
Belgeselle ilgili itirazlar bir tarafa, müzik bir tarafa. Yeni kadro da yeni şarkılar da çok iyi çalışıyor. Canlı performansların araya serpiştirilmesi de filmin en hoş taraflarından biri; kimi anlarda gerçekten konserdeymiş hissine kapılıyorsunuz.
–Gökhan Gençay
Linkin Park: Unshatter’ı izlemiş bulunuyorum, sayın okurlar. Alışık olduğumuz tarzda çekilmiş; fazla numarası olmayan, falsolardan arındırılmış, tertemiz, gıcır gıcır bir belgesel. Aralara da gayet iyi canlı performanslar serpiştirilmiş. Film boyunca Linkin Park üyeleri, Chester’ın intiharının ardından nasıl yeniden bir araya geldiklerini, grubu tekrar ayağa kaldırma fikrinin nasıl doğduğunu ve sonunda yeni bir maceraya yelken açmaya nasıl karar verdiklerini anlatıyor. Biz de bu yeniden kuruluş sürecine parça parça tanıklık ediyoruz.
Uzun uzun yazmayacağım; filmden çıkardığım sonucu birkaç maddede toparlayayım.
Mike Shinoda meselesi.
Mike Shinoda bende oldum olası biraz sinsi, fazla kontrollü, hesapçı biri izlenimi bırakırdı. Bu belgesel de o izlenimi pek dağıtmadı, hatta yer yer güçlendirdi. Grubu bir müzik topluluğundan çok, vizyonunu ve yönünü bizzat belirlediği büyük bir şirket gibi yönettiği hissine kapıldım. Masanın başındaki CEO kim diye sorarsanız, cevabı çok net.
“Biz sadece kendimizi ifade etmek ve müzik yapmak istiyoruz,”
“Biz sadece kendimizi ifade etmek ve müzik yapmak istiyoruz,” romantik argümanı pek inandırıcı değil. Linkin Park ölçeğinde, milyonlarca dinleyicisi olan devasa bir grubun aldığı kararların yalnızca “içimizden böyle geldi” düzeyinde şekillendiğine inanmak zor. Film sürekli sanatçı romantizmi üzerinden konuşuyor: Yeniden yaratmak, birlikte üretmek, müziğin çağrısına kulak vermek vs. Ama ekranda gördüğümüz süreç bunun aynı zamanda son derece profesyonel, planlı ve endüstri standartlarına göre yürütülen bir yeniden yapılanma olduğunu açıkça hissettiriyor. Söylem başka, pratik başka.
Emily ve Colin’in gruba kabul edilme süreci sıkıntılı.
Bu bölümde biraz fazla “siz efsanesiniz abi,” havası seziliyor. Yeni gelen iki kişinin kendilerini kabul ettirme çabasında hayranlık, çekingenlik ve sürekli onay verme hâli o kadar görünür ki yer yer rahatsız edici oluyor. Elbette Linkin Park gibi dev bir yapının içine sonradan girmek kolay değil, ama film bunu gizlemek yerine neredeyse olduğu gibi gösterdiği için aradaki güç dengesi de epey net biçimde ortaya çıkıyor.
Filmin en büyük eksiği Chester.
Belgeselde grubun yaklaşık yedi yıl süren döneminden sık sık “büyük yıkım”, “acı”, “kaos” gibi ifadelerle söz ediliyor. Fakat bu dönemin neden bu kadar ağır yaşandığına, yani Chester’ın intiharına yeterince alan açılmıyor. Oysa grubun sessizliğe gömülmesinin, dağılma noktasına gelmesinin ve yıllarca ne yapacağını bilememesinin merkezinde hepimizin bildiği o büyük kayıp vardı. İnsan ister istemez şunu soruyor: E, bir zahmet biraz daha o meseleyi işleseydiniz! Bu kadar belirleyici bir travmayı birkaç kontrollü cümleyle geçmek filmin en belirgin eksiği.
“Neden hâlâ Linkin Park?” sorusunun cevabı zayıf kalıyor.
Mike, Linkin Park adıyla devam etme kararını kabaca “yeni şarkılarımız da Linkin Park gibi tınlıyordu” fikrine bağlıyor. Bu kadar tarih, bu kadar sembolik ağırlık, bu kadar büyük bir hayran kitlesi ve Chester’ın bıraktığı miras söz konusuyken bu cevap fazlasıyla basit. Yeni bir isimle devam etmek yerine neden özellikle Linkin Park adının korunması gerektiği, filmin üzerinde daha fazla durması gereken temel meselelerden biriydi.
Ama bütün bunlara rağmen yeni Linkin Park gayet iyi.
Belgeselle ilgili itirazlar bir tarafa, müzik bir tarafa. Yeni kadro da yeni şarkılar da çok iyi çalışıyor. Canlı performansların araya serpiştirilmesi de filmin en hoş taraflarından biri; kimi anlarda gerçekten konserdeymiş hissine kapılıyorsunuz. Belgeselin tartışmalı taraflarını bir kenara koyduğunuzda, grubun hâlâ sahnede çok güçlü olduğu da açık.
Ve son olarak: filmin finalinde Linkin Park’ın ilk dönemlerinden kalma, el kamerasıyla çekilmiş bir “A Place for My Head” provası var. Sakın kaçırmayın. O görüntünün pürüzlü, amatör hâliyle karşılaşıp genç Chester’ın o benzersiz sesiyle çığlık attığını duyduğunuz anda filmde eksikliğini hissettiğiniz her şey bir anda geri geliyor. O birkaç dakikada geçmiş, kayıp, grup kimliği ve Chester aynı yerde buluşuyor. O anda gözyaşları fora, şimdiden söyleyeyim.
NOT: Koca sinema salonunda toplam izleyici olarak yedi kişiydik. O yedi kişiden üçü de yapımın Linkin Park’ın hikâyesini anlatan bir kurgu film olduğunu sanarak gelen üç üniversite öğrencisi gencoydu. Kendi aralarında bağıra bağıra o kadar çok konuştular ki, bir noktada “Kardeşim konuşmak istiyorsanız, çıkın dışarıda konuşun, yettiniz artık!” diye onlara çıkışmak zorunda kaldım. İşte filmin izlyeyici profili de budur! Velhasıl, kısa zamanda gittiniz gittiniz, yakında vizyondan kalkma olasılığı yüksek.