Şarkı yazmak ve söylemek, derdimi içimden geldiği gibi anlatabilmek dışında pek bir amacım yok; ama benden çok iyi ‘Popçu’ olurdu.
Genç ve yetenekli bir şarkıcı, onu daha çok yayınladığı ‘Paramparça’ ve Zombienation’a dönüşmüş memleketimize ithafen kaleme aldığı ‘Yaşayan Yok’ şarkılarıyla tanıyoruz. Ölü toprağında yeşeren bir demet, betonda açan bir Lotus diyebiliriz Ceylin için.
Ceylin merhaba, seni tanımayan okurlar için kısaca kendinden bahsetmek ister misin?
Merhaba, Ceylin ben; yirmi dört yaşındayım, İstanbul’da yaşıyorum, müzik ve resim alanında çalışıyorum. Bunun yanısıra aynı zamanda maalesef bitmek bilmeyen bir öğrencilik hayatım da var, sinema okuyorum. Müzik dünyasında yeniyim ama yaklaşık iki buçuk yıldır ağırlıklı olarak uğraşıyorum.
Drum’n Bass’çısın sanırım, elektronik müzik sahnesini seviyorsun, kendini nasıl tanımlarsın, şarkıcı mı demek doğru yoksa popçu mu?
Açıkçası kendimi ‘bir şeyci’ olarak tanımlamaktan kaçınıyorum. Şu an belli bir tarzdan devam ediyor ya da edecek olmam sanırım müzik dinleme alışkanlıklarımdan dolayı, şayet bu durum zamanla değişirse sanatıma yansıyacağına da şüphe yok, bu yüzden kendimi herhangi bir kalıba sokmuyorum. Şarkı yazmak ve söylemek, derdimi içimden geldiği gibi anlatmak dışında pek bir amacım yok, ama benden çok iyi ‘popçu’ olurdu.
Paramparça (Human Scum Remix)
Illustration by Ceylin
Her alanda bir ayrıştırmaya maruz kalıyor, kendimizi ayrıştırılan durumlar içerisinde buluyoruz. Düşüncelerimizi, fikirlerimizi bile yüksek sesle dile getirmeye çekinir hale geldik!
Yerli sahnemizden beğendiğin isimler kimler?
Çok sevdiğim, saygı duyduğum başarılı dostlarım var tabii ki; listem biraz uzun… Ama genel olarak özgün her sanatçıyı beğendiğimi ve desteklediğimi söyleyebilirim, ve bu işte emek harcayan kadın müzisyenlerin hepsine de başarılar diliyorum.
İfade özgürlüğü ve demokrasi kisvesinde herkesin ağzına geleni sosyal medyaya kustuğu toksit bir atmosferde mücadele veriyoruz, sanırım sen de bir dönem bu hadsizliğin mağduru oldun ve ‘Yaşayan Yok’ isimli parçanla gereken cevabı verdin. Genç bir sanatçı olarak toplumsal eleştirin nedir?
Her alanda bir ayrıştırmaya maruz kalıyor, kendimizi ayrıştırılan durumlar içerisinde buluyoruz. Düşüncelerimizi, fikirlerimizi bile yüksek sesle dile getirmeye çekinir hale geldik! Bu durumdan yakınanların da aynısını farklı gruplara uyguladığını görüyoruz. Toplum olarak sorunlarımızı başkalarının hayatlarına müdahale etmeden, ya da zorba eleştirilerde bulunmadan çözmeyi, kendimizle sahici bir yüzleşmeyle halletmeyi öğrenmemiz gerek.
A pyschodelic illustration by Ceylin the Cat
Ceylin, Watchmk ‘Değmezmişsin’ 2025
Anlamsız, boş ve hadsiz egolar midemi bulandırıyor.
Gerek müzik dünyasında, gerek sosyal yaşamda neler asabını bozuyor?
Buna cevabım kesinlikle, ‘Ego’. Anlamsız, boş ve hadsiz egolar midemi bulandırıyor.
Özellikle Spotify ve benzeri müzik platformları neticesinde müzik dinleme alışkanlıklarının değiştiği, çeşitlendiği bir dönemdeyiz; sanatçılar albüm yayınlamaktansa single ve ep’ler aracılığıyla dinleyiciyi yakalıyor, eski döneme nazaran kıyasladığında bu durumu nasıl değerlendirirsin?
Bence hızlı single üretimi ve tüketimi çıkan ürünlerin niteliğini çok düşürüyor. İçerikten ziyade süreklilik ön planda ve emek verilmiş kaliteli işlerden ziyade birbirine benzer şarkılar, her ay yeni parça çıkaran sanatçılar türüyor, buna nazaran albüm olayına inanılmaz bir saygı duyuyorum. Biz de şuan kendi albümüm üzerinde çalışıyoruz ve umarım sene sonuna kadar çıkartabilirim.
THE CAT !!
Nacht İstanbul, 2024
Ağlamak istiyorum sayın seyirciler !!
Canlı sahne alıyor musun, seni nerede dinleyebiliriz?
Şimdilik canlı performans sergilemiyorum. Geçtiğimiz yıl yaptığımız ep’de bulunan parçaları single olarak yayınlamaya başladığımız için bütün parçaların yayınlanmasını bekliyorum. Sonrasında ise yaptığımız yeni parçalar için büyük bir lansman konser planım var.
Bu kısa ama manidar söyleşi için çok teşekkürler Ceylin, eminim müzikseverlerin de ilgisini çeker, son olarak eklemek istediğin bir şeyler varsa lütfen!
The Sound of Progress is vital watch for anyone interested in the esoteric counter-culture. It shows a movement that impacted so many at the time (and continues to do so via the albums that these artists released) and still resonates to this day. When the Test Dept. talk about the right wing establishment and how a challenge from the Left is needed they could be talking about the very days we find ourselves in now.
Made in 1988 and focusing on for artists (Coil, Current 93, Foetus, Test Dept.) The Sound of Progress finally gets the DVD reissue treatment. Restored as best as possible the film follows these musicians through performance and interviews to give a vital glimpse of a movement that still influences to this very day.
After Throbbing Gristle spewed forth their industrial ideals, a slew of bands took up the baton and charged ahead with their art. Inspired by surrealist poetry, ancient magik, and Beat authors, these artists were not here to be loved (though many of them were, and remain, highly regarded) they were here to test the boundaries of what popular music could be and what it could achieve. Eschewing punk’s rudimentary three-chord chug, these bands set their controls for the heart of the beast, challenging audiences, ripping up rule books and creating some of the most exciting music that Britain has ever produced.
The Sound of Progress captures various live performances with the most exciting being Test Dept. who are filmed in a deserted building in Amsterdam. They pummel the audience with industrial noise whilst also managing to find grooves in the storm which you as an audience member can latch on to and ride. Foetus on the hand comes across quite contrarian as Jim Thirlwell discusses in his interview the lack of image and his opposition to such things yet when he enters the stage he is draped in classic rock ‘n’ roll attire (dark sunglasses, leather jacket etc).
(c) COLD SPRING / ALEXANDER OEY 2016/1988
Reissue of classic documentary focusing on a vital sub-culture that blossomed in the mid-late eighties.
Then we have Coil. Interviewed in Peter ‘Sleazy’ Christopherson and John Balance’s home in Chiswick, and outside the studio where they were recording the classic ‘Horse Rotorvator’ album the trio (including Stephen Thrower) discuss dream diaries, the nature of interviews themselves and the process of writing. These interviews are the highlight of the film as it is a real pleasure to see the sadly deceased Balance and Christopherson speak and discuss the inner workings of the band. It is also rather bittersweet as Balance discusses the need to invoke madness whether that be through LSD or schizophrenia to create art as it “makes you stronger”. Knowing the demons he faced throughout his life, and how it would end make this section tough viewing.
The Sound of Progress is vital watch for anyone interested in the esoteric counter-culture. It shows a movement that impacted so many at the time (and continues to do so via the albums that these artists released) and still resonates to this day. When the Test Dept. talk about the right wing establishment and how a challenge from the Left is needed they could be talking about the very days we find ourselves in now.
A great film and one that is highly recommended. –Simon Tucker
John Balance, Peter Christopherson, 1985
Sistem son derece gelişkin, had safhada acımasızdı ve insan kurban edilmesine dayanıyordu. Tanrılara kanlarını sunmadıkları takdirde güneşin doğmayacağına ve dünyanın sona ereceğine inanıyorlardı. Burada da durum aynen bu, sadece her şey daha sinsice ve gizli kapaklı.
Coil, John Balance tarafından 1982 yılında, dahil olduğu ve bas, vibrafon ve çeşitli Tibet çalgıları çaldığı Psychic TV ile eşzamanlı bir proje olarak kuruldu. 1984’te Psychic TV’nin kurucularından Peter ‘Sleazy’ Christopherson’la birlikte tamamen Coil üzerine odaklandı.
Christopherson, TG ile Psychic TV’de yer almasının yanı sıra, yetmişlerin Led Zeppelin, Yes ve Pink Floyd gibi ‘süpergrup’ların plak kapaklarını yapan Hipgnosis tasarım grubunun da bir parçasıydı.John Balance daha önce Current 93’te David Tibet ve Fritz Haaman ile çalışmıştı. Coil’in Scatology albümünde, ikiliye Clint Ruin ve Virgin Prunes’dan Gavin Friday katıldı. Coil aynı zamanda Derek Jarman’ın yönettiği The Angelic Conversation filminin müziklerini yaptı, Tainted Love için yaptıkları yorumun videosu New York’taki Çağdaş Sanat Müzesi’nde uzun süre gösterildi. Coil 1986’da Boyd Rice ile kısa bir uzunçalar, 1987’de de Horse Rotorvator adlı uzunçaları çıkardı.
Coil ‘The Sound of Progress’ Photo Gallery, 1985
Coil nedir?
Sleazy: En basit ifadesiyle, müzik çalışmalarımızdır. Müzikten başka şeyler de yapıyoruz, ama müzikle yaptığımız deneyler için bu ismi kullanıyoruz. Temelde ben ve John’dan ibaret, lakin başkalarının yardımlarına da başvuruyoruz. Bu anlamda, sanırım kuruluşu ve dayanışmacı yönü itibariyle Psychic TV’ye benziyor. Coil (sarmal; gürültü patırtı, hengame; bobin) aynı zamanda bir şifredir. Gizli bir evrenselliktir. Bütün olarak mevcut olmayan bir şeye ilişkin bir anahtardır, bir büyü, bir sarmaldır. Dişi bir dairenin etrafındaki yılan SHtsidir. Bir çifte sarmaldaki kasırgadır. Elektrik ve elementlerdir, atonal ses ve yabani şiirdir. Saplantılar için bir araçtır. Kabbulah ile Khaus’tur. Thanatos ile Thelema’dır. Başmelekler ile Deccallerdir. Hakikat ve ince eleyip sıkı dokumaktır. Tuzaklar ve yolunu şaşırmadır. Çocuksu, asli itaatsizliktir.
Coil ismi nereden çıktı?
Sleazy: İrticalen seçtim, sonra bunun aslında gürültü anlamına geldiğini öğrendim. Ayrıca sarmal, elektrik bobini ve ….. gibi anlamlara geldiğini öğrendim. Sarmal döngüsel bir mikro/makrokozmik biçimdir. DNA’lardan sarmal samanyollarına dek. Asli bir semboldür. Minik ve hoş bir sözcük.
Kullandığımız Kara Güneş Isadore Ducasse’nin Maldoror’undan gerçeküstücü bir semboldür. 10 şuası var (5×2). Coil esasen bir ikilidir ve beş Horus’un sonsuzluğunun, yani şu ânın [şimdiki zamanın] rakamıdır. Mevcut sonsuzluğun sembolleri ve işaretleriyle tamamen uyumlu müstesna bir mitolojimiz var. Bunun kamu önündeki imajımızın önemli bir parçası haline gelmesinin gerekliliğine inanmıyoruz; yoksa yanlış yorumlamalar, gereksiz ve yanlış taklitler ortaya çıkabilir. Sükûnet ve gizlilik. Nihayetinde, yeni çağa en çok uygun düşen Horus imgesi parmağı dudaklarında duran ‘fatih çocuk’ imgesidir, sükûnetin işaretidir.
‘Scatology’ (dışkıbilim) albümünün isminin ardında ne yatıyor?
Sleazy: Tıbbi anlamda dışkıbilim insan bokuna duyulan saplantıdır ya da eski usül sözlüklerin ediğince, “Hayvani isteklere ve temel güdülere ilişkin bir saplantı”dır. Yani bu ikisinin bir birleşimidir.
Niye bunu albüm isminde kullanacak kadar önemli gördünüz?
Sleazy: ‘Scatology’ eğlenmek için dinlenebileceği gibi, albümdeki parçaların isimleri normalde biraz edepsiz bir şekilde insanların dikkatini cezbetmeye çalışır, aynı esnada, albümün havasını biraz olsun çıtlatır. Bence iyi bir isim, albümdeki şarkıların çoğu, ya sözleriyle ya da havalarıyla, en temel insani güdülere gönderme yapıyor. Gayet uygun görünüyor. ‘Salvador Dali’nin Ağza Alınmaz İtirafları’nda Dali’nin “Götdeliğinin Hümanizmi” ile dediği şeydir.
Coil ‘The Sound of Progress’ Photo Gallery, 1985
“…örgütlü kilise insanları kontrol etmek ve kendi siyasi hedeflerini yaygınlaştırmak üzere ayinlere ilişkin bilgisini istismar eder. Şurası kesin ki bu ülkede son bin yılda kilise kâr ve insanların üzerindeki kontrolünü artırmak üzere siyasi bir makina olarak çalışıyor. Kanımca kilise liderlerinin konumlarını bu şekilde istismar etmesi çok acı verici, çünkü Kuzey İrlanda’da, Güney Amerika’nın tamamında, İspanya’da ve Uzak Doğu’nun çoğunda pek çok insanı s*kip attılar.”
Ayinler sizce niye önemlidir?
Sleazy: İnsanların çoğunun hayatı anlam katan şeylerden yoksun. Biraz burnu büyükçe gelecek belki ama, kanımca bire bir gündelik ihtiyaçlara karşılık gelmeyen şeyleri yapmanın ve bir yandan da diğer ihtiyaçları temin etmenin verdiği tatmin, kesinlikle bunu denemelerinin başka insanlara da ilginç geleceğini bana düşündürtüyor. Diğer insanların nasıl yaşaması gerektiğini düşünürken, dinlerin yaptığı gibi “Şunu yapmalısın” gibi şeyler söylemek yerine, ancak kendinizi örnek olarak alabilirsiniz.
Ayinin bunu uygulayan kişiler tarafından tasarlanması önemli midir?
Sleazy: Zannetmiyorum, milyonlarca kişi katolik ayinlerinden istifade ediyor.
J Balance: Ya da Japon çay ayinlerinden. Zen felsefesine göre her an bir anlama gelir. Kanımca bu çok daha zengin bir yaşam tarzı, üstelik onlara kim ve nerede olduklarına dair bir farkındalık sağlıyor. Oysa Batı’daki ayinler, özellikle de Avrupa ve İngiltere’dekiler kilisenin tekelinde. Oysa insanlar her daim bazı ayinleri uyguluyor; İngilizler ruh çağırma, uzgörü ve nazar gibi saplantılara sahiptir. Bütün bunlar vardır ve uygulanmaktadır, ama niyeyse insanlar bunlardan utanç duyar ve kilise tarafından temsil edilmeyi yeğler. Kanımca bunun nedeni kilisenin güç ve servete dayalı pek şaaşalı gösteriler yapan zengin bir örgüt olmasıdır.
Japon Çay Ayini gibi şeyler kilisenin düzenlediği ayinlerden ne anlamda farklıdır?
Sleazy: Bireyde yarattığı etki açısından aralarında pek bir fark yoktur. Farkları şudur; örgütlü kilise insanları kontrol etmek ve kendi siyasi hedeflerini yaygınlaştırmak üzere ayinlere ilişkin bilgisini istismar eder. Şurası kesin ki bu ülkede son bin yılda kilise kâr ve insanların üzerindeki kontrolünü artırmak üzere siyasi bir makina olarak çalışıyor. Kanımca kilise liderlerinin konumlarını bu şekilde istismar etmesi çok acı verici, çünkü Kuzey İrlanda’da, Güney Amerika’nın tamamında, İspanya’da ve Uzak Doğu’nun çoğunda pek çok insanı s*kip attılar.
J Balance: Çok aşikar bir örnek olan Azteklerde, toplumun tamamı dili ve güneşin batmasını nasıl önleneceğini bilen rahiplerin kontrolü altındaydı, böylelikle nüfusun her bir bireyi üzerinde mutlak bir kontrol sağlamışlardı. İnsanlar belli şeyleri yapmazlarsa öleceklerine inanıyordu. Sistem son derece gelişkin, had safhada acımasızdı ve insan kurban edilmesine dayanıyordu. Tanrılara kanlarını sunmadıkları takdirde güneşin doğmayacağına ve dünyanın sona ereceğine inanıyorlardı. Burada da durum aynen bu, sadece her şey daha sinsice ve gizli kapaklı.
Ayinin enerjisi kişinin içinden mi çıkar yoksa başka kaynaklardan elde edilebilir mi?
J Balance: Nereden geldiği pek de önemli değildir. Mesele iş görmesi, gücün çağırılabilmesi, üretilmesidir, bunu kullanabilir, manipüle edebilir, yönlendirebilirsiniz, dolayısıyla nereden çıktığını bilmeniz gerekmez.
Niye insanların çoğu bir ayini ya da büyüyü şeytani bir şey olarak görür?
Sleazy: Bilinmeyenden duyulan korku. Temelde bunun nedeni kilisenin ayin yapan diğer insanları denetimlerine yönelik bir tehdit olarak görmesidir.
J Balance: Bir tekel olarak kalmak isterler, bu yüzden diğer her şey kötü veya şeytanidir, bunlara bulaşırsanız cehenneme postalanırsınız. En basitinden Hristiyanlık propagandası. İngiltere’de paganlık güçlü köklere sahiptir ve kilise her daim bunu yok etmeye çalışmıştır. Başta pagan tapınaklarını etkisizleştirmiş, ardından buralarda kiliseler inşa etmiş, sonra da cadıları yakmış ve dini yasaklar uygulamıştır. Bunu yok edemeseler de insanları pagan mirasından uzaklaştırmak üzere hakir görme ve korkutma yöntemlerine başvurmuştur. Şeytan Pan, Cernos, kalkık aletli tanrılar gibi fallik, ne iyi ne kötü doğa tanrılarının Hristiyanlığa bir uyarlanışıdır sadece. Hristiyan kilisesi cinselliğe hep mesafeli yaklaşmıştır; alttan alta yürüyen paganlık ise tamamen bastırılamadığı için yaşamasına göz yumulmuştur. Şeytan pagan cinselliğinin bir temsilidir, Hristiyan unsurlar işe karışmasına rağmen insanları cezbetmesinin nedeni budur.
Sleazy: Şu sıra altmışlar ve yetmişlerdeki serbestliğe,özellikle de cinselliğe karşı sağcı bir tepki söz konusu. On yıl zarfında kiliseye yönelik ilgide bir canlanma başlarsa hiç şaşırmam.
Sizce Coil sahnede TG’den ciddi şekilde farklılaşacak mı?
Sleazy: Tabii, canlı çalmakta sorun şu ki her şeyin üç aşağı beş yukarı o ân orada yapılması gerekiyor. Ne var ki TG’de hiç kimse gerçek anlamda harbi müzisyen değil. Bu da temelde sizin seçeneklerinizi sahnede neler yapabileceğinize indirgiyor. Önceden hazırladığınız kayıtlara bel bağlayabilir, elinizden gelenin en iyisini icra edebilir ya da misafir müzisyen davet edebilirsiniz. Lakin bu seçeneklerin hiçbiri bana makul gözükmüyor. TG’nin tam olarak yaptığı sahnede elinden geleni yapıp, tamamen yeniden üretilebilir ve kulağa ilginç gelecek sesler üzerinde çalışmaktı. Artık öyle bir noktaya gelmiştik ki tıkandık ve gruptan ayrıldık.
1983’te Psychic TV ile çıktığımız konserlerde de TG’den çok fazla ileri gidemedik. İyi bir müzisyen olan, doğru dürüst gitar çalabilen Alex vardı grupta, ama iyi müzisyenlerle verdiğimiz konserler bile onların kişisel eğilimlerini yansıtır olmuştu. Dolayısıyla Psychic TV konserleri sonuçta mesela Velvet Underground’a benzemeye başladı, ki bu bana pek de bir ilerleme gibi gelmiyordu.
J Balance: Konserde ilginç fikirler oluşsa da, bunlar kabalaşıyor ve gürültü etkeni çok öne çıkıyordu, sonuçta fikirler fazlasıyla sulandırılıyordu. Demek istediğim albümleri zaten dinlemiş insanlar için sorun yoktu, derdimizin farkındaydılar, lâkin durum belli bir fikre dayalı bir çeşit kontrollü gürültüden pek öteye geçemiyordu. Üzerinde kafa patlattığında durum makuldu belki, ama yanlış olan bir şeyler vardı.
Sleazy: Hiç konser vermedik çünkü sahnede neyi nasıl yapacağımızla ilgili sorunu çözememiştik. Pek çok grubun yaptığı gibi biz de sırtımızı hazır kayıtlara dayayabilirdik, fakat insanlar cidden o yoğun atmosferi, o adrenalini istiyor, bunu hazır kayıtlarla sağlayabilir miyiz bilmiyorum.
Throbbing Gristle’ın arkasında yatan amaç sizce neydi?
Sleazy: İnsanların fiziksel olarak tepki vermelerini sağlamanın gerçekten mümkün olup olmadığını görebilmek. Ayrıca entelektüel ve sanatsal tutkularımıza yeni bir biçim vermeye uğraşıyorduk, çünkü bundan önce hiç müzik yapmamıştık. Ayrıca eğlenmek ve düzüşebileceğimiz gençlerin ilgisini çekmek. İnsanlar genelde niye grup kurarsa aynı gerekçeler bizde de geçerliydi. (gülüyor)
İşitilemeyen ses diye bir şey var mı gerçekten?
Sleazy: Efendim? (gülüyor) Bütün o muhabbetin arkasında yatan kuram şu, eğer bir şeyi çok düşük bir seviyede ya da geriye doğru çalarsanız, ya da ekranda anlık görüntüler verirseniz, bilinçaltı bunları alır ve anında tepki verir. Ama bunun işe yaradığına dair elimde hiçbir kanıt ya da bilgi yok. Rolling Stones’un ‘Their Satanic Majesty’s Request’ albümünde, gizlenmiş ve ancak geriye doğru dinlendiğinde duyulan “Şeytana Katıl” falan gibi bir şeyler denildiği söylenir. Yani bence bunların hepsi zırvalığın daniskası.
J Balance: Kayıt ve çoğaltım kalitesi açısından albümler henüz çok kabalar, bunlarla bilimsel deneyler yapmak henüz mümkün değil. Kanımca holophonics çok daha ilginç. Stevo büyük bir üçkağıt çevirmekle suçlandı, bu sistemi geliştiren Zuccarelli de öyle. Holophonics sayesinde bilinçaltına hitap eden atmosferik sesler üretebildik, bir odanın veya bir mağaranın mekansal sınırlarının ve içindekilerin hareketlerinin hissini yansıtan özel kayıtlar elde edebildik. Lakin benliğin çok derinlerinde bir etki yarattığı söylenen işitme eşiğinin altındaki seslerle ilgili hâlâ büyük kuşkulara sahibim. Bilinçaltı, gizlenmiş mesajlar, kesyapıştırlar, endüstriyel grupların ele aldığı konular gibi şeylerin hepsi Burroughs’un ‘The Job’ ve ‘The Electronic Revolution’ından çıkıyor ve aşırı şekilde kullanıldılar… Çok da başarılı değiller. Rough Trade’in falan bütçeleriyle doğru dürüst ses araştırmaları yapmak pek mümkün değil. Sahte bir bilim havasındalar, hiçbir alakamın olmasını istemediğim tırışka bir niteliğe sahipler. Daha ziyade, bilinçli bir şekilde kararsız müzikal eğilimler içeren sapkın bir ses üreticisi olarak algılanmayı yeğlerim. Bütün bu grupların derdine tasasına saygı duyuyorum, lâkin bu olanaklılıkların saflığı ya da dayandıkları amaçlar plağa geçerken yok olup gidiyor.
Fikirlerinizin yayılması için sizce en iyi araç müzik mi?
Sleazy: Hayır, kanımca filmler ve televizyon çok daha etkili çünkü bunlar hepimizi en derinden etkiliyor. Koku ve dokunma duyularına da hitap edebilirseniz, daha da güçlü bir etki yaratırsınız.
Stüdyodaki kayıt süreciniz önceki çalışma tarzınızdan çok farklılaşabiliyor mu?
J Balance: Coil’de işin omurgasını kendimiz şekillendiriyoruz, istiyorsak başkalarıyla birlikte çalışıyoruz. PTV ise daha doğaçlamaya dayalıydı, her şey çalışmalarda irticalen ortaya çıkardı.
Sleazy: Lâkin içinde yer aldığımız PTV albümlerinin hepsi temelde şu an bizim çalıştığımız şekilde, yani önce bir ritim belirleyip ardından buna uygun düşen şeyleri üstüne ekleyerek yapıldı.
Sizce toplumu müzikle değiştirmek mümkün mü?
Sleazy: Hayır, bence müzikle hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.
J Balance: Ama yine, mesela Crass gibi bir grup müziklerinin değil bunun yanı sıra verdikleri mesajların böyle bir etki yarattığını söyleyebilir. Ağır mesaj vermek konusunda büyük soru işaretlerine sahibiz, ama bir hayat tarzımız var ve bir sürü şeyi değiştirmek istiyorum. Kesinlikle albümleri ile hayat tarzları çok ayrı düşen Ultravox gibi değiliz. Bir albümden hoşlansanız ve bunu yapan kişilerin sizin karşı olduğunuz bir şeyler yaptığını duysanız, muhtemelen o albümü aynı gözle dinlemezsiniz.
İyi de müziğin kendine has özelliklere göre değerlendirilmesi gerekmez mi?
J Balance: Sadece şarkılara bakılarak bunun yapılabileceğini sanmıyorum. Şarkıların beli bir gerçekçilik taşıması gerekir, ki insanlar bu ikisini bağdaştırır.
Sleazy: Zor bir soru, çünkü bu ‘piyasa’nın içinde uzun yıllardır bulunan biri olarak, müziğine saygı duyduğum ama kendisine saygı duyamadığım bir sürü kişiyle tanıştım. Bu tabii onların müziğini algılayışımı etkiledi.
Şu sıra dans müziği yapıyor olmak tuhafınıza gidiyor mu?
J Balance: Dans müziği mi yapıyoruz?
Sleazy: Throbbing Gristle ‘Twenty Jazz Funk Greats’i yaptığında, burada o biçime ilişkin daha basmakalıp bir şey yapmak amaçlanmıştı, ama tam anlamıyla başarılı olmadı çünkü bunun nasıl yapılacağını bilmiyorduk. Hâlâ da bilmiyoruz, sadece biraz daha hızlı, atak, ritmik şeyler yapmak istedik. Ama kesinlikle bir dans albümü yapmak gibi bir niyetimiz yoktu, çünkü buna yeltensek eminim ortaya berbat bir şey çıkardı.
J Balance: Bu tamamen ne şekilde dans edeceğinize bağlı. Bence The Birthday Party dans müziği yapıyordu, ama bu pek diskolarda çalınabilecek tarzda bir şey değildi.
Bazı grupların etrafında gelişen kültler hakkında, misal TG ve PTV’de gündeme gelen saç kesimi ve giyim tarzı öykünmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
J Balance: Koyun gibi taklit edilen her şey değersizdir.
Sleazy: Belli bir şekilde giyinip, kendi yolunda ilerlerken benzer sonuçlara varmış insanlara rastlamak başka bir durumdur. Ama sırf idölünüz ya da kahramanınız giyiyor diye bir şeyleri giymek cidden garabet bir durum, hatta biraz da sağlıksız ve azcık da zevksiz bir tavır. Mesela şu Marc Almond kopyaları, oysa Marc’ın kendisi muhteşemdir.
Bowie kopyaları da aynı. Bu ayrıca ironiktir çünkü biz PTV’deyken grubun mesajlarından biri de düşüncenin özgürleşmesi ve bu tarz şeylerden paçayı sıyırmaktı. Şu an yaptıklarına dair bir şey söyleyemem çünkü yollarımız ayrıldı, yolları açık olsun, ama şahsen bunun bir parçası olarak kalmam mümkün değildi.
Coil ‘The Sound of Progress’ Photo Gallery, 1985
Yaptıklarımızın çoğu ve hayat tarzımız muhtemelen halkın çoğuna tuhaf gelecektir, çünkü en basitinden onların alışkanlıklarının dışındadır.
Coil için imaj ne derece önemli?
Sleazy: Coil için bu tarz bir imaj oluşturmadık. Her ne kadar aşikâr bir şekilde normale pek uymayan ilgi alanlarımız varsa da, bir imaj oluşturmak gibi bir derdimiz olmadı. Pek çok açıdan bu aleyhimize oldu çünkü arada sırada söyleşi yaptığımızda insanlar cidden ne soracaklarını bilemiyor.
J Balance: Kolaylıkla PTV’den kalma malzemeleri kullanabilir, aynı tarzda çalabilirdik, fakat bazı yönleriyle hâlâ yakınen ilgilenmemize rağmen bilinçli bir şekilde bu tarzdan uzak durmaya çalışıyoruz. Her şeyden kendimizi yalıtma gayretindeyiz. Kanımca bu bir şekilde bizim imajımız haline gelebilir. Sanırım kimileri de gay oluşumuzu öne çıkarıp bizi -hep bu şekilde anılan Bronski Beat gibi bununla özdeşleştirmeye çalışabilir.
Sleazy: Bu aslında iki boyutlu nesnelere indirgenmemize izin vermememize bağlı. Cinsellik her ne kadar yaptıklarımızın önemli bir parçasıysa da, hiçbir şekilde yegâne parçası değil ve bunu bir sınırlama olarak görmüyorum.
Niye pek çok kişi TG ile PTV’nin kullandığı kafatası vb. gibi imgelerden çok rahatsız oluyor?
Sleazy: Sanırım bunun nedeni imgelemimizde farklı bir çıkış noktasına, farklı bir yoruma dayanmamız. Yani belki klişe olacak ama, tamamen metruk yerlerde kendimi evimde ve çok mutlu hissediyorum. Eğer insanların Berlin duvarı falan gibi fotoğraflardan ödleri kopuyorsa, nasıl bir yaşam sürdürdüklerini ve bundan ne diye korkacaklarını cidden kavrayamıyorum, çünkü bu imgeler bana gayet olağan gözüküyor.
Yaptıklarımızın çoğu ve hayat tarzımız muhtemelen halkın çoğuna tuhaf gelecektir, çünkü en basitinden onların alışkanlıklarının dışındadır. Muhtemelen anneme de çok tuhaf gelecektir. Duvar kağıdımız yok, her yer fare boku kaynıyor, tamamen farklı bir hayat tarzı. Ama insanların ödlerinin patlaması bunların gerçekliğinden değil bu şeyleri yorumlama tarzlarından kaynaklanıyor. Birinin sizi elinizde bir kafatası tutarken gösteren bir fotoğrafı yorumlaması kolaydır, lâkin bu sizin illa şeytana taptığınızı ya da bir ölü sevici olduğunuzu göstermez. Yanlış olan onların yaptıkları yorumlar. Annem burada yaşasa, bir süre sonra muhtemelen her şey ona çok normal gözükecek ve hoş biri olup olmadığıma dair daha gerçekçi bir değerlendirmede bulunacaktır.
Bazı gazetelerin ve medyanın yaptıkları çok tehlikeli çünkü çok kolaylarına geliyor. “Edepsiz Papaz”, “Zührevi Hastalıklar Hastanesi” falan gibi müstehcen konuları işleyerek gazete satacaklar. Lâkin müstehcenlik hep para etmiştir. Yani Boy George, Sex Pistols falan hepsi sapına dek pompalanmıştır. Ama hiçbirimiz, hatta Gen bile dikkat çekmek için edepsizlik yapmamıştır, yaptıkları doğal seyrinde cereyan etmiştir. Bu kanımca bambaşka bir şey. Metroda hiçbir alâkanız olmadığı ve muhtemelen hoşlanmayacağınız insanları gördüğümde, onlarla bir alıp veremediğim yoktur. Onlara karşı edepsizlik yapmaya bile değmeyeceğini düşünmüyorum. Sadece keşke olmasalar diye geçiriyorum içimden.
Coil hakkında bilinmesi gereken başka bir şey var mı?
Sleazy: Ayinlerin üzerinde çok durduk, bu yaptıklarımız hakkında ortaya doğru bir tablo çıkarır mı emin değilim. Çünkü bu hayatımızın bir parçasıysa da, ismimizin bunun gençler arasında yayılmasına çalışıyormuş gibi anılmasını istemeyiz. Temple Ov Psychic Youth diğerlerine ayinleri tanıtmak üzere yapılmış bir girişimdi. Hâlâ bunun bir parçası olarak anılmak istemem, çünkü insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek benim üstüme vazife değil. Ama fikrimi sorarlarsa, söylerim.
Baba Sad by Bengi Aktar aka Murky Charade, Ankara 2023
Kükreyen vokaller, hipnotik davullar ve saç baş yolduran bass’ları ile BABA SAD, lo-fi garage stili ve punk-rock enerjisiyle dikkat çekmeye devam ediyor.
2020 yılında Dehan Kılınçarslan ve Yağız Nevzat İpek tarafından İstanbul’da kurulan grup, 2022 yılında kadrosuna Efe Sanlav’ı da dahil ederek farklı disiplinlerden sanatçılar ile çeşitli yayınlar ve performanslar gerçekleştirdiler. Müziğini “kükreyen vokaller, groovy bas dizilimleri ve hipnotik davulları birleştiren rock müzik” olarak tanımlayan ekip, punk, garage, stoner rock müzik yanı sıra gopnik tekno, psikedelik rock gibi türlerden de esinleniyor.
BABA SAD Live at Yuva, Mayıs 2024
With roaring vocals, hypnotic drum beats and hair-raising bass frequencies, BABA SAD continues to attract attention with their energetic performances built on lo-fi garage / punk aesthetics.
Founded in 2020 by Dehan Kılınçarslan and Yağız Nevzat İpek in Istanbul, the band added Efe Sanlav to its lineup in 2022 and realized various performances and shows with artists from different disciplines.Describing their music as “rock music combining roaring vocals, groovy bass lines and hypnotic drums”, the band draws inspiration from genres such as punk, garage, stoner rock, as well as gopnik techno and psychedelic rock.
Rinxlaya on the BABA SAD stage / Photo by Bengi Aktar, Ankara 2023
2023 Aralık, Ankara
Baba Sad by Bengi Aktar aka Murky Charade, Ankara 2023
The film features music by DJ Shadow. Included in the score are excerpts from Endtroducing….. and his album with Unkle, as well as original music he composed for the main theme of the film, which was released on the single “Dark Days”.
Novice filmmaker Marc Singer lived in the bowels of a midtown Manhattan railway station for two years to shoot this harrowing account of the day-to-day existence of the homeless. Shot in noirish black and white, Singer shows how society’s discarded and disenfranchised fashion a community of sorts in the sunless labyrinth of the station’s transit tunnels. Though told without narration, a dozen or so individual stories emerge. Dee (the sole woman depicted in the film) lost all her children in a house fire while she was high on crack; Ralph remains inconsolable after his five-year old’s rape and mutilation during a stint in prison. In the final reel, Amtrak sends in armed police to clean out the tunnels, citing health concerns. However, the subterranean tenets happen upon a stroke of luck, as an NYC social worker discovers a cache of previously unclaimed public housing. Featuring a sparse soundtrack by DJ Shadow, Dark Days won the Grand Jury prize for cinematography, the Freedom of Expression award, and an audience award at the 2000 Sundance Film Festival.
Belgesele DJ Shadow da eşlik ediyor; Endtroducing….. ve Unkle ile yaptığı albümden bölümlerin yanı sıra filmin ana teması için bestelediği ve “Dark Days” single’ında yayınlanan orijinal müziklere de yer verilmiş.
Amatör film yapımcısı Marc Singer, evsizlerin gündelik yaşamlarını anlatan bu dramatik filmi çekmek için iki yıl boyunca Manhattan’ın merkezindeki bir tren istasyonunun derinliklerinde yaşar. Singer, kara mizahı andıran siyah-beyaz çekimleriyle, toplumun ıskartaya çıkardığı ve yaşam haklarından mahrum bırakılan bu insanların, istasyonun transit tünellerinin güneş görmeyen labirentlerinde nasıl bir topluluk oluşturduklarını olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor ve bu ilginç azınlığın hikayelerine ışık tutuyor. Dee (filmde tasvir edilen tek kadın) kafası iyiyken bir ev yangınında tüm çocuklarını kaybetmiştir; Ralph ise hapishanede geçirdiği dönemde beş yaşındaki çocuğunun tecavüze uğraması ve sakat bırakılmasının ardından teselli bulamaz. Son sahnede Amtrak, sağlık kaygıları gerekçesiyle tünellerin temizlenmesi için mekana polis gönderir. Ve, New York’lu bir sosyal hizmetler görevlisinin daha önce sahipsiz kalmış bir kamu konutu zulası keşfetmesiyle, yeraltında yaşayanların şansı yaver gider. DJ Shadow’un müzikleri eşliğinde Dark Days (Karanlık Günler), 2000 Sundance Film Festivali’nde sinematografi dalında Jüri Büyük Ödülü, İfade Özgürlüğü Ödülü ve Seyirci Ödülü kazanmıştır.
Mais qu’est-ce que Monsieur Charavay? se demandait Etienne Cabet en 1841 lorsque le jeune Gabriel Charavay publia son journal communiste et matérialiste L’humanitaire, «le premier organe communiste libertaire et l’unique en France pour quarante ans encore» selon l’historien Max Nettlau.
Gabriel Charavay (Lyon 1818-Paris1879) a vécu 8 quai du Louvre les cinq dernières années de sa vie de libraire et d’éditeur engagé. Mort à cette adresse le 22 mai 1879, il est un ancêtre d’Antoine Paris bouquiniste et éditeur à son tour au 8 quai du Louvre près d’un siècle et demi plus tard.
G. Charavay, né à Lyon en 1818, s’était fait connaître sous la monarchie de juillet par la publication de l’Humanitaire, journal éphémère mais dont la place est de premier ordre dans le mouvement révolutionnaire.
Maurice DOMMANGET Auguste Blanqui et la révolution de 1848, Paris Mouton La Haye 1972.
Libraire et éditeur, homme politique révolutionnaire, proche de Blanqui, collectionneur, bibliographe expert en autographes, publiciste, directeur de journaux, Gabriel Charavay commence sa vie professionnelle bonnetier parmi les canuts révoltés de Lyon. Né comme Marx en 1818, il s’engagera très jeune dans la lutte politique. Il publiera des manifestes communistes et matérialistes dès l’âge de 22 ans. Combattu et traduit devant la justice par trois régimes pour société secrète, provocation à des crimes et délits, il subit leur répression pendant vingt ans. Cité devant la Cour des Pairs. Condamné politique à 23 ans. Prison à Doullens. Participe très activement à Lyon à la révolution de 1848, résiste à Louis-Napoléon Bonaparte, survit cinq ans au bagne de Belle-Île sous le Second empire, avec Barbès et Blanqui. Enfin après l’attentat d’Orsini, connaît la déportation en Algérie.
Marié à une jeune orpheline qui a vingt ans de moins que lui, il rencontre Pierre Larousse, collabore au Grand Dictionnaire universel du 19ème siècle. Associé quelques années à son frère aîné Jacques, libraire expert réputé en autographe, il s’installe à Paris dans le quartier latin où il fonde enfin une famille et des revues pour collectionneurs bibliophiles.
Les Charavay, une dynastie de libraires des XIXème et XXème siècles.
ANTOINE le père, engagé à 16 ans avec Bonaparte en Egypte. JACQUES l’Aîné, huissier, libraire ami du père d’Anatole France. JEAN bonnetier, libraire associé de ses frères.. MARIN ETIENNE archiviste réputé, expert paléographe auprès des tribunaux, témoin aux procès Dreyfus, fils aîné de Jacques et ami d’enfance d’Anatole France. EUGENE directeur du journal L’Imprimerie. NOEL fils de Jacques, GABRIELLE fille de Gabriel, héritiers du XXème siècle.
En 1944 Michel CASTAING reprend la succession des frères et fils Charavay, établie 3 rue de Furstenberg à Paris, spécialisée en lettres, autographes et documents historiques. C’est son fils Frédéric ancien professeur d’histoire, qui lui a succédé.
« Les catalogues de ventes de livres ou d’autographes des librairies et de ventes publiques, en raison de l’intérêt historique et de la qualité qu’ils présentent, ont acquis au fil des années leurs lettres de noblesse, notamment dans le domaine de l’érudition depuis les libraires parisiens de Bure et Charavay, et ont contribué à l’élaboration d’une science nouvelle, la bibliographie… Le premier catalogue de librairie conservé date de 1841, il vient d’Angleterre et émane du libraire londonien Henri G. Bohn ; pour la France notre collection commence en 1845, avec le libraire parisien Jacques Charavay. »
Archives Nationales, Introduction à l’Inventaire de la sous-série ABXXXVIII.
Du journal L’Imprimerie à Grosse victime magazine wikipedia.org/wiki/Gabriel Charavay
Espace Seven Galerie De Vos (2014)
La malédiction des peintures maudites du peintre maudit à la galerie SEVEN (2013)
Antoine Paris
LE COLONEL (2014)
A. Paris
But what is Monsieur Charavay? asked Etienne Cabet in 1841, when the young Gabriel Charavay published his communist and materialist journal L’humanitaire, “the first libertarian communist organ and the only one in France for another forty years”, according to historian Max Nettlau.
Gabriel Charavay (Lyon 1818-Paris1879) lived at 8 quai du Louvre for the last five years of his life as a committed bookseller and publisher. He died at this address on May 22, 1879, and was an ancestor of Antoine Paris, a bookseller and publisher in his turn at 8 quai du Louvre almost a century and a half later.
G. Charavay, born in Lyon in 1818, had made a name for himself under the July monarchy with the publication of L’Humanitaire, a short-lived newspaper that played a key role in the revolutionary movement.
Bookseller and publisher, revolutionary politician, close friend of Blanqui, collector, bibliographer and autograph expert, publicist and newspaper editor, Gabriel Charavay began his professional life as a hosier among the rebellious canuts of Lyon. Born like Marx in 1818, he became involved in the political struggle at an early age. By the age of 22, he was publishing communist and materialist manifestos. Fought and brought to justice by three regimes for secret society, provocation to crimes and misdemeanors, he endured their repression for twenty years. Summoned before the Court of Peers. Sentenced to 23 years’ imprisonment. Imprisoned in Doullens. Very active in Lyon during the 1848 revolution, resisted Louis-Napoléon Bonaparte, survived five years in the Belle-Île penal colony under the Second Empire, with Barbès and Blanqui. After the Orsini assassination attempt, he was deported to Algeria.
Married to a young orphan twenty years his junior, he met Pierre Larousse and worked on the Grand Dictionnaire Universel du 19ème siècle. After a few years in partnership with his older brother Jacques, a bookseller and renowned autograph expert, he moved to the Latin Quarter of Paris, where he eventually founded a family and magazines for bibliophile collectors.
The Charavays, a dynasty of booksellers in the 19th and 20th centuries.
ANTOINE, the father, enlisted at 16 with Bonaparte in Egypt. JACQUES the elder, bailiff, bookseller and friend of Anatole France’s father. JEAN BONNETIER, bookseller and partner of his brothers. MARIN ETIENNE, famous archivist, expert paleographer, witness at the Dreyfus Trials, Jacques’ eldest son and Anatole France’s childhood friend. EUGENE Director of the newspaper L’Imprimerie. NOEL son of Jacques, GABRIELLE daughter of Gabriel, heiress of the 20th century.
In 1944, Michel CASTAING took over from the Charavay brothers and Charavay, established at 3 rue de Furstenberg in Paris, specializing in letters, autographs and historical documents. His son Frédéric, a former history teacher, succeeded him.
“Over the years, book and auction sales catalogs have acquired their letters of nobility, particularly in the field of erudition. Since the Parisian booksellers Bure and Charavay, they have contributed to the development of a new science: bibliography. The first surviving bookshop catalog dates back to 1841. It comes from England, from the London bookseller Henri G. Bohn; for France, our collection begins in 1845 with the Parisian bookseller Jacques Charavay.”
« Les catalogues de ventes de livres ou d’autographes des librairies et des ventes publiques ont acquis au fil des années leurs lettres de noblesse, notamment dans le domaine de l’érudition. Depuis les libraires parisiens Bure et Charavay, ils ont contribué à l’élaboration d’une science nouvelle : la bibliographie. Le premier catalogue de librairie conservé date de 1841. Il vient d’Angleterre et émane du libraire londonien Henri G. Bohn ; pour la France, notre collection commence en 1845 avec le libraire parisien Jacques Charavay. »
Archives Nationales, Introduction à l’Inventaire de la sous-série ABXXXVIII.
Les amants tristes . Léo Ferré .
Écoute bien le chant de cet enfant maudit Que tu croiras ton mec et qui n’est qu’un mirage Oublié par ma mère au fond d’une poubelle
Léo Ferré, les amants tristes
Antoine Paris / Grosse Victime vol. 12
Peki ama Mösyö Charavay kimdir? diye soruyordu Etienne Cabet 1841’de, genç Gabriel Charavay, tarihçi Max Nettlau’ya göre “ilk özgürlükçü komünist yayın ve kırk yıl boyunca Fransa’daki tek yayın organı” olan komünist ve materyalist L’humanitaire dergisini yayınladığı günlerde.
Gabriel Charavay (Lyon 1818-Paris 1879) hayatının son beş yılında 8 quai du Louvre’da yaşamış, kendini işine adamış bir kitapçı ve yayıncıdır. Bu adreste 22 Mayıs 1879’da öldü ve yaklaşık bir buçuk asır sonra 8 quai du Louvre’da kitapçılık ve yayıncılık yapan Antoine Paris’in atasıydı.
1818’de Lyon’da doğan G. Charavay, Temmuz monarşisi döneminde, devrimci harekette kilit bir rol oynayan kısa ömürlü bir gazete olan L’Humanitaire’i yayınlayarak adını duyurmuştu.
Kitapçı ve yayıncı, devrimci bir politikacı, Blanqui’nin yakın arkadaşı, koleksiyoncu, imza konusunda uzman bir bibliyograf, yayıncı ve gazete editörü olan Gabriel Charavay, meslek hayatına Lyon’da isyan halindeki kanutlar arasında bir çorap işçisi olarak başladı. Marx gibi 1818’de doğdu ve çok erken yaşta siyasi mücadeleye katıldı. Henüz 22 yaşındayken komünist ve materyalist manifestolar yayınladı. Üç rejim tarafından gizli cemiyetler ve suç ve kabahatlere teşvik suçlarından yargılanmış ve yirmi yıl boyunca bu rejimlerin baskısına katlanmıştır. Akiller Mahkemesi’ne çağrıldı. 23 yıl hapse mahkum edildi. Doullens’de hapsedildi. Lyon’daki 1848 devriminde çok aktif bir rol aldı, Louis-Napoléon Bonaparte’a direndi, Barbès ve Blanqui ile birlikte İkinci İmparatorluk döneminde Belle-Île ceza kolonisinde beş yıl hayatta kaldı. Son olarak, Orsini suikast girişiminden sonra Cezayir’e sürüldü
Kendisinden yirmi yaş küçük genç bir yetim kızla evlendi, Pierre Larousse ile tanıştı ve 19. yüzyılın Büyük Evrensel Sözlüğü üzerinde çalıştı. Birkaç yıl ünlü bir kitapçı ve imza uzmanı olan ağabeyi Jacques’ın yanında çalıştıktan sonra Paris’in Latin Mahallesi’ne taşındı ve burada bir aile kurarak sahaf koleksiyoncuları için dergiler çıkardı.
Charavays, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşamış bir kitapçı hanedanıdır.
Baba ANTOINE, 16 yaşında Bonaparte ile Mısır’da askere alındı. Yaşlı JACQUES, icra memuru, kitapçı ve Anatole France’ın babasının arkadaşı. JEAN BONNETIER, kitapçı ve kardeşlerinin ortağı. MARIN ETIENNE, ünlü arşivci, uzman paleograf, Dreyfus Davaları’nda tanık, Jacques’ın büyük oğlu ve Anatole France’ın çocukluk arkadaşı. EUGENE L’Imprimerie gazetesinin müdürü. NOEL Jacques’ın oğlu, GABRIELLE Gabriel’in kızı, 20. yüzyılın varisi.
1944 yılında Michel CASTAING, Charavay kardeşlerden görevi devraldı ve Charavay, Paris’te 3 rue de Furstenberg’de kuruldu ve mektuplar, imzalar ve tarihi belgeler konusunda uzmanlaştı. Eski bir tarih öğretmeni olan oğlu Frédéric onun yerine geçti.
“Yıllar geçtikçe, kitap ve müzayede satış katalogları, özellikle ilim alanında asalet mektuplarını aldılar. Parisli kitap satıcıları Bure ve Charavay’dan bu yana, yeni bir bilimin gelişmesine katkıda bulundular: bibliyografya. Günümüze ulaşan ilk kitapçı kataloğu 1841 yılına aittir. İngiltere’den, Londralı kitapçı Henri G. Bohn’dan geliyor; Fransa için koleksiyonumuz 1845’te Parisli kitapçı Jacques Charavay ile başlıyor.”
Vernissage le 7 février, expo du 7 au 27 !
Restez à l’écoute pour les dernières mises à jour !
Introduction à “L’humanitaire (1841) Naissance d’une presse anarchiste ?”
Jean-Michel Paris,2014
Depuis l’échec de Blanqui et de Barbès en 1839, la révolution, impuissante dans la rue, a surgi dans la presse.
1840 : dix ans du règne de Louis-Philippe, dix ans de bancocratie. Le mot est de Proudhon, jeune typographe inconnu, qui a produit un véritable choc éditorial : Qu’est-ce que la propriété ? Beau fracas idéologique avec cette ravageuse formule : « la propriété, c’est le vol ». Cabet, ancien procureur proscrit, ancien député, a publié anonymement Voyage en Icarie qui sera un moment la Bible des communistes. Louis Blanc, jeune journaliste pauvre, provoque avec L’Organisation du travail, un succès de librairie inespéré qui sera réédité neuf fois en dix ans, œuvre socialiste et républicaine par excellence pour des décennies.
1841, un an après le premier banquet communiste de Belleville, paraît L’Humanitaire, un journal qu’on prétend communiste mais qui est condamné par tous les périodiques communistes. Bien avant Marx, quelques philosophes des faubourgs veulent fonder une science sociale, débarrassée de toute convention bourgeoise, purifiée de tout préjugé, émancipée de toute morale religieuse.
Franchement matérialiste et même anarchiste, ce journal qui fit scandale par l’audace de ses doctrines, est un témoin original de la formation d’idéologies radicales, sous la Monarchie de Juillet. Max Nettlau le considérait comme le premier organe communiste libertaire et l’unique en France pour quarante ans encore, mais les acteurs de cette aventure scandaleuse ont été peu étudiés.
Photographie BnF
Gabriel Charavay, le gérant de L’Humanitaire, a été bonnetier, puis commis de librairie. Journaliste débutant mais sans influence à Paris selon Cabet, provincial de 23 ans, complètement inconnu, c’est-à-dire personne. Jean Joseph May, 25 ans, rédacteur en exil mais un dirigeant, était déjà connu de la justice. Fils de modestes cultivateurs, il avait publié un Traité de la culture de la pomme de terre, avant d’être condamné pour détention de poudre et de munitions de guerre. Contrairement à Marx, leur contemporain né dans un milieu cultivé, les rédacteurs et abonnés étaient des gens modestes, d’origine et de situation modestes. Artisans, ouvriers ou boutiquiers du vieux Paris, mais aussi des libres penseurs. Leur style n’était pas aussi fortement musclé que celui de Proudhon, d’ailleurs souhaitaient-ils choquer ? Dans cette affaire environ vingt hommes furent inquiétés. Arrivés dans le vieux Paris, depuis quelques mois, quelques années parfois. Des déracinés.
Alors pourquoi la prise de parole d’ouvriers inconnus a-t-elle ainsi chahuté les mentalités, sept ans avant la révolution de 1848 ? Que pouvons-nous comprendre de la condamnation quasiment unanime de ce modeste mensuel dont les moyens étaient très limités ?
La diversité des feuilles communistes, vers 1840, est sans doute l’expression de la grande variété d’expériences, de personnalités décidées à changer l’ordre social. De la révolution de juillet, disait Cormenin en 1832, est née la souveraineté du peuple, et de la souveraineté du peuple, le suffrage universel. Dans son Discours à l’association de la presse, il avait traduit un sentiment républicain qui sera de plus en plus partagé, mais aussi de plus en plus combattu. Après les Trois Glorieuses, la liberté d’opinion qui semblait garantie par la Charte, conduira de nombreux publicistes devant les tribunaux. En 1834, Cormenin lancera dans une lettre sur la liberté de la presse, cet avertissement : On persécute aujourd’hui le National, demain ce sera vous. Cormenin n’était pas un exalté des barricades. Député, ancien Maître des requêtes, officier de la légion d’honneur, conscience aiguë du Droit, il fut sans doute un exemple, force d’encouragement pour de jeunes avocats, comme Celliez, Rivierre ou Madier de Montjau qui ont été les rares défenseurs de ces ouvriers engagés. Max Nettlau n’exagère pas lorsqu’il dénonce la persécution de quelques communistes qui publiaient un périodique, au ton modéré mais résolu, sans acrimonie, et rédigé avec soin.
Interview, 27 May 2014
Deux ans d’emprisonnement en forteresse à Doullens pour Gabriel Charavay. Pour quels délits ? Fait partie d’une association illicite composée de plus de vingt personnes et déguisée à l’aide d’un journal dit l’Humanitaire, fondé dans le dessin de faciliter à des époques rapprochées et déterminées, et de cacher en même temps les réunions des communistes, dans un but évident de désordre et d’anarchie. Pourquoi employer une répression aussi brutale quand un homme veut écrire, être journaliste et collectionner des livres ? En quoi son délit était-il plus grave que celui de May, condamné en mai 1840, à un an d’emprisonnement pour détention de poudre et de munitions de guerre, aussi grave que celui de Benjamin Flotte, condamné à 2 ans, en avril 1840, pour fabrication et détention d’armes et de munitions de guerre ?
D’ailleurs quel était le Droit de cette justice ? La justice est-elle possible quand un communiste égalitaire est jugé par de riches propriétaires ? Des propriétaires qui avaient le privilège d’être électeurs, d’être élus, et qui reprochaient à des déshérités de ne pas avoir les mêmes idées, les mêmes rêves qu’eux. Le bonnetier Dauvergne, qui n’eut jamais rien, et Croissant, cet avocat du roi qui vécut toujours dans un agréable confort bourgeois, comment auraient-ils pu comprendre l’égalité, la liberté, la fraternité de la même façon ; pouvaient-ils défendre les valeurs de 1789 pour les mêmes raisons ? Philosophes des faubourgs, publicistes interdits, ces apprentis journalistes ont payé cher l’aveu de leur incrédulité, de leur rêve naïf d’une humanité sans croyances ni préjugés, enfin pacifiée.
De La Hodde, l’indicateur de la Préfecture de police, a salué, à sa manière, la mémoire de l’un d’eux : Jean Joseph May, qui est mort – le Dieu de la communauté garde son âme ! – n’était pas un homme ordinaire, puisque M. Proudhon a daigné lui prendre ses idées. Le fameux système du gouvernement anarchique, c’est-à-dire du gouvernement sans gouverneurs ni gouvernés, n’est ni plus ni moins que la propriété de feu M. May. Jean Joseph May n’a trouvé ni temps, ni tranquillité pour développer son œuvre. Persécuté par la police de Guizot, exclu de la communauté des penseurs autorisés, il est mort à Toulon (Var) le 9 novembre 1844, à l’âge de vingt-huit ans.
L’humanitaire (1841) Naissance d’une presse anarchiste ? Essai de Jean-Michel Paris, L’Harmattan, 2014.
Bir saptamayla başlayalım: 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken, ne yazık ki, halen 20. yüzyılın problemlerini aşmış gibi görünmüyoruz. Toplumsal alanda olduğu kadar sanat alanında da durum böyle. Sanatsal üretimde belki Romantik dönemle kıyaslanabilecek büyük bir arayış ve dalgalanma gerçekleşirken, estetik teorileri ne yazık ki içinden geçtiği çağı yakalamaktan çok uzakta seyrediyor ve en günceli 20. yüzyıl başının terimleriyle konuşmaya devam ediyor.
Barış Acar
Bu karmaşanın hüküm sürdüğü asıl topraklar ise çağdaş sanatın toprakları. Söz konusu karmaşa, her şeyden önce, avangard, modern ve çağdaş sanat terimlerinin içlem ve kaplamlarına dönük ciddi bir felsefi/ sanat tarihsel boşluktan suyunu alıyor. Buna karşın hemen her seferinde kendini tek bir cümle içinde açığa vuruyor: “Bu da sanat mı?”
Bundan sekiz-dokuz yıl önce kaleme aldığım Çağdaş Sanatın İtibarsızlaştırılması Kime Yarar? başlıklı yazıda, “müzede yere bırakılan gözlük, ziyaretçilerden birinin ortalıkta unuttuğu bir çanta ya da kıyafet, saldırıya uğrayan birinin durumunun performans zannedilmesi, temizlikçinin çöp sanıp attığı sanat yapıtı…” gibi örneklerin yarattığı infial durumundan yola çıkarak çağdaş sanata duyulan öfkenin nedenlerini anlamaya çalışmıştım.
Hemen ardından kaleme aldığım Çağdaş Sanatta ‘Kral Çıplak’ – Peki, Hangisi? yazısında ise “Kalabalığın içinde biri ‘Kral çıplak!’ diye bağırıyorsa önce bağıranın kim olduğuna bakmalıyız, yoksa öznelikler daha biz onları üretmeden başka krallar tarafından çalınabilirler.” uyarısında bulunmuştum.
Barış Acar ve Alp Doğu Eser ‘Çağdaş Sanatın İtibarsızlaştırılması’ 2024
Öyle görünüyor ki, aradan geçen zamana rağmen konu hâlâ aynı minvalde sürüyor. Bu sebeple, kendisi de bir sanat tarihçisi olan Alp Doğu Eser’in önerisiyle bu meseleyi daha detaylı ele almaya karar verdik. İki sanat tarihçisi, sanatın politikasından yola çıkarak, tarihten ve sanattan kaçırılanın ne olduğunu anlamaya çalıştık.
Düşüncenin üremesi için “karşı-konuşma”yı örgütlemek gerektiğini düşünüyoruz hâlâ.
İki sanat tarihçisi, Barış Acar ve Alp Doğu Eser, “Karşı-Konuşmalar” dizisinde çağdaş sanatın işlemlerini konu alıyor.
Netflix’in yeni belgesel dizisi “Saklı İstanbul”, tarihçi yazar Cem Akoğul’un anlatımıyla birlikte İstanbul’un tarihi ve estetik değerlerini izleyicilere detaylı bir biçimde aktarıyor.
Bir şehrin altında gizlenmiş binlerce yıllık tarih… İstanbul, geçmişinin sırlarını toprağın derinliklerinde saklıyor. Terkedilmiş saraylar, gizli geçitler, kaybolmuş muhteşem yapılar… Her biri, tarihi yeniden yazacak ipuçlarıyla dolu.
Bu ipuçların peşinde tarihçi Cem Akoğul, İlker Savaşkurt’un yönetmenliğinde ve usta tiyatrocu Selçuk Yöntem’in seslendirmesiyle İstanbul’un tüm saklı katmanlarını gözler önüne seriyor.
Koru Medya’nın yapımcılığını üstlendiği Saklı İstanbul, Netflix’te.
Embark on a stunning journey through the landscape and history of Istanbul in this documentary series.
6 bölümden oluşan belgesel dizisi, dünyanın en önemli kültür kentlerinden birisi olan İstanbul’un önemli ve tarihi bölgelerine ışık tutuyor. Zeyrek, Sultanahmet Meydanı, Sultanahmet Arastası, Cankurtaran, Haliç ve Galata gibi birçok medeniyetten izler barındıran bölgelerin anlatımının yapıldığı belgesel, hem tarihi, hem de sosyoloji içeren bir bakış açısıyla birlikte izleyicilere hayranlık dolu dakikalar vadediyor.
İstanbul, tıpkı günümüzde olduğu gibi Antik Çağ’ın da en büyük kentlerinden biriydi.
Tarihi yarımadada bulunan kent, bugün de büyük medeniyetlerin saraylarına, dini ve sivil yapılarına ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Bunların izleri kimi zaman açıkta kimi zamansa gizlenmiş. Saklı İstanbul belgeselinde bu gizlenmiş izlere tarihin katmanlarını soyarak ulaşılıyor, ve daha önce hiç görüntülenmemiş yitik medeniyetlerin izleri gözler önüne seriliyor.
Saklı İstanbul belgeseli, izleyiciyi büyük medeniyetlerin bıraktığı izlerin peşinde yakın ve uzak geçmişe bir seyahate götürüyor. Bu kent yeryüzünde sunduğu güzellikler kadar yerin altında da cömert…Muhteşem İstanbul’un sıralanmış katmanlarında acaba neler gizli?
Özel çekim teknikleri kullanılan belgeselde yapılar 3 boyutlu tarama ile modelleniyor, daha önce görülememiş detaylar gün yüzüne çıkıyor.
Sanatçı, politik menfaatler uğruna dünyayı zehirleyen siyasi iktidarlara karşı insani bir duruş sergilediğini ve müziğiyle hislerin, sezgilerin sonsuzluğa çağrı yaptığını belirtiyor.
Türkiye’nin bağımsız müzik sahnesinde özgün sesiyle dikkat çeken Ezgi İrem Mutlu, yeni projesi “Camélé” ile dinleyicileri farklı bir müzikal deneyime çağırıyor. Sanatçı, politik menfaatler uğruna dünyayı zehirleyen siyasi iktidarlara karşı insani bir duruş sergilediğini ve müziğiyle hislerin, sezgilerin sonsuzluğa çağrı yaptığını belirtiyor.
“Camélé”nin şarkı sözleri, ünlü şair Robert Desnos ve dünya edebiyatının önemli ismi Jorge Luis Borges’in çeşitli mısralarının Mutlu’nun kendi kalemiyle bir araya getirilmesinden oluşan dadaesk bir şiir niteliği taşıyor. Bu yaklaşım, sanatçının hem edebiyat hem de müzik alanındaki derinliğini gösteriyor.
Ezgi İrem Mutlu, müziğinde İspanyol ve Kuzey Avrupa oryantalizmini harmanlayarak, bu coğrafyalara özgü ritim ve duyguları kendi sanatsal anlayışıyla buluşturuyor. Bu sentez, “Camélé”yi geleneksel müzik kategorilerinin ötesine taşıyan özgün bir yapıt haline getiriyor.
Şiirsel Bir Müzik Projesi Ve Özgün Görsel Anlatım
“Camélé” projesinin temelleri 2010 yılına kadar uzanıyor. Düzenleme ve bestesi tamamen Ezgi İrem Mutlu’ya ait olan eser, 2022 yılında ud ve bas gitar eşliklerinde deneyimli müzisyen Erdinç Şenyaylar’ın katkılarıyla son halini aldı.
Projenin görsel boyutu da en az müzik kadar özgün. Atlantik Okyanusu kıyısında, Sanguinet Gölü civarında çekilen müzik klibi, sanatçının kendi çabalarıyla gerçekleştirdiği bütünüyle özgün bir yapım. Klipte Sanguinet’li Fransız folk müzisyenlerinden görüntülere de yer veriliyor.
Müzik klibinin görsel dili, kaybolan etnik azınlıklara ve doğal yaşama dair önemli bir mesaj taşıyor. Bu yaklaşım, Ezgi İrem Mutlu’nun sadece müzikal değil, aynı zamanda sosyal ve çevresel duyarlılığa sahip bir sanatçı olduğunu gösteriyor.
Ezgi İrem Mutlu, Fransızca dilini ve kültürünü hem sinema hem de Sorbonne’daki tiyatro eğitimine bağlı olarak müziğinde kullanıyor. Bu çok disiplinli yaklaşım, sanatçının “Camélé” projesindeki özgünlüğünün temel kaynaklarından biri.
“Camélé”, bağımsız müzik sahnesinde farklı arayışlar içinde olan dinleyiciler için keşfedilmeyi bekleyen değerli bir yapıt olma özelliği taşıyor.
Ezgi İrem Mutlu ‘Camélé’ 2024
The artist states that he takes a humanitarian stance against political powers that poison the world for political gain, and that his music calls emotions and intuitions to infinity.
Ezgi İrem Mutlu, one of the talents of our Independent Music scene who attracts attention with her beauty and voice, is back with a musical narrative that will turn our winter into summer. Ezgi says that the lyrics of the song are a poem composed of various verses of poets Robert Desnos and Jorge Luis Borges, and that she tries to reflect the Spanish and Northern European orientalism, the rhythm and emotion specific to this geography in her music as much as she can. She proudly adds that the music video, which was shot in the Atlantic Ocean, around Lake Sanguinet, was made with her own efforts and is entirely her own production.
Interdisciplinary artist born in Istanbul. First stepped into music professionalism in a children’s album as a soloist when she was 9 years old. In addition to her musical experience, she graduated from Sorbonne Paris 3 Theater department license and master program as a comedian and writer. Since 2007, Ezgi Mutlu has been conducting her own compositions with her own productions, not using samples but creating her own melodies, sound design, and vocals playing synthesizers, acustic piano as well as recording sound on half digital and digital softwares. The originality and natural way of art is the most important expression in her life journey. She currently works as a singer, songwriter, actress, and dancer in lots of different projects.
Yoksa tamamen Yeni Solun en aktivist ve acımasız temsilcileri midir?
Derleyen ve çeviren: Merve Darende
“Kızgın Tugay yanıbaşınızda oturan adam ya da kadındır. Ceplerinde silahları, zihinlerinde öfke vardır.” (Bildiri 9)
Onlar İngiltere’nin Baader Meinhof’larıdır, 70’lerin radikal son ikonlarındandır. Bundan 30 yıl önce, İngiliz Hükümetinin tam kalbine bir dizi bombalı saldırı düzenlemişlerdir. Kimse ölmemiştir lakin “karşı kültür” üzerindeki resmi kısıtlamadan ve ortadaki bomba ekibi suçlamalarından sonra, dört radikal on yıl hapse mahkum edilmiştir.
Kızgın Tugay 1970 ve 1972 yılları arasında mülkiyete karşı çok sayıda silahlı ve bombalı sembolik eylem gerçekleştirmiştir. Bu eylemlere hedef seçimlerini ve Kızgın Tugay’ın felsefesini –“militan işçi sınıfı hareketinin diğer biçimleriyle omuz omuza özerk bir örgütlenme ve mülkiyete saldırı” olarak – açıklayan bir sürü bildiri eşlik etmiştir. Hedeflerinin arasında baskıcı rejimlerin elçiliklerinin, polis merkezlerinin, askeri kışlaların, butiklerin, fabrikaların ve devlet dairelerinin yanı sıra kabine bakanlarının, başsavcının ve emniyet müdürünün evleri de bulunmaktadır. Polis başından beri, toplumun kendisine tamamen yabancı olan bir kesimiyle karşı karşıya olduğundan onları kavramakta güçlük yaşamıştır. Acaba bir örgütle mi yoksa bir düşünceyle mi karşı karşıyaydılar?
Kızgın Tugay’ın kim olduğu, neyi temsil ettiği ya da neden zamanında bu kadar önem yüklendiği hakkındaki fikirler ve teoriler zaman zaman ayrılır. Sol görüşlü birçok insana göre onlar apaçık politik bir şov denemesinin masum kurbanları, eli ağır devlet baskısı ile mücadele eden hakiki sınıf savaşçılarıdır. Diğerlerine göreyse, bir gündemleri ya da devrimci kimlikleri olmayan üniversite terk, yanlış yola sapmış, kendinden menkul “şehir gerillaları” ya da “koca kafalı bir tugay”dırlar. Lakin iddia makamının gözünde, demokratik bir seçimle başa gelmiş bir hükümeti, dengesini bozmak ve en sonunda yıkmak maksadıyla tehdit eden 68 sonrası devrimci buz dağının bir ucuydular.
1972 yılında Old Bailey’de, İngiliz hükümeti tarafında Kızgın Tugay’ın komplocuları olduğuna karar verilen sekiz özgürlükçü militan kendilerini yalnızca tüm baskı araçlarını kullanan sınıf düşmanlığıyla değil aynı zamanda örgütlü sağın ciddi bir kavrama zorluğu ve anlayışsızlığıyla -kınamaların dışında- karşı karşıya buldular.
“Çılgın,”terörist”, “maceracı” ya da en iyi ihtimalle endişe verici bir umutsuzluk hareketinin yaratıcıları olarak görülen Kızgın Tugay, eylemleri analiz edilmeksizin ya da sınıf çatışmasının genel bağlamına ne atfettiklerine dair hiçbir girişimde bulunulmaksızın yargılanmışlardır. Bunu meşru gösterecek şeyler basitti: Hareket örgütleri- birey ve kitle arasındaki ilişkiyi zıt bir şey olarak görmeye eğilimli olan -Kızgın Tugay’ın eylemlerini “terörist” olarak adlandırarak ve bunu “bireysellik” ile eş tutarak onları bu dertten kurtardılar. Yeterince garip olan, bu tavrın sadece sol kesimle sınırlı olmamasıydı. Bu aynı zamanda anarşist hareket için de geçerliydi. Zira günümüzde hala bireyin kitle içerisindeki rolünü ve kitle hareketindeki belli bir grubun rolünü görmezlikten gelme eğilimi vardır. Bu sorgulandığı zaman sonuç, genellikle, somut bir yargı şeklindedir. Mesela, “Terörizm” başlıklı bir makalede, şöyle okuruz: “ bir grup insan kendilerini “Silahlı Mücadele”ye adarsa, bu bize “ olağan kamu düşmanlığının, polis tacizinin tutuklanmaların ve savunma kampanyalarının yanı sıra, tüm siyasi derslerimizin, kazanımlarımızın ve güçlerimizin kaybını ayrıntılarıyla açıklar.” (Class War)
Kızgın Tugay’ın yoldaşlarının karşılaştıkları sorunlar, o esnada aktif olan ve devlet tarafından çizilen mücadele sınırlarını reddeden — baskıcı mekanizmanın salıverilmesinin ötesindeki sözde meşruluk sınırları— ve referans noktalarını kitle mücadelesi düzeyinde alan diğer grupların sorunlarıyla benzerlikler taşıyordu. Bu karar devletin mücadele sınırlarını tanımlamasını hiçe sayıyordu. Bu aynı zamanda resmi işçi hareketleri ve anarşist hareketin de dahil olduğu parlamento dışı kurumlar tarafından dayatılan sınırlara da meydan okuyordu. Amerika’daki Simbiyonez Kurtuluş Ordusu(SLA), Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu(RAF), İtalya’daki ilk Kızıl Tugaylar; bunların hepsi kitle hareketinin genişlemesini tehdit eden, ajitatör, provokatör ve bireysel teröristler olarak yargılanıp ‘devrimci” örgütlerden soyutlanmışlardı.
SLA’ya ( Simbiyonez Kurtuluş Ordusu ) karşı olan tavır için, Martin Sostre şöyle yazmıştır: “SLA’nın hareket baskısı tarafından alenen suçlanması yönetici sınıfınkinden farklı değildir. Tüm sol örgütler kendi meşruluklarını kanıtlamak için diğer örgütlerle SLA’yı suçlamak konusunda yarışmışlardır. Dikkat çekici bir biçimde suçlamalarda eksik olan şey, silahlı mücadele ile ilgili hiçbir tartışmanın yer almamasıydı. Devrimci şiddet sanki kaçınılması gereken itici bir şey olarak görülüyordu. Sol hareketin içinde, yönetici sınıftan kurtulmak için yalnızca örgütlü kitle hareketlerinin, protesto gösterilerinin ve devrimci sloganların yinelenmesinin yeterli olacağını düşünenler vardı.”
Troçkist Kızıl Köstebek bir bildirisinde, Kızgın Tugay davasında yargılanan yoldaşları için dayanışma çağrısında bulunarak diğerlerinden ayrıldı: “Eğer aynı zamanda potansiyel olarak gayet iyi yoldaşlarımızın neden çeşitli Leninist örgütleri reddettiğinin farkında değilsek örgütlü solun Kızgın Tugay’ı eleştirmesinin bir faydası yoktur ve gerçekten yalnızca bombalama yoluna gitmek – yakalanana dek- milyonlarca insanın siyasi algısını değiştirmeye yardım edemeyecek kadar basit bir seçenektir.”
Leninist perspektiften bakıldığında bu yeterince anlaşılırdır. Peki ya anarşist perspektiften bakıldığında? Freedom’ın oldukça yeni bir sayısının ön sayfasında şöyle okuruz: “Kızgın Tugay’ın yürüttüğü bombalama kampanyası bile aslında teknik açıdan dahicedir(!) Neredeyse hiçbir şey başarmamıştır zira dile getirilmiş idealleriyle doğrudan bir çelişki içinde, sıradan insanları eylemlerinin pasif izleyicisi durumunda bırakan elit bir çete gibi hareket etmeye çalışıyorlardı. Bu, “kitlelerin uyanması” şeklinde sonuçlanmaktan ziyade, şu anki iktidarsızlığımıza katkıda bulunan anarşizme ve anarşist fikirlere duyulan korkuya kayda değer bir katkıda bulunmakla sonuçlanmıştır.”
Görüldüğü üzere, eski kaygılar devam eder: Hareketi (özellikle Anarşist hareketi) ‘maceracılardan’ korumak. Aslında sömürülen hareketi hiçbir zaman aynı farkındalık seviyesi ile hareket eden, tek parçalı bir kitle olmamıştır. Sermayeye karşı verilen mücadele; başından beri bir tarafta çeşitli örgütler, partiler, birlikler vs. yoluyla görüş ayrılığını patronlarla yönetilebilir niceliksel bir uzlaştırma kanalına çeviren resmi bir işçi hareketi ile diğer tarafta genellikle daha az görünürde olup zaman zaman belli örgütsel formlarda ortaya çıkan ama çoğu zaman kim oldukları bilinmeyen, telafi edilemez bir isyan mantığıyla mülkiyeti sabote etmek, el koymak veya “zarar vermek” vs. gibi bireysel düzeyde karşılık veren “kontrol edilemeyenler” arasında olan bir bölünme olarak karakterize edilmiştir. Bu iki hareket arasında belirgin ve sabit bir çizgi yoktur. Genellikle birbirlerini etkilerler, tabandan gelen dalgalanmanın büyük resmi kurumları belli bir tutum sergilemeye zorunlu kılmasına ya da tam tersi, özerk mücadeleleri frenlemeye çalışmasına etki ederler. Bu birlik üyeliği kitlesini yaratanların çoğu aynı zamanda mücadelenin birlik dışı (yani kanun dışı) biçimlerinde de fazlasıyla yer alırlar. Bununla birlikte her iki tarafın da kendi mirası vardır: bir tarafta anlaşmaların ve satışların tarihi, işçileri sırtından vuran büyük zaferler, diğer tarafta ise hepsi aslında hayal ettiğimiz ve aslında bunlar olmaksızın bir ütopyadan başka bir şey olamayacak olan gelecekteki toplumun bir parçası olan doğrudan eylem, kargaşa , örgütlü ayaklanmalar ya da bireysel eylemler.
Bu ülkede mücadelenin gelişimine bakıldığında, bu ikilik açıkça görülür. Bugün örgütlü anti-kapitalist hareket olarak bildiğimiz hareket 19. yüzyılın başlarında şekil almaya başlamıştır. O zamanlarda gelişmekte olan diğer Avrupalı kapitalist ülkelerden farklı olarak, hem örgütsel hem de ideolojik düzeyde yalnızca önemsiz bir komünist etki vardı. Geleneksel İngiliz ‘sağduyu’ ve entelektüalizm karşıtlığı belki de sendika şeklini almış daha pragmatik bir örgüt biçimi için gerekliydi. Oluşan bu sendikalar başından beri reformisttiler ve tabandan gelen baskı sayesinde bazıları isyan anlarını kaçırmıyorlardı. Bununla birlikte sendikaların ileri sürdükleri değişiklikler genellikle yapısal sınırlar içinde şiddet içermeyen yöntemler kullanmaya meyilliydi.
Günlük hayat politikası – insanların kendi sıkıntılarıyla uğraşmak, işçilerle öğrenciler ve kadınlarla erkekler arasındaki bölünmenin üstesinden gelmeye çalışmak, politik pankartlara karşı çıkmak gibi belirgin sorunlara karşı çeşitli gruplar oluşturmak- çok gelişme göstermişti. Hak talep edenlerin, ev işgalcilerinin, feministlerin vs. çalışma hakkını değil, çalışma reddini ifade ettiği, sendikalist geleneğin bekletme taktiklerini kale almadığı, hemen şimdi, reddedileni aldığı ve sunulanı reddettiği geniş çaplı bir hareket ortaya çıktı. Kapitalist iktidarın sağlam bir kalesi olarak çekirdek ailenin eleştirisi birçok komünal yaşam deneyimine yol göstermişti. Bu hareket tüm karmaşıklığıyla bir öğrenci hareketi değil ama genç işçileri, öğrencileri, işsizleri uzlaştıran zamanının özgürlük hareketi olarak adlandırılabilecek geniş çaplı bir hareketti.
Bu hareket, Bakunin’in de gayet zekice işaret ettiği gibi tüm iktidar yapıları kadar alçak, kendi mikroskobik güç merkezleri olan geleneksel anarşist hareketin durgun atmosferinin dışında hareket eden özerk gruplardan oluşmaktaydı. Bu yüzden işçi hareketinin içindeki bölünme ile anarşist hareketin içinde yer alan bölünme arasında bir paralellik çizilebilirdi. Bir tarafta iktidar mevkilerini tutan, kitlelerin devrimci bilincine katkıda bulunmak adına en ufak bir girişimde bulunmayan ama zamanını soyut ilkelerden sihirli sözcükler gibi bahsederek genç yoldaşları etkilemeyi hedefleyen konferanslara ve buluşmalara başkanlık ederek harcayan yoldaşlar… Bahsettikleri bu ilkeler anarşizmin tek gerçek kaidesiymiş gibi el üstünde tutulmuş ve, ya tembellikten ya da zayıflıktan onları eleştirmeden kabul edenler tarafından bu ilkelere sadık kalınmıştır. Bu iktidar adalarının manifestoları genellikle uzun süreli ve yineleyici yayınlar biçimini almıştır. Hareketin bir bütün olarak yararlanması için bir “açık forum” biçimindedirler ama temel ideoloji – muhafaza ve statiz (Organizmadaki, bireydeki veya toplumdaki hareketsizlik, değişmezlik, kısır bir denge durumu) ideolojisi- yayını doldurma ve fiziksel olarak üretme görevini üstlenen “yardımcıların” filtresinden geçmiştir. Bu yayınlar referans noktası olarak, kitle hareketini temel alan, özerk eylemleri kınayan ve onları anarşist harekete polis baskısını getirmekle alenen suçlayan ilk yayınlardır. Dalgınlıklarından olsa gerek, bu baskının her daim varolduğunu ve yalnızca en sofistike halinde sadece hayaletlerin ayak basabildiği barışçıl bir kabul mezarlığı yarattığını unutmuşlardır. Son zamanlardaki en etkili toplumsal isyanların birçoğu polis baskısına duyulan genel tepki yüzünden ateşlenip yayılmıştır.
Geleneksel anarşist hareket bu yüzden kendisini, eylemlerini geçmiş metotların ve şimdiye kadarki teori ve analizlerin değerlendirmesi üzerine temellendiren diğer anarşist hareketler, özerk gruplar ve bireyler tarafından tehdit edilmiş bir halde bulur. Onlar da geleneksel broşür, gazete ve diğer yayın kanallarını kullanırlar ama bunları her zaman kitle mücadelesinin daha ötesine geçip kişisel ve metodolojik olarak katkıda bulunmaya çalışarak, devrimci eleştirinin ve bilginin araçları olarak kullanırlar. Aynı zamanda doğrudan eylem ve silahlı mücadele yöntemlerini kullanmaları da gayet tutarlıdır – ve mücadelenin aktif katılımcıları oldukları takdirde gereklidir-. Bu gruplar güç merkezi ve “gönüllü yardımcılar” mantığını reddederler. Her birey bitmek tükenmek bilmeyen bilgi edinme ve kavrama görevi neticesinde ulaştığı kendi kararlarına dayanan kendi eylemlerinden sorumludur. Bunların bir kısmı aynı zamanda gruptaki daha yaşlı ya da daha tecrübeli yoldaşlardan da kazanılabilir ama asla sorgulanmaksızın tapılıp nesilden nesile aktarılacak bir şey olarak değil. İki işçi hareketinin arasında yerinden oynamaz sınırlar olmadığı gibi, iki anarşist hareketin arasında da yoktur. Son bahsedilen anarşist hareket ve isyancı işçi hareketi arasında da sabit bir sınır yoktur. Mücadele ivme kazandığında bu hareketler bir araya gelirler ve birbirlerine karışırlar, bununla birlikte anarşistler her daim mücadeleyi devrimci bir sonuca itmeyi ve özgürlüklerinin otorite yapıları tarafından ellerinden alınmasını engellemek için özgürlükçü yöntemler sunmayı amaçlarlar. Diğer geleneksel anarşist hareket ise resmi işçi hareketinin yapılarıyla ittifak kurma hevesini geçmişte sık sık göstermiştir.
Angry Brigade [Öfkeli Tugaylar] (1973) diğer adıyla: Britanya’nın İlk Şehir Gerilla Grubunun Olağanüstü Yükselişi ve Düşüşü
Gordon Carr tarafından BBC için hazırlanan bu belgesel (mahkemeden kısa süre sonra, ilk olarak 1973 Ocak’ında yayınlandı), 1960’ların devrimci mayasından çıkmış “Öfkeli Tugayların” köklerini ve kampanyalarını ele alır . Ayrıca Britanya’nın yasal tarihindeki en uzun erimli suç davası olan Old Bailey’deki “Stoke Newington 8’lisi” komplosunda ki polis soruşturması sırasındaki kampanyanın zirvesini yansıtır.
60’ların sonunda, 70’lerin başındaki duruma bakıldığında, endüstriyel kargaşanın tabanda yarattığı dalga, üniversitelerdeki öğrencilerin mücadeleleri, kadınların ve işsizlerin mücadeleleri ve buna benzer şeylerin arasında, Kızgın Tugay hem bu gerçekliğin bir ürünü olarak hem de bunun içinde yer alan devrimci özneler olarak ortaya çıkmıştır. Onları bir çeşit toplumsal sapkınlık olarak bir tarafa atmak o zamanki mücadele gerçeğine gözlerimizi kapamak olur. Eylemlerinin kasıtlı olarak “yasadışı” alanda olması ve başkalarını da aynısını yapmaları için kışkırtmaları gerçeği, onları “yasadışı” bir hareketin en özünde olan şeyden soyutlamaz. Bunu yalnızca o yıllarda meydana gelen bombalama olaylarında görmek bile mümkündür (Böyle yaparak kanunsuzluğun engin ve çeşitli araçlarını bombaya indirgemeyi niyetlemesek de) Kızgın Tugay davasının duruşmasında esas tanık olarak bulunan Woolwich Arsenal’deki labarotuvarların başı Binbaşı Yallop, 1968 ve 1971 yılları arasındaki 25 bombalamaya ek olarak, daha başka 1075 bombanın da kendi laboratuarından geldiğini kabul etmeye zorlanmıştır.
Kızgın Tugay tarafından üstlenilen bombalama olaylarına bakıldığında, o zamanlar hayli hassas olan iki mücadele alanına odaklandıklarını görürüz. Birincisi sanayideki mücadeledir: Endüstri İlişkileri yasa tasarsına karşı gerçekleştirilen büyük bir gösterinin olduğu gün İstihdam ve Verimlilik Bakanlığı’nın, çok daha büyük bir gösterinin olduğu bir başka gün Carr’ın evinin bombalanması, Dagenham’daki Ford grevi esnasında William Batty’nin evinin bombalanması, Upper Clyde Tersanesi’ndeki kriz esnasında Ticaret ve Endüstri bakanı John Davies’ e bombalı saldırı düzenlenmesi, inşaat çalışmalarındaki bir grevden ötürü Bryant’ın evinin bombalanması… Baskının mücadelenin tüm alanlarındaki patlamaya tepki olarak arttığı takdirde, bu bombardımanı tamamlamak üzere, doğrudan devletin baskıcı aygıtlarını hedefleyen bombalar da vardı. Scotland Yard’ın başkanı Komisyon Üyesi Waldron’un evinin bombalanması, Tintagel House’da polis bilgisayarını hedef alan bombalama, Başsavcı Peter Rawlinson’ın evinin bombalanması ve son olarak Kuzey İrlanda’da enternenin başlamasının hemen ardından, bölgesel ordu asker alım merkezinin bombalanması bu kategoriye dahildir. İkinci alansa, ana cadde üzerindeki Biba adlı butiğin ve Dünya Güzellik Yarışması’ndan bir gece önce BBC karavanının bombalanması da tüketicilik ve rol yapma gösterisinin insanları tek tip hale getirip yabancılaştırmasını yok etme yönündeki girişimleridir.
Politik anlamda, 60lı ve 70li yıllarda sitüasyonist eleştirinin öğeleri, sitüasyonist kavramları çeşitli diğer perspektiflerle az çok başarılı bir şekilde birleştiren anarşistleri ve solcuları etkilemiştir. Nitekim Kızgın Tugay da, Avrupa ve Amerika’da kültür ve siyasetin çeşitli yönlerden derin bir biçimde etkilendiği sitüasyonist fikirlerden etkilemiştir. Hatta daha önceki bir bildiride geçen “gösteri” kelimesinin varlığı, özel istihbaratta çalışan bir memurun dikkatini sitüasyonist etkiye çekmiş ve onu Kızgın Tugay’ın bulunduğu yöne çevirmiştir.
Eylemleri sayesinde Kızgın Tugay da gösterinin bir parçası olmuştur ama onun yıkımına katkıda bulunan bir parça biçimini almıştır. Onların eylemleri geçmişten kalan bir yadigar gibi çıkarılıp tozu alınacak ve sonra da tekrar rafa konulacak eski bir meta gibi olmadığı için burada yer almıştır. Yaptıkları şey- beş özgürlükçünün ağır hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanan- kendisini yeniden yapılandırıp muhafaza etmek için sermaye değişimi stratejileri olarak biçim değiştiren, süregelen mücadeleye bir katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Kızgın Tugay’ın bu can alıcı evrimi, bu hijyenik sayfalardan başka yerlerde de, gerçekleştirilmesi gereken bir görevi olan ve dolayısıyla nihai emelleri kendilerini korumak olan kimselerin kınamalarını ve hakaretlerini önemsemeyen bir hareket olduğu göz önünde tutularak yer almalıdır.