemler oldu. Helnwein’in resimlerinde de benzer hesaplaşmalar görüyoruz: masum kız çocukları ve faşizmin estetik gerilimi.
Aslında Helnwein meselesi bambaşka bir söyleşi konusu. Kısaca şunları söyleyeyim: Helnwein’ı besleyen kaynaklar ve çağdaşları, bir taraftan Avusturya’nın Fantastik Realizm ressamları Ernst Fuchs, Rudolf Hausner, diğer yandan Viyana Aksiyonistleri Günter Brus, Otto Muehl, Hermann Nitsch ve Rudolf Schwarzkogler’dir ve Helnwein bunlardan etkilenmiştir. Helnwein’in bu iki farklı akımdan insanlarla da kontağı vardı. Özellikle Günter Brus ve Schwarzkogler’ in işlerinde Helnwien’ı etkileyen kuvvet açıkça görülür. Tabii ki yakın arkadaşı Deix başta olmak üzere Avusturya’nın milli karikatüristlerini de unutmamak gerekir. Bunlar savaş sonrası kuşağı sanatçılarıdır. Bu sanatçıların hepsinde bir anlatım derdi vardır ve her biri kendine göre bir yol bulup hesaplaşmalarını yapmışlardır, bazıları ise halen yapıyor.
Türkiye’den genç sanatçıları takip ediyor musun?
1999’dan 2012 yılına kadar Türkiye’ye hiç gelmedim. O yıllarda Türkiye’deki genç sanat akımlarını, arada sırada internette gördüklerim dışında takip edemedim,. Veya benim genç diye nitelediğim arkadaşlarımın çoğu müzelik olmuşlardı. Son üç yıldan beri yaptığım ziyaretlerimde en çok ilgimi çeken işler, sokaklardaki yazılar, graffitiler, afişler ve benzeri işler oldu. Özellikle gezi olayları esnasında ortaya çıkan işler mükemmeldi.
Söyleşi için için çok teşekkürler, son olarak ilave etmek istediğin bir şeyler varsa lütfen.
Son sorular bana idamı hatırlatıyor, eğer bu son soruysa bundan sonrakileri tabutumdan naklen yayınlayacağım. Şaka bir yana uzun zamandan beri önemsediğim bir alan var: Kamuya açık yerlerde sanat yapmak ve bu doğrultudaki işleri destekliyorum. Avusturya`da özellikle kamusal alanda çok sevdiğim işler yaptım, hastaneler, kütüphaneler, okullar, tren istasyonları, sokaklar, caddeler ve sınır boyları gibi yerlerde. Sanatı ayağa düşürmek niyetindeyim ki korkulan, saygı duyulan bir şey olmaktan çıkıp severek yaptığımız bir iş olsun.
Julien Brunet ‘TÊTE COUPÉE’ 2015 ink on paper 60 x 80 cm
Né en 1978, Julien Brunet développe une pratique multiple : peintures, dessins, livres, vidéos. Entre des sources issues de la bande dessinée et des mangas et une grande tradition picturale, ses dessins et vidéos visent cette même recherche d’une surface absolument vibrante. Réalisés patiemment à l’encre, à l’aide d’une multitude de points faits au rotring, les dessins se construisent dans une durée lente. La surface apparaît par déplacements graduels de la main sur une même feuille ; une présence du corps qui donne à ses œuvres sur papier une qualité surprenante de velours et une réelle densité de matière. Fragments de corps, végétaux, minéraux, rayons lumineux, figures de monstres se déploient en un magma sans solution de continuité qui évoque souvent les cadavres exquis surréalistes. Dans la lignée d’un Seurat puis d’un Polke, également, il déconstruit la vision à l’aide d’images composées sous forme de trames. Ici, le regard se situe sans cesse au cœur d’une ambiguïté entre peinture et sérigraphie, apparition et disparition de l’image étant au centre de sa recherche.
De la même façon, Julien Brunet joue avec une grande subtilité sur une indécision entre édition et dessin. Réalisés à la palette graphique, ses œuvres sur papier ont d’abord une existence virtuelle. Dans un second temps seulement, l’artiste décide de les tirer sur papier, développant une pratique importante d’éditions et de livres. Pour une série réalisée en 2012, il choisit de les tirer à un nombre limité d’exemplaires (cinq], notant au passage qu’il les considère « un peu comme des tirages photographiques » ou encore des gravures, dont ces œuvres sur papier possèdent toute la force lumineuse d’une palette de noirs et de gris. Dans ses films d’animation, Julien Brunet nous plonge dans le même glissement progressif au cœur d’une sensualité de la surface. Une progression lente, fascinante, parfaitement orchestrée dans laquelle il nous emporte, sur une musique tout aussi hypnotique de Bertrand Gruchy.
Marion Daniel Commissaire associée au Frac Bretagne, 2016
Julien Brunet ‘Sans titre’ 2016, Encre de Chine et acrylique sur toile, 140 x 180 cm
1978 doğumlu Julien Brunet, çok yönlü çalışmalar yapıyor : Pentürler, çizimler, kitaplar ve animasyonlar. Çizgi romandan ve mangalardan devşirilmiş kaynaklar ile büyük bir resim geleneğinin arasında yer alan çizimlerinde ve video animasyonlarında, tam anlamıyla kıpır kıpır bir yüzeyde aynı arayışın peşinden gidiyor. Rotring’le yapılan binlerce noktadan oluşan, mürekkeple ve sabırla işlenen çizimleri, ağır akan bir zamanda gerçekleşiyor. Yüzey, elin aynı kâğıt üzerinde yavaş yavaş yer değiştirmesiyle ortaya çıkıyor; kâğıt üzerindeki işlerine şaşırtıcı bir kadife dokusu ve gerçek bir malzeme yoğunluğu kazandıran, bedenin bu varlığı. Beden, bitki, mineral parçaları, parıltılı ışınlar, canavar figürleri, çoğunlukla gerçeküstücü, seçkin cesetleri çağrıştıran, devamlılık kaygısı gütmeyen bir magmada ortaya seriliyorlar. Seurat’nın olduğu kadar devamında Polke’nin de izinde, taramalar halinde düzenlenmiş figürler aracılığıyla imgelemin yapısını çözüyor. Bakış sürekli olarak pentürle serigrafi arasında, sanatçının araştırmasının merkezini oluşturan imgelemin belirmesi ve kaybolması arasında belirsizliğin ortasına yerleşiyor.
Julien Brunet aynı şekilde desenle baskı arasındaki bir kararsızlıkla da büyük bir ustalıkla oynuyor. Grafik programında gerçekleştirilen kâğıt üzerindeki işleri, öncelikle sanal bir varlık kazanıyorlar. Sanatçı ancak ikinci bir aşamada onları kâğıda basmaya karar veriyor ve bu vesileyle önemli bir baskı ve kitap pratiği geliştiriyor. 2012’de ürettiği bir seriyi sınırlı sayıda (beş) basmayı tercih etti, ve bu arada onları “biraz fotoğraf baskısı gibi” hatta gravür gibi kabul ettiğini belirtti. Kâğıt üzerindeki bu eserler bir siyah ve gri paletinin tüm ışık gücünü barındırmaktaydı. Julien Brunet animasyon filmlerinde de bizleri yine yüzeyin ayartıcılığından derinliklere doğru giderek ilerleyen bir kayışa sürüklüyor. Bertrand Gruchy’nin bir o kadar hipnotize edici müziği eşliğinde bizleri ağır, büyüleyici ve kusursuz şekilde düzenlenmiş bir yolculuğun içine çekiyor.
Marion Daniel Frac Bretagne’da ortak sorumlu, 2016 Türkçesi : Ebru Erbaş
Julien Brunet ‘Babe Touching’ 2016 ink and acrylic on canvas 140 x 200 cm
İşte tüm bunlar; kabusların, düşük bütçeli korku filmlerinin ve kıyametin alâmetleridir. Bu; tabulardan uzak, kayıp diyarlarda bizi güçlü bir dürtüyle dehşetengiz korkularımıza bağlayan Suehiro Maruo’nun sanatıdır.
İnsan ruhunun zifîri karanlığına daldırdığı fırçasıyla Suehiro Maruo, cüretkar ve ahlaksızca yücelttiği resimlerinde, asıl korkmamız gereken canavarların kendimiz olduğu gerçeğine dikkat çeker.
Ölümcül bir düşman karşısında dehşete düşmüş zavallı bir kadının korkuyla donup kalmış göz bebekleri, kanı çekilmiş bir yüzün sessiz çığlığı, canlı bir cenaze. Akbabaların ölüm dansı yaptığı şimşeklerle dolu bir gökyüzünün altında leş yiyici ucuberlerin cirit attığı bir savaş meydanı ve kılıcı elinde yaralı bir asker. Acımasız bir celladın ilmeği sıkmasıyla son nefeslerini vermek üzere olan zavallı seks köleleri.
İşte tüm bunlar; kabusların, düşük bütçeli korku filmlerinin ve kıyametin alâmetleridir. Bu; tabulardan uzak, kayıp diyarlarda bizleri güçlü bir dürtüyle, dehşetengiz korkularımıza bağlayan Suehiro Maruo’nun sanatıdır.
1950’lerin ortalarında Nagazaki’de dünyaya gelen Maruo’nun karanlık hayal gücünü nelerin beslediğini bilemiyoruz. Yaşamına ilişkin bildiklerimiz de son derece sınırlı: Çizim ve resim yapmayı kendi kendine öğrenmiş, geçimini sağlamak için erotik manga çizimler yapmaya başlamış, sonrasında yeteneğini daha da geliştirip, seks ve şiddet temalarına cesurca eğilmesiyle zamanla fark edilmiş.
Maruo’nun manga dünyasına girişiyle birlikte sanatçının bu alanda altını üstüne getirmediği konu da kalmıyor. 19. yüzyıldan kalma Japon muzan-e ‘vahşet’ ahşap baskılarını anımsatan çalışmaları, aynı zamanda Amerikan pulp sanatının izlerini de taşımaktadır. Ucuz romanın bu altın çağında, Maruo ve çağdaşları, doğulu ve batılı biçim özelliklerini, gangsterlerin karanlık sokaklarında bir araya getiriyorlar.
Amerikan sanatına olan ilgisinin yanı sıra Maruo, 1920’ler ve 30’ların Alman cazibesine de kayıtsız kalmamıştır. Yüzünü batıya dönmesiyle birlikte geleneksel Japon sanatından fark edilir şekilde uzaklaşmıştır. Şöyle ki, Asyalılar ve Beyazlar arasında biçimsel bir bağlantı kurmak için karakterlerin yüz özelliklerini hatta kıyafetlerini -kurbanın gözlerindeki korku unsurunu bile göz önünde bulunduracak bir incelikle- açıkça manipüle eder. Ve günümüzdeki ‘superflat’ imgesi, çoğu çağdaş Japon sanatçının onur nişanesi haline gelmişken, Maruo daha derin, daha Avrupai bir betimlemeden esinlenerek, onun sinemaya yakın anlatımını yoğunlaştıran eşsiz bir stil ortaya koymuştur.
Suehiro Maruo
Maruo’nun bu pornografik korku sahneleri aracılığıyla kayda değer bir eleştiri geliştirmek mümkün müdür? Crumb’un ‘the Great Masturbator’u bile bir çaresizlik hikayesiyken, ensest ilişkide var olan, abisinin teyzesiyle cinsel ilişki peşindeyken, babanın, okul kıyafeti kostümlü kızına tecavüz etmesinin anlamı nedir? Mauro’yu ‘Shit Soup’ta üç aşığı kendi dışkılarını yerken betimlemeye mecbur kılan şey neydi? Karanlık bir karnavalın perde arkasında, hedonistik bir tecavüz, bir cinayet ve ihanet masalı olan Maruo’nun 1984 tarihli romanı Mr. Arashi’s Amazing Freak Show’dan ne anlam çıkarmalıyız? Sanatının görkemli kompozisyonlarını takdir ederken kendi duygularımıza ne derece uzaktayız?
Bu insani entropi ile vahşi etkileşimler arasındaki bağlantı, tabiatın bizzat kendisidir. İnsan ve hayvanat arasındaki çizgi, çoğu kez hem Maruo’nun sanat düzleminde resimsel açıdan, hem de davranışlarımızı belirleyen toplumsal gelenekler ve sapkın öznelerin asal dürtülerinde sembolik açıdan bulanıklaşır. Bu durumda, bizler, insan kalıntılarını didikleyen akbabalardan, sıçanlardan, genç kızlara göz koyan vahşi yaratıklardan ya da karanlığın derinliklerinde gizlenen zehirli sürüngenlerden gerçek anlamda ne derece uzaktayız?
Suehiro Maruo
Şaşırtıcı olan, sonuç olarak, Maruo’nun Planet of Jap’da ayrıntılı olarak gösterdiği üzere zaman zaman insanlığın sarsıcı bir portresini resmetmek için bu ilkel perdeyi kaldırmayı seçmesidir. 80’lerin ortalarında alkışlanan siyasi manga kulvarında – batı dünyasının liberal malzemelerini kullanmasına rağmen – Maruo, aşırı milliyetçi ve üstünlükçü bir tavır sergilemektedir. Japon askerlerinin, Los Angeles ve San Francisco’ya atom bombası attığı geniş bir fantezi evreni tasvir ederken, Maruo’nun tüm sadistik eğilimi, ustura ağzı gibi keskinleşmekte, Japon direncinin fanatik sınırlarda dolaşan, her şeye karşı olan siyasi açıklamalarına sert bir uyarı niteliğindedir. Planet of Jap’danalınacak ders gayet açıktır: “Aptal olmayın… Japonya, bugün bile dünyanın en güçlü ülkesidir.”
Marou’nun işlerinin rahatsız edici, derinlikli etkileri, hem bireysel hem de insanlık ailesi olarak zihnimizde ciddi sarsıntılar yaratıyor. Hal böyleyken sanat, hiçbir sosyal evrim ya da toplumsal sınıf tanımayan karanlık olgularla konuşmaya başlıyor. Bizler, sapkınlık ve ahlaksızlıkla ördüğümüz riyakârlıklarımızla onlardan uzak durmaya çalışırken, Maruo nehrin öte yakasına geçiyor ve kendi başımıza yaratamayacağımız ya da hayranlığımızı itiraf edemediğimiz sahnelerle geri dönüyor. Böylece bizler de suçluluk ve minnettarlık duygularımız birbirine karışmış bir halde, tabiatımızdan ayıramayacağımız hastalıklı bir merakla sayfaları çevirmeye devam ediyoruz.
Türkçesi: Erman Akçay
Suehiro Maruo
Apocalyptic Visionary: Suehiro Maruo
Sinking his talons into the twisted fragments of the human psyche and emerging with terror-inducing blood, guts, and depravity, illustration virtuoso Suehiro Maruo has built a career on making us realize that we are the very monsters we fear. Annie Tucker checks under the bed.
Juxtapoz Magazine, January 2006 – issue #60
AN UNDEAD MAN, wrapped in blood-splattered bandages, claws at his chest as his eyes glaze over and his mouth opens in a silent scream, wide enough for a hungry crab to crawl out. A women’s hair stands on end as she clutches her face in horror at an unseen assailant. A soldier for a lost cause writhes on a battlefield teeming with predator, gripping his bloody sword as vultures circle overhead in the lightning sky, snakes coil themselves around his body, and a scorpion bides its time on a nearby skull. Naked sex slaves buond in chain take their last breaths as amasked man tightens the noose.
This is the stuff of nightmares, horror movies without resolution, and the apocalypse. This is the art of Suehiro Maruo, a no-man’s-land devoid of taboos thet binds our worst fears into a tight knot.
Suehiro Maruo
Born in Nagasaki during the in-between of the 1950s, Maruo’s deep-dark imagination remains a locked fortress for the most part. The facts at hand are limited: a high school dropout who taught himself to draw and paint, Maruo first published art in erotic manga to support himself, then gradually got noticed for his technical skill and his intrepid exploitation of sex and violence.
In the decades following his entrée into the wild World of manga, Maruo has left no thematic stone unturned in his systematic conquest of the genre. His work is most readily identified with the Japanese muzan-e “atrocity” woodblock prints of the 19th century, but it also incorporates myriad and undeniable shades of classic American pulp art. Hybridized accounts of eastern and western sights and lore became persistent in Japan following pulp fiction’s heyday, as Maruo and his contemporaries appropriated the art’s dark alleys, stiff cocktails, and gangster icons of that movement for stylistic and atmospheric guidance.
In addition to his limited interest in American art, Maruo has also professed a fascination with 1920s and ‘30s Germany. His predilection for looking westward has also resulted in a number of noticeable stylistic deviations from traditional Japanese art. Namely, he perceptibly manipulates his subjects’ facial features and clothing to bridge the gap between Asian and Caucasian, a technique that also conveniently beefs up the fear factor in the surgically enhanced eyes of his victims. And while “superflat” imagery today has become a badge of honor for many contemporary Japanese artists, Maruo has quite a taste for deeper, more European-derived Picture planes to intensify his near-cinematic narratives, pictures that truly validate the “thousand words” concept.
Is it possible to glean any valuable truths from Maruo’s porno-horrific scenes? What meaning, if not hopelessness, exists in the incestuous, Crumb-like story “The Great Masturbator”, in which a father rapes his schooolgirl-costumed daughter while her brother pursues a sexual relationship with his aunt? What compelled Maruo to depict three lovers eating their own feces in “Shit Soup”? What do we make of Maruo’s 1984 novel Mr. Arashi’s Amazing Freak Show,a hedonistic tale of rape, murder, and betrayal set against a dark carnival backdrop? Can we divorce our emotiıns from the material long enough to appreciate the art’s merit as a series of spectacular compositions? What’s even more palpable than the shock Mauo seeks relentlessly to invoke is the uncomfortable suspicion his work invites that some of these episodes are actually playing out in real flesh-and-bloodscenes as we speak.
Suehiro Maruo
Amid this human entropy, these transgressive interactions, nature is a near-constant thread. The line between man and beast is often blurred both physically, in the forced integration of the two on Maruo’s Picture plane, and symbolically, in the deviant primal urges of his subjects, who shun the human domains of reason and social mores that might regulare their behavior. How far off, then, are we really from the birds pecking at human remains, the scavenging rats, the leopards absconding with young girls, or the serpentine, poison-tongued creatures that lurk in the depths and the shadows?
It is suprising, consequently, that at times Maruo chooses to lift this primordial veil to reveal a remarkably advanced, efficient portrait of humanity, particularly as manifested in Planet of Jap.In this acclaimed political manga strip from the mid-‘80s-in spite of his liberal dips into the western worldfor material-Maruo maintains a fiercely nationalistic, even supremacist, stance. Crafting an expansive fantasy world in which Japanese soldiers drop atomic bombs on Los Angeles and San Francisco, and sharpening all Maruo’s sadistic inclinations to a razor’s edge, the strip signifies a scathing warning to political naysayers and borderline-fanatical declarations of Japanese resilience. Indeed, the moral of the story in Planet of the Jap couldn’t be more clear: “Don’t be fooled… Japan is still the strongest country in the World.”
The nagging and visceral effects of Maruo’s work can wreak havoc on our consciousness, both as individuals and as participants in the human condition. And yet the art speaks to something base in all of us that no amount of social evolution or etiquette can raze completely. While we stand just on the other side of the fence from perversion and iniquity, unable to completely tear ourselves away but scared to jump over, Maruo scales that barrier and returns to us with all that we cannot create for ourselves or admit to coveting. And thus is is with mixed sense of gratitude and guilt, with that morbid curiosity that remains inextricably linked to human natüre, that we go on turning the page.
“Mutlak bir ölüm, ancak ölümün zevkine varanlar için mevcuttur.”
Antonin Artaud, ‘L’Ombilic des limbes’
Gündelik dilde ‘cenaze kıtırı’ tabiri, ölülerin tabuta konulması ve mezarlığa taşınması işini üstlenen cenaze görevlileri için kullanılır. Bu ifade, eskiden ölen kişinin gerçekten bu hayattan göçüp gittiğini teyit etmek için ayak başparmağının bükülerek çıtlatılması efsanesinden kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca bu sözün kökeninin, XIV. yüzyıldaki büyük kara veba salgını sırasında ölülerin ‘kancaların’ ucuna takılarak taşınmasından geldiği de rivayet edilir. Fransız Akademisi’nin sözlüğü ise bambaşka bir köken verir ve bu ifadenin, mecazen ‘ortadan kaldırmak’ anlamına da gelen ‘croquer’ fiilinden türediğini açıklarken bu adlandırmanın, eski Yunanca kökenli ve ‘et yiyici’ anlamına gelen sakrofaj (lahit) sözüyle de akraba olduğunu belirtir. Bu durumda ‘cenaze kıtırı’ basitçe ‘ölüleri ortadan kaldıran kişi’ olacaktır yani onları toprağa gömen dolayısıyla topraktan da çıkarabilecek olan kişi.
‘Cenaze kıtırı’ biyolojide de bazen leşle beslenen böcek ya da solucanlar için kullanılır hatta 2014 yılında ‘deuteragenia ossarium‘ olarak adlandırılan, yuvasının girişini ölü sineklerle tıkayarak larvalarını koruyan garip bir tür ‘cenaze kıtırı arısı’ keşfedilmiştir. Son olarak sanat alanında ise bir resmin ‘kıtırı’ resmin krokisi, kabataslağı, ilk konturları demektir.
Yukarıda özetlenen tüm bu açıklamalar, imgeleminden doğan kadavralara yoğunlaşarak ve tekniğin gerektirdiği tüm sabrı göstererek ölümü kelimenin tüm anlamlarıyla ‘kıtırlayan’ ve sonra da fırçayla resmeden, üretken sanatçı Stéphane Blanquet’ye mükemmelen uyuyor. Blanquet’nin kafkavari, eziyet verici, ince ve zarif eserleri, sanatta ölümün temsilinin oluşturduğu çok eski geleneğe eklemleniyor ve bakışlarımızın çekicilikle iticilik arasında salınmasına yol açıyor.
1973 doğumlu Stéphane Blanquet her gün zihninin ürettiği hayali kabirlere iner ve orada topraktan çıkarttığı hayaletler, kabir heykelleri ve diğer cesetlerle sayfasının uzamını tıka basa doldurur. Titiz işleri sineklerin, solucanların kaynaştığı ve dantelaların, kadifelerin, çene kemiklerinin ve çürümekte olan cesetlerin üst üste yığıldığı bir tür mahzen gibi düzenlenmiştir.
Blanquet’nin parçalanıp lime lime edilebilen, leş kokular saçan beden temsillerinden oluşan işlerinde Antonin Artaud’yu andıran bir şeyler vardır. Hayatla karmaşık ilişkilere giren beden, Blanquet için olduğu kadar Artaud için de evrensel bir gizem, bir atık torbası, her bir organın durmaksızın biyolojik bir işlevi yerine getirdiği ve böylelikle çevresindeki dünyaya en kötü kokulu çıktılarını boşaltmak suretiyle anlam ifade eden bir statü kazandığı gerçek bir fabrikadır. Böylece Blanquet’nin kâğıttan ya da tuvalden zemini, bedenlerin özerk makineler halinde devindiği bir sahneye, bir platoya, küçük bir gölge tiyatrosuna dönüşür.
Blanquet’nin bakışı dışarlıklı, ‘fizik- optik’ ilişki kapsamında değerlendirilebilecek bir bakış değildir. Karıncalar gibi kaynaşan desenleri şeylerin yüzeyini aşar ve filozof Merleau-Ponty’nin ifadesiyle, yüzeyi kelimenin tam anlamıyla söküp atarak “şeylerin nasıl şey, dünyanın da nasıl dünya olduğunu göstermek için şeylerin kabuğunu kazır.” Böylece organik bir labirent içinde, şifalı bir rahatsız edicilik içeren eseri, susturulmak ve saklanmak istenene ve daima biraz uzağa, ‘toplumsal hayatın ulislerine’ iteklediklerimize övgüler düzer.
Lolita M’Gouni / Türkçesi: Ebru Erbaş
Blanquet Exposition / installation Fürstenfeldbruck Kunsthaus Germany juin 2017
Stéphane Blanquet
Le Croque-Mort
Lolita M’Gouni
“Il n’y a de mort complète que pour qui prend le goût de mourir.”
Antonin Artaud, “L’Ombilic des limbes”
Dans le langage populaire, le “croque-mort” est le surnom désignant les employés des pompes funèbres chargés de la mise en bière des cadavres et de leur transport au cimetière. L’expression aurait pour étymologie légendaire le fait de croquer le gros orteil du défunt pour vérifier qu’il est bien passé de vie à trépas. On raconte également que cette dénomination aurait pour origine le fait que l’on utilisait un crochet “croc” pour manipuler les cadavres lors de la grande peste noire du XIVe siècle.
Le dictionnaire de l’Académie française donne une tout autre origine au terme et explique que “croque” vient de croquer qui, au sens figuré, signifie “faire disparaître”, en précisant que l’appellation est également très proche du mot “sarcophage”, issu du grec ancien, et qui signifie “mangeur de chairs”. Ainsi, le croque-mort serait tout simplement “celui qui fait disparaître les morts”, c’est-à-dire qui les enterre, tout en pouvant être amené à les déterrer.
En biologie, le terme “croque-mort” désigne parfois des vers ou des insectes nécrophages, et il existe même une étrange “guêpe croque-mort”, spécimen “Deuteragenia ossarium” découverte en 2014 protégeant ses larves en bouchant l’entrée du nid avec des carcasses d’insectes. Dans le domaine artistique enfin, on dit que l’on “croque” un dessin lorsqu’on réalise un croquis, une ébauche liminaire, les premiers contours d’une forme.
Ces brèves définitions ici rassemblées correspondent parfaitement à l’artiste prolifique Stéphane Blanquet, qui littéralement “croque”, puis dessine la mort à la plume, avec toute la patience que nécessite la technique, tout en s’occupant des cadavres nés de son imagination. Son œuvre kafkaïenne, torturée, fine et élégante, s’inscrit dans la lignée de la très ancienne tradition que constitue la représentation de la mort dans l’art, et fait osciller notre regard, entre attirance et répulsion.
Né en 1973, Stéphane Blanquet descend quotidiennement dans les sépultures imaginaires de sa confection mentale, desquelles il déterre les monstres, gisants et autres cadavres qui viendront ensuite saturer l’espace de la feuille. Son travail minutieux s’orchestre dans une sorte de crypte où s’amoncellent et grouillent des lombrics, mouches, dentelles, velours, mandibules et corps pourrissants.
Il y a quelque chose d’Antonin Artaud dans l’œuvre de Blanquet, laquelle est faite de représentations de corps sécables et divisibles, générateurs de miasmes. Toujours intrigant dans la vie réelle, le corps, pour Artaud comme pour Blanquet, est un universel mystère, un sac de déchets, une véritable usine où chaque organe ne s’arrête pas à une fonction biologique et prend alors un statut expressif, dévidant sur le monde environnant ses émanations les plus malodorantes. Le support de Blanquet, papier ou toile, devient alors une scène, un plateau, un petit théâtre d’ombres, où les corps semblent évoluer en tant que machines autonomes.
Ce que voit Blanquet n’est pas un regard au-dehors, qui s’inscrirait dans une relation “physique-optique”. Ses dessins fourmillants dépassent la surface des choses, et, pour reprendre les termes du philosophe Merleau-Ponty, ils arrachent littéralement la surface, “crevant la peau des choses pour montrer comment les choses se font choses et le monde monde (1)“. Ainsi, son œuvre salutairement dérangeante, dans un dédale organique, célèbre ce que l’on s’ingénie à vouloir taire et cacher et que nous repoussons toujours un peu plus loin “derrière les coulisses de la vie sociale (2)“ : la mort et ses avatars.
L’univers graphique de Stéphane Blanquet a séduit de nombreux journaux et magazines français (Libération, Le Monde, Les Inrockuptibles…) et son œuvre est régulièrement présentée dans le monde entier de Paris à Singapour en passant par Tokyo.
Agrégée en arts plastiques et docteur en arts et sciences de l’art de l’université Paris 1-Panthéon-Sorbonne, Lolita M’Gouni se fait également connaître sous l’appellation “LMG Névroplasticienne”. En septembre 2015, elle inaugure sa chronique – Mort et Création – pour Résonance Funéraire et signe ici son troisième article pour le magazine.
Nota : (1) Maurice Merleau-Ponty, “L’Œil et l’Esprit”, Paris, Éditions Gallimard, 1960, p. 61. (2) Norbert Elias, “La Solitude des mourants”, Paris, Éditions Christian Bourgeois, 1998, p. 70.
Lolita M’Gouni, agrégée en arts plastiques et docteur en arts et sciences de l’art de l’université Paris 1- Panthéon-Sorbonne.
Detail: Blanquet
Blanquet & United Dead Artists
1973 doğumlu Fransız sanatçı Stéphane Blanquet 1980’lerden bu yana çağdaş sanat dünyasındaki en üretken figürlerden biridir. İllüstrasyon, çizgi film, tiyatro, yayıncılık, sanat yönetmenliği gibi bir çok farklı dalda çalışan Blanquet, çocukken izlediği ‘Creature from the Black Lagoon’ filminden çok etkilenir ve bu deneyim onun mitoloji ve popüler kültür kodları arasında güçlü bir bağ kurmasına yol açar: Çizgi romanlar, şaka oyuncakları, sihirbazlık ve lunapark estetiği.
Hem sanatçı hem de yayıncı olarak üretken bir pozisyonda olan Blanquet çok geçmeden 1990’ların başında yeraltı sanat dünyasının liderlerinden biri haline gelir. Eserleri 1993’te Paris Regard Moderne’de, 1996’da ise Amerika ve Kanada’da sergilenir. Çalışmaları Blab!, AX gibi çizgiroman antolojilerine girer. 1996 yılında Angoulême International Comics Festivali’nde yayıncılık alanında prestigious Alph Art du fanzine ödülüne layık görülür.
2001’de Belçika Maison de la culture de Tournai’de retrospektif sergisi düzenlenir. Bundan sonra Amerika, İsviçre, Londra ve Fransa’da birçok sergiler açar, grup sergilerine katılır. 2008’de ilk duvar çalışmasını Avusturya’da Vienna Museumsquartier için yapar. 2009 yılında Musée d’Art Contemporain of Lyon’da “Quintet” sergisi için hazırladığı yerleştirme ise büyük etki uyandırır. 2010 yılında üç hafta kaldığı Japon’yada Tokyo Span Art Galeri’de bir solo sergi düzenler ve birçok etkinlik gerçekleştirir. 2012 ve 2013 yıllarında Singapur’da sergilediği yerleştirmeler ise geniş kitlelerle buluşmasını sağlar.
Blanquet 2007 yılından bu yana United Dead Artists isimli yayınevi işletmektedir. Roland Topor, Gary Panter, Tanaami Keiichi gibi büyük sanatçıların kitaplarının yanısıra Tendon Revolver, Muscle Carabine, Tranchée Racine gibi çeşitli dergi ve özel edisyonlar da yayımlamaktadır.
magasin de proximité
Buy it at the Halle Saint Pierre, in all the good bookstores or on blanquet.com
– you can also subscribe for the whole collection !! –
l’ensemble de la collection est disponible (pour un prix réduit) lors de la souscription
Rémi’nin bütünüyle el emeği göz nuru stop motion filmi The End, 2008-2009 yılları arasında, sanatçının Roubaix’deki evinde çektiği bir animasyon yapım. Dünyanın sonuna yaklaşırken, yıkım saçan bir bombardıman uçağının, havalarda uçuşan cinsel organların ve erkekten kadına dönüşen bir adamın hikayesi. Fotoğraflar bölümü ise Rémi’nin film setini ve karakterini tasarlayışını, hareket ve canlılık kazandırışını, ve en nihayetinde kafasını bedeninden nasıl ayırdığını ve ustalığını gözler önüne seriyor. Film, dokunaklı ve içten müziğini ise çellist Arnaud Marcaille’a borçlu.
Rémi ‘The End’
– FRANÇAIS –
Film d’animation de Rémi entièrement fait main, réalisé chez lui à Roubaix entre 2008 et 2009. L’histoire d’un homme qui devient femme, de sexes volants et d’un bombardier ravageur, le tout dans un décor de fin du monde. La rubrique “photos” montre toute l’ingéniosité de Rémi pour concevoir ses décors et son personnage, l’animer, le rendre vivant, avant de finir par le décapiter. Musique trépidante du violoncelliste Arnaud Marcaille, une bête de scène ! Pour les autres publications où Rémi est impliqué: