Fredox ‘Dossiers Noirs De L’histoire’ 2005 (Dekupe)
Yayıncılık dediğin şey, bir “kültürel ekosistem” falan değil. Bir denetim aygıtı. Bir filtreleme merkezi. Bir çeşit kültürel sınır kapısı.
Gökhan Gençay
Senin yazdığın her cümle, onlar için bir “güvenlik taraması.” X-Ray’den geçmeyen kelime: Yasaklı madde. Sarsıcı fikir: Potansiyel tehdit. Sistem eleştirisi: İdeolojik risk.
Çünkü uyandıran yazar piyasa ilişkilerini bozar ve “operasyon riski” taşır!
Bu sektörün kanunları var. Ekonominin, siyasi atmosferin, piyasa korkularının yazara dayattığı görünmez kelepçeler.
Yazar özgür değildir. Okur hiç özgür değildir.
Yalnızca satış rakamları özgürdür. Dolasıyla sadece grafikler konuşur. Onlar “edebiyat” demez; “ürün” der. “Yazar” demez; “içerik sağlayıcı” der. “Okur” demez; “müşteri segmenti” der.
Kelimelerin metafizik ağırlığı yoktur, pazar payı vardır. Metnin estetik değeri yoktur, finansal riski vardır. Ve bütün bunların üstünde, görünmeyen ama her yeri yöneten bir otorite vardır: Trend!
Trend dediğin şey, kültür endüstrisinin parti bayrağıdır. Ona biat etmeyen “piyasa dışı” ilan edilir. Özgünlük ise ceza gerektirir. Radikalliğe barikat oluşturulmalıdır. Politik keskinlik, “ülke şartlarına kesinlikle uygun değildir.”
Sansür artık makasla yapılmaz. Excel tablosuyla yapılır.Artık kimse sana “Bunu yazma,” demez. Onun yerine şöyle derler:
“Bu okura ağır gelebilir.” “Satışları düşürür.” “Bu bölüm çok karanlık.” “Bu fikir politik olarak riskli.” “Bu karakter fazla gerçekçi.”
Fazla gerçek olmak suçtur artık. Çünkü gerçeklik yönetilemez. Kontrol edilemez. Kalıba girmez.
Excel para basar, gerçeklik sorun çıkarır.
Bunlar seni durdurmasın o yüzden. Unutma ki, sen raflara girmek için değil, raf sistemini çökertmek için yazıyorsun!
Yayıncılık bir tür ılımlı otoriterliktir. Devlet açıktan sansür uygulamak zorunda bile kalmaz; çünkü yayınevi “piyasa hassasiyetlerine” göre davranıyordur zaten. İktidar seni yasaklamaz; editör “Geniş kitlelere uygun değil bu kitap,” der. Toplumsal tabular seni öldürmez; satış ekibi “Reklam verirken zorlanırız,” der.
Bu kibar cümlelerin hepsi tek bir anlama gelir: “Söylemek istediğini sakın söyleme.”
Kültür endüstrisi radikal yazar sevmez. İşte en kirli gerçek de tam burada: Seni susturmak istemezler. Seni yönetmek isterler. Yönetilebildiğin sürece en sıkıntılı meseleleri konu almanda bir sakınca yoktur. Çünkü radikalliğin paketlenebilir olanı makbuldür.
Yayıncılık bir kolonizasyon biçimi, yazar ise kolonileştirilecek toprak.Metnin benzersiz olan her yanı “fazlalık” sayılır. Üslubun “risk” unsudur. Politik duruşun “kriz yönetimi gerektirir.”
Sana özgü olan her şeyi kesmek, törpülemek, zımparalamak isterler. “Deneysel”, “cesur,” “sınırları zorlayan”…Bunlar gerçek nitelikler değil, etiketlerdir. Seni övmek için değil paketlemek için sarf edilir.
Fazla keskin olandan, fazla sert olandan, fazla dürüst olandan, fazla karanlık olandan korkarlar.
Sonuçta, seni törpülemeye çalışacaklar. Her zaman. Her dosyada. Her kitapta. Bahaneler belli. Çünkü kelimelerin steril değil. Ontolojik olarak, doğası gereği böyle. Mesele “sert” yazman değil aslında, senin sert olman.
Sen “postmodern ironi” değil; damakta pas yapan metal tadısın. Sen “piyasa kitabı” sunmuyorsun, elektrik panosuna tornavida sokuyorsun.
Bunlar seni durdurmasın o yüzden. Unutma ki, sen raflara girmek için değil, raf sistemini çökertmek için yazıyorsun!
Fredox ‘Dossiers Noirs De L’histoire’ 2005 (Dekupe)
Nemidial’ın “son holokost çocukları” diyerek retorikleştirdiği bu iblis tanrılar metne göre öyle bir güçle donanmış olacaklardır ki varlıklarına hiçbir güç karşı koyamayacaktır. Ne var ki habis rahme tavassut edecek denli meyyâl ise yahut hengâme varacağı erkinlikse yegâne, şifâsız sancıları, zevâlsiz şekâveti gürbüz acun dahi bu denli çekmemiştir.
Burak Bayülgen
Militan Ezoterizm Üzerine Notlar 1/4
Liber Azerate, hakkında pek bir bilgi sahibi olunmayan Frater Nemidial’ın yazdığı, MLO (Misanthropic Luciferian Order)’ın Kaos anlayışına, yorumlayışına ve uygulayışına hizmet eden on bir adet kitabın ilkidir. Liber Azerate dinamik olmayan ezoterizmin yerine faal ve militan bir ezoterizm koymak istemiştir. MLO,The Temple of the Black Light’a evrilirken doktrinine özellikle anti-kozmikKaos’u yerleştirmiş ve Kaos ile benliğin bir arada işleyişini neden-sonuç ilkesine bağlı bir kozmolojiden soyutlamıştır. MLO, Kaos ve Kaosofi kavramlarıyla neden-sonuç ilkesini terk edip nedensiz bir Hiçlik’in durağanlığının sınırlayamayacağı bir özgürlük ve aydınlanma hedeflemiştir. Kozmik egemenlikte “mitoloji, ideoloji, fikirler, ayinler ve sembollerle sınırlanan” (NEMIDIAL, 2002, s.1) ve devinen her şey Kaos’la çelişmektedir. Kaos’un da boyutları vardır ve 0 ile başlayıp 11 ile neticelenmektedir. Bu durumda şu sorulmalıdır: Neden Kaos ve anti-kozmisizmMLO için anahtar kavramlardır? Çünkü Liber Azerate’ye göre Kaos tahayyül edilemezdir ve hem evrende hem de diğer tüm evrenlerde mevcuttur. Kozmosüç boyuta sahipken, Kaos çok fazla boyuta sahiptir. Geleceğin ta kendisi olduğundan ötürü faal ve dinamiktir.
Liber Azerate tam da bu noktada şöyle bir retorik yapmaktadır: “Kaos her şeydi ve herşeydir, hiçbir şey değildi ve hiçbir şey değildir.” Tam da ötede ve beride, Kaos’un kanunsuzluğu insanın ulaşabileceği yegane özgürlüktür. Benlik Kozmos tarafından şekillendiği için, diğer ezoterik öğretiler beş köşeli pentagram tarafından temsil edilirlerken MLO, on bir köşeli pentagramı (endekagram) kullanır. Benliği sınırlayan her şeyin ötesinde, Kaos’un kalbinde elde edilen değer Kara Alev’dir (black flame) ve benliğin hakiki, karanlık ve saklı özüdür. Simgesi ise Ejderha’dır.
Militan Ezoterizm Üzerine Notlar 2/4
Liber Azerate’in kendi tabiriyle, klifotun enerjisini Kozmos’a yayarak doğada karanlık ve şeytani bir değişimin gerçekleşmesi ve kara majisyenin kendi içsel kara alevine tutunarak hem kendi hem de Satan’ın İradesi’ni elde etmesidir.
Kabala’daki Yaşam Ağacı’nı (Sefirot) militan bir forma dönüştürmek isteyen MLO ve temel metni Liber Azerate, Ölüm Ağacı’nı (Klifot) öğretisinin merkezine almıştır. Yaşam Ağacıdokuzsefiradan (sefirotun tekili sefiradır) meydana gelir. MLO gibi daha militan ezoterik öğretilerde Bilgelik Ağacı olarak da yorumlanan Ölüm Ağacı ise on adet görünen, bir adet de saklı, toplamda on bir adet klifadan (klifotun tekili klifadır) oluşmaktadır. Klifottaki her bir klifakabuk olarak değerlendirilmektedir. Yani birbiriyle çelişen iki ezoterik ağaç varmış gibi görünse de, Thomas KarlssonÖlüm Ağacı’’nın Yaşam Ağacı’nı oluşturan ve ışığı barındıran kabın kırık parçalarından yaratıldığını belirtmektedir. (KARLSSON, 2009, s.65) Yaşam Ağacı’nın temel sefirası Malkhut’tur. Ölüm Ağacı’nda ise nihaî klifaThaumiel’dir. Thaumiel ikiz tanrılardır, dolayısıyla ikirciklidir. Güzergah Lilith’ten Thaumiel’e doğrudur. İkirciklikten tekilliğe ulaşıldığında ise birbiriyle çelişen şeylerin tek bir kök olduğu anlaşılmakta, bir o kadar da Kaos’a etki edebilen, hükmedebilen majisyen kendini sınırlayan tüm zincirlerinden kurtulmak için zalimleşmektedir. (KARLSSON, 2009, s.55, CARROLL 2022, s.56) MLO’nun anti-kozmik ve militan ezoterizminin kökeninde de bu yatmaktadır.
Liber Azerate’te yaradılış öncesi Üç İlksel Kaos; 000-00-0 sembolizmi kullanılmaktadır: Yani, Mutlak Yokluk’tan (Ain) Klifot’un katmanlarına doğru bir iniş yahut çözülme. 000-Tohu = Biçimsiz Kaos, 00-Bohu = Boşluk, 0-Chasek = Karanlık olarak yansımaktadır. Kabala’daki Ain’den (Hiçlikten), Ain Soph’tan (Sonsuzluktan) ve Ain Soph Aur’dan (Sonsuz Işık’tan) koparlar. Tanrısal Işık’tan uzaklaştıkça Kaos’a evrilmekte, Biçimsiz Kaos’tan karanlığa, oradan da klifota doğru çözülmektedir. Liber Azerate’in kullandığı Ölüm Ağacı’ndaki her bir klifayı saymak gerekirse, bunlar: Baş görevi gören ve birinci klifaThaumiel’i temsil eden Satan/Molok; ikinci klifaGhagiel’i temsil eden Beelzebuth, üçüncü klifaSatariel’i temsil eden Rofocale, dördüncü klifaGha’agshe’blah’ı temsil eden Astaroth, beşinci klifaGolachab’ı temsil eden Asmodeus, altıncı klifaThagirion’u temsil eden Belfegor, yedinci klifaA’arab’zaraq’ı temsil eden Baal, sekizinci klifaSamael’i temsil eden Andramelek, döl yatağına denk düşen ve dokuzuncu klifaGamaliel’i temsil eden Lilith ile fallik bölgeye denk düşen onuncu klifaNehemoth’u temsil eden Naamah’tır. Gizli kalifayla birlikte metinde adı geçen on bir adet Anti-kozmik tanrı, on bir açılı pentagramı, yani endekagramı oluşturmaktadırlar.
Liber Azerate’teki klifotu temsil eden varlıklar Arthur Edward Waite’nin Törensel Maji: Ayinler, Tılsımlar, Çağrılar adlı kitabındaki dipnotta cehennem prenslikleri olarak hiyerarşik bir düzende sıralanmış ve doğrudan Kara Maji’ye atfedilmişlerdir. Satan, Molok ve Beelzebuth doğrudan Prensler ve Büyük Asaletler sınıfına dahil edilmişlerdir. Andramelek, Baal ve Astaroth ise Bakanlıklar sınıfındadırlar. Rofocale başbakandır. BelfegorElçilik ilerütbelendirilmişken, AsmodeusŞenlikçibaşı olarakrütbelendirilmiştir. (WAITE, 2024, s.218) Naamah dişi bir iblistir ve kimi kaynaklara göre “tüm iblislerin anası”, Lilith’in genç halidir. Lilith ise başat tanrıçadır çünkü sadakatsizliği onun dişil gücünü oluştururken, ezoterik ilmin koruyucusu olmasından dolayı da bu ilmin başlangıcı, ilk kabuğu, ilk klifasıdır. (KARLSSON, 2009 s.114) Waite’in kitabındaki dipnotta Liber Azerate’in benimsediği Klifotta yer alan her bir cehennemi varlığa tıpkı bir orduda görev alır gibi önemli görevler bahşedilmiştir. Örneğin; Beelzebuth cehennemin büyük şefi ve Sinek Tarikatı’nın kurucusudur. Satan düşmanlığın ve muhalefetin lideridir. Molok gözyaşı ülkesinin prensi, Baal ise cehennem ordularının komutanıdır. Andramelek büyük şansölyedir. Astaroth hazineden, Asmodeus ise kumarhanelerden sorumludur. Molok, Baal ve AndramelekSinek Tarikatı Büyük Haç Nişanı sahipleridir (WAITE, 2024, s.218).
Militan Ezoterizm Üzerine Notlar 3/4
Kara ilme hakim olma, anti-kozmik bir evrim, Akl-ı Faal’in (Demiurgos) yerle bir edilişi, güçlü olanın daha da güçlenmesi, güçsüz olanın ise yok edilmesi, fanatisizmin yayılması, Kaos’un yeryüzünde doğuşu, Kozmos’un anti-kozmik işgali, nükleer savaşlar ve sadizm.
Buraya kadar klifotun hiyerarşik düzenine değinildi. Buradan itibaren klifotun kara maji ile ilişkisine, amaçlanan hedefe ve kazanımlarına değinilecektir. Liber Azerate için her bir klifa ve ona hükmeden güç, kara maji için odaklanılması, çağrılması ve etkileşim kurulması gereken güçlerdir. Her birinin kendine ait mührü, âlemi, düzlemi, katmanı ve eylemsel ilişkisi vardır. Varlıkları ve sahip oldukları güçler Kaos’ta barınmaktadır. Ağaç, ölüm sonrası yukarıda sayılan on birKaos tanrı ve tanrıçasını, bu on bir tanrı/tanrıça da anti-kozmik iblisileri doğurmuştur. Bunlardan en önemlileri ve en tehlikelileri, Satan ile Lilith’in birlikteliğinden meydana gelen (hatta Lilith’in ilk oğlu olan) Ornias, ve Asmodeus ile Naamah’ın birlikteliğinden meydana gelen Alefpene’ash’tır (yahut Alfpunias’tır). Ornias ezoterik bir vampir ve vampire dönüştürücüdür. Kozmos’un ışığını ve yaşam enerjisini emip Kaos’a yaymaktadır. Alefpene’ash ise kozmik düzeni alaşağı edip Yaşam Ağacı’nın kökünü kurutmaktadır. Yukarıda bahsedilen Ölüm Ağacı’na ek olarak bir de ikincil klifot vardır. Bunlar on adet birincil klifanın birbirine bağlandığı karanlık patikalardır. Otuz iki adet patika bulunmakta ve bunların her biri karanlık iblisler tarafından yönetilmektedir. Yine her birinin adı ve kendine ait mührü vardır. Örnek vermek gerekirse; birinci klifa olan Molok’u üçüncü klifaRofocale ile bağlayan patika on ikinci patika olup Baratchial tarafından yönetilmektedir. Yine Molok’u ikinci klifaBeelzebuth ile bağlayan patika on birinci patika olup Amprodias tarafından yönetilmektedir. Majisyen bu patikalar vesilesiyle Sitra Ahra denilen öteki taraf/boyuta dair tüm bilincini açmaktadır. MLO mensubu majiseyenlerin esas amacı onlarla özdeşleşmek, onları Kaos’tan çıkarmak ve Kozmos’a egemen kılmaktır. Bu hedef için majisyen güçlü bir İrade’yle hazırlıklar yapmalı, inisiye olmalı ve îcabında adaklar adamalıdır.
Maha-Kali by Dissection
“Kaos her şeydi ve herşeydir, hiçbir şey değildi ve hiçbir şey değildir.”
Militan Ezoterizm Üzerine Notlar 4/4
Peki, bununla elde edilecek olan şey/kazanç nedir? Bu soruya yanıt vermek için Klifot’u bir insan vücudu yahut bir omurgaya oturtulmuş gibi düşünmek gerekmektedir. Ayrıca, elde edilecek şey/kazanç hem soyut hem de somuttur.
Gamaliel’i temsil eden Lilith’in insan bedeninde dölyatağına denk düştüğünü hatırlatırsak, ezoterik ilme ve bilgeliğe girişin (burada “girmek” fiilinin cinsel çağrışımı da hesaba katılmalıdır) hem soyut hem de somut yansıması olarak dalalet, yasak hazlar, saklı bilgelik, likantropi, nekromansi, vampirizm, karabasan ve karabasanlara hükmediş, engin bir enerji, cinsel karamaji ve kozmik yaşamdan saf Kaos’a evriliş görülmektedir. Her bir klifanın bunlar gibi kendine ait özellikleri ve yansımaları olduğunu hesaba katarak Klifot’ta baş görevi gören, Thaumiel’i temsil eden Molok’tur ve İrade’nin hükmünün gerçekleştiği yerdir. Yani, Liber Azerate’in kendi tabiriyle, klifotun enerjisini Kozmos’a yayarak doğada karanlık ve şeytani bir değişimin gerçekleşmesi ve kara majisyenin kendi içsel kara alevine tutunarak hem kendi hem de Satan’ın İradesi’ni elde etmesidir. Bunun hem soyut hem somut yansıması olarak da kara ilme hakim olma, anti-kozmik bir evrim, Akl-ı Faal’in (Demiurgos) yerle bir edilişi, güçlü olanın daha da güçlenmesi, güçsüz olanın ise yok edilmesi, fanatisizmin yayılması, Kaos’un yeryüzünde doğuşu, Kozmos’un anti-kozmik işgali, nükleer savaşlar ve sadizm görülmektedir. Bu hedef doğrultusunda MLO’nun en önemli kara maji ritüellerinden biri de metinden alıntılandığı üzere: “Tanin’iver’i (Kör Ejderha’yı ) uyandırarak kara anti-kozmik evrim gücünü hakim kılmak, Satan’ın adıyla ve Gamaliel ile Thaumiel’in birlikteliğiyle dünyanın ruhunu karartmaktır.” (NEMIDIAL, 2002, s.55) Akl-ı Faal, Tanin’iver’in döl yatağına zarar verdiğinden ve Lilith’in üremesine engel olduğundan ötürü, kozmik ışığın körleştirdiği Ejderha uykusundan uyanmalı, Satan ile Lilith arasında aracılık yapmalı, böylece Satan ile Lilith’ten meydana gelen iblis tanrılar fiziksel bir forma bürünerek Kozmos’ta faal ve özgür olmalıdırlar. Nemidial’ın “son holokost çocukları” diyerek retorikleştirdiği bu iblis tanrılar metne göre öyle bir güçle donanmış olacaklardır ki varlıklarına hiçbir güç karşı koyamayacaktır. Ne var ki habis rahme tavassut edecek denli meyyâl ise yahut hengâme varacağı erkinlikse yegâne, şifâsız sancıları, zevâlsiz şekâveti gürbüz acun dahi bu denli çekmemiştir.
Yukarıda sayılanların bireye yansımaları ise oldukça endişe vericidir. MLO, yaşam-sever, ben-merkezci, haz-merkezci ve her bir bireyin kendi kendisinin Tanrı’sı olduğu üstenci bir bakışa sahip tüm ezoterik öğretileri ve teşkilatlanmaları katı bir biçimde reddetmiştir. Örneğin; altıncı klifaThagirion’u temsil eden Belfegor’un soyut ve de somut özelliklerindeki ve yansımalarındaki kibir, sadece Aleister Crowley’nin kendi terimi olan Büyük Canavar 666’nın yeryüzünde biçimlendirilmesi demek değildir. Kibre eklenmek üzere kriminal faaliyetler, bireysel ve toplu ölünç de bu özellikler ve yansımalar arasında yer almaktadır. MLO’nun klifot üzerinden kurduğu faal ve militan ezoterizmden kasıt budur. Velev ki gıyap, Kaos muaftır tahayyülden yahut fevt ağacında yıkıntıdır mücerret, hilâf muadeleden peydahladığı enik yolakta seyyar iken köklerini kurutsun.
KAYNAKÇA:
Carrol, P.J. (2022). Liber Null and Pyschonaut: The Practice of Chaos Magic. Weiser Books.(s.56).
Karlsson, T. (2009). Qabalah, Qliphoth and Goetic Magic. Ajna. (ss.55, 65, 114).
Nemidial, F. (2002). Liber Azerate: Traditional Anti-Cosmic Satanism. MLO Anti-Cosmic Productions.
SON FERSAH X26 / Yeni Kadro: Can Temiz x Ersin Çağlayan x Engin Güngör aka Aberrant x Kaan Sağ
“Ne kadar hasar görsek de, kayıplarımız olsa da gözümüz pusulada devam edeceğiz. Grup olmak, grup kalmak şu devirde ne zor şey! Ama gidilecek yol, motive edilecek ruhlar olduğu sürece devam edeceğiz.”
Son Fersah, İstanbullu bir rock grubu. Ada Müzik’ten çıkan 5 şarkılık ilk EP’leri grubun adını taşıyor. Ülkenin sert müzik tarihine biraz hâkim olanlar Radical Noise’u hatırlarlar. O grubun gitaristi olan Ersin Çağlayan, Radical Noise sonrası Joke for a While, Shiva gibi başka gruplarla birtakım denemeler yapmış ve her ikisiyle de emo, punk rock, alternatif rock, nu-metal soundlarına aşina kulaklara iyi gelecek işlere imza atmıştı. Şimdi sırada Son Fersah var. Ersin burada gitarist ve vokalist. Grubun geri kalanı Oğuz Ulusoy (gitarist), Rıdvan Akparlak (davulcu) ve Büşra Üzgün’den (basçı) oluşuyor. Ve Ersin, prozodi tırmalamalarına fazla girmeden Türkçe Punk Rock işini kotarmayı başarmış. Açıkçası bu şarkıları İngilizce sözlerle İngiltere ya da Amerika’da yapsalar Son Fersah’ı Vans Warped Tour gibi turnelerde ya da Groezrock, Slam Dunk gibi festivallerde izliyor olurduk. Burada bu işler çok zor. Umarım Son Fersah elemanlarında yeterli özveri ve motivasyon vardır. Bu potansiyel harcanmasın. Yolları açık olsun… Sadi Tirak/ Hürriyet
Son Fersah X Punk Riot Day 2024 X IDGK
“If you’re particularly interested in the metal-sounding but punk-spirited albums of the John Bush era of Anthrax and the 90s Fat Wreck era bands, Son Fersah is just right for you.” -Paslanmaz Kalem
Son Fersah is an Istanbul-based rock band. Their first EP, released by Ada Music, features five tracks and bears the band’s name. Those familiar with the country’s hard music scene will remember Radical Noise. Ersin Çağlayan, the guitarist of that band, experimented with other groups like Joke for a While and Shiva after Radical Noise, producing work that would appeal to ears accustomed to emo, punk rock, alternative rock, and nu-metal sounds. Now it’s Son Fersah’s turn. Ersin is the guitarist and vocalist here. The rest of the band consists of Oğuz Ulusoy (guitarist), Rıdvan Akparlak (drummer), and Büşra Üzgün (bassist). And Ersin has managed to pull off Turkish punk rock without getting too caught up in prosody. Frankly, if they had done these songs with English lyrics in England or America, we would be seeing Son Fersah on tours like the Vans Warped Tour or at festivals like Groezrock and Slam Dunk. It’s very difficult here. I hope the members of Son Fersah have enough dedication and motivation. This potential shouldn’t go to waste. May their paths be open… Sadi Tirak/ Hürriyet
“Eğer müziğinizi saf seviyorsanız bu grup size göre değil. Ama özellikle John Bush dönemi Anthrax, 90’lar Fat Wreck dönemi gruplarının metal soundlu ama punk ruhlu albümleri ilginizi çekiyorsa Son Fersah tam size göre.” -Paslanmaz Kalem
Son Fersah ‘Kendi Kıyametin’ 2017
“Grubun en çok sevdiğim özelliği punk ve thrash metal gibi türleri Türkçe sözlü şarkılarla icra ederken bu türleri gayet iyi sentezlemiş olmaları.” -BirGün
Ersin Çağlayan ve Kaan Sağ ile Son Fersah Röportajı (2024)
Dergiler ve magazinler de okurların şeklini aldı, gittikçe daha yüzeysel ve ortamcı oldular ya da olmak zorunda kaldılar -ayakta kalmak için-. Kendilerinin bile sevmediği ya da dalga geçtiği, inanmadığı kişilerin haberlerini yapmak zorunda kalıyor çoğu, çünkü bunlar merak ediliyor ve insanlar bunlar hakkında yazılar, linkler görmek istiyor. –Kaan Akay
Golem sahne adıyla tanıdğımız Kaan Akay Dj’liğe 1997 yılında başlıyor. Bir çok festival ve mekanda beraber çaldığı Dj’ler arasında Dj Suv, Grooverider, Adam F, Goldie, Photek, Total Science, Klute, Dillinja, Paradox gibi isimler var. Yurtdışında ise Bristol ve Londra gibi şehirlerde çalmışlığı var. Prodüktörlük yakasında da Flatliners, Psycho Mantis, Extreme Parking mahlasları altında başka müzisyenlerle de işbirlikleri yaptı. Zeleia ile beraber kaydettikleri ambient türündeki albümü de bu birlikteliklere eklenebilir. Uzun zamandan beri davul çalan Kaan’ın yer aldığı gruplar arasında Proudpilot, Altgeçit, Rashit, Tatufly, Funeral Pyre of Mankind bulunuyor.
Ümit Üret2018 / AID Zine #7
Golem: Sadece bazı şeyleri fazla ciddiye alıyorum ve kendimce ne yazık ki istemeden aşırı romantize ettiğim durum ve konular olabiliyor, müzik de bunlardan biri hatta en önemlisi. Çünkü benim için bir hobi olmanın çok ötesinde ve neyse ki benim gibi olan başka insanlar da var etrafımda, dolayısıyla onlar bu sivri dili ya da sert çıkışlarımı neden yaptığımı görüp anlayabiliyorlar sanırım. Ülkemizde de dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi yine her şey bağlantılara ve tanıdıklara bağlı, onlarla aranı iyi tuttuğun sürece onlar da seni pohpohluyor genelde, böyle karşılıklı bir körler ve sağırlar birbirini ağırlar durumu mevcut yani. Alan da memnun satan da memnun, dolayısıyla azıcık bile bu düzenin karşısında olup ortalıkta olup sevilen birileri hakkında negatif bir yorum yaparsan ya “hater” olarak anılıyorsun ya da “kıskanıyor kesin” damgası geliyor, biraz komik ve acı ama böyle ne yazık ki.
Ortada ne söylenirse buna inanan ya da zaten bir sürü şeyi sindirmeden tüketen bir topluluk var, dolayısıyla dergiler ve magazinler de okuyucuların şeklini aldı, gittikçe daha yüzeysel ve ortamcı oldular ya da olmak zorunda kaldılar ayakta kalmak için. Kendilerinin bile sevmediği ya da dalga geçtiği, inanmadığı kişilerin haberlerini yapmak zorunda kalıyorlar; çünkü bunlar merak ediliyor ve insanlar bunlar hakkında yazılar, linkler görmek istiyor. O zaman okunur oluyorsun ve devam edebiliyor yoluna herkes bir şekilde. Ya da bana öyle geliyor, bilemedim.
Kaç yıldır radyo programcılığı yapıyorsun? Dinamo.fm ve standard.fm’den sonra şimdi sub.fm’e geçtin. Bu keskin geçişin altında ne yatıyor? Bir de günümüzde fm bandı harici internet radyolarının çok da eskisi gücünün olmadığını savunanlar var, bu konudaki fikrini de merak ediyorum. Türkiye’deki dinleyici ile diğer ülke dinleyicileri arasında bir fark olduğunu düşünüyor musun?
Bu sene Kasım ayının ortaları gibi radyoculukta tam 15 yıl dolmuş olacak. Aslında çok da keskin bir geçiş olmadı belki de, sadece senelerdir devam ettirdiğim bu “öğreten adam” rolünden çok sıkıldım ve gördüm ki zaten kimsenin de pek bir şeyler öğrenmeye ya da keşfetmeye pek de niyeti yok. Sonuçta türk bir Dj’sin ve tabii ki adam gidip rinse fm setlerini ve oradakileri tercih ediyor. Kool bir şey değil çünkü. Türk dinleyicisi ile yabancı dinleyiciler arasında da tabii ki ufak tefek farklar var, onlar biraz daha az kompleksli ve ego problemleri de biz Türklere göre daha az gibi. Seninle iletişime daha rahat geçip bir şeyleri beğeniyorsa bunu dile getirmekten çekinmiyorlar. Burada ise mesela benim programımı 5 sene boyunca sürekli takip edip bunu 5 sene sonra bana dile getirip bana söyleyen insanlar olabiliyor. Ya da genel olarak sessizce dinleyip hiçbir şey söylememeyi tercih ediyorlar. İnternet radyolarının eskisi kadar güçlü olmadığı konusuna da kesinlikle katılıyorum, çünkü gittikçe değişiyor müzik dinleme şekilleri ve insanlar yeni müzik dinlemektense bildikleri şeyleri dinleyerek eğlenmeyi tercih ediyorlar.
Eskimeyen müzik yani klasikleşen ile yeni çıkan müzikler konusunda ne söylemek istersin. İyi de bir dinleyici olduğun için -merakın bir yana- işin gereği de yeni müzikleri takip ediyorsundur ister istemez, bu konudaki fikirlerini merak ediyorum. Yeni müzik türleri gelecek mi ve eskilerinden ne kadar farklı olacak? Ya da teknolojini gelişimiyle müzik performansı mı önem kazanacak? Ya da dinleyicinin pozisyonunda bir değişim mi olur? Ya da başka bir şeyler mi…
Yeni müzik ya da müzikler diyelim, hala beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Dolayısıyla hayatımın nerdeyse büyük bir bölümünü yeni şeyler arayıp araştırarak geçirdiğimi söyleyebilirim. Eski klasikleşen şeylerin dışında bir de şöyle bir durum olduğunu düşünüyorum, genelde herkes kendi gençliğinde ne dinlediyse onun en iyi olduğunu düşünüyor; bunu anlayabiliyorum çünkü bir yandan çok duygusal bir durum bu. Zaten yeni açılan bir beyin ve kulaklar ilk defa duyduğu şeylerle çok daha farklı bir iletişim ve bağ kuruyor. Bu yüzden herkesin kendine has klasikleri oluyor, bütün dünya tarafından kabul edilen klasik şeyler dışında. Yeni müzikler elbette gelecektir diye umuyorum. Ve hatta umarım insanlar tekrar ve sadece, o sırada başka hiçbir şeyle ilgilenmeden müzik dinlemenin ne kadar güzel ve özel bir şey olduğunu hatırlayıp yeniden keşfederler.
Extreme Parking ‘Snow’ 2016
Kaan Akay ve Anıl Savaş Kılıç’lı Extreme Parking’in eski kayıtları “S/T” albümünde toplandı
Özellikle uzun yılladır “Golem” ismiyle drum & bass türünde DJ setler ve radyo programları yapan Kaan Akay’ın, Anıl Savaş Kılıç ile birlikte 2003 – 2006 yılları arasında kaydettikleri parçalar, M4NM etiketiyle karşımızda.
2003-2006 yılları arasında Taşoda’da Kaan Akay ve Anıl Savaç Kılıç’ın kaydettiği lo-fi, deneysel ve noise türündeki kayıtlar, uzun bir zamandan sonra nihayet gün yüzüne çıktı. Extreme Parking ismiyle karşımızda olan ikili S/T albümlerinde tam altı kayıt paylaştı. M4NM etiketiyle yayınlanan ve Bandcamp üzerinden ücretsiz bir şekilde dinlenebilen albümü, aşağıdaki bağlantıdan dinleyebilirsiniz. // Kaynak: Bant mag.
Deneysellik son zamanlarda çok satmaya başladı ve aslında belki yine hoyratça kullanılıyor. Son zamanlarda biraz çizgi dışına çıktığına inanılan, az biraz bi gürültülü gelen ya da her şeyin kolayca nitelemesi olduğunu görüyorum. Sence bir tür olarak değil ama özellikle de üretim sürecinde ya da müzikal fikirlerin oluşumu ve gelişiminde deneysellik gibi bir şeyden bahsedebilir miyiz?
Deneysel müzik konusu biraz sıkıntılı bir hal almaya başladı, en azından bana öyle geliyor; bahsettiğin şekilde üretim aşamasında oluşan deneysellik tabii ki de harika bir şey ama çok garip ve tuhaf şeylere bile “abi ama bu deneysel müzik” diyebiliyorsun ve işin içinden çıkıyorsun o şekilde mesela. Kimse bir şey diyemezmiş gibi bir durum oluşuyor bir anda, biraz saçmalamanın entellektüel olma şekli gibi bir şeye dönüşme tehlikesi var sanki.
Peki müzik birleştirir mi? Sosyo-kültürel bir statü belirtisi olabilir mi müzik dinlemek ya da dinlediğimiz şeylerin niteliği?
Müzik birleştirir ama bir yandan da insanları ayırabiliyor da bence. Neye iyi ve kaliteli müzik dendiği ya da denebileceği ise zaten başka bir tartışma konusu aslında. Kim nasıl karar veriyor buna mesela? Çoğunluk dinliyor ve seviyorsa biz de buna güvenip kanmalı mıyız? Eğer çoğunluğun sevdiği bir şeye dandik dersek “kool olmak için popüler müzik bokluyor” damgası yer miyiz? Tabii ki yeriz ve yiyoruz da afiyetle bazen.
Anıl Savaş Kılıç & Kaan ‘Golem’ Akay at Roxy (2003-04)
“İyi bir şeyler yapmak için sadece laptop kullanmanın yeterli olmadığı o garip ama bir yandan da hoş zamanları özlediğim oluyor.”
Yani artık herkes her şeye ulaşabiliyor ve kaliteli müzik dinleyebiliyor mu? Sanki üretim arttıkça “kaliteli” olana ulaşabilmek güçleşti.
Üretim ve djlik mevzuları da oldukça ilginç noktalara gitti. Mesela eskiden sadece plak almaya devam eden insanlar dj olarak kalabiliyordu. Eğer senin için önemliyse bu iş ona para harcıyordun mesela. Elbette bu beraberinde şu soruyu da getirmiyor değildi “o zaman sadece zenginler mi dj olmalı?” Aynı şey müzik yapmak, prodüksiyon konusunda da böyleydi. İyi bir şeyler yapmak için sadece laptop kullanmanın yeterli olmadığı o garip ama bir yandan da hoş zamanları özlediğim oluyor. Neden hoş diyorum çünkü tüm bu zorluklar bir yandan da kendi kendine bir eleme oluşturuyordu, cidden sadece eğlenmek ya da takılmak isteyen insanlar bir noktada pes edip vaz geçebiliyordu. Dolayısıyla da orada da şu an olduğu kadar çöp müzik ya da dandik djler olmayabiliyordu. // Kaynak: AID Zine #07
“But these corporations are not a single corrupt sheriff or king. They are complex interconnected systems that require dismantling piece-by-piece if not in one swift blow.”
Luigi Mangione: Internet Saint, Folk Hero, Assassin
–Jess Flarity
A deadly drone war rages between Ukraine and Russia. A.I.-generated images are appearing on restaurant menus and as logos in grocery store aisles. Students all around the world are flooding ChatGPT essays into their online courses.
And, for some reason, the world’s richest man is now tampering with the secure government data banks of one of the world’s most powerful nations because the country re-elected a third-rate reality TV star who has a meme coin worth $180 billion dollars. Despite all of this, the assassination of United Healthcare CEO Brian Thompson in December by 26-year-old Luigi Mangione may be the most cyberpunk event of the 21st century.
Cyberpunk is a genre of science fiction first popularized in the roaring Reagan years of the 1980s. Its plots usually include all-powerful corporations, a corrupt and ineffective government, and hacker protagonists fighting back against their oppressors. Through a low-life and high tech mentality, these scrappy proletarians use their wits and technological prowess to strike fear into the hearts of the megalomaniacs.
In fiction and video games like Cyberpunk 2077, this futuristic setting is glamorized in mirror shades and blazing neon, but in real life, it’s the homeless person on the corner with their Venmo scrawled in sharpie on a scrap of cardboard.
It’s the misinformation flooding your social media feed, the Spam emails clogging your inbox, and the CEOs of these companies continuing to secretly harvest your data while donating millions to a presidential inaugural fund. Fictional cyberpunk is all flash and implants; real-life cyberpunk is your neighbor’s house being bought up by a rental company so they can flip it into an Airbnb.
In short: real-life cyberpunk is fucking awful.
This is why Mangione is seen as a cyberpunk folk hero. He tracked his target using digital surveillance, 3D-printed his own gun, and successfully escaped from the center of a mega-city covered in security cameras and crawling with police forces. But just like in many of these grim narratives, Mangione’s ending will likely be an unhappy one with a lifetime prison sentence as his future. Though there is talk of jury nullification where “Free Luigi” becomes a reality, the American capitalism machine rolls on.
Are you wanting that hot, disaffected, anti-corporate Gen-Z look? Mangione’s hooded assassin’s jacket is available for 60% off at Macy’s, demonstrating how quickly the news cycle turns it back on what had taken up all its oxygen just weeks before. His iconic burgundy courtroom sweater will only set you back $62.65 from Nordstrom. Thousands of “Deny, Delay, Depose” merchandise options are available on Etsy.
Along with this wide assortment of products, Mangione’s conventional good looks are a marketable commodity in our image-obsessed society. Wisecrack one-liners from the late-night news clowns and countless internet memes made the rounds for a few weeks, but any favorable rhetoric surrounding Mangione’s actions was scrubbed by mainstream media. As a recent example, comedian Bill Burr referenced Mangione on the Jimmy Kimmel Show in January, but the shot cuts away when Burr gives him a shoutout. Censorship of free speech related to this event is still unfolding across the internet today.
News outlets continue to paint a much broader (and safer) picture of Mangione as a young man radicalized through the Unabomber’s manifesto. They insist he was a wealthy loner with a personal grudge against the healthcare industry. Some reporters even attacked the core of his masculinity and asserted that Mangione’s back injury made it impossible for him to function sexually, creating a false impression of him as an incel, an involuntary celibate. Despite the negative press, people organized online support groups, but like Mangione’s own social media accounts, these were shut down almost immediately.
Josh Einiger has more on Mangione’s first appearance in court in New York City following his extradition.
This is not cyberpunk; it is techno-feudalism, and the oligarchs are controlling the masses through purposeful confusion and noise.
Social media sites regularly cleanse all content even tangentially referencing the killing with Reddit being particularly notable for immediately deleting any related posts, hindering chances of individuals attempting to organize in a forum setting. Similarly, GoFundMe pulled an initial Mangione fundraiser, citing that they prohibit fundraisers for legal defense of violent crimes, but GiveSendGo still has a “preemptive legal fundraiser” available for donations, which has topped $425,000 from over 10,000 individual donations.
It is unclear who launched this campaign, as there is a note that if the Mangione legal team rejects the funds, they will be donated to a cause in his name. Perhaps fearful of retribution due to the terrorism charges he faces, everyone involved with this venture is anonymous, and our attempt to reach out to the organizers never received a response.
As of February, organizing anything around Mangione continues to be blocked. Posts referencing his name are removed, accounts are banned, and subreddits/forums permanently deleted. The digital universe is still powered by likes, clicks, and upvotes, and until this hierarchical way of organizing information is restructured, the internet will only provide the illusion of being a free space.
Cyberspace pretends to be a nexus of interlaced communication, but the net is really an enormous mall, and the corporate executives are having Free Luigi graffiti scrawled on the bathroom walls continually painted over.
Where is the army of class consciousness warriors created by Mangione’s sacrifice? Unlike the massive accumulation of racial injustices that blossomed into the Black Lives Matter movement, it is doubtful that even an unfair criminal trial will provide such a catalyst related to our healthcare woes. Those few dozen people who have shown up in the real world to support Mangione appear to be young women in a state of hybristophilia (sexual interest in those who commit crimes) and a handful of steely protestors. This is a bad sign.
Despite the lack of long-term investment for dismantling the corporate grip on the lives of the everyday American, this event will remain cemented into our cultural consciousness as the emergence of one of our first cyberpunk folk heroes. Mangione has been adopted as a modern equivalent of Robin Hood, though the fact that he shoots the Sheriff of Nottingham in the back is somewhat disturbing. It shows how broken the system is. There is no way to redistribute the suffering the system has caused by stealing from the rich and a blood sacrifice is not enough. But these corporations are not a single corrupt sheriff or king. They are complex interconnected systems that require dismantling piece-by-piece if not in one swift blow.
Capitalism can’t be restructured with bullets, even if they are engraved with “Deny, Delay, and Depose.” The Monopoly money Mangione left behind sent a stronger message, but to effectuate change within the system, CEOs need to be financially assassinated. We need to kill their paychecks, their stock options, and their profits. This requires a complex redistribution of power and policy changes that are infinitely more complex than 3D-printing a gun and buying a bus ticket to New York.
Perhaps Mangione saw such a change as hopeless, which is why he chose the simpler path of extreme violence that has entitled him to a place in history as one who participates in the propaganda of the deed, as 19th century anarchists referred to such acts. Wikipedia’s article on the subject has already been altered to include him as carrying out the first “notable action” of insurrectionary anarchism since 1932. But much more likely, this is the story of a man, a handsome, perhaps lonely, perhaps narcissistic, perhaps mentally unwell, educated young man, who some have elevated to folk hero status because of our own frustration and bitterness with an industry that continues to destroy us.
Don’t spiral yourself into a locked room where shooting someone is the only way out. Talk, organize, unionize, march, resist. We don’t need folk heroes; we need empathetic human beings.
Jess Flarity has a PhD in Literature from the University of New Hampshire and writes frequently for Fifth Estate. He Lives with his fiancé and stepson in the shadow of the Big Tech companies of the Pacific Northwest and will never be able to afford a house.
“Bu şirketler tek bir yozlaşmış şerif ya da kraldan ibaret değil. Tek bir hızlı darbeden ziyade parça parça sökülmesi gereken karmaşık, birbirine bağlı sistemler.”–Jess Flarity
Luigi Mangione:
İnternet Azizi, Halk Kahramanı ve Suikastçı
Çeviren: İnan Mayıs Aru
Ukrayna ile Rusya arasında ölümcül bir drone savaşı sürüyor. Yapay zekâ tarafından üretilen görseller restoran menülerinde ve market raflarındaki logolarda yerlerini alıyor. Dünyanın dört bir yanından öğrenciler, çevrimiçi katıldıkları derslere ChatGPT’ye yazdırdıkları makaleleri sunuyor.
Ve işe bakın ki 180 milyar dolar değerinde bir memcoin’e sahip üçüncü sınıf bir realite şov yıldızı ülkenin başkanı seçildiği için, dünyanın en zengin adamı, dünyanın en güçlü uluslarından birinin güvenli hükümet veri tabanı içeriğinde at koşturuyor. Tüm bunlara rağmen, 26 yaşındaki Luigi Mangione’nin Aralık ayında United Healthcare CEO’su Brian Thompson’a düzenlediği suikast, 21. yüzyılın en siberpunk olayı sayılabilir.
Siberpunk, ilk olarak 1980’lerin çalkantılı Reagan döneminde popülerleşen bir bilimkurgu türü. Bu türde, genellikle her şeye gücü yeten şirketler, yozlaşmış ve etkisiz bir hükümet ve baskıcı sistemlere karşı savaşan hacker kahramanlar yer alır. Alt tabaka yaşamları ve yüksek teknoloji zihniyetleriyle bu hırçın proleterler, zekâları ve teknolojik becerileriyle megalomanların yüreğine korku salar.
Kurgu eserlerde ve Cyberpunk 2077 gibi video oyunlarında bu fütürist atmosfer, aynalı gözlükler ve neon ışıklarla yüceltilir ancak gerçek hayattaki karşılığı, keçeli kalemiyle elindeki kartona Venmo hesabını yazmış köşe başındaki evsizdir.
Sosyal medya akışlarınızı dolduran dezenformasyondur, gelen kutunuzu tıkayan istenmeyen e-postalardır ve bir yandan gizlice verilerinizi toplarken bir yandan da başkanlık açılış törenine milyonlar bağışlamaya devam eden şirket CEO’larıdır. Kurgu siberpunk gösteriş ve implantlarla doludur, gerçek hayatta siberpunksa komşunun evinin bir kiralama şirketi tarafından satın alınıp Airbnb’ye dönüştürülmesidir.
Kısacası: gerçek hayatta siberpunk tam bir felakettir.
Mangione’nin bir siberpunk halk kahramanı olarak görülme nedeni de bu. Dijital gözetim aracılığıyla hedefini takip etti, 3D yazıcıda kendi silahını bastı ve güvenlik kameralarıyla dolu, dört bir yanı polis kaynayan bir mega-kentin ortasından kaçmayı başardı. Ancak bu tür kasvetli anlatıların çoğunda olduğu gibi Mangione’ninki de, muhtemelen ömür boyu hapis cezası şeklinde bir mutsuz sonla bitecek. Jürinin delillere rağmen toplumsal bir mesaj vermek amacıyla kararı bozduğu bir “Free Luigi” (Luigi’yi Serbest Bırakın) senaryosundan bahsedilse de Amerikan kapitalizm makinesi tıkır tıkır işlemeye devam ediyor.
Havalı, isyankâr ve kurumsallaşma karşıtı bir Z kuşağı tarzı mı istersiniz? Mangione’nin kapüşonlu suikastçı ceketi Macy’s’de %60 indirimde. Bu da bir kaç hafta önce ortalığı kasıp kavuran haberlerin nasıl hızla unutulduğunu gösteriyor. Davada giydiği ikonik bordo kazak Nordstrom’da sadece 62,65 dolara satılıyor. Etsy’de “İnkâr Et, Geciktir, Azlet” 1 temalı binlerce ürün var.
Bu geniş ürün yelpazesinin yanısıra, Mangione’nin klasik yakışıklılığı da, görüntüye takıntılı toplumumuzda pazarlanabilir bir meta haline geldi. Gece haber şovlarındaki palyaçoların tek satırlık esprileri ve sayısız internet memi birkaç hafta gündemde kaldı, ancak Mangione’nin eylemlerini olumlayan tüm söylemler ana akım medyadan silindi. Örneğin, komedyen Bill Burr, Ocak ayında Jimmy Kimmel Show’da Mangione’den bahsetti ama onu selamladığı anda kamera başka yere çevrildi. Bu olay özelinde ifade özgürlüğüne getirilen sansür, internet genelinde hâlâ sürmekte.
Haber kaynakları Mangione’yi daha geniş (ve daha güvenli) bir çerçevede sunmaya devam ediyor: Unabomber manifestosu ile radikalleşmiş genç bir adam. Israrla, onun sağlık sektörüne karşı kişisel bir kin güden zengin ve yalnız biri olduğunu öne sürüyorlar. Bazı muhabirlerse işi doğrudan erkekliğini hedef almaya vardırarak belindeki sakatlık yüzünden cinsel olarak işlevsiz hale geldiğini öne sürüyor ve bir “incel” (zorunlu bekâr) olduğu yönünde yanlış bir izlenim yaratıyorlar. Tüm olumsuz haberlere rağmen, insanlar çevrimiçi destek grupları organize etmeye çalıştı fakat tıpkı Mangione’nin sosyal medya hesapları gibi bunlar da neredeyse anında kapatıldı.
Josh Einiger has more on Mangione’s first appearance in court in New York City following his extradition.
Bu siberpunk falan değil teknofeodalizm ve oligarklar kasıtlı kafa karışıklığı ve gürültü yoluyla halkı kontrol altında tutuyor.
Sosyal medya siteleri, cinayete en ufak bir atıfta bulunan içerikleri dâhi sürekli temizliyor. Özellikle Reddit, ilgili tüm gönderileri anında silerek forum ortamında örgütlenme girişimlerini engellemesiyle dikkat çekiyor. Benzer şekilde, GoFundMe de şiddet suçlarıyla ilgili hukuki savunma kampanyalarına izin vermedikleri gerekçesiyle Mangione için başlatılan ilk kampanyayı durdurdu. GiveSendGo’da ise şimdiye dek 10 binden fazla bağışçının katkısıyla 425.000 doların üzerinde bağış toplanan bir “tedbirî hukuk fonu” halen açık.
Bu kampanyayı kimin başlattığı belli değil zira Mangione’nin hukuk ekibi fonu kabul etmezse bağışların onun adına başka bir kampanyaya aktarılacağı belirtiliyor. Muhtemelen Mangione’nin karşı karşıya olduğu terörizm suçlamaları nedeniyle ceza alma korkusu yüzünden bu girişime dahil olan kimsenin ismi bilinmiyor ve organizatörlere ulaşma çabamız da yanıtsız kaldı.
Şubat ayı itibarıyla, Mangione ile ilgili her türlü organizasyon hâlâ engelleniyor. Adının geçtiği paylaşımlar siliniyor, hesaplar yasaklanıyor, subreddit ve forumlar kalıcı olarak kaldırılıyor. Dijital evren hâlâ beğeni, tıklama ve oylama sistemiyle çalışıyor ve bu hiyerarşik bilgi düzeni yeniden yapılandırılmadığı sürece internet, özgür bir alan yaratma illüzyonunun ötesine geçemeyecek.
Siberuzay, iç içe örülü iletişimin bağlantı noktasıymış gibi davransa da gerçekte dev bir alışveriş merkezinden ibaret ve şirket yöneticileri de sürekli tuvalet duvarlarına yazılan “Luigi’ye Özgürlük” grafitilerinin üstünü boyatıyor.
Bu siberpunk falan değil teknofeodalizm ve oligarklar kasıtlı kafa karışıklığı ve gürültü yoluyla halkı kontrol altında tutuyor.
Peki Mangione’nin fedakârlığıyla ortaya çıkan sınıf bilinci savaşçıları nerede? Black Lives Matter hareketine dönüşen ırk temelli adaletsizliklerin muazzam birikiminin aksine haksızlıklarla dolu bir ceza davasının bile sağlık sistemine yönelik öfkemizden böyle bir kıvılcım doğurabileceği şüpheli. Şu ana dek gerçek dünyada Mangione’yi açıktan destekleyen az sayıdaki kişi de, görünüşe göre ya suç işleyen kişilere cinsel ilgi duyan (hibristofili) genç kadınlar ya da direngen bir avuç protestocu. Bu iyiye işaret değil.
Kurumsal baskının sıradan Amerikalılar üzerindeki etkisini kökten dönüştürmeye dair uzun vadeli bir irade noksanlığına rağmen bu olay, ilk siberpunk halk kahramanlarımızdan birinin doğuşu olarak kültürel bilincimize kazınmış olacak. Her ne kadar Nottingham Şerifi’ni arkadan vurmuş olması gerçeği, biraz rahatsız edici olsa da Mangione, modern bir Robin Hood figürü olarak kabul görmüş durumda. Sistemin ne denli bozuk olduğunu ortaya koyuyor. Zenginlerden çalarak sistemin neden olduğu acıları yeniden bölüştürmek mümkün değil ve kanlı bir kurban da buna yetmiyor. Bu şirketler tek bir yozlaşmış şerif ya da kraldan ibaret değil. Tek bir hızlı darbeden ziyade parça parça sökülmesi gereken karmaşık, birbirine bağlı sistemler.
Kapitalizm kurşunla yeniden yapılandırılamaz, mermilerin üstünde “İnkâr Et, Geciktir, Azlet” yazıyor olsa bile. Mangione’nin geride bıraktığı Monopoly parası 2 daha güçlü bir mesaj veriyordu ancak sistem içerisinde bir değişim sağlayabilmek için CEO’ların finansal açıdan katledilemeleri gerek. Bu da, 3D yazıcıyla bir silah basıp New York’a otobüs bileti almaktan çok daha karmaşık bir güç dağılımı ve politika değişikliğini gerektirir.
Belki de Mangione böyle bir değişimi umutsuz olarak gördüğü için 19. yüzyıl anarşistlerinin bu tür eylemlere verdiği ad olan “eylemle propaganda” ile tarihe geçmesini sağlayan aşırı şiddetin daha basit yolunu seçti. Wikipedia’daki ilgili maddede, isyancı anarşizmin 1932’den bu yana ilk “kayda değer eylemi” olarak listelenmiş bile. Ancak kuvvetle muhtemel ki bu daha ziyade bizi yok etmeye devam eden bir endüstri karşısında duyduğumuz hayal kırıklığı ve öfke nedeniyle bazılarının halk kahramanı statüsüne taşıdığı yakışıklı, belki yalnız, belki narsist, belki zihinsel sıkıntılar da yaşayan, eğitimli bir genç adamın hikâyesi.
Kendinizi birini vurmanın tek çıkış olduğu kilitli bir odaya hapsetmeyin. Konuşun, örgütlenin, sendikalaşın, yürüyün, direnin. Halk kahramanlarına değil, empati kurabilen insanlara ihtiyacımız var.
Çevirenin Notları:
İnkâr Et, Geciktir, Azlet (Deny, Delay, Depose) Luigi Mangione’nin kurşunlarının üzerinde yazılı sözcüklerdi. Bu sözcükler, ABD’de özellikle büyük şirketlerin hukuki süreçlerde sorumluluktan kaçmak için izlediği üç aşamalı taktiği imler: Suçlamayı reddet, davayı mümkün olduğunca geciktir ve gerekirse hakimi görevden aldır ya da etkisizleştir. ↩︎
Luigi Mangione, United Healthcare CEO’su Brian Thompson’a düzenlediği suikastın ardından olay yerinde sahte, renkli Monopoly oyun paraları bıraktı. Bu, Amerikan sağlık sisteminde insanların yaşamlarının şirketler için yalnızca oyun parası kadar değersiz olduğu mesajını veren sembolik bir eylemdi. ↩︎
Jess Flarity, New Hampshire Üniversitesi’nden Edebiyat doktorası sahibi ve Fifth Estate’e düzenli olarak yazıyor. Nişanlısı ve üvey oğlu ile birlikte ABD’nin kuzeybatısında, Büyük Teknoloji şirketlerinin gölgesinde yaşıyor ve hayatı boyunca bir ev sahibi olamayacak.
Görgün, yaşadığı zorlu süreçleri bahane etmek yerine, onlara teslim oldu ve ‘Janus’ parçasında Covid sonrası dünyanın hayata nasıl geri döndüğünü, ‘Cloudbreak Swell’de dalgaların denize yeniden kavuşmasını, ‘Moonbeams’te ise bir yıldızı gözlemleme deneyimini notalara dönüştürüp banlatmayı başardı.
Sanatçı 2019 yılından 2022’ye kadar albümün taslağını iki kez hazırladığını fakat nedense bunların çoğunu silmeyi tercih ettiğini dile getiriyor. Çalışmaya yeniden başladığında ise kazara geçirdiği elektrik çarpması, kanser teşhisi ve bu da yetmezmiş gibi bir de alerji kriziyle boğuşmak zorunda kalan Görgün, tedavi sürecinde yaşadığı kemoterapinin, onu “kemo beyni” olarak bilinen bir bilişsel sisin içine soktuğunu ve kompozisyon sanatını sıfırdan yeniden öğrenmek zorunda bıraktığını itiraf ediyor.
Odak noktasını yeniden oluştururken, arkadaşlarının, akrabalarının ve müzik kahramanlarının hastalıkla mücadele etmelerini, iyileşmelerini veya hayatlarını kaybetmelerini izledi. Sonuç, “Earthbound” oldu: parkta güneşli öğleden sonraları, ameliyatlar, cenazeler, deniz kenarında uzun yürüyüşler, acil servisler ve kar yağışıyla aydınlanan geceler boyunca, her şeyden önce ses ve müzik arayışıyla geçen günler kaydedilen son ve üçüncü versiyona evrildi.
Görgün yaşadığı bu zorlu süreçleri bahane etmek yerine, onlara teslim oldu ve ‘Janus’ta Covid sonrası dünyanın hayata nasıl geri döndüğüne, ‘Cloudbreak Swell’de dalgaların denize yeniden kavuşmasına, ‘Moonbeams’te ise bir yıldızı gözlemleme deneyimine, ‘Edgelord’da dikkat çekmek için sarhoş olmuş bir kibirli tavra, ‘Olvido’da kapıda eriyen hafızaya — kapı etkisi — ya da ‘Exocannibalism’ ve ‘Bon Pour L’Orient’te Orta Doğulu sanatçıların vatanları parçalanırken giderek daha egzotik bir şekilde tüketilmesine tanıklık etti.
Limited Edition Compact Disc in large format DVD package
Görgün at deep meditation
Her parça kendi hikayesini anlatıyor. Yine de albümün esansı basit: dünyaya teslim olarak geçen her anın farkına varmak ve bir değişiklik için herhangi bir aşırılık aramak yerine her şeyi olduğu gibi kabullenmek.
“Tedavi sırasında, eskiden güvendiğim ve gizlice susturmak istediğim içimdeki eleştirel sesi kaybettim. Bu yüzden, muhtemelen bilinçaltımda biriken müzik anılarım yüzeye çıkıyor. Bunu bir ‘hayatta kalma albümü’ olarak adlandırmak çok kolay olurdu, ama öyle değil, çünkü savaşacak kimse yok, kazanacak bir şey yok. Sadece bazı derin deneyimler yaşadım ve neyse ki müzikle geri döndüm. Gerisi tarif edilemez. –İpek Görgün
Karizmatik lider İpek Görgün ‘ELLE Türkiye’ 2020
Yet, rather than foregrounding those ordeals, Gorgun surrendered to them, composing as a witness to the post-COVID world limping back to life in ‘Janus’; to the wavedrops rejoining the sea in ‘Cloudbreak Swell’; to a joyful stargazing experience in Moonbeams, to the attention-seeking power-drunk swagger in ‘Edgelord’; to memory dissolving at the doorway — the doorway effect — in ‘Olvido’; or to the way Middle-Eastern artists are ever more exotically consumed while their homelands splinter in ‘Exocannibalism’ and ‘Bon Pour…
From 2019 to 2022, Gorgun drafted the record twice, then deleted most of her sketches. By the time she opened a new session, she had gone through an accidental electrocution, a cancer diagnosis, and an allergic collapse that nearly suffocated her. During treatment, chemotherapy left her in a cognitive fog known as “chemo-brain,” forcing her to relearn the craft of composition from scratch.
While rebuilding her own focus, she watched her friends, relatives, and musical heroes battle illness, recover, or slip away. The result is ‘Earthbound’: a final, third iteration recorded in the quiet intervals between sunshine afternoons in the park, surgeries, funerals, long walks by the sea, emergency rooms, and snow-lit nights — above all, between days spent searching for sound and music. Yet, rather than foregrounding those ordeals, Gorgun surrendered to them, composing as a witness to the post-COVID world limping back to life in ‘Janus’; to the wavedrops rejoining the sea in ‘Cloudbreak Swell’; to a joyful stargazing experience in Moonbeams, to the attention-seeking power-drunk swagger in ‘Edgelord’; to memory dissolving at the doorway — the doorway effect — in ‘Olvido’; or to the way Middle-Eastern artists are ever more exotically consumed while their homelands splinter in ‘Exocannibalism’ and ‘Bon Pour L’Orient’.
“During treatment, I lost the very inner critic I used to rely on — and secretly longed to silence. So, this is probably some of my unconscious accumulation of musical memories coming to the surface. It would be oh-so-convenient to call this a ‘survival album,’ but it is not that, since there is no one to fight, nothing to win. I have only undergone some profound experiences and thankfully, returned with music. The rest is ineffable.
Each track carries its own story. Yet, the album’s core is simple: noticing each moment passing by while surrendering to being restricted by the earth, and witnessing the world as it is, without seeking transcendence for a change.“–İpek Görgün
Film, black metal estetiğini dekor olarak değil, bir tür ritüel alanı olarak kullanıyor. Konser sahneleri sadece performans sunumu değil bir arınma tarzı. Luana sahnede Wiktor’u izlerken, o sahnede sadece etkileyici bir adam değil, bir inanç sistemi görüyor.
Gökhan Gençay
Karanlık, bazı filmlerde sadece bir atmosfer değildir; bir inanç biçimidir. Jonas Ulrich’in Wolves’u da tam olarak bunu yapıyor; karanlığı bir estetik değil, bir varoluş kanıtı gibi kullanıyor. Film, genç bir kadının, Luana’nın, metal müzik sahnesiyle ve politik radikalleşme sarmalıyla çakışan hikâyesini konu alıyor. Lakin burada hikâye, esas olarak olayların değil, duyguların ritmiyle ilerliyor. Ulrich’in kamerası bir anlatıcıdan ziyada bir tanık; soğuk, sessiz ve dürüst bir tanık.
Luana’nın yalnızlığı, filmin asıl belirleyicisi. Evdeki sessizlik, işyerindeki floresan ışığı, hastane koridorlarının antiseptik kokusu… Hepsi aynı tonda. Onun içsel boşluğu, Wolves’un estetiğinde yankı buluyor: kar altında kalmış otoyollar, sisli otobüs durakları, metal sahnesinin gürültüsü bile o sessizliğin birer uzantısı. Ulrich burada bir çelişki inşa ediyor: Gürültü, yalnızlık kadar sessiz olabilir.
Film, black metal estetiğini dekor olarak değil, bir tür ritüel alanı olarak kullanıyor. Konser sahneleri sadece performans sunumu değil bir arınma tarzı. Luana sahnede Wiktor’u izlerken, o sahnede sadece etkileyici bir adam değil, bir inanç sistemi görüyor. Wiktor’un sesi, ideolojinin sesiyle bir oluyor, iç içe geçiyor.
AMENRA “A SOLITARY REIGN” Live at Rock Werchter 2023
Aşk, öfke ve politik şiddet aynı tonda titreşiyor.
İşte bu nedenle Wolves, müziği bir özgürleşme biçimi değil, bir tür bağlanma biçimi olarak resmediyor. Tıpkı modern insanın aidiyet arayışı gibi; bazen sadece bağ kurmak istiyoruz, neyle olduğunun önemi kalmıyor.
Ulrich, film boyunca politik radikalleşmeyi anlatırken didaktik olmaktan uzak duruyor. Propaganda yapmıyor, esas olarak duygusal bulaşmaya, ilişkilenmeye odaklanıyor. Bir insanın nasıl radikalleştiğini değil, neden o fikre sarıldığını soruyor.
İnancın bazen sadece korkunun ters çevrilmiş hâli olduğunun farkında. Wiktor’un çizgisi, karanlık bir cazibe taşıyor: Disiplin, saflık, kimlik… Hepsi modern hayatın boşluğuna panzehir gibi sunuluyor. Luana da aslında kendini arıyor, aşkın gölgesinde ideolojiye dönüşen bir sadakat ikliminde.
Tobias Kubli’nin görüntü yönetimi, filmdeki en güçlü damar. Kamera, hiçbir zaman karakterlere yaklaşmıyor, hep bir mesafe hissi var arada. Bu soğukluk, duygusal olarak da yıkıcı. Ulrich’in dünyasında renk yok, sadece tonlar var: Kurşuni, soluk, donuk. İşte tam da bu solgunluk içinde, sıcaklık içeren anlık sahneler daha çok çarpıyor; bir bakış, bir nefes, bir dokunuş. Film, aşırı minimalizmini bir tür duygusal işkenceye dönüştürüyor; izleyiciye alan bırakmıyor, sadece soğuğu hissettiriyor.
Wolves, finalde de umut vaat etmiyor. Luana’nın gözlerinde bir cevap yok, sadece yorgunluk var. Fakat bu yorgunlukta, farkındalığın ilk kıvılcımı yanıyor:
Hiçbir ideoloji bizi kurtaramaz. Belki tek kurtuluş, karanlığı tanımaktan geçer.
Ulrich’in Wolves’u, melodramla nihilizmin kesiştiği sert bir film. Dışarıdaki kurt ulumalarını değil, içimizde yankılanan kendi sesimizi dinlememiz öneriliyor. Ve kulak verdiğinizde o yankı bazen çok tanıdık gelebilir size. Çünkü o kurtlar belki de dışarıda değil, içimizdeler.
NOT: Tam yeni romanım Boşluğun Çağrısı’nı bitirmişken Wolves’u izlemek bir tuhaf oldu kendi adıma. Tematik ve duygu olarak metnime çok yakın buldum. Mutlaka izleyin.
Attığı taşın arkasında durmayan adamlarla işimiz olmaz !!
Kitap, Türkiye’deki gençlik altkültürlerinin teknolojik dönüşüm ve toplumsal yapı içinde nasıl yeni ifade alanları kurduğunu tartışırken, fanzinleri “sistemin filtrelerinden geçmeyi reddeden” estetik-politik nesneler olarak konumlandırıyor.
Algoritmaların, veri akışlarının ve yapay zekânın yön verdiği bir çağda kültürel üretim biçimleri de sessizce dönüşüyor. Hüseyin Serbes’in kaleme aldığı Fotokopiden Dijitale: Türkiye’deki Punk Fanzinlerinin Kültürel Antropolojisi adlı yeni kitap, fotokopi makinelerinin sıcak yüzeyinden dijital ekranların soğuk ışığına uzanan bir hattı izliyor.
Plüton Kolektif tarafından yayımlanan eser, Türkiye’de punk fanzinlerini konu alan ilk kapsamlı akademik çalışmalardan biri. Serbes, Akmar Pasajı’nda başlayan kişisel iz sürücülüğünü, punk sahnesinin bağımsız üretim kültürüne dair bir kültürel antropoloji denemesine dönüştürüyor. Yazar hem kendi saha deneyimlerinden hem de Türkiye’nin farklı dönemlerine ait punk fanzinlerinden hareketle, fotokopi estetiğinin direniş ve yaratıcılık ekseninde nasıl bir kültürel bellek oluşturduğunu inceliyor. Punk fanzinleri ekseninde gelişen bu yolculuk, kendin-yap (DIY) etiği, ifade özgürlüğü, alternatif iletişim biçimleri ve estetik direniş üzerine odaklanıyor.
Kitap, Türkiye’deki gençlik altkültürlerinin teknolojik dönüşüm ve toplumsal yapı içinde nasıl yeni ifade alanları kurduğunu tartışırken, fanzinleri “sistemin filtrelerinden geçmeyi reddeden” estetik-politik nesneler olarak konumlandırıyor. Žižek’in, sindirilmiş kahve çekirdeklerinden yapılan “kopi luwak” metaforuna göndermeyle, bu üretimlerin ticarileşme döngüsüne girmemek için direndiğini savunuyor.
Foucault, Benjamin, Tzara, Braudel ve Sontag gibi düşünürlerden beslenen Fotokopiden Dijitale, punk sahnesinin Türkiye’deki çok katmanlı hafızasını arşivlemenin, üretmenin ve paylaşmanın farklı biçimleri üzerinden ele alıyor. Kitap, modernliğin tahakkümcü yapıları karşısında alternatif bir medya belleği olarak fanzinlerin hâlâ nasıl dirençli bir üretim alanı sunduğunu gözler önüne seriyor.
Securse w/Hellshock at Karga 09.25 İstanbul
“…denizlerin altında savaştan kaçarken diğer ülkelerin sahil güvenlikleri tarafından yok edilen milyonlarca göçmen çocuğa adanmış ‘Artık Yeter’; ve Gazze savaşını aslında diğer iç savaşlara da gönderme yaparak eleştiren ‘Öldü İnsanlık’ gibi güncel politik şarkılarımız da var.” –Kerem Onan
BOSTANCI UNDERGROUND SINCE 1998
“Fanzin, erkeğin namusudur.” –Erman Akçay
MONSTERS Vs META
Erman Akçay’la yaptığım görüşmelerin çığır açıcı olduğunu belirtmem gerekir. Akçay, ilkokuldan bu yana içinde sakladığı çizgi ve yayına olan tutkusunu büyük bir hevesle benimle paylaştı. Bilgisayarına aktardığı [ve kendisi için arşivlediği] çalışmaları, onun erken dönemden günümüze tıpkı Kaczynski’nin de önerdiği gibi sisteme kesin sonuç getiren noktalara yönelik kişisel bir girişimdir.
Kişisel olana başka bir örnekse, grafik sanatçısı Erman Akçay’ın giriştiği bir zine’dir: Löpçük, bir yanıyla basılı bir neşriyatken sonraları webzine’e dönüşerek dijital bir yayıncılık etrafında şekillenir. Şubat 2014 ve Nisan 2015 arasındaki dönemde matbu olarak çıkan yedi sayısı ile hem bir fanzin formunu korumuş hem de dijital olanakları ile bir webzine görevini üstlenmiştir. Bir yıl kadar fotokopiyi bir karşı sanat biçimiyle kullandıktan sonra sadece webzine olarak yayınlanan Löpçük’ün içeriğini yeraltı sanatının her bir formu ilgilendirirken ana akımla olan savaşın yeni mücadele alanı dijital sahadır. Yapıtlarına yer verdiği sanatçıların radikal bir yanı her zaman vardır. İktidar dışı ve ana akım karşıtı bir mecrada, yayına alınan işler ve çeşitlilik Akçay’ın kimi grafik oyunlarıyla süslenir. Burada ‘oldschool fanzin’lerin tersine renkli bir dünya vardır. Çizgi ve sanat ön plandadır. Bağımsız bir alandır Löpçük ve herhangi bir ticari olanağa imkân dahi verilmez, böylece zin’de yer alan sanatçıların özgür hissedildiği bir ortam sağlanmış olur. Eserleriyle ana akımı elinin tersiyle iten sanatçıların görsel dünyasının yansıtıldığı dijital fanzinde yer alan sanatçılardan Dilara Özden’in tabiriyle “güzel bir sığınak” olan Löpçük, altkültürlerin gizli hazinesidir.
Türkiye’de Fanzin Kültürü / Tolga Güldallı & Deniz Beşer / İstanbul Comics & Art Festival 2021
Tolga Güldallı, Türkiye’de punk ve underground tarihinin en önde gelen isimlerinden biri. Geçmişte Crunch ve Haossa gruplarında çalan Güldallı, An Interrupted History of Punk and Underground Resources in Turkey 1978-1999 kitabının yazarlarından (Sezgin Boynik ile birlikte, BAS, İstanbul, 2007) ve aynı zamanda Punk Travma: Collective Memory of Punk in Turkey web sitesini yönetiyor.
Taksim 2024
Çizgiler uyumsuza seslenir. Çizgi bir sınır talebidir. Uyumsuzluğun sınır kaldıraçları renkleri, duyumları karıştırır. Erman Akçay’ın işleri de bu uyumsuz çizginin sınırlarını yokluyor. Onun dünyasında nefessiz kalmak mübah. Çünkü dünyayla cebelleşirken, dünyaya sataşırken aynı nefesi bırakamayız. Akçay’ın çizimlerinde bir korku geleneği hakim. Çağın sesini bu korkudan alıyor. Korku yerleşik bir sonuç olarak değil Munch’un çığlığını güncelleyerek bugüne geliyor. Ölü sesler, iskeletler, kuru kafalar, yarılmış bedenler, metafizik ve maddenin içinde sürüklenen özne sesini imgelerin korkusuyla birleştiriyor. Bir uçta kendi yarattığı dünyanın sınırlarına hapsolmuş bir özne, diğer yanda bütün kayboluşlara rağmen yaşamda ayak direten bir sesleniş. –Dolunay Aker
Second – Teker Teker / RaShit Greatest Shits
“Bu kitap, fotokopiyle çoğaltılan seslerin, sokakta büyüyen kelimelerin ve görünmeyeni görünür kılan direniş pratiklerinin izini sürüyor. Geçmişe saplanmadan, bugünü anlamak ve yarını sorgulamak isteyen herkes için buradaki satırlar hâlâ güncel, hâlâ rahatsız edici, hâlâ sahici.” –Tolga Özbey (Rashit)
Kitaptan: Fanzinci, fanzinleri kesip, yapıştırıp yeni bir gerçekliğin peşindeyken, kendini niş bir dünyanın kollarına bırakır. Nasıl Braudel’in söylemiyle “toprak bahçıvanın çapasına yapışmışsa” fotokopi kağıtlarındaki kolajlar da fanzincinin belleğine yapışmıştır. Fanziniyle zamanı durdurmak, gazetelerden küpürleri kesip yeni sayfalara aktarmak, sonra durup yaptığı kes-yapıştır’ı yeniden ele almak ve bu yapıtı [artefact] dolaşıma sokmak: bir fanzinciyi kendinden geçiren işlerdir bunlar ve hangi çağda, hangi medya biçimi kullanılırsa kullanılsın ‘söyleyecek söz’ var olduğu sürece, nihayetinde kendini deyiş yerindeyse bir metalaşma cenderesinin dışında bırakacaktır. Foucault’nun kullanıldıktan sonra kendilerini yok etmek isteyen kitaplarıyla başladık, Tzara’nın patlamak isteyen sayfalarıyla ilerleyelim: Bu çalışma, ‘rizomatik’ bir metodolojik hat üzerinde her türden egemen medyadan ve sermaye yüklü sanatsal uzamdan uzaklaşarak Feyerabend’çi bir karşı çıkışı yaşatan, bu yönüyle altkültür ‘sahne’sinde kalabilen fanzinleri birer fetiş nesneleri olarak görmüştür. Ne de olsa biliyoruz ki, fanzinler eskimeye yüz tuttukları ya da içindeki çağa yenik düşecekleri zaman değil “kendileriyle daha az ilgilendikleri ve daha az keyif alındıkları zaman” asıl kimliklerine ulaşmış olabilirler.
Atmosferik synthesizer ve ambient gitarlar eşliğinde melankolik ama bir o kadar da güçlü bir dinamik sound yakalayan Oniki Adım, ‘kültürler arası çatışma ve kişisel deneyimler’den beslendiğini dile getiriyor. Halk müziğimizden etkiler ve Post Rock’ı harmanlayan grup, bizleri içine düştüğümüz bu izolasyon ile canlı şehir hayatı arasındaki gerilimi yakalayan çok sesli müzikal bir yolculuğa davet ediyor.
Oniki Adım ‘Uzaklardan’ Live 2023
Çok kan kaybettik
“ONIKI ADIM’ın 24 Ekim Cuma akşamı kargakadikoy’de gerçekleştireceği 2. Türkiye konserinin öncesinde grubun vokalisti Ferit Bilgin ile projenin 2008 yılına dayanan hikayesini konuştuk. Hollanda’da Türkçe rock cover’larıyla hatırı sayılır bir kitle oluşturan Frekans grubunun kendi şarkılarını üretmeye başlamasıyla ONIKI ADIM’a dönüşen yolculuğu 2022 yılından beri yayınladıkları şarkılar ve Avrupa konserleriyle devam ediyor.” –Tuğçe Yapıcı
Oniki Adım, Paardcafe 2024
ONİKİ ADIM – Live at Matrix Rotterdam Full Concert (14 okt 2022)
Çok dost kaybettik
Oniki Adım, Paardcafe 2024
ONİKİ ADIM blends atmospheric synths with ambient guitar swells to create a melancholic yet dynamic sound.Their music explores the clash between cultures, personal experiences, and the quest for selfimprovement, merging post-rock with Turkish folk influences. It’s a sonic journey that captures the tension between isolation and vibrant city life.