Derrida’nın sözmerkezci olarak eleştirdiği batı metafiziği, Darkthrone, fanzinler ve fanlar üzerinden (arke-yazı) metafiziksel olarak incelendiğinde büyük bir merkezi yapı oluşturduğu görülür. Ama Darkthrone’un filli eylemleri, her geçen gün değişen müzikal yapısı ve ortaya koydukları çeşitli kavramlar, Derrida’nın tam da ilgilendiği o eşik açısından büyük bir önem atfetmektedir.
Burak Bayülgen
Fenriz ve Nocturno Culto ikilisinin sunduğu ezgiler özellikle bir döneme (80’lere) ve bir yöne (Kuzey’e) atıfta bulunur. Bu 80’ler ve Kuzey merkezli düşünce biçimi değişen sisteme rağmen korunmak istenmiştir. Bundan ötürü “şu an” babında hep “öteki”yle olan ilişkisine bakılır. “You call your metal black? It’s plastic, lame and weak!!!” “Şu an”ın karşısındaki geçmiş mitsel olarak ele alınırsa Derrida’nın yapısökücülüğüne tezat oluşturan tam bir merkezci tuzağa düşer. Nasıl ki siyah ile beyaz birbirlerine bir iz bırakarak anlam kazanıyorlarsa, 80’ler (I am the Graves of the 80’s), 90’larda (plastic, lame and weak) bir iz bırakmıştır ama 80’ler 90’ların içinde anlam-dışıdır. Bu yüzden Batı metafiziği yerine Darkthrone metafiziği demek daha doğru olacaktır. Bu metafiziğin merkezinde neler var? Öncelikle “varlık” var (Şeytani bir Oluş), sonra bu Oluş’a atfedilen Doğa, 80’ler, heavy metal ve yeraltı… Hepsi de bu yapının “Merkez”idir. Tanrı’nın sözleri gibidir. Karşısına ancak bir boşluk koyulabilir. Bunlar Darkthrone metafiziğinde söz’e denk düşer. Fenriz ve Nocturno Culto’yu ele alan fanzinler ve fanlar bu maddelerin karşısına ancak büyük bir boşluk koyabilir. Bu sebeple de Derrida’nın “vahşi” bulduğu bu yapının içinde oldukça sözmerkezci kalırlar. Derrida tam da bu noktada karşısına bir şey koyulamayan Oluş’un yapısökümünün yapılmasını önerir.
Lakin Derrida’yı sevindirecek bir şey varsa o da Darkthrone’un algı-metafiziğiyle örtüşmeyen dönemsel gerçekliğidir. Derrida da Batı metafiziğini sözmerkezci oluşundan ötürü eleştiriyordu zaten. Yukarıda bahsedilen söz merkezci yapı, Fenriz’in öve öve bitiremediği fotokopi fanzinler venostalji düşkünü fanatikler tarafından kabul görmüş bir arke-yazı’dan ibarettir. Zaten bilinen, uygulanan ama yazıya dökülmeyen, dökülmesine de gerek kalmayan, aşkın dilin açıklayamadığı şeylerdir. Ama sözmerkezci metafizik ile dönemsel gerçeklik arasında Fenriz ve Nocturno Culto ikilisinin Oluş’u bakımından çok büyük bir zıtlık vardır. Bu Oluş Tanrısal maddeler karşısında bir hiçlik barındırmamalıdır.
Gylve Fenris Nagell (photo credit: Peter Beste)
Artık Darkthrone basitleştirerek, indirgeyerek yahut hiyerarşik bir düzeyde değil, aşkın bir şekilde Şeytani Oluş’u, yeraltını, 80’leri ve black metal’i anlamlandıracaktır.
Nedir bu dönemsel gerçeklik peki? Bu dönemsel gerçeklik de sözmerkezci midir? Neden Darkthrone’un dönemsel gerçekliği ile metafiziği arasında bir fark vardır? İlk olarak 80’lere eğinen Darkthrone’un dönemsel ve müzikal Oluş’una bakmak gerekir:
Öncelikle, Darkthrone müzik hayatına 90’larda başlamıştır ve tam da Derrida’nın yapısökücülüğünde önem atfettiği eşikte durmuştur. 80’ler ise Fenriz’in bilhassa hayranlık duyduğu müzikal ve kültürel bir dönemdir. Aslında Darkthrone ne 80’ler ne de 2000’lerdir. Bir taraftan da her ikisidir. 90’larda izledikleri müzikal yapı bugün “True Norwegian Black Metal” olarak mottolaşmış ikinci dalga black metal alt-türüne denk düşer. 2000’lerde ise 80’lerin crust-punk’ına yaklaşan, speed metal ile dinamikleşen, tüm kitleler için black metal fikrine karşı çıkan eşiktedir. Burada yeraltı/kitlesel gibi bir hiyerarşik karşıtlık sezilebilir. Ama tam da akabinde New Wave of Black Heavy Metal gelir… Buradaki “black” kelimesi, new wave’den de heavy metal’den de bağımsızdır. Fenriz’in söylemlerinde ne öncül bir müzik türünü ne de “ardıl olarak” resmileşecek bir formu kapsamaktadır. Fenriz ve Nocturno Culto tam da eşikte dururlar. Aksi taktirde ya öncül bir müziği (klişe) ya da form olarak bundan sonra aynen tekrarlanacak bir müziği icra etmek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden Darkthrone için “yeraltı” artık bir merkez oluşturmamaktadır. Karşısında bir boşluk yoktur. Yeraltı/kitlesel karşıtlığındaki hiyerarşi, Fenriz’in “direniş” olarak adlandırdığı sınırda (The Underground Resistance), yerine ne koyulursa koyulsun, aynı eğinmeyi barındırmayacaktır. Darkthrone metafiziğinde fanzinler ve fanlar tarafından kabul görmüş olan “yeraltı,” tipik bir sözmerkezcilik idi. Fakat Fenriz yeraltı’na “direniş” kattıkça (yani eşikte durdukça) hem bir yeraltı müzisyeni olacak hem de kitlelere hitap edecektir. Aksi takdirde Fenriz ve Nocturno Culto ya yeraltında hapsolacaklar ya da bir hiç olacaklardı. Şimdi bunu somutlaştırmak gerekir:
Fenriz’in bir internet sitesi olarak başladığı “bandoftheweek” ile speed/heavy/thrash/black türlerinde müzik yapan hem yeni hem eski, hem ikisi hem de ikisi de olmayan grupları tanıtması merkezci yeraltı’nı yok sayar. (Those Treasures Will Never Befall You). Darkthrone metafiziğinde yeraltının ötekisi düşünülemez. Gerek fanzinlerin gerek fanların metafiziksel algısına göre yeraltının karşıtlığı hiçliktir. Halbuki “bandoftheweek” için seçilen gruplar ne yeraltıdır ne de kitleseldir. Aynı zamanda hem yeraltıdır hem de kitleseldir. Tıpkı Derrida’daki gibi farklı kavramlar oluşmaya başlamıştır. Fenriz bu yapıda “hayalet” kavramını benimser ve orada durmasını bilir. “Yeraltını” desteklerken “yeraltından” çıkarır. Bu, kitlesel olduğu anlamına da gelmez ama aslında hem ikisidir hem de hiçbiri…
Fenriz’in ve Nocturno Culto’nun fanzinler ve fanlar tarafından kabul gören metafiziğinde Oluş’un karşısına koyulacak olan şey bir boşluktur. ŞeytaniOluş’un karşısına Tanrı’yı koymak zordu. Doğa’nın, 80’lerin ve yeraltı’nın da karşısına bir “öteki” yerleştirmek mümkün değildi. Eğer konulsaydı, hiyerarşik düzeyde Darkthrone’un yerine başka bir grubun Oluş’undan söz etmek kolaylaşacaktı ve tüm buraya kadar söylenenlerle özdeşleşecekti. Ama Darkthrone’un benzersizliği, Oluş’un karşısına koyulan bir boşluktan kaynaklanmamaktadır. Aksine Darkthrone’un hayalet bir formunun olmasından kaynaklanmaktadır. Artık Darkthrone basitleştirerek, indirgeyerek yahut hiyerarşik bir düzeyde değil, aşkın bir şekilde Şeytani Oluş’u, yeraltını, 80’leri ve black metal’i anlamlandıracaktır.
An introduction to the Black Metal scene of Bergen, Norway.
Fenriz ve Nocturno Culto Doğa’ya aşıktır ama ne Doğa’nın içinde eriyip gitmiştir ne de Doğa’ya egemenlik kurmuştur.
Şimdi de bu eşiği Doğa üzerinden ele almak gerekir. İroni yapar gibi gelecek ama Doğa için de metafiziğe bağlı kalınmak zorunludur ama Fenriz’in fiili eylemleri doğa ile kültür arasında bir eşikte durduğunu kendiliğinden ortaya çıkaracaktır zaten. Doğa, Darkthrone’un hem ŞeytaniOluş’unda hem de liriklerinde aşkındı. Karşısına “kültür” konulamazdı. Yine de Darkthrone’un medeniyet ile olan çekingen ilişkisi hem doğaya olan aşkın hem de müziğe olan içkin bir eşikte durmayı gerektiriyordu (Hiking Metal Punks Forever, Norway in September, To Walk The Infernal Fields). Fenriz ve Nocturno Culto Doğa’ya aşıktır ama ne Doğa’nın içinde eriyip gitmiştir ne de Doğa’ya egemenlik kurmuştur. Doğa’nın aşkınlığı müzik ve liriklerinde ne kadar içkinse, Darkthrone’u çok daha tekil bir gruba dönüştürür. Derrida da hep farklı kavramlar ortaya koyuyordu çünkü aksi takdirde hiyerarşik yapının aynı işlevselliği tekrarlanacaktı. Darkthrone için de Doğa bu yeni kavramlar açısından önemlidir. Derrida’nın yapıbozuculuğunda tek bir Oluş yoktur. Bütün bunların dışına çıkar gibi görünür ama aslında eşiktedir. Darkthrone için de Doğa işte böyle bir yapıdır.
SONUÇ:
Derrida’nın sözmerkezci olarak eleştirdiği batı metafiziği, Darkthrone, fanzinler ve fanlar üzerinden (arke-yazı) metafiziksel olarak incelendiğinde büyük bir merkezi yapı oluşturduğu görülür. Ama Darkthrone’un filli eylemleri, her geçen gün değişen müzikal yapısı ve ortaya koydukları çeşitli kavramlar, Derrida’nın tam da ilgilendiği o eşik açısından büyük bir önem atfetmektedir.
Burak Bayülgen Ph.D at Cinema and Media Research at Bahçeşehir University
Türk edebiyatında korku türünde örneklere çok az rastlanır. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kimi romanlarında korkuya dair öğeler kullanmışsa da, Ömer Türkeş’in ifadesiyle “bu öğeler doğaüstü varlıklara olan inancın alaya alınması için birer araçtır yalnızca.” Yine de Gürpınar’ın Mezarından Kalkan Şehit adlı romanı her ne kadar finalinde sözkonusu ‘mezarından kalkan şehit’ olayına rasyonel bir açıklama getirse ve başkahramanın ağzından doğaüstüne inançsızlık içeren söylemlerle baştan sona bezeli olsa da tekinsiz köşk ve mezarlık betimlerinde düzeyli bir gotik atmosfer yaratmayı başarmıştır.
Gerçek anlamda korku janrında ilk romanımız sayılabilecek olan Kazıklı Voyvoda ise aslında bir uyarlamadır. Ali Rıza Seyfi imzalı bu eser, Bram Stoker’ın ünlü Dracula romanının yerlileştirilmiş ve kısaltılmış bir tercümesi sayılmalıdır; gerçekten de Dracula romanı, Türkiye bağlamında yerlileştirmeye çok uygun bir eserdir çünkü Stoker için Dracula’nın kısmi esin kaynaklarından biri olan ve özgün romanda Dracula’nın, kendi atası olarak andığı, vampir avcılarının ise muhtemelen Dracula’yla aynı kişi olduğuna işaret ettiği gerçek bir tarihsel kişilik olan Kazıklı Voyvoda, Osmanlı tarihinin bir parçasıdır. Kazıklı Voyvoda, 1953’te Yeşilçam’da beyazperdeye uyarlanmış, ayrıca yine aynı yıllarda Ceylan dergisinde çizgi romanlaştırılmıştı. 1997’de Drakula İstanbul’da adıyla yeni bir baskısı yapılan Kazıklı Voyvoda’nın yazılış ve ilk basım tarihi tam olarak bilinmiyor: 1997’deki yeni baskıya kaynaklık eden, Giovanni Scognomillo’nun arşivindeki kitap ise 1940’lardan kalma ama ilk baskısı harf devriminden önce yapılmış olabilir.
ilk özgün korku yazarımız ise aralarında en az bir gotik öykü de bulunan bir dizi korku öyküsü yazmış olan Kenan Hulusi Koray. 1906 İstanbul doğumlu olan Koray, İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nda yapmış. 1934’de Vakit’te gazeteciliğe başlamış, kısa zamanda yazı işleri müdürlüğüne terfi etmiş. Ne yazık ki Adapazarı’nda yedeksubaylığını yaparken bir tifüs salgınında, 38 gibi genç bir yaşta hayatını kaybetmiş.
Ömer Türkeş, Koray’ın edebiyat yaşamı hakkında şu bilgileri veriyor: “Kenan Hulusi’nin edebiyat dünyasına adım atması öğrencilik yıllarına denk düşer. Serveti Fünun dergisinde yayınlanan ilk hikâyelerinin ardından, aynı dergiye yazan diğer altı arkadaşı ile birlikte, edebiyatımızda ‘Yedi Meşaleciler’ diye anılan topluluğu oluşturdular, içlerindeki tek hikâye yazarıydı Kenan Hulusi. 1928’de, önce bir antoloji, ardından da bir dergi hazırlayarak manifest bir çıkış yapan ve Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lutfi, Vasfı Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret ve Kenan Hulusi’den oluşan topluluk, milli edebiyatçıların sığlıklarına, gerçekçilikten kopmuş ve içi boşalmış “milli”liklerine bir tepkiyi dillendiriyordu. Ancak uzun soluklu olmayan çıkışları, Meşale dergisine iltica etmeleriyle son buldu. Kenan Hulusi’nin Vakit gazetesine geçişi ve Sadri Ertem’in etkisiyle gerçekçiliğe yönelişi bundan sonradır. Yaşadığı sürede beş hikâye kitabı yayınlamış, Osmanoflar romanı ve kısa hikâyelerinin bir çoğu gazete sayfalarında kaybolup gitmiştir. […] Yedi Meşaleciler’de, korkunun iki ustasını; Poe’yu ve Hofmann’ı Fransa’ya tanıtan Baudelaire’ın etkileri önemlidir. Kenan Hulusi, Baudelaire’a ek olarak, yerli edebiyattan Ömer Seyfettin, ingiliz edebiyatından Horace Walpole ve Aldous Huxley’i beğendiğini söylemiştir.” Koray’ın en beğendiği edebiyatçılar arasında Walpole’u sayması, onun gotiğe yönelimini açıklayan bir anahtar.
Türkeş’in aktardığına göre, Koray’ın 1939 yılında Çığır Kitabevi tarafından basılan Bahar Hikâyeleri adlı kitabındaki sekiz hikâyeden üçü korku türüne ait: ‘Tuhaf Bir Ölüm’, ‘Gece Kuşu’ ve ‘Kavaklıkoz Hanında bir Vaka.’ Türkeş, sonuncu öykü hakkında şöyle yazıyor:
“Kenan Hulusi, günümüzde sayıları da, konaklayan müşterileri de iyiden iyiye azalmış geleneksel bir mekanı; bir hanı, Gotik edebiyat ustalarını kıskandıracak kadar ürkütücü bir atmosfere büründürüyor. Dışarıdaki şiddetli tipiden bile daha soğuk bir havası var hanın. Loş ışıklar, taş duvarlar, sürekli harlatılması gereken ateş, koridordan gelen ayak sesleri ve hanın geçmişindeki kötü vakalar, ister istemez ölümcül bir olayın gerçekleşeceğine ilişkin beklenti yaratıyor okuyucuda. Krishnamurti’nin vurguladığı gibi, “sözcükler korkuyu çağırıyor.”Bilinenden bilinmeze bir yolculuk demişti korku için Krishnamurti. Kenan Hulusi’nin öyküsünü -ve birçok klasik korku öyküsünü- etkileyici kılan neden, tam da bu belirsizlikte yatıyor. Güvenli -bilinen- yaşamın biran dışına çıkıp başka bir kente/kasabaya giderken, yolunuz -kötü hava şartları dolayısıyla- “bilinmez vasıtalarla uğursuzluğu kulağınıza gelen Kavaklıkoz hanına” düşerse, artık bilinmeyenin sınırlarına girmişsiniz demektir. Dışarıda gece ve tipi, handa ise “kızıl bir deri avuçlarına yamanmış gibi duran, pos bıyıklı, göz kapaklarının altında şiş yağ tabakaları ile” Kavaklıkoz hancısı vardır. “Kavaklıkoz hancısı ateşin tam karşısında oturuyor, geceyi handa geçirecek misafirler gözleri ara sıra ateşte, çok kereler de hancının gözlerine dikilmiş onu dinliyorlar”. Gece boyunca hancının elleri giderek daha çarpıcı bir hal alırken, insan bedeninin “Frankenstein” ya da “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” gibi metinlerde de korku motifi olarak kullanılan- bu parçasının neden dehşet uyandırdığı sorusu geliyor akla. Hikâyede ne cinler, ne vampirler, ne sapık katiller var. Kenan Hulusi, Anadolu’nun “modern” hayattan uzak bir coğrafyasının bilinmezliğinden yaratıyor ürpertiyi. Dikkat edilecek olursa, yazarın diğer hikâyeleri de aynı tema etrafındadır. İstanbul’dan uzaklardaki Anadolu hayatına yabancılığın, bir entellektüel üzerindeki etkisidir aslında bu ürperti. Tıpkı Poe’nun, Lovecraft’ın kendi toplumsal korkularının üstesinden gelmek için karabasanlar, düşler ve sanrılarla dolu hikâyeler yazmaları gibi, Kenan Hulusi’nin hem tanımak istediği hem yakınlaşamadığı Anadolu ve Anadolu insanı da bu tarz korku verici metinlere neden oluyor.“
Koray, Bahar Hikâyeleri’nin yanısıra Bir Otelde Yedi Kişi kitabında ve Vakit gazetesinde yayınlanıp kitap olarak basılmayan bazı öykülerinde de fantastik hikâyeler denemiş. Koray’ın korku türündeki öykülerinden bir derlemenin günümüz okuyucularına sunulması konusunda Türkeş’in dileğini paylaşmamak olmaz.
Ömer Türkeş, Türk edebiyatında korku türüne ait eserler arasında Cemil Cahit’in “İkiz Şeytanlar, Kan İçen Hortlak” adlı bir eserini de anıyor ancak bu eserin ne yayın tarihini veriyor, ne de öykü mü, roman mı olduğunu belirtiyor. Bu arada Hamdi Varoğlu’nun “nakleden” olarak imzasını taşıyan Ölmez Adamlar Evi (1955) adlı vampiresk roman ise Türkeş’in “sanıyorum nakledenle yazan aynı kişi” şeklindeki tahminin aksine Claude Farrere adlı Fransız yazarın 1911 tarihli maison des hommes vivants adlı romanının uyarlama/çevirisi; o dönemde ülkemizde kısaltarak ve/veya uyarlayarak yapılan çeviriler sıkça “nakleden” şeklinde bir imzayla sunulurlardı. Öte yandan Türkeş’in değerli incelemesinde atlamış olduğu bir dizi korku romanı, Vedat Örfi Bengü imzalı Londra’daki Kan izleri, Kuduran Canavarlar ve Ceymis Peen’in Zaferi adlı romanlardan oluşan bir üçleme olan Lord Lister serisi – en azından, inceleme olanağını bulduğumuz serinin ikinci romanı- katıksız olarak gotik tarzda. Takriben 1944’te APA Yayınevi tarafından basılan ‘Lord Lister’ serisinin özgün mü, yoksa uyarlama mı olduğunu saptamak bu satırlar yazıldığında henüz mümkün olmamıştı.
Ancak Türk edebiyatının, belirli esinlemeler taşımakla birlikte muhtemelen uyarlama olmayan, oldukça özgün sayılabilecek bir gotik korku romanı var ve bu roman, böyle bir eser çıkarması, ilk duyuşta, şaşkınlık yaratacak bir yazarımızın kaleminden çıkma. Sözkonusu eser, popüler melodramatik aşk romanları yazarı Kerime Nadir’in, isminin neredeyse özdeşleştiği janrın ilk ve son kez dışına çıktığı romanı olan Dehşet Gecesi (1958).
5 Şubat 1917’de istanbul’da doğan Kerime Nadir (Arzak), Osmanlı döneminin Mısır kadılarından birinin torunu olarak ‘köklü’ bir aileden gelme. Geleceğin yazarı, Fransız Saint Joseph lisesini bitirmiş, ilk şiir ve öyküleri Servet-i Fünun, Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlanmış, ilk romanı ise 1937 tarihli Yeşil Işıklar. Kerime Nadir, Samanyolu ve Hıçkırık gibi romanlarıyla özellikle 1950’Ii ve ’60’lı yılların çok satan yazarları arasında yeralacak, bu arada eserlerinin önemli bir bölümü Yeşilçam tarafından filme alınacaktı. 20 Mart 1984’te İstanbul’da öldüğünde belki eserleri artık eskisi kadar okunmuyordu ama melodramatik anlatılar için halk arasında “Kerime Nadir romanı gibi” denmesine varacak kadar toplumsal bellekte yeretmişti.
İlk olarak 1958’te Sulhi Garan Matbaası tarafından basıldığı kaydedilen Dehşet Gecesi‘nin 6. ve piyasaya çıkan en son baskısı, 1984’te İnkılap ve Aka Kitabevleri’nden çıkmış. Dehşet Gecesi‘nin ‘roman içinde roman’ içeren ve edebiyatımızda pek sık rastlanmayan bir anlatış tarzı var. Baştan sona birinci tekil şahıs ağzından anlatılan romanın kısa giriş bölümü, önde gelen bir gazeteci olan Mümtaz’ın, Iraklı bir petrol şeyhinin Cilo dağlarının zirvesinde yaptırdığı turistik bir otelin açılışına katılmak üzere Hakkari’ye doğru trenle yola çıkmasıyla başlıyor. Gazeteci yolda okumak üzere yanına, genç bir yazarın gazetede tanıtılması için ilettiği ‘Kızıl Puhu’ adlı bir romanı almıştır. Trende kısa bir süreliğine rastlaştığı ve otelin açılışının tanıtım organizasyonunu kendisinin yapmış olduğunu söyleyen gizemli bir kadının resminin, bu romanın kapağını süslediğini hayretle farkeder. Üstelik romanın yazarının, anlattıklarının başından geçen gerçek olaylar olduğunu iddia ettiğinin bilgisine sahiptir. Böylece büyük bir merakla ‘Kızıl Puhu’yu okumaya başlar. Takriben yüz altmış sayfalık Dehşet Gecesi’nin yüz sayfayla ana gövdesini oluşturan ikinci bölümü baştan sona Kızıl Puhu‘yu içerecektir.
‘Kızıl Puhu’nun yazarı ve kahramanı Cengiz, ilk bakışta klasik bir Kerime Nadir tiplemesidir: Ailesinin uyarılarına kulak asmadan, ‘iki gönül bir olunca samanlık seyran olur’ umuduyla maddi sıkıntıları umursamadan sevdiği kızla evlenmiş ama kısa sürede geçim derdi ile yüzyüze kalmıştır. Tam bu esnada eşinin, tanımadığı bir akrabasından düğün hediyesi olarak kendilerine servetinin önemli bir bölümünü vereceğine ilişkin bir mektup alır ve bununla ilgili “formaliteleri” yerine getirmek üzere Prenses Ruzi-hayal adlı bu gizemli akrabanın Cilo Dağı’ndaki ‘Kızıl Puhu’ adlı malikanesine doğru yola çıkar, öykünün bu faslı kısmen ama bariz biçimde Stoker’in Dracula romanından esinlenmiştir; Dracula da ingiliz bir avukatın bazı hukuki işlemleri yerine getirmek üzere Karpatlar’daki bir şatoya gitmesiyle başlar. Cengiz, oldukça tekinsiz bir yolculuktan sonra vardığı Kızıl Puhu malikanesindeki Prenses Ruzihayal’in asıl niyetinin başka olduğunu çok geçmeden farkedecektir. Ruzihayal, kan içerek ölümsüzlüğü yakalamış bir nevi hortlak, bir nevi cadıdır ve mazideki sevgilisine çok benzeyen Cengiz’i kendine eş (ve kurban) olarak tutmaya niyetlidir. Cengiz, romanın (roman içindeki romanın) sonunda Ruzihayal’i yok etmeyi ve Kızıl Puhu malikanesinden kaçmayı başarır.
Roman içindeki romanın bitmesinden, yani Mümtaz’ın ‘Kızıl Puhu’yu okumayı bitirmesinden sonra Dehşet Gecesi, Hakkari’de Mümtaz’ın başına gelenlerin anlatımını içeren üçüncü bölüme geçecektir. Ancak beklenilenin aksine ve girişten farklı olarak bu üçüncü bölüm kısa bir sonuç bölümü değil, Cengiz’in başına gelenlerin gerçek mi, uydurma mı, hayal mi olduğu sorusunun uyandırdığı merakın son sayfalara kadar tırmandırılarak sürdürüldüğü 50 küsur sayfalık uzunca bir bölümdür. Cilo dağının zirvesindeki otele ulaşıncaya kadar Mümtaz’ın başına Cengiz’in aktardıklarıyla kısmen örtüşen, ama neredeyse daha da inanılmaz olaylar gelir. Sonuçta trende rastlaşmış olduğu kadınla, ki adı gerçekten de Ruzihayal’dir, otelde bir kez daha karşılaşır. Ruzihayal ona Cengiz’i gerçekten tanıdığını, hatta eski nişanlısı olduğunu ama onun sonradan aklını yitirmiş olduğunu, bundan dolayı ‘Kızıl Puhu’da anlattıklarının gerçek kişileri içeren ama hayal ürünü olaylar olduğunu söyler. Mümtaz’ın kafası karışıktır ama yine de kendisini, cazibesine kapıldığı Ruzihayal’e teslim etmekten alıkoyamaz. Bu noktada Ruzihayal, Cengiz’in anlattığı cadı/hortlaktan çok daha inanılmaz bir doğa-üstü varlığa dönüşür ve Dehşet Gecesi’nin üçüncü bölümü, ‘Kızıl Puhu’dan farklı olarak Ruzihayal’in zaferiyle sona erer (Cengiz’in beraberinde bir muska taşıyor oluşu, Mümtaz’ın ise böyle bir koruyucudan yoksun oluşu, iki öykünün finallerindeki bu farkın belirleyicisi). Üçüncü bölümün ardından gelen çok kısa sonuç bölümünde ise Mümtaz bir hastanededir ve kimse anlattıklarına inanmamaktadır, söylediklerine göre bir tren kazası geçirmiştir. Roman, Mümtaz’ın ne kadar korkunç olursa olsun Ruzihayal’e tekrar kavuşmayı arzu ettiğini beyan etmesiyle son bulur.
Dehşet Gecesi, mükemmel olmasa da oldukça başarılı bir gotik korku romanıdır. Kerime Nadir, kalem oynattığı bu janrın candamarlarından birinin mekan betimlemeleri üzerinden yaratılan ayırdedici bir atmosfer duygusu olduğunun besbelli bilincinde olarak iç ve dış mekan betimlemelerine, Ömer Türkeş’in de kaydettiği gibi, diğer romanlarında olmadığı kadar önem vermiştir. Örneğin Cengiz’in yolculuğunun sonunda Kızıl Puhu’ya varışı şu pasajla okuyucuya sunulur:
“Bir aralık kar dindi; ay bulutlar arasından göründü. Bu suretle etrafı daha iyi seçmek imkanı doğdu… Aman Allahım!.. Öyle korkunç uçurumlar arasında yol alıyorduk ki, gözlerim karardı. Dehşetten tüylerim diken diken oldu. Böyle bir manzarayı hayatta tasavvur bile etmemiştim… Derken, tam zirvede, ilk rivayeti doğrular şekilde, sivri kuleleri bulutları delen ve üzerinden gökyüzüne doğru kızıl bir ışık huzmesi yükselen muazzam bir binanın kapkara hayaleti göründü… Dibi seçilmeyen müthiş iki yar arasındaki dar ve uzun bir köprüden geçtik… Bu köprü, o şekilde esniyordu ki, sanki bir hava boşluğunu bir kuşun kanadında geçmiştim.”
Gerilim ve korku/ dehşet yaratma konusunda ise Kerime Nadir, yer yer janrın en usta yazarlarını aratmayacak bir maharet sergileyebilmiştir. Ancak her zaman olmasa da ne yazık ki oldukça sıkça tezahür eden ‘kötü’ bir huyu dolayısıyla genellikle kendi anlatımının etkisini kendisi zedelemekten de durmamıştır: yazarın, en heyecanlı ve gerilimli pasajlarda “işte bu sırada gerçekten inanılmaz bir sahneye şahit olduk” gibi gereksiz ifadeler araya sokma huyu, kendini gerilime kaptırmış okuyucuyu uyararak gerilimi bozmakta, az sonra anlatılacak sözkonusu sahnenin anlatımı sırasında duyumsayacağı dehşeti aslında hafifletmektedir. Cengiz’in malikane yolunda konaklamak zorunda kaldığı ve Ruzihayal’in de uğradığı haydutlar hanında cereyan eden bir sahne bu durumun tipik bir örneğidir. Haydutlardan biri Ruzihayal’e tecavüz etmek üzere onun üst kattaki odasına çıkar, az sonra yara bere içinde merdivenlerden aşağı yuvarlanır. “Bu esnada ‘Şahikalar Melikesi’ merdiven başında görünmüştü. Uzun siyah mantosu, kızıl türbanı ve kıvılcımlar saçan gözleriyle bir ölüm meleğini andırıyordu. Ağzı, taze kan emmiş gibi kıpkırmızıydı. Kadın bize titreyen meşum bir gülümseyişle – Yukarıya başka gelecek var mı? diye sordu. Sesi, bir ihtiras soluğu halinde çıkıyordu.” Bir haydut, onun üzerine tabancasıyla ateş eder ama “kadın hiç sarsılmadı. Dudaklarındaki o meşum gülümseyiş biraz daha genişledi.” Haydut, silahındaki bütün kurşunlarını boşaltır. “İşte bu sırada gerçekten inanılmaz bir sahneye şahit olduk.” Ruzihayal, ardındaki camı kırıp bir yarasaya dönüşerek boşlukta kaybolacaktır.
Dehşet Gecesi‘nin özellikle roman-içindeki-roman faslı tam anlamıyla klasik bir gotiktir. Romandaki her iki anlatı da, hem Cengiz’in hem Mümtaz’ın başından geçenler, başlarda oldukça özenli bir dile sahip olurken sonlara doğru birbiri ardına şaşırtıcı olayların dizilmesine dönüşürler ve bir anlamda ‘düzey düşer’. Yani bir diğer deyişle yazar, atmosfer yaratmaya vurgu yapmaktan şaşırtıcı olaylar ve durumlar nakletmeye vurgu yapmaya kayar. Bu bir zaaf olarak görünse de bir kere daha düşünüldüğünde bir yönüyle bilinçli bir tercih gibi de durmaktadır. Çünkü Dehşet Gecesi‘nin giriş kısmında Mümtaz, çalıştığı gazetenin ‘Kızıl Puhu’yu daha önce okumuş olan eleştirmeni tarafından bu romanın niteliği konusunda şöyle bilgilendirilmiştir: roman, başlarda yazarın bilincini, ortalarda bilinç ile bilinçaltının mücadelesini, sonlarda ise bilinçaltının mutlak hakimiyetini yansıtmaktadır. Kerime Nadir anlaşılan bilinçaltını, birbirine zayıf bağlarla bağlı bir akış içinde akan inanılmayacak durumlar silsilesi olarak düşünmektedir ki bu, çok ters bir bakışaçısı değildir. Ancak bu durumda bir dizi inanılmayacak olayın ardarda akışının (ve bunların toplamının) yaratacağına belbağlanan dehşet duygusu ne yazık ki yerini aslında absürdlük duygusuna bırakmaktadır. Asıl etkileyici dehşet atmosferi ise ‘bilinç ile bilinçaltının mücadelesine’ denk düşen kısımlarda gerçekleşmektedir çünkü dehşet tam da bu mücadelenin yansıması olarak, yani inanılır bir anlatı içinde inanılmaz olayların ve durumların peydahlanmasından doğmaktadır. Freud, böylesi durumları ‘tekinsiz’ olarak nitelemiştir; tekinsizin Almancası umheimlich‘dir, yani ‘ev gibi olan’ ki bu bir yanıyla en aşina olunan mekan olarak evi, ama aslında ev gibi olmamayı, yani en aşina olunan mekanı anımsatıp öyle olmama durumunu, hem alışkın olunan, hem de alışkın olunmayanın almaşıklığını tanımlar.
Dehşet Gecesi bahsini kapatmadan önce bu romanın iki özelliğinden daha sözetmek gerekli. Birincisi, Kerime Nadir’in bu eseri yer yer, özellikle finaline doğru, erotik anlatımlar içermektedir. Roman boyunca Ruzihayal ile Cengiz’in ve Mümtaz’ın başbaşa kaldığı ve erkek karakterin kadına karşı çekim hissettiği sahnelerde sözkonusu kadının femme fatale olarak tasvirinin zaten melodram kalıplarına da aykırı olmadığı söylenebilir. Öte yandan finaldeki halvet sahnesi ise Ruzihayal dahil kadınlı-erkekli grubun “yarıçıplak” olduklarının belirtilmesiyle nispeten daha ‘açık’ sayılabilecek bir sahnedir.
Son olarak, Dehşet Gecesi‘nin oryantalist sayılabilecek özellikler barındırdığı da eklenmeli. Konunun Türkiye’nin doğu yöresinde geçiyor oluşu sırf coğrafi bir farktan öte bu yörenin halklarının ötekileştirilmesiyle bütünleşiyor, romanda Kürtler’in yalnızca haydutlar, eşkiyalar olarak olumsuz biçimde yeralmaları, bu arada Aleviler’in de arada yine olumsuz biçimde anılmaları, hatta Ruzihayal’in Bağdat doğumlu, yani belki de aslen Arap olması es geçilemeyecek göstergeler. Bu da hem özel olarak Türkiye’nin Kürt sorununun niteliğine, hem de genel olarak Türk/ Osmanlı tahayyülünün niteliklerine ilişkin düşündürücü çıkarsamalar taşıyor, oryantalizmin yalnızca Avrupa/ İslam ekseninde üretilmesinin gerekmediğini, bu eksenin öteki ucunun da kendi içinde ötekiler yaratmaktan muaf olmadığını anımsatıyor.