SON FERSAH X26: Can Temiz x Ersin Çağlayan x Aberrant Engin x Kaan Sağ
“Ne kadar hasar görsek de, kayıplarımız olsa da gözümüz pusulada devam edeceğiz. Grup olmak, grup kalmak şu devirde ne zor şey! Ama gidilecek yol, motive edilecek ruhlar olduğu müddetçe devam edeceğiz.”
Son Fersah, İstanbullu bir rock grubu. Ada Müzik’ten çıkan 5 şarkılık ilk EP’leri grubun adını taşıyor. Ülkenin sert müzik tarihine biraz hâkim olanlar Radical Noise’u hatırlarlar. O grubun gitaristi olan Ersin Çağlayan, Radical Noise sonrası Joke for a While, Shiva gibi başka gruplarla birtakım denemeler yapmış ve her ikisiyle de emo, punk rock, alternatif rock, nu-metal soundlarına aşina kulaklara iyi gelecek işlere imza atmıştı. Şimdi sırada Son Fersah var. Ersin burada gitarist ve vokalist. Grubun geri kalanı Kaan Sağ (Gitarist), Can Temiz (Bass), Abbetant Engin’den (davulcu) oluşuyor. Ve Ersin, prozodi tırmalamalarına fazla girmeden Türkçe Punk Rock işini kotarmayı başarmış. Açıkçası bu şarkıları İngilizce sözlerle İngiltere ya da Amerika’da yapsalar Son Fersah’ı Vans Warped Tour gibi turnelerde ya da Groezrock, Slam Dunk gibi festivallerde izliyor olurduk. Burada bu işler çok zor. Umarım Son Fersah elemanlarında yeterli özveri ve motivasyon vardır. Bu potansiyel harcanmasın. Yolları açık olsun… Sadi Tirak/ Hürriyet
Son Fersah X Punk Riot Day 2024 X IDGK
“If you’re particularly interested in the metal-sounding but punk-spirited albums of the John Bush era of Anthrax and the 90s Fat Wreck era bands, Son Fersah is just right for you.” -Paslanmaz Kalem
Son Fersah is an Istanbul-based rock band. Their first EP, released by Ada Music, features five tracks and bears the band’s name. Those familiar with the country’s hard music scene will remember Radical Noise. Ersin Çağlayan, the guitarist of that band, experimented with other groups like Joke for a While and Shiva after Radical Noise, producing work that would appeal to ears accustomed to emo, punk rock, alternative rock, and nu-metal sounds. Now it’s Son Fersah’s turn. Ersin is the guitarist and vocalist here. The rest of the band consists of Kaan Sağ (guitarist), Abbetant Engin (drummer), and Can Temiz (bassist). And Ersin has managed to pull off Turkish punk rock without getting too caught up in prosody. Frankly, if they had done these songs with English lyrics in England or America, we would be seeing Son Fersah on tours like the Vans Warped Tour or at festivals like Groezrock and Slam Dunk. It’s very difficult here. I hope the members of Son Fersah have enough dedication and motivation. This potential shouldn’t go to waste. May their paths be open… Sadi Tirak/ Hürriyet
“Eğer müziğinizi saf seviyorsanız bu grup size göre değil. Ama özellikle John Bush dönemi Anthrax, 90’lar Fat Wreck dönemi gruplarının metal soundlu ama punk ruhlu albümleri ilginizi çekiyorsa Son Fersah tam size göre.” -Paslanmaz Kalem
Son Fersah ‘Kendi Kıyametin’ 2017
“Grubun en çok sevdiğim özelliği punk ve thrash metal gibi türleri Türkçe sözlü şarkılarla icra ederken bu türleri gayet iyi sentezlemiş olmaları.” -BirGün
Ersin Çağlayan ve Kaan Sağ ile Son Fersah Röportajı (2024)
Son Fersah was formed in Kadıköy in 2013 by Ersin Çağlayan (Guitar, Vocals) and Kaan Sağ (Guitar). The duo’s history dates back to the vibrant rock scene of 1990s Istanbul. This era was a period of new exploration, where genres beyond classic metal, such as Hardcore, Nu- Metal, Grunge, Rap, Groove Metal, and Crossover, took center stage. Following a period of inactivity due to lineup changes, Son Fersah became active again with the addition of Can Temiz (bass guitar) and Aberrant Engin (drums). This duo, with their experience and recognition in the music scene, served as a catalyst in elevating the band to a new level and were instrumental in the preparation of their new 10-song album. The band started recording in 2023 and has completed all recordings in 2024-2025, preparing to share their new compositions with their audience.
Dergiler ve magazinler de okurların şeklini aldı, gittikçe daha yüzeysel ve ortamcı oldular ya da olmak zorunda kaldılar -ayakta kalmak için-. Kendilerinin bile sevmediği ya da dalga geçtiği, inanmadığı kişilerin haberlerini yapmak zorunda kalıyor çoğu, çünkü bunlar merak ediliyor ve insanlar bunlar hakkında yazılar, linkler görmek istiyor. –Kaan Akay
Golem sahne adıyla tanıdğımız Kaan Akay Dj’liğe 1997 yılında başlıyor. Bir çok festival ve mekanda beraber çaldığı Dj’ler arasında Dj Suv, Grooverider, Adam F, Goldie, Photek, Total Science, Klute, Dillinja, Paradox gibi isimler var. Yurtdışında ise Bristol ve Londra gibi şehirlerde çalmışlığı var. Prodüktörlük yakasında da Flatliners, Psycho Mantis, Extreme Parking mahlasları altında başka müzisyenlerle de işbirlikleri yaptı. Zeleia ile beraber kaydettikleri ambient türündeki albümü de bu birlikteliklere eklenebilir. Uzun zamandan beri davul çalan Kaan’ın yer aldığı gruplar arasında Proudpilot, Altgeçit, Rashit, Tatufly, Funeral Pyre of Mankind bulunuyor.
Ümit Üret2018 / AID Zine #7
Golem: Sadece bazı şeyleri fazla ciddiye alıyorum ve kendimce ne yazık ki istemeden aşırı romantize ettiğim durum ve konular olabiliyor, müzik de bunlardan biri hatta en önemlisi. Çünkü benim için bir hobi olmanın çok ötesinde ve neyse ki benim gibi olan başka insanlar da var etrafımda, dolayısıyla onlar bu sivri dili ya da sert çıkışlarımı neden yaptığımı görüp anlayabiliyorlar sanırım. Ülkemizde de dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi yine her şey bağlantılara ve tanıdıklara bağlı, onlarla aranı iyi tuttuğun sürece onlar da seni pohpohluyor genelde, böyle karşılıklı bir körler ve sağırlar birbirini ağırlar durumu mevcut yani. Alan da memnun satan da memnun, dolayısıyla azıcık bile bu düzenin karşısında olup ortalıkta olup sevilen birileri hakkında negatif bir yorum yaparsan ya “hater” olarak anılıyorsun ya da “kıskanıyor kesin” damgası geliyor, biraz komik ve acı ama böyle ne yazık ki.
Ortada ne söylenirse buna inanan ya da zaten bir sürü şeyi sindirmeden tüketen bir topluluk var, dolayısıyla dergiler ve magazinler de okuyucuların şeklini aldı, gittikçe daha yüzeysel ve ortamcı oldular ya da olmak zorunda kaldılar ayakta kalmak için. Kendilerinin bile sevmediği ya da dalga geçtiği, inanmadığı kişilerin haberlerini yapmak zorunda kalıyorlar; çünkü bunlar merak ediliyor ve insanlar bunlar hakkında yazılar, linkler görmek istiyor. O zaman okunur oluyorsun ve devam edebiliyor yoluna herkes bir şekilde. Ya da bana öyle geliyor, bilemedim.
Kaç yıldır radyo programcılığı yapıyorsun? Dinamo.fm ve standard.fm’den sonra şimdi sub.fm’e geçtin. Bu keskin geçişin altında ne yatıyor? Bir de günümüzde fm bandı harici internet radyolarının çok da eskisi gücünün olmadığını savunanlar var, bu konudaki fikrini de merak ediyorum. Türkiye’deki dinleyici ile diğer ülke dinleyicileri arasında bir fark olduğunu düşünüyor musun?
Bu sene Kasım ayının ortaları gibi radyoculukta tam 15 yıl dolmuş olacak. Aslında çok da keskin bir geçiş olmadı belki de, sadece senelerdir devam ettirdiğim bu “öğreten adam” rolünden çok sıkıldım ve gördüm ki zaten kimsenin de pek bir şeyler öğrenmeye ya da keşfetmeye pek de niyeti yok. Sonuçta türk bir Dj’sin ve tabii ki adam gidip rinse fm setlerini ve oradakileri tercih ediyor. Kool bir şey değil çünkü. Türk dinleyicisi ile yabancı dinleyiciler arasında da tabii ki ufak tefek farklar var, onlar biraz daha az kompleksli ve ego problemleri de biz Türklere göre daha az gibi. Seninle iletişime daha rahat geçip bir şeyleri beğeniyorsa bunu dile getirmekten çekinmiyorlar. Burada ise mesela benim programımı 5 sene boyunca sürekli takip edip bunu 5 sene sonra bana dile getirip bana söyleyen insanlar olabiliyor. Ya da genel olarak sessizce dinleyip hiçbir şey söylememeyi tercih ediyorlar. İnternet radyolarının eskisi kadar güçlü olmadığı konusuna da kesinlikle katılıyorum, çünkü gittikçe değişiyor müzik dinleme şekilleri ve insanlar yeni müzik dinlemektense bildikleri şeyleri dinleyerek eğlenmeyi tercih ediyorlar.
Eskimeyen müzik yani klasikleşen ile yeni çıkan müzikler konusunda ne söylemek istersin. İyi de bir dinleyici olduğun için -merakın bir yana- işin gereği de yeni müzikleri takip ediyorsundur ister istemez, bu konudaki fikirlerini merak ediyorum. Yeni müzik türleri gelecek mi ve eskilerinden ne kadar farklı olacak? Ya da teknolojini gelişimiyle müzik performansı mı önem kazanacak? Ya da dinleyicinin pozisyonunda bir değişim mi olur? Ya da başka bir şeyler mi…
Yeni müzik ya da müzikler diyelim, hala beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Dolayısıyla hayatımın nerdeyse büyük bir bölümünü yeni şeyler arayıp araştırarak geçirdiğimi söyleyebilirim. Eski klasikleşen şeylerin dışında bir de şöyle bir durum olduğunu düşünüyorum, genelde herkes kendi gençliğinde ne dinlediyse onun en iyi olduğunu düşünüyor; bunu anlayabiliyorum çünkü bir yandan çok duygusal bir durum bu. Zaten yeni açılan bir beyin ve kulaklar ilk defa duyduğu şeylerle çok daha farklı bir iletişim ve bağ kuruyor. Bu yüzden herkesin kendine has klasikleri oluyor, bütün dünya tarafından kabul edilen klasik şeyler dışında. Yeni müzikler elbette gelecektir diye umuyorum. Ve hatta umarım insanlar tekrar ve sadece, o sırada başka hiçbir şeyle ilgilenmeden müzik dinlemenin ne kadar güzel ve özel bir şey olduğunu hatırlayıp yeniden keşfederler.
Extreme Parking ‘Snow’ 2016
Kaan Akay ve Anıl Savaş Kılıç’lı Extreme Parking’in eski kayıtları “S/T” albümünde toplandı
Özellikle uzun yılladır “Golem” ismiyle drum & bass türünde DJ setler ve radyo programları yapan Kaan Akay’ın, Anıl Savaş Kılıç ile birlikte 2003 – 2006 yılları arasında kaydettikleri parçalar, M4NM etiketiyle karşımızda.
2003-2006 yılları arasında Taşoda’da Kaan Akay ve Anıl Savaç Kılıç’ın kaydettiği lo-fi, deneysel ve noise türündeki kayıtlar, uzun bir zamandan sonra nihayet gün yüzüne çıktı. Extreme Parking ismiyle karşımızda olan ikili S/T albümlerinde tam altı kayıt paylaştı. M4NM etiketiyle yayınlanan ve Bandcamp üzerinden ücretsiz bir şekilde dinlenebilen albümü, aşağıdaki bağlantıdan dinleyebilirsiniz. // Kaynak: Bant mag.
Deneysellik son zamanlarda çok satmaya başladı ve aslında belki yine hoyratça kullanılıyor. Son zamanlarda biraz çizgi dışına çıktığına inanılan, az biraz bi gürültülü gelen ya da her şeyin kolayca nitelemesi olduğunu görüyorum. Sence bir tür olarak değil ama özellikle de üretim sürecinde ya da müzikal fikirlerin oluşumu ve gelişiminde deneysellik gibi bir şeyden bahsedebilir miyiz?
Deneysel müzik konusu biraz sıkıntılı bir hal almaya başladı, en azından bana öyle geliyor; bahsettiğin şekilde üretim aşamasında oluşan deneysellik tabii ki de harika bir şey ama çok garip ve tuhaf şeylere bile “abi ama bu deneysel müzik” diyebiliyorsun ve işin içinden çıkıyorsun o şekilde mesela. Kimse bir şey diyemezmiş gibi bir durum oluşuyor bir anda, biraz saçmalamanın entellektüel olma şekli gibi bir şeye dönüşme tehlikesi var sanki.
Peki müzik birleştirir mi? Sosyo-kültürel bir statü belirtisi olabilir mi müzik dinlemek ya da dinlediğimiz şeylerin niteliği?
Müzik birleştirir ama bir yandan da insanları ayırabiliyor da bence. Neye iyi ve kaliteli müzik dendiği ya da denebileceği ise zaten başka bir tartışma konusu aslında. Kim nasıl karar veriyor buna mesela? Çoğunluk dinliyor ve seviyorsa biz de buna güvenip kanmalı mıyız? Eğer çoğunluğun sevdiği bir şeye dandik dersek “kool olmak için popüler müzik bokluyor” damgası yer miyiz? Tabii ki yeriz ve yiyoruz da afiyetle bazen.
Anıl Savaş Kılıç & Kaan ‘Golem’ Akay at Roxy (2003-04)
“İyi bir şeyler yapmak için sadece laptop kullanmanın yeterli olmadığı o garip ama bir yandan da hoş zamanları özlediğim oluyor.”
Yani artık herkes her şeye ulaşabiliyor ve kaliteli müzik dinleyebiliyor mu? Sanki üretim arttıkça “kaliteli” olana ulaşabilmek güçleşti.
Üretim ve djlik mevzuları da oldukça ilginç noktalara gitti. Mesela eskiden sadece plak almaya devam eden insanlar dj olarak kalabiliyordu. Eğer senin için önemliyse bu iş ona para harcıyordun mesela. Elbette bu beraberinde şu soruyu da getirmiyor değildi “o zaman sadece zenginler mi dj olmalı?” Aynı şey müzik yapmak, prodüksiyon konusunda da böyleydi. İyi bir şeyler yapmak için sadece laptop kullanmanın yeterli olmadığı o garip ama bir yandan da hoş zamanları özlediğim oluyor. Neden hoş diyorum çünkü tüm bu zorluklar bir yandan da kendi kendine bir eleme oluşturuyordu, cidden sadece eğlenmek ya da takılmak isteyen insanlar bir noktada pes edip vaz geçebiliyordu. Dolayısıyla da orada da şu an olduğu kadar çöp müzik ya da dandik djler olmayabiliyordu. // Kaynak: AID Zine #07
Görgün, yaşadığı zorlu süreçleri bahane etmek yerine, onlara teslim oldu ve ‘Janus’ parçasında Covid sonrası dünyanın hayata nasıl geri döndüğünü, ‘Cloudbreak Swell’de dalgaların denize yeniden kavuşmasını, ‘Moonbeams’te ise bir yıldızı gözlemleme deneyimini notalara dönüştürüp banlatmayı başardı.
Sanatçı 2019 yılından 2022’ye kadar albümün taslağını iki kez hazırladığını fakat nedense bunların çoğunu silmeyi tercih ettiğini dile getiriyor. Çalışmaya yeniden başladığında ise kazara geçirdiği elektrik çarpması, kanser teşhisi ve bu da yetmezmiş gibi bir de alerji kriziyle boğuşmak zorunda kalan Görgün, tedavi sürecinde yaşadığı kemoterapinin, onu “kemo beyni” olarak bilinen bir bilişsel sisin içine soktuğunu ve kompozisyon sanatını sıfırdan yeniden öğrenmek zorunda bıraktığını itiraf ediyor.
Odak noktasını yeniden oluştururken, arkadaşlarının, akrabalarının ve müzik kahramanlarının hastalıkla mücadele etmelerini, iyileşmelerini veya hayatlarını kaybetmelerini izledi. Sonuç, “Earthbound” oldu: parkta güneşli öğleden sonraları, ameliyatlar, cenazeler, deniz kenarında uzun yürüyüşler, acil servisler ve kar yağışıyla aydınlanan geceler boyunca, her şeyden önce ses ve müzik arayışıyla geçen günler kaydedilen son ve üçüncü versiyona evrildi.
Görgün yaşadığı bu zorlu süreçleri bahane etmek yerine, onlara teslim oldu ve ‘Janus’ta Covid sonrası dünyanın hayata nasıl geri döndüğüne, ‘Cloudbreak Swell’de dalgaların denize yeniden kavuşmasına, ‘Moonbeams’te ise bir yıldızı gözlemleme deneyimine, ‘Edgelord’da dikkat çekmek için sarhoş olmuş bir kibirli tavra, ‘Olvido’da kapıda eriyen hafızaya — kapı etkisi — ya da ‘Exocannibalism’ ve ‘Bon Pour L’Orient’te Orta Doğulu sanatçıların vatanları parçalanırken giderek daha egzotik bir şekilde tüketilmesine tanıklık etti.
Limited Edition Compact Disc in large format DVD package
Görgün at deep meditation
Her parça kendi hikayesini anlatıyor. Yine de albümün esansı basit: dünyaya teslim olarak geçen her anın farkına varmak ve bir değişiklik için herhangi bir aşırılık aramak yerine her şeyi olduğu gibi kabullenmek.
“Tedavi sırasında, eskiden güvendiğim ve gizlice susturmak istediğim içimdeki eleştirel sesi kaybettim. Bu yüzden, muhtemelen bilinçaltımda biriken müzik anılarım yüzeye çıkıyor. Bunu bir ‘hayatta kalma albümü’ olarak adlandırmak çok kolay olurdu, ama öyle değil, çünkü savaşacak kimse yok, kazanacak bir şey yok. Sadece bazı derin deneyimler yaşadım ve neyse ki müzikle geri döndüm. Gerisi tarif edilemez. –İpek Görgün
Karizmatik lider İpek Görgün ‘ELLE Türkiye’ 2020
Yet, rather than foregrounding those ordeals, Gorgun surrendered to them, composing as a witness to the post-COVID world limping back to life in ‘Janus’; to the wavedrops rejoining the sea in ‘Cloudbreak Swell’; to a joyful stargazing experience in Moonbeams, to the attention-seeking power-drunk swagger in ‘Edgelord’; to memory dissolving at the doorway — the doorway effect — in ‘Olvido’; or to the way Middle-Eastern artists are ever more exotically consumed while their homelands splinter in ‘Exocannibalism’ and ‘Bon Pour…
From 2019 to 2022, Gorgun drafted the record twice, then deleted most of her sketches. By the time she opened a new session, she had gone through an accidental electrocution, a cancer diagnosis, and an allergic collapse that nearly suffocated her. During treatment, chemotherapy left her in a cognitive fog known as “chemo-brain,” forcing her to relearn the craft of composition from scratch.
While rebuilding her own focus, she watched her friends, relatives, and musical heroes battle illness, recover, or slip away. The result is ‘Earthbound’: a final, third iteration recorded in the quiet intervals between sunshine afternoons in the park, surgeries, funerals, long walks by the sea, emergency rooms, and snow-lit nights — above all, between days spent searching for sound and music. Yet, rather than foregrounding those ordeals, Gorgun surrendered to them, composing as a witness to the post-COVID world limping back to life in ‘Janus’; to the wavedrops rejoining the sea in ‘Cloudbreak Swell’; to a joyful stargazing experience in Moonbeams, to the attention-seeking power-drunk swagger in ‘Edgelord’; to memory dissolving at the doorway — the doorway effect — in ‘Olvido’; or to the way Middle-Eastern artists are ever more exotically consumed while their homelands splinter in ‘Exocannibalism’ and ‘Bon Pour L’Orient’.
“During treatment, I lost the very inner critic I used to rely on — and secretly longed to silence. So, this is probably some of my unconscious accumulation of musical memories coming to the surface. It would be oh-so-convenient to call this a ‘survival album,’ but it is not that, since there is no one to fight, nothing to win. I have only undergone some profound experiences and thankfully, returned with music. The rest is ineffable.
Each track carries its own story. Yet, the album’s core is simple: noticing each moment passing by while surrendering to being restricted by the earth, and witnessing the world as it is, without seeking transcendence for a change.“–İpek Görgün
Film, black metal estetiğini dekor olarak değil, bir tür ritüel alanı olarak kullanıyor. Konser sahneleri sadece performans sunumu değil bir arınma tarzı. Luana sahnede Wiktor’u izlerken, o sahnede sadece etkileyici bir adam değil, bir inanç sistemi görüyor.
Gökhan Gençay
Karanlık, bazı filmlerde sadece bir atmosfer değildir; bir inanç biçimidir. Jonas Ulrich’in Wolves’u da tam olarak bunu yapıyor; karanlığı bir estetik değil, bir varoluş kanıtı gibi kullanıyor. Film, genç bir kadının, Luana’nın, metal müzik sahnesiyle ve politik radikalleşme sarmalıyla çakışan hikâyesini konu alıyor. Lakin burada hikâye, esas olarak olayların değil, duyguların ritmiyle ilerliyor. Ulrich’in kamerası bir anlatıcıdan ziyada bir tanık; soğuk, sessiz ve dürüst bir tanık.
Luana’nın yalnızlığı, filmin asıl belirleyicisi. Evdeki sessizlik, işyerindeki floresan ışığı, hastane koridorlarının antiseptik kokusu… Hepsi aynı tonda. Onun içsel boşluğu, Wolves’un estetiğinde yankı buluyor: kar altında kalmış otoyollar, sisli otobüs durakları, metal sahnesinin gürültüsü bile o sessizliğin birer uzantısı. Ulrich burada bir çelişki inşa ediyor: Gürültü, yalnızlık kadar sessiz olabilir.
Film, black metal estetiğini dekor olarak değil, bir tür ritüel alanı olarak kullanıyor. Konser sahneleri sadece performans sunumu değil bir arınma tarzı. Luana sahnede Wiktor’u izlerken, o sahnede sadece etkileyici bir adam değil, bir inanç sistemi görüyor. Wiktor’un sesi, ideolojinin sesiyle bir oluyor, iç içe geçiyor.
AMENRA “A SOLITARY REIGN” Live at Rock Werchter 2023
Aşk, öfke ve politik şiddet aynı tonda titreşiyor.
İşte bu nedenle Wolves, müziği bir özgürleşme biçimi değil, bir tür bağlanma biçimi olarak resmediyor. Tıpkı modern insanın aidiyet arayışı gibi; bazen sadece bağ kurmak istiyoruz, neyle olduğunun önemi kalmıyor.
Ulrich, film boyunca politik radikalleşmeyi anlatırken didaktik olmaktan uzak duruyor. Propaganda yapmıyor, esas olarak duygusal bulaşmaya, ilişkilenmeye odaklanıyor. Bir insanın nasıl radikalleştiğini değil, neden o fikre sarıldığını soruyor.
İnancın bazen sadece korkunun ters çevrilmiş hâli olduğunun farkında. Wiktor’un çizgisi, karanlık bir cazibe taşıyor: Disiplin, saflık, kimlik… Hepsi modern hayatın boşluğuna panzehir gibi sunuluyor. Luana da aslında kendini arıyor, aşkın gölgesinde ideolojiye dönüşen bir sadakat ikliminde.
Tobias Kubli’nin görüntü yönetimi, filmdeki en güçlü damar. Kamera, hiçbir zaman karakterlere yaklaşmıyor, hep bir mesafe hissi var arada. Bu soğukluk, duygusal olarak da yıkıcı. Ulrich’in dünyasında renk yok, sadece tonlar var: Kurşuni, soluk, donuk. İşte tam da bu solgunluk içinde, sıcaklık içeren anlık sahneler daha çok çarpıyor; bir bakış, bir nefes, bir dokunuş. Film, aşırı minimalizmini bir tür duygusal işkenceye dönüştürüyor; izleyiciye alan bırakmıyor, sadece soğuğu hissettiriyor.
Wolves, finalde de umut vaat etmiyor. Luana’nın gözlerinde bir cevap yok, sadece yorgunluk var. Fakat bu yorgunlukta, farkındalığın ilk kıvılcımı yanıyor:
Hiçbir ideoloji bizi kurtaramaz. Belki tek kurtuluş, karanlığı tanımaktan geçer.
Ulrich’in Wolves’u, melodramla nihilizmin kesiştiği sert bir film. Dışarıdaki kurt ulumalarını değil, içimizde yankılanan kendi sesimizi dinlememiz öneriliyor. Ve kulak verdiğinizde o yankı bazen çok tanıdık gelebilir size. Çünkü o kurtlar belki de dışarıda değil, içimizdeler.
NOT: Tam yeni romanım Boşluğun Çağrısı’nı bitirmişken Wolves’u izlemek bir tuhaf oldu kendi adıma. Tematik ve duygu olarak metnime çok yakın buldum. Mutlaka izleyin.
Attığı taşın arkasında durmayan adamlarla işimiz olmaz !!
Kitap, Türkiye’deki gençlik altkültürlerinin teknolojik dönüşüm ve toplumsal yapı içinde nasıl yeni ifade alanları kurduğunu tartışırken, fanzinleri “sistemin filtrelerinden geçmeyi reddeden” estetik-politik nesneler olarak konumlandırıyor.
Algoritmaların, veri akışlarının ve yapay zekânın yön verdiği bir çağda kültürel üretim biçimleri de sessizce dönüşüyor. Hüseyin Serbes’in kaleme aldığı Fotokopiden Dijitale: Türkiye’deki Punk Fanzinlerinin Kültürel Antropolojisi adlı yeni kitap, fotokopi makinelerinin sıcak yüzeyinden dijital ekranların soğuk ışığına uzanan bir hattı izliyor.
Plüton Kolektif tarafından yayımlanan eser, Türkiye’de punk fanzinlerini konu alan ilk kapsamlı akademik çalışmalardan biri. Serbes, Akmar Pasajı’nda başlayan kişisel iz sürücülüğünü, punk sahnesinin bağımsız üretim kültürüne dair bir kültürel antropoloji denemesine dönüştürüyor. Yazar hem kendi saha deneyimlerinden hem de Türkiye’nin farklı dönemlerine ait punk fanzinlerinden hareketle, fotokopi estetiğinin direniş ve yaratıcılık ekseninde nasıl bir kültürel bellek oluşturduğunu inceliyor. Punk fanzinleri ekseninde gelişen bu yolculuk, kendin-yap (DIY) etiği, ifade özgürlüğü, alternatif iletişim biçimleri ve estetik direniş üzerine odaklanıyor.
Kitap, Türkiye’deki gençlik altkültürlerinin teknolojik dönüşüm ve toplumsal yapı içinde nasıl yeni ifade alanları kurduğunu tartışırken, fanzinleri “sistemin filtrelerinden geçmeyi reddeden” estetik-politik nesneler olarak konumlandırıyor. Žižek’in, sindirilmiş kahve çekirdeklerinden yapılan “kopi luwak” metaforuna göndermeyle, bu üretimlerin ticarileşme döngüsüne girmemek için direndiğini savunuyor.
Foucault, Benjamin, Tzara, Braudel ve Sontag gibi düşünürlerden beslenen Fotokopiden Dijitale, punk sahnesinin Türkiye’deki çok katmanlı hafızasını arşivlemenin, üretmenin ve paylaşmanın farklı biçimleri üzerinden ele alıyor. Kitap, modernliğin tahakkümcü yapıları karşısında alternatif bir medya belleği olarak fanzinlerin hâlâ nasıl dirençli bir üretim alanı sunduğunu gözler önüne seriyor.
Securse w/Hellshock at Karga 09.25 İstanbul
“…denizlerin altında savaştan kaçarken diğer ülkelerin sahil güvenlikleri tarafından yok edilen milyonlarca göçmen çocuğa adanmış ‘Artık Yeter’; ve Gazze savaşını aslında diğer iç savaşlara da gönderme yaparak eleştiren ‘Öldü İnsanlık’ gibi güncel politik şarkılarımız da var.” –Kerem Onan
BOSTANCI UNDERGROUND SINCE 1998
“Fanzin, erkeğin namusudur.” –Erman Akçay
MONSTERS Vs META
Erman Akçay’la yaptığım görüşmelerin çığır açıcı olduğunu belirtmem gerekir. Akçay, ilkokuldan bu yana içinde sakladığı çizgi ve yayına olan tutkusunu büyük bir hevesle benimle paylaştı. Bilgisayarına aktardığı [ve kendisi için arşivlediği] çalışmaları, onun erken dönemden günümüze tıpkı Kaczynski’nin de önerdiği gibi sisteme kesin sonuç getiren noktalara yönelik kişisel bir girişimdir.
Kişisel olana başka bir örnekse, grafik sanatçısı Erman Akçay’ın giriştiği bir zine’dir: Löpçük, bir yanıyla basılı bir neşriyatken sonraları webzine’e dönüşerek dijital bir yayıncılık etrafında şekillenir. Şubat 2014 ve Nisan 2015 arasındaki dönemde matbu olarak çıkan yedi sayısı ile hem bir fanzin formunu korumuş hem de dijital olanakları ile bir webzine görevini üstlenmiştir. Bir yıl kadar fotokopiyi bir karşı sanat biçimiyle kullandıktan sonra sadece webzine olarak yayınlanan Löpçük’ün içeriğini yeraltı sanatının her bir formu ilgilendirirken ana akımla olan savaşın yeni mücadele alanı dijital sahadır. Yapıtlarına yer verdiği sanatçıların radikal bir yanı her zaman vardır. İktidar dışı ve ana akım karşıtı bir mecrada, yayına alınan işler ve çeşitlilik Akçay’ın kimi grafik oyunlarıyla süslenir. Burada ‘oldschool fanzin’lerin tersine renkli bir dünya vardır. Çizgi ve sanat ön plandadır. Bağımsız bir alandır Löpçük ve herhangi bir ticari olanağa imkân dahi verilmez, böylece zin’de yer alan sanatçıların özgür hissedildiği bir ortam sağlanmış olur. Eserleriyle ana akımı elinin tersiyle iten sanatçıların görsel dünyasının yansıtıldığı dijital fanzinde yer alan sanatçılardan Dilara Özden’in tabiriyle “güzel bir sığınak” olan Löpçük, altkültürlerin gizli hazinesidir.
Türkiye’de Fanzin Kültürü / Tolga Güldallı & Deniz Beşer / İstanbul Comics & Art Festival 2021
Tolga Güldallı, Türkiye’de punk ve underground tarihinin en önde gelen isimlerinden biri. Geçmişte Crunch ve Haossa gruplarında çalan Güldallı, An Interrupted History of Punk and Underground Resources in Turkey 1978-1999 kitabının yazarlarından (Sezgin Boynik ile birlikte, BAS, İstanbul, 2007) ve aynı zamanda Punk Travma: Collective Memory of Punk in Turkey web sitesini yönetiyor.
Taksim 2024
Çizgiler uyumsuza seslenir. Çizgi bir sınır talebidir. Uyumsuzluğun sınır kaldıraçları renkleri, duyumları karıştırır. Erman Akçay’ın işleri de bu uyumsuz çizginin sınırlarını yokluyor. Onun dünyasında nefessiz kalmak mübah. Çünkü dünyayla cebelleşirken, dünyaya sataşırken aynı nefesi bırakamayız. Akçay’ın çizimlerinde bir korku geleneği hakim. Çağın sesini bu korkudan alıyor. Korku yerleşik bir sonuç olarak değil Munch’un çığlığını güncelleyerek bugüne geliyor. Ölü sesler, iskeletler, kuru kafalar, yarılmış bedenler, metafizik ve maddenin içinde sürüklenen özne sesini imgelerin korkusuyla birleştiriyor. Bir uçta kendi yarattığı dünyanın sınırlarına hapsolmuş bir özne, diğer yanda bütün kayboluşlara rağmen yaşamda ayak direten bir sesleniş. –Dolunay Aker
Second – Teker Teker / RaShit Greatest Shits
“Bu kitap, fotokopiyle çoğaltılan seslerin, sokakta büyüyen kelimelerin ve görünmeyeni görünür kılan direniş pratiklerinin izini sürüyor. Geçmişe saplanmadan, bugünü anlamak ve yarını sorgulamak isteyen herkes için buradaki satırlar hâlâ güncel, hâlâ rahatsız edici, hâlâ sahici.” –Tolga Özbey (Rashit)
Kitaptan: Fanzinci, fanzinleri kesip, yapıştırıp yeni bir gerçekliğin peşindeyken, kendini niş bir dünyanın kollarına bırakır. Nasıl Braudel’in söylemiyle “toprak bahçıvanın çapasına yapışmışsa” fotokopi kağıtlarındaki kolajlar da fanzincinin belleğine yapışmıştır. Fanziniyle zamanı durdurmak, gazetelerden küpürleri kesip yeni sayfalara aktarmak, sonra durup yaptığı kes-yapıştır’ı yeniden ele almak ve bu yapıtı [artefact] dolaşıma sokmak: bir fanzinciyi kendinden geçiren işlerdir bunlar ve hangi çağda, hangi medya biçimi kullanılırsa kullanılsın ‘söyleyecek söz’ var olduğu sürece, nihayetinde kendini deyiş yerindeyse bir metalaşma cenderesinin dışında bırakacaktır. Foucault’nun kullanıldıktan sonra kendilerini yok etmek isteyen kitaplarıyla başladık, Tzara’nın patlamak isteyen sayfalarıyla ilerleyelim: Bu çalışma, ‘rizomatik’ bir metodolojik hat üzerinde her türden egemen medyadan ve sermaye yüklü sanatsal uzamdan uzaklaşarak Feyerabend’çi bir karşı çıkışı yaşatan, bu yönüyle altkültür ‘sahne’sinde kalabilen fanzinleri birer fetiş nesneleri olarak görmüştür. Ne de olsa biliyoruz ki, fanzinler eskimeye yüz tuttukları ya da içindeki çağa yenik düşecekleri zaman değil “kendileriyle daha az ilgilendikleri ve daha az keyif alındıkları zaman” asıl kimliklerine ulaşmış olabilirler.
Atmosferik synthesizer ve ambient gitarlar eşliğinde melankolik ama bir o kadar da güçlü bir dinamik sound yakalayan Oniki Adım, ‘kültürler arası çatışma ve kişisel deneyimler’den beslendiğini dile getiriyor. Halk müziğimizden etkiler ve Post Rock’ı harmanlayan grup, bizleri içine düştüğümüz bu izolasyon ile canlı şehir hayatı arasındaki gerilimi yakalayan çok sesli müzikal bir yolculuğa davet ediyor.
Oniki Adım ‘Uzaklardan’ Live 2023
Çok kan kaybettik
“ONIKI ADIM’ın 24 Ekim Cuma akşamı kargakadikoy’de gerçekleştireceği 2. Türkiye konserinin öncesinde grubun vokalisti Ferit Bilgin ile projenin 2008 yılına dayanan hikayesini konuştuk. Hollanda’da Türkçe rock cover’larıyla hatırı sayılır bir kitle oluşturan Frekans grubunun kendi şarkılarını üretmeye başlamasıyla ONIKI ADIM’a dönüşen yolculuğu 2022 yılından beri yayınladıkları şarkılar ve Avrupa konserleriyle devam ediyor.” –Tuğçe Yapıcı
Oniki Adım, Paardcafe 2024
ONİKİ ADIM – Live at Matrix Rotterdam Full Concert (14 okt 2022)
Çok dost kaybettik
Oniki Adım, Paardcafe 2024
ONİKİ ADIM blends atmospheric synths with ambient guitar swells to create a melancholic yet dynamic sound.Their music explores the clash between cultures, personal experiences, and the quest for selfimprovement, merging post-rock with Turkish folk influences. It’s a sonic journey that captures the tension between isolation and vibrant city life.
İnsanlar yorumlarda saçmalıyorlar ama yüzüme karşı farklılar çünkü dayak yiyeceklerini biliyorlar. Ve evet aşırılığı severim, beni tahrik eden şey de bu! Grindcore’dan bile daha acımasızım, ne söylediğimi vokallerden anlayabilirsiniz.
NECRO, piyasadaki en tuhaf ve deneysel sanatçılardan biridir. Rapçi olmasına rağmen, tanınmış Metal sanatçılarıyla gerçek bir işbirliği yapma cesareti ve yeteneği olduğu için (Rap ile Metal’i mükemmel bir şekilde birleştirdiklerini düşünen birçok grubun aksine) onun çalışmalarının çoğunu seviyorum. NECRO, röportaj için biraz zaman ayırıp sorularımı sakin, sinirli ve dürüst bir tonla cevaplama nezaketini gösterdi. Hip hop’un metal ile hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyorsanız, burada zamanınızı boşa harcamayın. Geri kalanlarınız, bu adamı dinleyin ve şimdiye kadarki en çılgın hip hop türünü keşfedin!
By Yiannis Dafopoulos / March 2008 / metal-temple.com
NECRO LIVE 24
Evet, 12 yaşındayken Death Metal gitaristiydim, Sepultura, Obituary, Biohazard gibi grupların ön grubu olarak sahneye çıkıyorduk ve müzik dünyasında değer görmek isteyen çok hırslı bir çocuktum. Her zaman kendini dışavurmaya meraklı bir tiptim. New York, Brooklyn sosyal konutlarında büyüdüm, bu yüzden beynim bu sokaklardaki kültürün tamamından etkilenmiştir ve sevdiğim tarz metal müzikte olduğu gibi, hip hop’ta da söz ve müzik açısından sert bir şeyler yapmak istiyordum.
Necro “Push It to the Limit” ft. Jamey Jasta of Hatebreed
Ben sadece özgün olmaya çalışıyorum ve dinlemek istediğim albümleri yapıyorum. Başka sanatçılarda bulamadığım acımasız, agresif eroin albümleri.
Hip hop’a yönelmeye nasıl karar verdin?
Hip hop beni hep çekiyordu; o zamanlar en çok ilgimi çeken sanatsal hareketti. Metal de harikaydı, ama bir grupta solist olamazdım; arkada kalıyordum ve dikkat çekmek istiyordum. Eğer bir MC isen tüm kontrol sendedir. Parlamak ve herkese ne kadar iyi olduğunu göstermek için eşsiz bir fırsat. Babam, kardeşim, hatta mahalledekiler bile sürekli canımı sıkıyorlardı, her şey çok olumsuzdu, bu yüzden mikrofon başında iyi olmak benim için kaçınılmaz bir hale geldi, çünkü rapçiler hayattan büyüktür. Her şeyi yönetiyorlardı, tüm saygıyı, kızları, şöhreti elde ediyorlardı; böyle olması bir çocuğun ilgisini çeken bir durumdu.
Yeni albümün Death Rap, kendi şirketin Psycho+Logical Records tarafından yayınlandı fakat Candlelight Records tarafından dağıtılıyor. Albümün dağıtımını bir metal şirketine emanet etmeye nasıl karar verdin?
Bu işi menejerim ayarladı ve eski menajerim Ferret Management. Bu yüzden onlara güvendim ve bunun harika bir fırsat olduğunu düşündüm. İngiltere’de hiç iyi bir dağıtım şirketi bulamamıştım. Birçok kişi Necro’yu görmezden geliyordu, bu yüzden sonunda orada işlerimi yürütecek saygın bir şirket bulmak çok iyi geldi.
Necro’s Stories & Adventures in the Shady Music Busines
Sanırım hem Hip Hop hem de Metal sahnesinden hayranlarınız var. Rapçi hayranlarınız kadar Metalci hayranlarınız da konserlerinize geliyor mu?
Evet, Metal ve Hip Hop sahnesinden farklı hayranlarım var. Tabii ki, sadece Hip Hop sevenler ve belki de sadece Metal sevenler de vardır, ama diğer türlerin kitlelerine kıyasla daha açık fikirli dinleyicileri çekiyorum. En sevdiğim kitle ise neye ilgi duyduklarına bakılmaksızın Necro’yu sevenlerdir.
Hatebreed’den Jasta, Obituary’den Tardy, Nuclear Assault’tan Lilker ve daha birçok tanınmış metalciyle işbirliği yaptınız. Bunu nasıl başardınız, bu müzisyenleri tanıyor musunuz yoksa plak şirketi aracılığıyla mı gerçekleşti kayıtlar?
Jamey ile Lord Ezec aracılığıyla tanıştık ve iyi anlaştık ve birlikte çalışmaya başladık. Gerçek, gerçeği çeker. Tardy, Bury You With Satan’ı dinledikten sonra Trevor aracılığıyla bize katıldı. Bu çok iyi bir parça olmamasına rağmen bir şekilde onun ilgisini çekti. Dan Lilker ise rap’ten nefret eder, ama aynı zamanda sahte metalden de nefret eder. O tamamen gerçek brutal müziği sever. Şarkı sözlerimi dinledi ve sert olduklarını söyledi. Bu, onun için gruba katılmak için yeterliydi, ayrıca o da bu kabilenin bir parçası, nasıl karşı çıkabilirdi ki? Bahsettiğin tüm bu adamlar harika insanlardır ve sevdiğim arkadaşlarımdır.
I think what I did on Suffocated To Death By God’s Shadow is some of the sickest Metal out today.
Only for the sickos!
Necro in France (2018)
Necro “Empowered” feat. Dan Lilker, John Tardy & Trevor Peres (2020)
METAL HIPHOP PERSONIFIED
“The time I flew out Dan Lilker of Nuclear Assault & John Tardy & Trevor Peres of Obituary to shoot the video for EMPOWERED off The Pre-Fix For Death Album in NYC – was a trip because as a kid I went to Zig Zag Records in Brooklyn to a Nuclear Assault instore with their poster in hand to get it autographed with long hair down to my ass looking like a young James Hetfield – and when I was like 11 years old my band Injustice opened for Obituary in New Jersey and I walked up to Trevor Peres and gave him our band T-Shirt and he ended up wearing it on stage – so to be in the studio with these guys as a hardcore grown man rapper now it was unreal.” –NECRO
NEKRO & HIS ONLY ONE RIVAL COOKIE MONSTER
Sadece manyaklar için!
İlk göz ağrısı heavy-metal müzikten büyük ölçüde etkilenmiş olan Necro, seks, şiddet ve ölüm temalarına odaklanan karanlık ve oldukça kışkırtıcı tarzıyla tanınır. Bu müziğe ‘Death Rap’ adını veren de kendisidir, ve çok geçmeden kendi plak şirketi olan Psycho+Logical Records’u kurar.
Şimdiye kadar en sevdiğin konuk sanatçı kimdi ve neden?
En sevdiğimi seçemem, benim için hepsi özel ama Suffocation’dan Mike ile yaptığımız yeni şarkı en sevdiğim şarkılardan biri diyebilirim. Grind üzerine rap yapmak muazzamdı! İnsanlar uyuduğu için bu tarzım hak ettiği ilgiyi göremedi, ama bence o parçada benzersiz bir şey yaptım ve çok sert, çok şiddetli. Sadece manyaklar için!
Bağımsız bir film yapım şirketiniz var. Şimdiye kadar neler çektiniz?
Bir porno film ve kendim için birkaç video çektim, üniversitedeyken iki düşük bütçeli film ve bir de DVD’im var, ama henüz uzun metrajlı bir film çekmedim. Yakında…
Canlı performans sırasında başına gelen en çılgın şey neydi? Sanırım birçok tuhaf durumla karşılaşmışsındır.
Sadece saygısızlık, ben ve Hyde o herifi fena halde dövmüştük, çünkü karı-memesi göstermek şok edici bir şey değil, gayet normal; bu yüzden o günkü kavga bize karşı yapılan saygısızlığa karşı bir şiddetten başka bir şey değildi. Gösterime bana hakaret etmek için değil, destek olmak için gelin!
Hip-Hop Lessons by NECRO (2024)
Live on stage in Moscow, Russia
Şu anki planların neler? Yanılmıyorsam Ekim sonuna kadar turneye çıkacaksın.
Death Rap için turneye çıkacağım ve tüm gücümle çalışacağım. 100 bin satmak istiyorum! Şu anda ICP ile turnedeyim. Turne yarın gece Detroit’te, Cadılar Bayramı’nda sona erecek. Sonra Kasım ayı boyunca Avrupa’da olacağım. Sonra geri dönüp dinleneceğim ve ayın sonunda Hatebreed ile turneye çıkacağım. Ocak ayında ise çılgın bir turne paketi ile tüm Kanada’yı sallayacağım. Sonra 2008 sonbaharına kadar başka işlerim var. Turneye hazırlanırken dokuzuncu NECRO albümüm üzerinde çalışmaya başladım bile. Elbette çılgın bir albüm olacak, bu yüzden şimdilik albüm üzerinde çalışırken aynı zamanda kendimi Death Rap için deli bir turneye çıkmaya da hazırlıyorum!!
Necro’nun bir sonraki albümünden ne beklemeliyiz?
Dünyanın en çılgın ritimleri, en ateşli parçaları, en manyak sözleri, daha fazla gangster havası ve yeni bir porno havası! Bir sonraki albümde hepsini karıştırıyorum! Sadece Death Rap değil, Necro’nun tüm tarzları tek bir albümde olacak!
Sanatçıların kişisel duygu ve inançları doğrultusunda şirketler için çalışmalarının sokak kültürüne ters düştüğü tartışılsa da film, genel anlamda bu sanatçıları çağdaş sanat dünyasının dışında bir alanda tasvir ediyor.
1990’lardan bu yana gelişen amerika’da kaykay, grafiti, punk rock ve hip-hop gibi yeraltı müzikleri ekseninde D.I.Y. tekniklerinde ustalaşmış bir grup sanatçının kariyerlerini ve çalışmalarını konu alan film, aynı zamanda sanatçıların sanat dünyasında nasıl bir etki yarattıklarına da dikkat çekiyor. Röportaj yapılan sanatçılar arasında Thomas Campbell, Cheryl Dunn, Shepard Fairey, Harmony Korine, Geoff McFetridge, Clare Rojas, Barry McGee, Margaret Kilgallen, Mike Mills, Steve “Espo” Powers, Ed Templeton, Deanna Templeton ve Mark Gonzales bulunmaktadır.
Sanatçılar, yapılan bir dizi röportajda, sokak sanatındaki “kendin yap” tarzlarının ardındaki mantığı açıklıyorlar. Bazı sanatçılar popüler kültür sahnesindeki gelişimlerini, bazıları da çeşitli sokak kültleriyle olan bağlantılarını anlatıyor veya sadece kendileri için sanat yapmaktan başka dertlerinin olmadıklarını dile getiriyorlar. Filmde aynı zamanda ünlü birçok sanatçının ticari başarıları da masaya yatırılıyor: popüler markalar için reklam yapmak, kendi ürünlerini tasarlamak, film sektöründe çalışmak, hip mekanlar için sanat icra etmek ve sanat piyasasının çeşitli oyunları da ele alınıyor. Her ne kadar bazı sahnelerde sanatçıların kişisel duygu ve inançları doğrultusunda şirketler için çalışmalarının sokak kültürüne ters düştüğü tartışılsa da film, genel anlamda bu sanatçıları çağdaş sanat dünyasının dışında bir alanda tasvir ediyor.
Beautiful Losers (Full Documentary)
Filmin öncesinde Beautiful Losers adlı bir kitap yayımlandı. Kitabın yayımlanmasının amacı, filmin konusu ve mekânlarından biri olan gezici müze sergisini tamamlamak ve anmaktı.
Iconoclast Editions ve Distributed Art Publishers tarafından ortaklaşa yayınlanan kitap, filmin yönetmenliğini yapan Christian Strike ve Aaron Rose tarafından hazırlandı. Sergi, filmdeki sanatçıların yanı sıra farklı sanatçıların da yer aldığı büyük ölçekli bir grup sergisiydi ve Mart 2004’te Ohio, Cincinnati’deki Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan sergi, 2009 yılına kadar Avrupa’da devam etti. Sergi, Iconoclast tarafından hazırlandı ve gerçekleştirildi. Iconoclast’ın kurucuları Christian Strike ve Aaron Rose, serginin ortak küratörlüğünü üstlenirken, kitabın editörlüğünü ve yayıncılığını da yaptılar.
Engin Saatçılar ‘Purgegazing’ Moda All Saints Kilisesi, 2022
“Sanatı ve sanatçıyı önemseyen, müziği para kazanma aracı olarak görmeyen bütün kolektiflerle bir araya gelip bir şeyler yapmak isteriz. Bu mentaliteyi koruduğumuz ve bu şekilde ilerlediğimiz müddetçe güzel işler başaracağımıza inanıyoruz.”
Noirgazer’ın kurucusu Mert Uzbay anlatıyor:
Noirgazer oluşumunun temelleri 2021 Aralık ayında atıldı. Fakat aktif bir şekilde faaliyete geçmesi için gereken adımları atmak zaman aldı. Özellikle görsel dilimizi oluşturarak ve gerekli planlamaları yaparak titiz bir şekilde ilerlemek istiyorduk. Böylece hayata geçmesi 2022 Mayıs’ını buldu. Bizim için önemli olan müzisyenin ortaya çıkardığı işten memnun kalması. Düzenlemiş olduğumuz etkinlikler kapsamında yazılı literatür ve görsel medyatik işlere kadar imkânlarımız dâhilinde bizimle birlikte çalışan sanatçılara elimizden geldiğince destek olmaya gayret ediyoruz. Etkinliklerden müzisyenlerin de dinleyiciler kadar memnun ayrılması bizim için önemli.
Temel motivasyonumuz görünmeyen ya da görmezden gelineni görünür kılmak. Örneğin, röportaj yapacağımız vakit ya da sanatçıları etkinliklerimzeı davet ederken Spotify’da kaç dinleyicisi olduğuyla ya da bir kitlesi olup olmadığıyla ilgilenmiyoruz. Bizim için önemli olan sanatçının ortaya koyduğu eser; eğer ortaya konulan eserde emek olduğuna ve sanatçının da yaptığı işe saygısını hissedersek hiç vakit kaybetmeden işe koyuluyoruz.
Bunun dışında tematik organizasyonlarımıza devam etmeyi düşünüyoruz. Bu organizasyonların ilk ayağını 27 Mayıs 2022’de Taner Yücel, Engin Saatçılar ve Varteres Durise’nin katılımlarıyla Purgegazing ismiyle All Saints Moda Kilisesi’nde gerçekleştirdik. Dinleyicilere ve sanatçılara farklı bir mekansal deneyim sunmak bize heyecan veriyor. Bu yüzden yakın gelecekte bir bar ya da performans merkezi gibi bir yerde konser vermeyi düşünmüyoruz.
Engin Saatçılar Live at Purgegazing, Mayıs 2022
Engin Saatçılar Live at Noirgazer Presents: Purgegazing, Moda All Saints Kilisesi, Mayıs 2022
Müzisyen ve prodüktörlüğüyle tanıdığımız Engin Saatçılar, daha önce hiç dinlemediğimiz gizemli besteleriyle Moda All Saints Kilisesi’ndeydi.
‘Purgegazing’ Moda All Saints Kilisesi, Mayıs 2022
Varteres Durise Live at Noirgazer Presents: Purgegazing, Moda All Saints Kilisesi, Mayıs 2022
M4NM etiketiyle çalışmalarına aşina olduğumuz esrarengiz sanatçı Varteres Durise, sıradışı imajını güçlü bir soundscape’ye dönüştürdüğü performanslarıyla dikkat çekiyor. Mondkopf ve Aho Ssan gibi ambient elektronikanın önemli müzisyenleriyle birlikte hazırladığı remix albümü yayınlayan Varteres Durise aynı zamanda Ares ekibinin de en güçlü üyeleri arasında yer alıyor.
Noirgazer 2022 / Poster by Gloom Works
Ortak Bir Ses
2000’li yılların başında müzisyen ve sanatçılara daha fazla mekân kapılarını açarken son yıllarda bu rakam gittikçe azaldı. Organizasyonlar ve mekânlar daha çok ticari düşünmeye başladılar ve bunun sonucu olarak organizasyonlarda hep aynı line-up’ları görmeye başladık. Bunun en önemli sebeplerinden biri ekonomik çukur. Organizasyonlar ve mekânlar kendini garanti altına almak adına “güvenli alanlardan” dışarıya pek çıkmak istemiyorlar. Kendilerini anlayışla karşılıyoruz. Ancak bu noktada hırslarımızı ve çıkarlarımızı bir kenara bırakarak ortak bir ses çıkarmamız gerekiyor. Sanatı ve sanatçıyı önemseyen, müziği para kazanma aracı olarak görmeyen bütün kolektiflerle bir araya gelip bir şeyler yapmak isteriz. Bu mentaliteyi koruduğumuz ve bu şekilde ilerlediğimiz müddetçe güzel işler başaracağımıza inanıyoruz. Bununla ilgili çeşitli girişimlerde bulunuyoruz.
2022 gündemimiz oldukça heyecan verici. Ortada organizasyon için çok fazla fikir var ama bunlardan bir ya da iki tanesini gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Şu an için İzmir ve Ankara için düşündüğümüz iki etkinlik var. Hatta Ankara etkinliğinin line-up’ı geçtiğimiz günlerde belli oldu, bir aksilik çıkmazsa Ankaralıları oldukça değişik bir Noirgazer deneyimi bekliyor.
Orta ve uzun vadede Noirgazer etkinliklerini yurtdışına taşımak gibi bir hedefimiz de var. Bunun dışında noirgazer.com adresinde “Label Talks” kısmını aktif hâle getirip yerli müzisyenlerle yurt dışındaki label’ları bir araya getirmeyi düşünüyoruz. Bunun için yurt dışından görüştüğümüz birkaç label var. Ortaklaşa bir şekilde Label Talks’ın müzisyenlere nasıl bir fayda sağlayacağı üzerine istişare ediyoruz. Label Talks projesinin yakın zamanda hayata geçeceğini söyleyebiliriz. Umarız 2022’nin geri kalanı ve ilerleyen yıllarda hep birlikte daha iyi etkinliklerle sahnemizi canlı tutmayı başarabiliriz.
En önemli kıstas müziğinizle beraber samimiyetiniz. Ne kadar iyi müzik yapsanız da öncelikle samimi olduğunuzu, kendiniz olduğunuzu hissettirmeniz gerekiyor. Bu nedenle kendiniz olun ve olduğunuz şeyden taviz vermeyin.
Red Bull Music Academy’ye dahil olmanın faydaları var evet; ama bu faydalara odaklanmaktan ziyade önceliği gerçekten işin mutfağını öğrenmeye ve iyi vakit geçirmeye verin. Oraya dünyanın dört bir yanından bir sürü müzisyen, yapımcı, medya ekibi, teknik ekip ve sanatçı geliyor. Böyle bir ortamda ‘önce kariyer’ derseniz oradaki asıl güzelliği kaçırırsınız. İnsanlara ‘bağlantı’ gözüyle bakmayın, arkadaşlık diye bir şey var, öğrenmeye ve paylaşmaya odaklanın.
İpek Görgün ‘Martyrs’ Aphelion / 2017 Touch Music
İstanbul’lu deneysel elektro-simyacı İpek Görgün’ün “Aphelion” adlı albümünden “Kairos” isimli parça, bizleri seslerin iç uzayında keşfedilmemiş bölgelerde bulunan, izole ve genellikle yalnız tonları inceleyen enfes bir keşif yolculuğuna çıkarıyor. Astral Social Club ve genç Pimmon hayranlarının aşina olduğu bir işitsel yörüngede seyreden Görgün, bu albümde drone, noise ve glitch unsurlarını bir araya getirerek, hem ürkütücü hem de çekici bir uzama erişen psikotropik bir mutant süit yaratıyor. Burada kristal tınılar ve glitch kabarcıkların vızıldayan ışıltısı uzanıyor ve oluşturduğu zıtlıkla salınan metalik mırıldanmalar, titrek gümüş rengi hayaletimsi yeraltı uzay manzarasını şekillendiriyor.–the sunday experience
İpek Görgün ‘Seneca’ Ecce Homo / 2018 Touch Music
Touch Music tarafından yayınlanan Ecce Homo ile Görgün, güzellik ve bozunma, ilerleme ve gerileme, iyilik ve kötülük arasında gidip gelen insan tabiatından yola çıkarak, ruhun farklı yönlerini, insan davranışlarını ve varoluşu üzerine kendini sorguluyor.
2014 Red Bull Music Academy sonrası prodüktörlüğünü kendi üstlendiği albümü Aphelion’u (2016) yayımlayan müzisyen ve fotoğrafçı İpek Görgün, daha sonra Egyptrixx olarak bilinen Kanadalı sanatçı Ceramic TL ile işbirliği yaptı, ve onun yüksek çözünürlüklü elektronik müziğine uygun ses tasarımlarıyla dikkat çekti. Sonuç, Perfect Lung albümündeki sekiz parçayla takdire sunuldu. Albüm, ismindeki keskin, acı ironiden yola çıkarak ekolojik-kaygı ve son yılların sanatsal üretimlerinde iyice içselleştirilen distopyalara kadar köklü anlatılarla birlikte çağdaş temaları da ele alıyor.
Bugün, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Ses Sanatları alanında doktora eğitimini tamamlayan Görgün, kavramsal odağını Perfect Lung’da ortaya koyduğu ekopolitik yansımaya paralel farklı bir soruyla yeniden karşımıza çıkıyor, ve bu sefer ontolojik nitelikte bir soruyla. Yine Touch Music tarafından yayınlanan Ecce Homo ile Görgün, güzellik ve bozunma, ilerleme ve gerileme, iyilik ve kötülük arasında gidip gelen insan tabiatından yola çıkarak, ruhun farklı yönlerini, insan davranışlarını ve varoluşu üzerine kendini sorguluyor. Bu kavramsal evren, Ecce Homo’yu tamamıen ele geçiriyor ve onu rahatsız edici, dolaşık, zehirli sarmaşıklar (“Afterburner”, “Tserin Dopchut,” “Knightscope K5”), huzursuzlukla dolu bir çoraklık (“Neroli,” “Seneca”) ve deforme kayıtlar (Le Sacre’nin sahnesinde saldırıya uğrayan cıvıltılar veya komplo teorisyeni Alex Jones’un sesini bozan Bohemian Grove’un ses memesi) arasında gidip gelen, rahatsız edici, tuhaf, hareketli ama huzuru kaçmış bir evrene dönüştürüyor. Özellikle, bileşenleri birbirine bağlayan ve ayıran bir drone olan kapanış parçası “To Cross Great Rivers” ise ayrı bir parantezi hakediyor; ama aynı zamanda bu albüm, sanatçının Fact dergisine verdiği röportajda da belirttiği üzere, dünyayı kontrol etme, anlama ve şekil verme konusundaki bitimsiz insan hülyasına bir övgü niteliğindedir.
Bazen somut müzik deneyi gibi soyut, bazen ayrıntılı olarak tanımlanmış, sanki günümüz yüksek teknolojili elektroniklerinin bir varyasyonuymuş gibi yarı saydam olan Ecce Homo, o kadar dağınık ve kafa karıştırıcı bir albüm ki, sanatçının son çalışmasında, yukarıda anlatılan çeşitli kutuplar arasında aşırı bir belirsizlik olduğunu görmek de mümkün. Elbette, bu albümün lehine bir nokta olsun ya da olmasın, Touch Music markalı albümlerin alışılageldiği türden bir albüm olmadığının da altını çizmekte fayda var. – Davide Ingrosso / The New Noise