Sitüasyonizm, Otomasyon ve Yapay Zeka Çağında Felsefe

Shocking Report from the Earth!

Sitüasyonizm ve Otomasyon

Internationale Situationniste #1  / Haziran 1958

İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?

Şimdiye kadar, hiç kimsenin otomasyonun sunduklarını sonuna kadar irdelemeye cesaret edememesi son derece şaşırtıcı ve bu yüzden, otomasyona dair henüz gerçek bir bakış açısı geliştiremedik. Otomasyonu gizliden gizliye toplumsal yaşama dahil etmeye çalışanlar çoğunlukla mühendisler, bilim insanları ve sosyologlar gibi gözükse de, otomasyon artık sosyalist üretim yönetimi ve serbest zamanın mesaiye kıyasla değeri meselelerinin merkezinde bulunuyor. Otomasyon sorunsalı, olumlu ve olumsuz birçok ihtimalin tartışılmasını gerektiren bir mesele.

Sosyalizmin amacı bolluktur. Mümkün olduğunca çok ürünü, mümkün olduğunca fazla insana ulaştırmayı hedefler; ki bu da istatistiksel olarak, öngörülemeyen olayların neredeyse tamamen göz ardı edilebilecek seviyeye indirgenmesini gerektirir. Ürün sayısındaki artış, her bir ürünün değerini azaltır. İnsan üretisi tüm ürünlerin “nötr değere” indirgendiği bu tür bir değerden düşürme,  tamamen bilimsel bir sosyalist gelişimin tabiri caizse kaçınılmaz sonucu olacaktır. Ne yazık ki, entelektüellerin çoğu bu mekanik yeniden üretim fikrinin ötesine geçemiyor ve insanlığı kasvetli, simetrik bir geleceğe hazırlıyorlar. Benzersizlik üzerine çalışmada uzmanlaşmış sanatçılar ise bu sebeple, her geçen gün sosyalizme karşı düşmanlığa varacak raddede tavır almaya devam ediyor. Diğer taraftan, sosyalist politikacılar ise sanatın gücünü ve özgünlüğünü ortaya koyan her şeye şüphe ile yaklaşıyorlar.

Konformist konumlarından ötürü politikacılar, bugüne kadar kültüre ve ekonomiye dair geliştirdikleri görüşleri temelinden sarsan bu otomasyon konusuna kötü bir ruh hali ile yaklaşıyor. Her “avangard” eğilimde, otomasyona karşı kendi ayağına sıkan bir tutuma, ya da en iyi ihtimalle, otomasyonun ilk aşamaları sayesinde yakınlığından kuşku duyulamayacak bir geleceğin olumlu taraflarının yetersiz değerlendirilmesine rastlıyoruz. Aynı zamanda, gerici güçler de aptalca bir iyimserlik sergiliyor.

Bu noktada, kısa bir anekdottan bahsetmek yerinde olacak. Geçtiğimiz yıl Quatrième Internationale dergisinde, militan Marksist Livio Maitan, bir İtalyan rahibin boş zamanlarındaki artıştan bahsediyordu ve şöyle diyordu: “Yeni toplumun insanının mevcut toplumdakiyle aynı olacağına inanmak yanlıştır. Gerçekte, bizim tahayyül edebileceğimizden çok daha farklı ihtiyaçları olacaktır.” Ruhun diyalektik rolü, olanakları arzu edilen formlara yönlendirmektir. Burada Maitan, Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi, “yeni toplumun unsurlarının her zaman eski toplum dahilinde biçimlendiğini” unutuyor. Yeni bir yaşamın unsurları, halihazırda aramızda–kültür düzlemi dahilinde- biçimleniyor olmalı ve bu tartışmayı geliştirmek bizim elimizde. 

Bireylerin potansiyelini ve üretim enerjisini eksiksiz biçimde serbest bırakmaya yönelen sosyalizm, otomasyona baktığında ancak bireylerin etkin olmayan enerjisini dışa aktarabilen yeni provokasyonlarla ilişkisi ile ilerici kılınabilecek, ilerleme karşıtı bir eğilim görmek zorunda kalacaktır. Şayet otomasyon, bilim insanları ve teknisyenlerin iddia ettiği gibi insanı özgürleştirmenin yeni bir aracı ise, halihazırdaki beşeri faaliyetlerin de ötesine geçilmesini sağladığı anlamına gelir. Bu, kişilerin otomasyon tasavvurunu aşmasını sağlayacak aktif bir düşünme sürecine girmesini gerektirir. İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?

Louis Salleron otomasyon üzerine çalışmalarından birinde, “ilerlemeye dair neredeyse her zaman olduğu gibi, otomasyon da yerini aldıklarından veya bastırdıklarından daha fazlasını ekliyor” diyor. “Otomasyon tek başına, faaliyet olasılığına ne ekliyor? Anladığımız kadarıyla, eylemi tamamen kendi alanına zaptediyor.”

A I – MACHINE RAMPAGE

Assos’ta Felsefe ‘Yapay Zeka Felsefesi’ 7-8 Şubat 2025

Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz.

Endüstrileşme krizi, bir tüketim ve üretim krizidir. Üretim krizi, tüketim krizinden daha önemlidir çünkü üretim, tüketimi şekillendirir. Bireysel düzeye aktardığımızda bu fikir, vermenin almaktan daha iyi olduğu savının eşdeğeridir; zaptetmektense ekleyip geliştirebilmek. Bu sebeple otomasyon iki karşıt perspektifte değerlendirilebilir: Otomatikleşen üretim, bireyleri üretime kişisel bir şeyler katmaktan yoksun kılar fakat aynı zamanda insan enerjisini kitleler halinde yeniden üretim ve yaratıcılıktan uzak faaliyetlerden kurtarır. Bu nedenle otomasyonun değeri onu aşan ve yeni insan enerjilerini üstün bir seviyede serbest bırakan projelere bağlıdır.

A I – R A M P A G E

Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak. 

Kültürdeki deneysel faaliyetler bugün bu emsalsiz alanda yapılmakta. Burada kendi bacağına sıkan tavır, yani devrin olanaklarına teslim olmak (Edgar Morin’in sözleriyle “geçmişin kemiklerini kemirmek”) halinden memnun olan eski avangardın bir belirtisidir. Benayoun adlı bir sürrealist, sürrealizmin en güncel ifade aracı Surréalisme Même’in ikinci sayısında şöyle diyor: “Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz. Altı günlük dinlenme karşılığında bir gün mesai: ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki, tembellik ve emekçilik arasındaki denge tepetaklak olma riskiyle karşı karşıya. Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak.” Bu sürrealist, haftada altı gün tatil yapılan bir düzenin ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki “dengeyi altüst etmeyeceğini”, ciddinin de ehemmiyetsizin de doğasını değiştireceğini göremiyor. Sadece hatalı kimliklerin, halihazırda elindeki dünyaya absürt bir biçimde geri dönmesini umut ediyor (tıpkı kendinden önceki sürrealistlerin dünyayı gerçek olmayan bir hiciv tiyatrosu olarak algılayışı gibi). Bu gelecekte neden günümüzün bayağılıkları katılaşıp yerini hala koruyor olsun? Ve neden “fikirlerden yoksun” olsun? 1936 için güncellenmiş 1924 sürrealist fikirlerinden mi yoksun olacak? Muhtemelen. Peki bundan taklitçi sürrealistlerin fikirden yoksun olduğunu da çıkarabilir miyiz? Cevabı çok iyi biliyoruz.

Yeni boş zaman kavramı,  günümüz toplumunun aşmak için onu alelade oyun benzeri faaliyetlerle doldurmaktan daha iyi bir köprü bulamadığı bir uçurum gibi görünüyor. Ancak aynı zamanda, bugüne kadar hayal edilen en büyük kültürel yapının inşa edilebileceği zemindir. Bu hedef açıkça otomasyon partizanlarının ilgi alanına girmiyor. Mühendislerle tartışmak istiyorsak, onların ilgi alanına girmemiz gerekir. Şimdilerde Ulm’daki Hochschule für Gestaltung’ün başkanı Maldonado, otomasyonun gelişiminin tehlikeye girdiğini, çünkü kültürel perspektiften yoksun otomasyon alanında uzmanlaşmış kişilerin haricinde, gençlerin politeknik alanına pek ilgi duymadığını söylüyor. Ancak böyle bir perspektifi aktarması gereken kişi olan Maldonado, bunun farkında değil: “Otomasyon, ancak kendi kuruluşuna aykırı bir bakış açısını amaç olarak aldığında ve ancak gelişim süresinde böyle bir bakış açısını gerçekleştirebildiğimizde hızla gelişebilir.”

A I – R A M P A G E
Teke Tek Bilim’de Prof. Dr. Ahmet Arslan & Prof. Dr. Türker Kılıç
End of 2nd Renaissance

Maldonada bunun aksini öneriyor: Önce otomasyon, sonra kullanımları. Amaç kesin olarak otomasyon olmasaydı bu yöntemi tartışabilirdik, çünkü otomasyon bir alandaki bir faaliyet değildir, öyle olsa faaliyet karşıtlığını teşvik ederdi. Otomasyon, bir alanın tarafsızlaştırılmasıdır ve muhalif faaliyetlere girişilmediği takdirde içinde bulunduğu alanın dışını da tarafsızlaştıracaktır.

5 Ocak 1957 tarihli Le Monde’de konuşan Pierre Drouin, hobilerin büyümesini işçilerin artık mesleki faaliyetlerinde kullanamadıkları fikirleri gerçekleştirmeleri olarak tanımlıyor ve her insanın içinde “uyuyan bir yaratıcı olduğu” sonucuna varıyor. Bu eski klişe sözü günümüzün gerçek fiziksel olanaklarına bağlayabilirsek doğruluğu gün gibi ortaya çıkacaktır. Uyuyan yaratıcı uyanmalı. Bu uyanıklık halinin adı pek tabii situasyonizm olabilir.

Standartlaştırma kavramı, en fazla sayıda insani ihtiyacını, en yüksek eşitlik derecesine erişene kadar azaltma ve basitleştirme çabasıdır. Standardizasyonun kapattıklarından daha ilginç deneyim alanları açıp açmayacağı bize kalmıştır. Sonuca bağlı olarak, insan yaşamının tamamen bozulmasına sebep olabilir veya daimi olarak yeni arzuların keşfedilmesini sağlayabiliriz. Ancak dünyamızın baskıcı çerçevesinde bu arzular kendi kendine ortaya çıkmayacak. Onları tespit etmek, beyan etmek ve gerçekleştirmek için ortaklaşa hareket edilmelidir.

İkinci Rönesansın Sonu

Internationale Situationniste #1 / Haziran 1958

Türkçeleştiren: Tunç Olcay


Luigi Mangione: Unabomber 2.0

Luigi Mangione, 2025 NY

“Bu şirketler tek bir yozlaşmış şerif ya da kraldan ibaret değil. Tek bir hızlı darbeden ziyade parça parça sökülmesi gereken karmaşık, birbirine bağlı sistemler.” Jess Flarity

Luigi Mangione:

İnternet Azizi, Halk Kahramanı ve Suikastçı

Çeviren: İnan Mayıs Aru

Ukrayna ile Rusya arasında ölümcül bir drone savaşı sürüyor. Yapay zekâ tarafından üretilen görseller restoran menülerinde ve market raflarındaki logolarda yerlerini alıyor. Dünyanın dört bir yanından öğrenciler, çevrimiçi katıldıkları derslere ChatGPT’ye yazdırdıkları makaleleri sunuyor.

Ve işe bakın ki 180 milyar dolar değerinde bir memcoin’e sahip üçüncü sınıf bir realite şov yıldızı ülkenin başkanı seçildiği için, dünyanın en zengin adamı, dünyanın en güçlü uluslarından birinin güvenli hükümet veri tabanı içeriğinde at koşturuyor. Tüm bunlara rağmen, 26 yaşındaki Luigi Mangione’nin Aralık ayında United Healthcare CEO’su Brian Thompson’a düzenlediği suikast, 21. yüzyılın en siberpunk olayı sayılabilir.

Siberpunk, ilk olarak 1980’lerin çalkantılı Reagan döneminde popülerleşen bir bilimkurgu türü. Bu türde, genellikle her şeye gücü yeten şirketler, yozlaşmış ve etkisiz bir hükümet ve baskıcı sistemlere karşı savaşan hacker kahramanlar yer alır. Alt tabaka yaşamları ve yüksek teknoloji zihniyetleriyle bu hırçın proleterler, zekâları ve teknolojik becerileriyle megalomanların yüreğine korku salar.

Kurgu eserlerde ve Cyberpunk 2077 gibi video oyunlarında bu fütürist atmosfer, aynalı gözlükler ve neon ışıklarla yüceltilir ancak gerçek hayattaki karşılığı, keçeli kalemiyle elindeki kartona Venmo hesabını yazmış köşe başındaki evsizdir.

Sosyal medya akışlarınızı dolduran dezenformasyondur, gelen kutunuzu tıkayan istenmeyen e-postalardır ve bir yandan gizlice verilerinizi toplarken bir yandan da başkanlık açılış törenine milyonlar bağışlamaya devam eden şirket CEO’larıdır. Kurgu siberpunk gösteriş ve implantlarla doludur, gerçek hayatta siberpunksa komşunun evinin bir kiralama şirketi tarafından satın alınıp Airbnb’ye dönüştürülmesidir.

Kısacası: gerçek hayatta siberpunk tam bir felakettir.

Mangione’nin bir siberpunk halk kahramanı olarak görülme nedeni de bu. Dijital gözetim aracılığıyla hedefini takip etti, 3D yazıcıda kendi silahını bastı ve güvenlik kameralarıyla dolu, dört bir yanı polis kaynayan bir mega-kentin ortasından kaçmayı başardı. Ancak bu tür kasvetli anlatıların çoğunda olduğu gibi Mangione’ninki de, muhtemelen ömür boyu hapis cezası şeklinde bir mutsuz sonla bitecek. Jürinin delillere rağmen toplumsal bir mesaj vermek amacıyla kararı bozduğu bir “Free Luigi” (Luigi’yi Serbest Bırakın) senaryosundan bahsedilse de Amerikan kapitalizm makinesi tıkır tıkır işlemeye devam ediyor.

Havalı, isyankâr ve kurumsallaşma karşıtı bir Z kuşağı tarzı mı istersiniz? Mangione’nin kapüşonlu suikastçı ceketi Macy’s’de %60 indirimde. Bu da bir kaç hafta önce ortalığı kasıp kavuran haberlerin nasıl hızla unutulduğunu gösteriyor. Davada giydiği ikonik bordo kazak Nordstrom’da sadece 62,65 dolara satılıyor. Etsy’de “İnkâr Et, Geciktir, Azlet” 1 temalı binlerce ürün var.

Bu geniş ürün yelpazesinin yanısıra, Mangione’nin klasik yakışıklılığı da, görüntüye takıntılı toplumumuzda pazarlanabilir bir meta haline geldi. Gece haber şovlarındaki palyaçoların tek satırlık esprileri ve sayısız internet memi birkaç hafta gündemde kaldı, ancak Mangione’nin eylemlerini olumlayan tüm söylemler ana akım medyadan silindi. Örneğin, komedyen Bill Burr, Ocak ayında Jimmy Kimmel Show’da Mangione’den bahsetti ama onu selamladığı anda kamera başka yere çevrildi. Bu olay özelinde ifade özgürlüğüne getirilen sansür, internet genelinde hâlâ sürmekte.

Haber kaynakları Mangione’yi daha geniş (ve daha güvenli) bir çerçevede sunmaya devam ediyor: Unabomber manifestosu ile radikalleşmiş genç bir adam. Israrla, onun sağlık sektörüne karşı kişisel bir kin güden zengin ve yalnız biri olduğunu öne sürüyorlar. Bazı muhabirlerse işi doğrudan erkekliğini hedef almaya vardırarak belindeki sakatlık yüzünden cinsel olarak işlevsiz hale geldiğini öne sürüyor ve bir “incel” (zorunlu bekâr) olduğu yönünde yanlış bir izlenim yaratıyorlar. Tüm olumsuz haberlere rağmen, insanlar çevrimiçi destek grupları organize etmeye çalıştı fakat tıpkı Mangione’nin sosyal medya hesapları gibi bunlar da neredeyse anında kapatıldı.


Josh Einiger has more on Mangione’s first appearance in court in New York City following his extradition.

Bu siberpunk falan değil teknofeodalizm ve oligarklar kasıtlı kafa karışıklığı ve gürültü yoluyla halkı kontrol altında tutuyor.

Sosyal medya siteleri, cinayete en ufak bir atıfta bulunan içerikleri dâhi sürekli temizliyor. Özellikle Reddit, ilgili tüm gönderileri anında silerek forum ortamında örgütlenme girişimlerini engellemesiyle dikkat çekiyor. Benzer şekilde, GoFundMe de şiddet suçlarıyla ilgili hukuki savunma kampanyalarına izin vermedikleri gerekçesiyle Mangione için başlatılan ilk kampanyayı durdurdu. GiveSendGo’da ise şimdiye dek 10 binden fazla bağışçının katkısıyla 425.000 doların üzerinde bağış toplanan bir “tedbirî hukuk fonu” halen açık.

Bu kampanyayı kimin başlattığı belli değil zira Mangione’nin hukuk ekibi fonu kabul etmezse bağışların onun adına başka bir kampanyaya aktarılacağı belirtiliyor. Muhtemelen Mangione’nin karşı karşıya olduğu terörizm suçlamaları nedeniyle ceza alma korkusu yüzünden bu girişime dahil olan kimsenin ismi bilinmiyor ve organizatörlere ulaşma çabamız da yanıtsız kaldı.

Şubat ayı itibarıyla, Mangione ile ilgili her türlü organizasyon hâlâ engelleniyor. Adının geçtiği paylaşımlar siliniyor, hesaplar yasaklanıyor, subreddit ve forumlar kalıcı olarak kaldırılıyor. Dijital evren hâlâ beğeni, tıklama ve oylama sistemiyle çalışıyor ve bu hiyerarşik bilgi düzeni yeniden yapılandırılmadığı sürece internet, özgür bir alan yaratma illüzyonunun ötesine geçemeyecek.

Siberuzay, iç içe örülü iletişimin bağlantı noktasıymış gibi davransa da gerçekte dev bir alışveriş merkezinden ibaret ve şirket yöneticileri de sürekli tuvalet duvarlarına yazılan “Luigi’ye Özgürlük” grafitilerinin üstünü boyatıyor.

Bu siberpunk falan değil teknofeodalizm ve oligarklar kasıtlı kafa karışıklığı ve gürültü yoluyla halkı kontrol altında tutuyor.

Peki Mangione’nin fedakârlığıyla ortaya çıkan sınıf bilinci savaşçıları nerede? Black Lives Matter hareketine dönüşen ırk temelli adaletsizliklerin muazzam birikiminin aksine haksızlıklarla dolu bir ceza davasının bile sağlık sistemine yönelik öfkemizden böyle bir kıvılcım doğurabileceği şüpheli. Şu ana dek gerçek dünyada Mangione’yi açıktan destekleyen az sayıdaki kişi de, görünüşe göre ya suç işleyen kişilere cinsel ilgi duyan (hibristofili) genç kadınlar ya da direngen bir avuç protestocu. Bu iyiye işaret değil.

Kurumsal baskının sıradan Amerikalılar üzerindeki etkisini kökten dönüştürmeye dair uzun vadeli bir irade noksanlığına rağmen bu olay, ilk siberpunk halk kahramanlarımızdan birinin doğuşu olarak kültürel bilincimize kazınmış olacak. Her ne kadar Nottingham Şerifi’ni arkadan vurmuş olması gerçeği, biraz rahatsız edici olsa da Mangione, modern bir Robin Hood figürü olarak kabul görmüş durumda. Sistemin ne denli bozuk olduğunu ortaya koyuyor. Zenginlerden çalarak sistemin neden olduğu acıları yeniden bölüştürmek mümkün değil ve kanlı bir kurban da buna yetmiyor. Bu şirketler tek bir yozlaşmış şerif ya da kraldan ibaret değil. Tek bir hızlı darbeden ziyade parça parça sökülmesi gereken karmaşık, birbirine bağlı sistemler.

Kapitalizm kurşunla yeniden yapılandırılamaz, mermilerin üstünde “İnkâr Et, Geciktir, Azlet” yazıyor olsa bile. Mangione’nin geride bıraktığı Monopoly parası 2 daha güçlü bir mesaj veriyordu ancak sistem içerisinde bir değişim sağlayabilmek için CEO’ların finansal açıdan katledilemeleri gerek. Bu da, 3D yazıcıyla bir silah basıp New York’a otobüs bileti almaktan çok daha karmaşık bir güç dağılımı ve politika değişikliğini gerektirir.

Belki de Mangione böyle bir değişimi umutsuz olarak gördüğü için 19. yüzyıl anarşistlerinin bu tür eylemlere verdiği ad olan “eylemle propaganda” ile tarihe geçmesini sağlayan aşırı şiddetin daha basit yolunu seçti. Wikipedia’daki ilgili maddede, isyancı anarşizmin 1932’den bu yana ilk “kayda değer eylemi” olarak listelenmiş bile. Ancak kuvvetle muhtemel ki bu daha ziyade bizi yok etmeye devam eden bir endüstri karşısında duyduğumuz hayal kırıklığı ve öfke nedeniyle bazılarının halk kahramanı statüsüne taşıdığı yakışıklı, belki yalnız, belki narsist, belki zihinsel sıkıntılar da yaşayan, eğitimli bir genç adamın hikâyesi.

Kendinizi birini vurmanın tek çıkış olduğu kilitli bir odaya hapsetmeyin. Konuşun, örgütlenin, sendikalaşın, yürüyün, direnin. Halk kahramanlarına değil, empati kurabilen insanlara ihtiyacımız var.

Çevirenin Notları:

  1. İnkâr Et, Geciktir, Azlet (Deny, Delay, Depose) Luigi Mangione’nin kurşunlarının üzerinde yazılı sözcüklerdi. Bu sözcükler, ABD’de özellikle büyük şirketlerin hukuki süreçlerde sorumluluktan kaçmak için izlediği üç aşamalı taktiği imler: Suçlamayı reddet, davayı mümkün olduğunca geciktir ve gerekirse hakimi görevden aldır ya da etkisizleştir. ↩︎
  2. Luigi Mangione, United Healthcare CEO’su Brian Thompson’a düzenlediği suikastın ardından olay yerinde sahte, renkli Monopoly oyun paraları bıraktı. Bu, Amerikan sağlık sisteminde insanların yaşamlarının şirketler için yalnızca oyun parası kadar değersiz olduğu mesajını veren sembolik bir eylemdi. ↩︎

Jess Flarity, New Hampshire Üniversitesi’nden Edebiyat doktorası sahibi ve Fifth Estate’e düzenli olarak yazıyor. Nişanlısı ve üvey oğlu ile birlikte ABD’nin kuzeybatısında, Büyük Teknoloji şirketlerinin gölgesinde yaşıyor ve hayatı boyunca bir ev sahibi olamayacak.

Kaynak: theanarchistlibrary.org

Unabomber 2.0

Luigi Mangione, 2025 NY

“But these corporations are not a single corrupt sheriff or king. They are complex interconnected systems that require dismantling piece-by-piece if not in one swift blow.”

Luigi Mangione: Internet Saint, Folk Hero, Assassin

Jess Flarity

A deadly drone war rages between Ukraine and Russia. A.I.-generated images are appearing on restaurant menus and as logos in grocery store aisles. Students all around the world are flooding ChatGPT essays into their online courses.

And, for some reason, the world’s richest man is now tampering with the secure government data banks of one of the world’s most powerful nations because the country re-elected a third-rate reality TV star who has a meme coin worth $180 billion dollars. Despite all of this, the assassination of United Healthcare CEO Brian Thompson in December by 26-year-old Luigi Mangione may be the most cyberpunk event of the 21st century.

Cyberpunk is a genre of science fiction first popularized in the roaring Reagan years of the 1980s. Its plots usually include all-powerful corporations, a corrupt and ineffective government, and hacker protagonists fighting back against their oppressors. Through a low-life and high tech mentality, these scrappy proletarians use their wits and technological prowess to strike fear into the hearts of the megalomaniacs.

In fiction and video games like Cyberpunk 2077, this futuristic setting is glamorized in mirror shades and blazing neon, but in real life, it’s the homeless person on the corner with their Venmo scrawled in sharpie on a scrap of cardboard.

It’s the misinformation flooding your social media feed, the Spam emails clogging your inbox, and the CEOs of these companies continuing to secretly harvest your data while donating millions to a presidential inaugural fund. Fictional cyberpunk is all flash and implants; real-life cyberpunk is your neighbor’s house being bought up by a rental company so they can flip it into an Airbnb.

In short: real-life cyberpunk is fucking awful.

This is why Mangione is seen as a cyberpunk folk hero. He tracked his target using digital surveillance, 3D-printed his own gun, and successfully escaped from the center of a mega-city covered in security cameras and crawling with police forces. But just like in many of these grim narratives, Mangione’s ending will likely be an unhappy one with a lifetime prison sentence as his future. Though there is talk of jury nullification where “Free Luigi” becomes a reality, the American capitalism machine rolls on.

Are you wanting that hot, disaffected, anti-corporate Gen-Z look? Mangione’s hooded assassin’s jacket is available for 60% off at Macy’s, demonstrating how quickly the news cycle turns it back on what had taken up all its oxygen just weeks before. His iconic burgundy courtroom sweater will only set you back $62.65 from Nordstrom. Thousands of “Deny, Delay, Depose” merchandise options are available on Etsy.

Along with this wide assortment of products, Mangione’s conventional good looks are a marketable commodity in our image-obsessed society. Wisecrack one-liners from the late-night news clowns and countless internet memes made the rounds for a few weeks, but any favorable rhetoric surrounding Mangione’s actions was scrubbed by mainstream media. As a recent example, comedian Bill Burr referenced Mangione on the Jimmy Kimmel Show in January, but the shot cuts away when Burr gives him a shoutout. Censorship of free speech related to this event is still unfolding across the internet today.

News outlets continue to paint a much broader (and safer) picture of Mangione as a young man radicalized through the Unabomber’s manifesto. They insist he was a wealthy loner with a personal grudge against the healthcare industry. Some reporters even attacked the core of his masculinity and asserted that Mangione’s back injury made it impossible for him to function sexually, creating a false impression of him as an incel, an involuntary celibate. Despite the negative press, people organized online support groups, but like Mangione’s own social media accounts, these were shut down almost immediately.


Josh Einiger has more on Mangione’s first appearance in court in New York City following his extradition.

This is not cyberpunk; it is techno-feudalism, and the oligarchs are controlling the masses through purposeful confusion and noise.

Social media sites regularly cleanse all content even tangentially referencing the killing with Reddit being particularly notable for immediately deleting any related posts, hindering chances of individuals attempting to organize in a forum setting. Similarly, GoFundMe pulled an initial Mangione fundraiser, citing that they prohibit fundraisers for legal defense of violent crimes, but GiveSendGo still has a “preemptive legal fundraiser” available for donations, which has topped $425,000 from over 10,000 individual donations.

It is unclear who launched this campaign, as there is a note that if the Mangione legal team rejects the funds, they will be donated to a cause in his name. Perhaps fearful of retribution due to the terrorism charges he faces, everyone involved with this venture is anonymous, and our attempt to reach out to the organizers never received a response.

As of February, organizing anything around Mangione continues to be blocked. Posts referencing his name are removed, accounts are banned, and subreddits/forums permanently deleted. The digital universe is still powered by likes, clicks, and upvotes, and until this hierarchical way of organizing information is restructured, the internet will only provide the illusion of being a free space.

Cyberspace pretends to be a nexus of interlaced communication, but the net is really an enormous mall, and the corporate executives are having Free Luigi graffiti scrawled on the bathroom walls continually painted over.

Where is the army of class consciousness warriors created by Mangione’s sacrifice? Unlike the massive accumulation of racial injustices that blossomed into the Black Lives Matter movement, it is doubtful that even an unfair criminal trial will provide such a catalyst related to our healthcare woes. Those few dozen people who have shown up in the real world to support Mangione appear to be young women in a state of hybristophilia (sexual interest in those who commit crimes) and a handful of steely protestors. This is a bad sign.

Despite the lack of long-term investment for dismantling the corporate grip on the lives of the everyday American, this event will remain cemented into our cultural consciousness as the emergence of one of our first cyberpunk folk heroes. Mangione has been adopted as a modern equivalent of Robin Hood, though the fact that he shoots the Sheriff of Nottingham in the back is somewhat disturbing. It shows how broken the system is. There is no way to redistribute the suffering the system has caused by stealing from the rich and a blood sacrifice is not enough. But these corporations are not a single corrupt sheriff or king. They are complex interconnected systems that require dismantling piece-by-piece if not in one swift blow.

Capitalism can’t be restructured with bullets, even if they are engraved with “Deny, Delay, and Depose.” The Monopoly money Mangione left behind sent a stronger message, but to effectuate change within the system, CEOs need to be financially assassinated. We need to kill their paychecks, their stock options, and their profits. This requires a complex redistribution of power and policy changes that are infinitely more complex than 3D-printing a gun and buying a bus ticket to New York.

Perhaps Mangione saw such a change as hopeless, which is why he chose the simpler path of extreme violence that has entitled him to a place in history as one who participates in the propaganda of the deed, as 19th century anarchists referred to such acts. Wikipedia’s article on the subject has already been altered to include him as carrying out the first “notable action” of insurrectionary anarchism since 1932. But much more likely, this is the story of a man, a handsome, perhaps lonely, perhaps narcissistic, perhaps mentally unwell, educated young man, who some have elevated to folk hero status because of our own frustration and bitterness with an industry that continues to destroy us.

Don’t spiral yourself into a locked room where shooting someone is the only way out. Talk, organize, unionize, march, resist. We don’t need folk heroes; we need empathetic human beings.


Jess Flarity has a PhD in Literature from the University of New Hampshire and writes frequently for Fifth Estate. He Lives with his fiancé and stepson in the shadow of the Big Tech companies of the Pacific Northwest and will never be able to afford a house.

Resource: theanarchistlibrary.org

Angry Brigade ‘Öfkeli Tugaylar’ Spectacular Rise & Fall of Britain’s First Urban Guerilla Group (1972)

The Angry Brigade

Kızgın Tugay kimdir, neyin nesidir?

Psikopatlar mıdır? Düşüncesiz anarşistler mi?

Yoksa tamamen Yeni Solun en aktivist ve acımasız temsilcileri midir?

Derleyen ve çeviren: Merve Darende

“Kızgın Tugay yanıbaşınızda oturan adam ya da kadındır. Ceplerinde silahları, zihinlerinde öfke vardır.” (Bildiri 9)

Onlar İngiltere’nin Baader Meinhof’larıdır, 70’lerin radikal son ikonlarındandır. Bundan 30 yıl önce, İngiliz Hükümetinin tam kalbine bir dizi bombalı saldırı düzenlemişlerdir. Kimse ölmemiştir lakin “karşı kültür” üzerindeki resmi kısıtlamadan ve ortadaki bomba ekibi suçlamalarından sonra, dört radikal on yıl hapse mahkum edilmiştir.

Kızgın Tugay 1970 ve 1972 yılları arasında mülkiyete karşı çok sayıda silahlı ve bombalı sembolik eylem gerçekleştirmiştir. Bu eylemlere hedef seçimlerini ve Kızgın Tugay’ın felsefesini –“militan işçi sınıfı hareketinin diğer biçimleriyle omuz omuza özerk bir örgütlenme ve mülkiyete saldırı” olarak – açıklayan bir sürü bildiri eşlik etmiştir. Hedeflerinin arasında baskıcı rejimlerin elçiliklerinin, polis merkezlerinin, askeri kışlaların, butiklerin, fabrikaların ve devlet dairelerinin yanı sıra kabine bakanlarının, başsavcının ve emniyet müdürünün evleri de bulunmaktadır. Polis başından beri, toplumun kendisine tamamen yabancı olan bir kesimiyle karşı karşıya olduğundan onları kavramakta güçlük yaşamıştır. Acaba bir örgütle mi yoksa bir düşünceyle mi karşı karşıyaydılar?

Kızgın Tugay’ın kim olduğu, neyi temsil ettiği ya da neden zamanında bu kadar önem yüklendiği hakkındaki fikirler ve teoriler zaman zaman ayrılır. Sol görüşlü birçok insana göre onlar apaçık politik bir şov denemesinin masum kurbanları, eli ağır devlet baskısı ile mücadele eden hakiki sınıf savaşçılarıdır. Diğerlerine göreyse, bir gündemleri ya da devrimci kimlikleri olmayan üniversite terk, yanlış yola sapmış, kendinden menkul “şehir gerillaları” ya da “koca kafalı bir tugay”dırlar. Lakin iddia makamının gözünde, demokratik bir seçimle başa gelmiş bir hükümeti, dengesini bozmak ve en sonunda yıkmak maksadıyla tehdit eden 68 sonrası devrimci buz dağının bir ucuydular.

1972 yılında Old Bailey’de, İngiliz hükümeti tarafında Kızgın Tugay’ın komplocuları olduğuna karar verilen sekiz özgürlükçü militan kendilerini yalnızca tüm baskı araçlarını kullanan sınıf düşmanlığıyla değil aynı zamanda örgütlü sağın ciddi bir kavrama zorluğu ve anlayışsızlığıyla -kınamaların dışında- karşı karşıya buldular.

“Çılgın,”terörist”, “maceracı” ya da en iyi ihtimalle endişe verici bir umutsuzluk hareketinin yaratıcıları olarak görülen Kızgın Tugay, eylemleri analiz edilmeksizin ya da sınıf çatışmasının genel bağlamına ne atfettiklerine dair hiçbir girişimde bulunulmaksızın yargılanmışlardır. Bunu meşru gösterecek şeyler basitti: Hareket örgütleri- birey ve kitle arasındaki ilişkiyi zıt bir şey olarak görmeye eğilimli olan -Kızgın Tugay’ın eylemlerini “terörist” olarak adlandırarak ve bunu “bireysellik” ile eş tutarak onları bu dertten kurtardılar. Yeterince garip olan, bu tavrın sadece sol kesimle sınırlı olmamasıydı. Bu aynı zamanda anarşist hareket için de geçerliydi. Zira günümüzde hala bireyin kitle içerisindeki rolünü ve kitle hareketindeki belli bir grubun rolünü görmezlikten gelme eğilimi vardır. Bu sorgulandığı zaman sonuç, genellikle, somut bir yargı şeklindedir. Mesela, “Terörizm” başlıklı bir makalede, şöyle okuruz: “ bir grup insan kendilerini “Silahlı Mücadele”ye adarsa, bu bize “ olağan kamu düşmanlığının, polis tacizinin tutuklanmaların ve savunma kampanyalarının yanı sıra, tüm siyasi derslerimizin, kazanımlarımızın ve güçlerimizin kaybını ayrıntılarıyla açıklar.” (Class War)

Kızgın Tugay’ın yoldaşlarının karşılaştıkları sorunlar, o esnada aktif olan ve devlet tarafından çizilen mücadele sınırlarını reddeden — baskıcı mekanizmanın salıverilmesinin ötesindeki sözde meşruluk sınırları— ve referans noktalarını kitle mücadelesi düzeyinde alan diğer grupların sorunlarıyla benzerlikler taşıyordu. Bu karar devletin mücadele sınırlarını tanımlamasını hiçe sayıyordu. Bu aynı zamanda resmi işçi hareketleri ve anarşist hareketin de dahil olduğu parlamento dışı kurumlar tarafından dayatılan sınırlara da meydan okuyordu. Amerika’daki Simbiyonez Kurtuluş Ordusu(SLA), Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu(RAF), İtalya’daki ilk Kızıl Tugaylar; bunların hepsi kitle hareketinin genişlemesini tehdit eden, ajitatör, provokatör ve bireysel teröristler olarak yargılanıp ‘devrimci” örgütlerden soyutlanmışlardı.

SLA’ya ( Simbiyonez Kurtuluş Ordusu ) karşı olan tavır için, Martin Sostre şöyle yazmıştır: “SLA’nın hareket baskısı tarafından alenen suçlanması yönetici sınıfınkinden farklı değildir. Tüm sol örgütler kendi meşruluklarını kanıtlamak için diğer örgütlerle SLA’yı suçlamak konusunda yarışmışlardır. Dikkat çekici bir biçimde suçlamalarda eksik olan şey, silahlı mücadele ile ilgili hiçbir tartışmanın yer almamasıydı. Devrimci şiddet sanki kaçınılması gereken itici bir şey olarak görülüyordu. Sol hareketin içinde, yönetici sınıftan kurtulmak için yalnızca örgütlü kitle hareketlerinin, protesto gösterilerinin ve devrimci sloganların yinelenmesinin yeterli olacağını düşünenler vardı.”

Troçkist Kızıl Köstebek bir bildirisinde, Kızgın Tugay davasında yargılanan yoldaşları için dayanışma çağrısında bulunarak diğerlerinden ayrıldı: “Eğer aynı zamanda potansiyel olarak gayet iyi yoldaşlarımızın neden çeşitli Leninist örgütleri reddettiğinin farkında değilsek örgütlü solun Kızgın Tugay’ı eleştirmesinin bir faydası yoktur ve gerçekten yalnızca bombalama yoluna gitmek – yakalanana dek- milyonlarca insanın siyasi algısını değiştirmeye yardım edemeyecek kadar basit bir seçenektir.”

Leninist perspektiften bakıldığında bu yeterince anlaşılırdır. Peki ya anarşist perspektiften bakıldığında? Freedom’ın oldukça yeni bir sayısının ön sayfasında şöyle okuruz: “Kızgın Tugay’ın yürüttüğü bombalama kampanyası bile aslında teknik açıdan dahicedir(!) Neredeyse hiçbir şey başarmamıştır zira dile getirilmiş idealleriyle doğrudan bir çelişki içinde, sıradan insanları eylemlerinin pasif izleyicisi durumunda bırakan elit bir çete gibi hareket etmeye çalışıyorlardı. Bu, “kitlelerin uyanması” şeklinde sonuçlanmaktan ziyade, şu anki iktidarsızlığımıza katkıda bulunan anarşizme ve anarşist fikirlere duyulan korkuya kayda değer bir katkıda bulunmakla sonuçlanmıştır.”

Görüldüğü üzere, eski kaygılar devam eder: Hareketi (özellikle Anarşist hareketi) ‘maceracılardan’ korumak. Aslında sömürülen hareketi hiçbir zaman aynı farkındalık seviyesi ile hareket eden, tek parçalı bir kitle olmamıştır. Sermayeye karşı verilen mücadele; başından beri bir tarafta çeşitli örgütler, partiler, birlikler vs. yoluyla görüş ayrılığını patronlarla yönetilebilir niceliksel bir uzlaştırma kanalına çeviren resmi bir işçi hareketi ile diğer tarafta genellikle daha az görünürde olup zaman zaman belli örgütsel formlarda ortaya çıkan ama çoğu zaman kim oldukları bilinmeyen, telafi edilemez bir isyan mantığıyla mülkiyeti sabote etmek, el koymak veya “zarar vermek” vs. gibi bireysel düzeyde karşılık veren “kontrol edilemeyenler” arasında olan bir bölünme olarak karakterize edilmiştir. Bu iki hareket arasında belirgin ve sabit bir çizgi yoktur. Genellikle birbirlerini etkilerler, tabandan gelen dalgalanmanın büyük resmi kurumları belli bir tutum sergilemeye zorunlu kılmasına ya da tam tersi, özerk mücadeleleri frenlemeye çalışmasına etki ederler. Bu birlik üyeliği kitlesini yaratanların çoğu aynı zamanda mücadelenin birlik dışı (yani kanun dışı) biçimlerinde de fazlasıyla yer alırlar. Bununla birlikte her iki tarafın da kendi mirası vardır: bir tarafta anlaşmaların ve satışların tarihi, işçileri sırtından vuran büyük zaferler, diğer tarafta ise hepsi aslında hayal ettiğimiz ve aslında bunlar olmaksızın bir ütopyadan başka bir şey olamayacak olan gelecekteki toplumun bir parçası olan doğrudan eylem, kargaşa , örgütlü ayaklanmalar ya da bireysel eylemler.

Bu ülkede mücadelenin gelişimine bakıldığında, bu ikilik açıkça görülür. Bugün örgütlü anti-kapitalist hareket olarak bildiğimiz hareket 19. yüzyılın başlarında şekil almaya başlamıştır. O zamanlarda gelişmekte olan diğer Avrupalı kapitalist ülkelerden farklı olarak, hem örgütsel hem de ideolojik düzeyde yalnızca önemsiz bir komünist etki vardı. Geleneksel İngiliz ‘sağduyu’ ve entelektüalizm karşıtlığı belki de sendika şeklini almış daha pragmatik bir örgüt biçimi için gerekliydi. Oluşan bu sendikalar başından beri reformisttiler ve tabandan gelen baskı sayesinde bazıları isyan anlarını kaçırmıyorlardı. Bununla birlikte sendikaların ileri sürdükleri değişiklikler genellikle yapısal sınırlar içinde şiddet içermeyen yöntemler kullanmaya meyilliydi.

Günlük hayat politikası – insanların kendi sıkıntılarıyla uğraşmak, işçilerle öğrenciler ve kadınlarla erkekler arasındaki bölünmenin üstesinden gelmeye çalışmak, politik pankartlara karşı çıkmak gibi belirgin sorunlara karşı çeşitli gruplar oluşturmak- çok gelişme göstermişti. Hak talep edenlerin, ev işgalcilerinin, feministlerin vs. çalışma hakkını değil, çalışma reddini ifade ettiği, sendikalist geleneğin bekletme taktiklerini kale almadığı, hemen şimdi, reddedileni aldığı ve sunulanı reddettiği geniş çaplı bir hareket ortaya çıktı. Kapitalist iktidarın sağlam bir kalesi olarak çekirdek ailenin eleştirisi birçok komünal yaşam deneyimine yol göstermişti. Bu hareket tüm karmaşıklığıyla bir öğrenci hareketi değil ama genç işçileri, öğrencileri, işsizleri uzlaştıran zamanının özgürlük hareketi olarak adlandırılabilecek geniş çaplı bir hareketti.

Bu hareket, Bakunin’in de gayet zekice işaret ettiği gibi tüm iktidar yapıları kadar alçak, kendi mikroskobik güç merkezleri olan geleneksel anarşist hareketin durgun atmosferinin dışında hareket eden özerk gruplardan oluşmaktaydı. Bu yüzden işçi hareketinin içindeki bölünme ile anarşist hareketin içinde yer alan bölünme arasında bir paralellik çizilebilirdi. Bir tarafta iktidar mevkilerini tutan, kitlelerin devrimci bilincine katkıda bulunmak adına en ufak bir girişimde bulunmayan ama zamanını soyut ilkelerden sihirli sözcükler gibi bahsederek genç yoldaşları etkilemeyi hedefleyen konferanslara ve buluşmalara başkanlık ederek harcayan yoldaşlar… Bahsettikleri bu ilkeler anarşizmin tek gerçek kaidesiymiş gibi el üstünde tutulmuş ve, ya tembellikten ya da zayıflıktan onları eleştirmeden kabul edenler tarafından bu ilkelere sadık kalınmıştır. Bu iktidar adalarının manifestoları genellikle uzun süreli ve yineleyici yayınlar biçimini almıştır. Hareketin bir bütün olarak yararlanması için bir “açık forum” biçimindedirler ama temel ideoloji – muhafaza ve statiz (Organizmadaki, bireydeki veya toplumdaki hareketsizlik, değişmezlik, kısır bir denge durumu) ideolojisi- yayını doldurma ve fiziksel olarak üretme görevini üstlenen “yardımcıların” filtresinden geçmiştir. Bu yayınlar referans noktası olarak, kitle hareketini temel alan, özerk eylemleri kınayan ve onları anarşist harekete polis baskısını getirmekle alenen suçlayan ilk yayınlardır. Dalgınlıklarından olsa gerek, bu baskının her daim varolduğunu ve yalnızca en sofistike halinde sadece hayaletlerin ayak basabildiği barışçıl bir kabul mezarlığı yarattığını unutmuşlardır. Son zamanlardaki en etkili toplumsal isyanların birçoğu polis baskısına duyulan genel tepki yüzünden ateşlenip yayılmıştır.

Geleneksel anarşist hareket bu yüzden kendisini, eylemlerini geçmiş metotların ve şimdiye kadarki teori ve analizlerin değerlendirmesi üzerine temellendiren diğer anarşist hareketler, özerk gruplar ve bireyler tarafından tehdit edilmiş bir halde bulur. Onlar da geleneksel broşür, gazete ve diğer yayın kanallarını kullanırlar ama bunları her zaman kitle mücadelesinin daha ötesine geçip kişisel ve metodolojik olarak katkıda bulunmaya çalışarak, devrimci eleştirinin ve bilginin araçları olarak kullanırlar. Aynı zamanda doğrudan eylem ve silahlı mücadele yöntemlerini kullanmaları da gayet tutarlıdır – ve mücadelenin aktif katılımcıları oldukları takdirde gereklidir-. Bu gruplar güç merkezi ve “gönüllü yardımcılar” mantığını reddederler. Her birey bitmek tükenmek bilmeyen bilgi edinme ve kavrama görevi neticesinde ulaştığı kendi kararlarına dayanan kendi eylemlerinden sorumludur. Bunların bir kısmı aynı zamanda gruptaki daha yaşlı ya da daha tecrübeli yoldaşlardan da kazanılabilir ama asla sorgulanmaksızın tapılıp nesilden nesile aktarılacak bir şey olarak değil. İki işçi hareketinin arasında yerinden oynamaz sınırlar olmadığı gibi, iki anarşist hareketin arasında da yoktur. Son bahsedilen anarşist hareket ve isyancı işçi hareketi arasında da sabit bir sınır yoktur. Mücadele ivme kazandığında bu hareketler bir araya gelirler ve birbirlerine karışırlar, bununla birlikte anarşistler her daim mücadeleyi devrimci bir sonuca itmeyi ve özgürlüklerinin otorite yapıları tarafından ellerinden alınmasını engellemek için özgürlükçü yöntemler sunmayı amaçlarlar. Diğer geleneksel anarşist hareket ise resmi işçi hareketinin yapılarıyla ittifak kurma hevesini geçmişte sık sık göstermiştir.


Angry Brigade [Öfkeli Tugaylar] (1973) diğer adıyla: Britanya’nın İlk Şehir Gerilla Grubunun Olağanüstü Yükselişi ve Düşüşü

Gordon Carr tarafından BBC için hazırlanan bu belgesel (mahkemeden kısa süre sonra, ilk olarak 1973 Ocak’ında yayınlandı), 1960’ların devrimci mayasından çıkmış “Öfkeli Tugayların” köklerini ve kampanyalarını ele alır . Ayrıca Britanya’nın yasal tarihindeki en uzun erimli suç davası olan Old Bailey’deki “Stoke Newington 8’lisi” komplosunda ki polis soruşturması sırasındaki kampanyanın zirvesini yansıtır.


60’ların sonunda, 70’lerin başındaki duruma bakıldığında, endüstriyel kargaşanın tabanda yarattığı dalga, üniversitelerdeki öğrencilerin mücadeleleri, kadınların ve işsizlerin mücadeleleri ve buna benzer şeylerin arasında, Kızgın Tugay hem bu gerçekliğin bir ürünü olarak hem de bunun içinde yer alan devrimci özneler olarak ortaya çıkmıştır. Onları bir çeşit toplumsal sapkınlık olarak bir tarafa atmak o zamanki mücadele gerçeğine gözlerimizi kapamak olur. Eylemlerinin kasıtlı olarak “yasadışı” alanda olması ve başkalarını da aynısını yapmaları için kışkırtmaları gerçeği, onları “yasadışı” bir hareketin en özünde olan şeyden soyutlamaz. Bunu yalnızca o yıllarda meydana gelen bombalama olaylarında görmek bile mümkündür (Böyle yaparak kanunsuzluğun engin ve çeşitli araçlarını bombaya indirgemeyi niyetlemesek de) Kızgın Tugay davasının duruşmasında esas tanık olarak bulunan Woolwich Arsenal’deki labarotuvarların başı Binbaşı Yallop, 1968 ve 1971 yılları arasındaki 25 bombalamaya ek olarak, daha başka 1075 bombanın da kendi laboratuarından geldiğini kabul etmeye zorlanmıştır.

Kızgın Tugay tarafından üstlenilen bombalama olaylarına bakıldığında, o zamanlar hayli hassas olan iki mücadele alanına odaklandıklarını görürüz. Birincisi sanayideki mücadeledir: Endüstri İlişkileri yasa tasarsına karşı gerçekleştirilen büyük bir gösterinin olduğu gün İstihdam ve Verimlilik Bakanlığı’nın, çok daha büyük bir gösterinin olduğu bir başka gün Carr’ın evinin bombalanması, Dagenham’daki Ford grevi esnasında William Batty’nin evinin bombalanması, Upper Clyde Tersanesi’ndeki kriz esnasında Ticaret ve Endüstri bakanı John Davies’ e bombalı saldırı düzenlenmesi, inşaat çalışmalarındaki bir grevden ötürü Bryant’ın evinin bombalanması… Baskının mücadelenin tüm alanlarındaki patlamaya tepki olarak arttığı takdirde, bu bombardımanı tamamlamak üzere, doğrudan devletin baskıcı aygıtlarını hedefleyen bombalar da vardı. Scotland Yard’ın başkanı Komisyon Üyesi Waldron’un evinin bombalanması, Tintagel House’da polis bilgisayarını hedef alan bombalama, Başsavcı Peter Rawlinson’ın evinin bombalanması ve son olarak Kuzey İrlanda’da enternenin başlamasının hemen ardından, bölgesel ordu asker alım merkezinin bombalanması bu kategoriye dahildir. İkinci alansa, ana cadde üzerindeki Biba adlı butiğin ve Dünya Güzellik Yarışması’ndan bir gece önce BBC karavanının bombalanması da tüketicilik ve rol yapma gösterisinin insanları tek tip hale getirip yabancılaştırmasını yok etme yönündeki girişimleridir.

Politik anlamda, 60lı ve 70li yıllarda sitüasyonist eleştirinin öğeleri, sitüasyonist kavramları çeşitli diğer perspektiflerle az çok başarılı bir şekilde birleştiren anarşistleri ve solcuları etkilemiştir. Nitekim Kızgın Tugay da, Avrupa ve Amerika’da kültür ve siyasetin çeşitli yönlerden derin bir biçimde etkilendiği sitüasyonist fikirlerden etkilemiştir. Hatta daha önceki bir bildiride geçen “gösteri” kelimesinin varlığı, özel istihbaratta çalışan bir memurun dikkatini sitüasyonist etkiye çekmiş ve onu Kızgın Tugay’ın bulunduğu yöne çevirmiştir.

Eylemleri sayesinde Kızgın Tugay da gösterinin bir parçası olmuştur ama onun yıkımına katkıda bulunan bir parça biçimini almıştır. Onların eylemleri geçmişten kalan bir yadigar gibi çıkarılıp tozu alınacak ve sonra da tekrar rafa konulacak eski bir meta gibi olmadığı için burada yer almıştır. Yaptıkları şey- beş özgürlükçünün ağır hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanan- kendisini yeniden yapılandırıp muhafaza etmek için sermaye değişimi stratejileri olarak biçim değiştiren, süregelen mücadeleye bir katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Kızgın Tugay’ın bu can alıcı evrimi, bu hijyenik sayfalardan başka yerlerde de, gerçekleştirilmesi gereken bir görevi olan ve dolayısıyla nihai emelleri kendilerini korumak olan kimselerin kınamalarını ve hakaretlerini önemsemeyen bir hareket olduğu göz önünde tutularak yer almalıdır.

Kaynaklar: