İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?
Şimdiye kadar, hiç kimsenin otomasyonun sunduklarını sonuna kadar irdelemeye cesaret edememesi son derece şaşırtıcı ve bu yüzden, otomasyona dair henüz gerçek bir bakış açısı geliştiremedik. Otomasyonu gizliden gizliye toplumsal yaşama dahil etmeye çalışanlar çoğunlukla mühendisler, bilim insanları ve sosyologlar gibi gözükse de, otomasyon artık sosyalist üretim yönetimi ve serbest zamanın mesaiye kıyasla değeri meselelerinin merkezinde bulunuyor. Otomasyon sorunsalı, olumlu ve olumsuz birçok ihtimalin tartışılmasını gerektiren bir mesele.
Sosyalizmin amacı bolluktur. Mümkün olduğunca çok ürünü, mümkün olduğunca fazla insana ulaştırmayı hedefler; ki bu da istatistiksel olarak, öngörülemeyen olayların neredeyse tamamen göz ardı edilebilecek seviyeye indirgenmesini gerektirir. Ürün sayısındaki artış, her bir ürünün değerini azaltır. İnsan üretisi tüm ürünlerin “nötr değere” indirgendiği bu tür bir değerden düşürme, tamamen bilimsel bir sosyalist gelişimin tabiri caizse kaçınılmaz sonucu olacaktır. Ne yazık ki, entelektüellerin çoğu bu mekanik yeniden üretim fikrinin ötesine geçemiyor ve insanlığı kasvetli, simetrik bir geleceğe hazırlıyorlar. Benzersizlik üzerine çalışmada uzmanlaşmış sanatçılar ise bu sebeple, her geçen gün sosyalizme karşı düşmanlığa varacak raddede tavır almaya devam ediyor. Diğer taraftan, sosyalist politikacılar ise sanatın gücünü ve özgünlüğünü ortaya koyan her şeye şüphe ile yaklaşıyorlar.
Konformist konumlarından ötürü politikacılar, bugüne kadar kültüre ve ekonomiye dair geliştirdikleri görüşleri temelinden sarsan bu otomasyon konusuna kötü bir ruh hali ile yaklaşıyor. Her “avangard” eğilimde, otomasyona karşı kendi ayağına sıkan bir tutuma, ya da en iyi ihtimalle, otomasyonun ilk aşamaları sayesinde yakınlığından kuşku duyulamayacak bir geleceğin olumlu taraflarının yetersiz değerlendirilmesine rastlıyoruz. Aynı zamanda, gerici güçler de aptalca bir iyimserlik sergiliyor.
Bu noktada, kısa bir anekdottan bahsetmek yerinde olacak. Geçtiğimiz yıl Quatrième Internationale dergisinde, militan Marksist Livio Maitan, bir İtalyan rahibin boş zamanlarındaki artıştan bahsediyordu ve şöyle diyordu: “Yeni toplumun insanının mevcut toplumdakiyle aynı olacağına inanmak yanlıştır. Gerçekte, bizim tahayyül edebileceğimizden çok daha farklı ihtiyaçları olacaktır.” Ruhun diyalektik rolü, olanakları arzu edilen formlara yönlendirmektir. Burada Maitan, Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi, “yeni toplumun unsurlarının her zaman eski toplum dahilinde biçimlendiğini” unutuyor. Yeni bir yaşamın unsurları, halihazırda aramızda–kültür düzlemi dahilinde- biçimleniyor olmalı ve bu tartışmayı geliştirmek bizim elimizde.
Bireylerin potansiyelini ve üretim enerjisini eksiksiz biçimde serbest bırakmaya yönelen sosyalizm, otomasyona baktığında ancak bireylerin etkin olmayan enerjisini dışa aktarabilen yeni provokasyonlarla ilişkisi ile ilerici kılınabilecek, ilerleme karşıtı bir eğilim görmek zorunda kalacaktır. Şayet otomasyon, bilim insanları ve teknisyenlerin iddia ettiği gibi insanı özgürleştirmenin yeni bir aracı ise, halihazırdaki beşeri faaliyetlerin de ötesine geçilmesini sağladığı anlamına gelir. Bu, kişilerin otomasyon tasavvurunu aşmasını sağlayacak aktif bir düşünme sürecine girmesini gerektirir. İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?
Louis Salleron otomasyon üzerine çalışmalarından birinde, “ilerlemeye dair neredeyse her zaman olduğu gibi, otomasyon da yerini aldıklarından veya bastırdıklarından daha fazlasını ekliyor” diyor. “Otomasyon tek başına, faaliyet olasılığına ne ekliyor? Anladığımız kadarıyla, eylemi tamamen kendi alanına zaptediyor.”
A I – MACHINE RAMPAGE
Assos’ta Felsefe ‘Yapay Zeka Felsefesi’ 7-8 Şubat 2025
Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz.
Endüstrileşme krizi, bir tüketim ve üretim krizidir. Üretim krizi, tüketim krizinden daha önemlidir çünkü üretim, tüketimi şekillendirir. Bireysel düzeye aktardığımızda bu fikir, vermenin almaktan daha iyi olduğu savının eşdeğeridir; zaptetmektense ekleyip geliştirebilmek. Bu sebeple otomasyon iki karşıt perspektifte değerlendirilebilir: Otomatikleşen üretim, bireyleri üretime kişisel bir şeyler katmaktan yoksun kılar fakat aynı zamanda insan enerjisini kitleler halinde yeniden üretim ve yaratıcılıktan uzak faaliyetlerden kurtarır. Bu nedenle otomasyonun değeri onu aşan ve yeni insan enerjilerini üstün bir seviyede serbest bırakan projelere bağlıdır.
A I – R A M P A G E
Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak.
Kültürdeki deneysel faaliyetler bugün bu emsalsiz alanda yapılmakta. Burada kendi bacağına sıkan tavır, yani devrin olanaklarına teslim olmak (Edgar Morin’in sözleriyle “geçmişin kemiklerini kemirmek”) halinden memnun olan eski avangardın bir belirtisidir. Benayoun adlı bir sürrealist, sürrealizmin en güncel ifade aracı Surréalisme Même’in ikinci sayısında şöyle diyor: “Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz. Altı günlük dinlenme karşılığında bir gün mesai: ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki, tembellik ve emekçilik arasındaki denge tepetaklak olma riskiyle karşı karşıya. Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak.” Bu sürrealist, haftada altı gün tatil yapılan bir düzenin ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki “dengeyi altüst etmeyeceğini”, ciddinin de ehemmiyetsizin de doğasını değiştireceğini göremiyor. Sadece hatalı kimliklerin, halihazırda elindeki dünyaya absürt bir biçimde geri dönmesini umut ediyor (tıpkı kendinden önceki sürrealistlerin dünyayı gerçek olmayan bir hiciv tiyatrosu olarak algılayışı gibi). Bu gelecekte neden günümüzün bayağılıkları katılaşıp yerini hala koruyor olsun? Ve neden “fikirlerden yoksun” olsun? 1936 için güncellenmiş 1924 sürrealist fikirlerinden mi yoksun olacak? Muhtemelen. Peki bundan taklitçi sürrealistlerin fikirden yoksun olduğunu da çıkarabilir miyiz? Cevabı çok iyi biliyoruz.
Yeni boş zaman kavramı, günümüz toplumunun aşmak için onu alelade oyun benzeri faaliyetlerle doldurmaktan daha iyi bir köprü bulamadığı bir uçurum gibi görünüyor. Ancak aynı zamanda, bugüne kadar hayal edilen en büyük kültürel yapının inşa edilebileceği zemindir. Bu hedef açıkça otomasyon partizanlarının ilgi alanına girmiyor. Mühendislerle tartışmak istiyorsak, onların ilgi alanına girmemiz gerekir. Şimdilerde Ulm’daki Hochschule für Gestaltung’ün başkanı Maldonado, otomasyonun gelişiminin tehlikeye girdiğini, çünkü kültürel perspektiften yoksun otomasyon alanında uzmanlaşmış kişilerin haricinde, gençlerin politeknik alanına pek ilgi duymadığını söylüyor. Ancak böyle bir perspektifi aktarması gereken kişi olan Maldonado, bunun farkında değil: “Otomasyon, ancak kendi kuruluşuna aykırı bir bakış açısını amaç olarak aldığında ve ancak gelişim süresinde böyle bir bakış açısını gerçekleştirebildiğimizde hızla gelişebilir.”
A I – R A M P A G E
Teke Tek Bilim’de Prof. Dr. Ahmet Arslan & Prof. Dr. Türker Kılıç
End of 2nd Renaissance
Maldonada bunun aksini öneriyor: Önce otomasyon, sonra kullanımları. Amaç kesin olarak otomasyon olmasaydı bu yöntemi tartışabilirdik, çünkü otomasyon bir alandaki bir faaliyet değildir, öyle olsa faaliyet karşıtlığını teşvik ederdi. Otomasyon, bir alanın tarafsızlaştırılmasıdır ve muhalif faaliyetlere girişilmediği takdirde içinde bulunduğu alanın dışını da tarafsızlaştıracaktır.
5 Ocak 1957 tarihli Le Monde’de konuşan Pierre Drouin, hobilerin büyümesini işçilerin artık mesleki faaliyetlerinde kullanamadıkları fikirleri gerçekleştirmeleri olarak tanımlıyor ve her insanın içinde “uyuyan bir yaratıcı olduğu” sonucuna varıyor. Bu eski klişe sözü günümüzün gerçek fiziksel olanaklarına bağlayabilirsek doğruluğu gün gibi ortaya çıkacaktır. Uyuyan yaratıcı uyanmalı. Bu uyanıklık halinin adı pek tabii situasyonizm olabilir.
Standartlaştırma kavramı, en fazla sayıda insani ihtiyacını, en yüksek eşitlik derecesine erişene kadar azaltma ve basitleştirme çabasıdır. Standardizasyonun kapattıklarından daha ilginç deneyim alanları açıp açmayacağı bize kalmıştır. Sonuca bağlı olarak, insan yaşamının tamamen bozulmasına sebep olabilir veya daimi olarak yeni arzuların keşfedilmesini sağlayabiliriz. Ancak dünyamızın baskıcı çerçevesinde bu arzular kendi kendine ortaya çıkmayacak. Onları tespit etmek, beyan etmek ve gerçekleştirmek için ortaklaşa hareket edilmelidir.
Pakito Bolino / Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2016
Le Dernier CRI, Picasso’dan bu yana sanat tarihinde ortaya çıkmış en iyi şeylerden biri olabilir!
İşi gücü iç organlar, cinsel temalar ve ölümcül görseller olan çizerlerden oluşan bir sanat kolektifi Le Dernier CRI. Uygun fiyatlara serigrafi ve özel baskı kitaplar üretmenin yanısıra çizgi film alanında Pixar’ın dışında alternatifler olabileceğini ispatlayan işler de yapıyorlar. Tüm bunlar gayet kaliteli ve bağımsız bir şekilde üretiliyor. Meksika’yı son ziyaretinde onunla görüşmeye gittim.Clarisa Moura’nın (Vertigo dergisinin yayın yönetmeni) aracılığıyla, Le Dernier CRI’nin kurucusu Pakito Bolino ve eski ortağı, tasarımcı Marie-Pierre Brunel ile konuşma fırsatını yakaladım.
Sanat piyasası, sanatçıların galericilerin gölgesinde kaldığı bir alan. Bu her zaman böyle oldu ve bugün daha da beter bir durumda. Her geçen gün, yeni sanatçılarla birlikte yeni riskler alabilecek galerilerin sayısı azalıyor. 1950’lerdeki ve 60’lardaki gibi gerçek bir çizgi oluşturma dertleri yok.
Carlos Perez Bucio: Bu sergi nasıl ortaya çıktı?
Pakito Bolino: Herşey, iki sene evvel Jorge Alderete’nin Aix-en Provence’deki grafik roman festivali kapsamında hazırladığımız sergide düzenlenen workshop’u ziyaret etmesiyle. Le Dernier CRI’nin işlerine bakmaya geldi, sanat çalışmaları ve kitaplarla dolu duvarları görünce “En kısa zamanda bir sergi yapmalıyız.” dedi. O dönem kafamızda Vertigo’nun açılış sergisini yapmak vardı ama maalesef olmadı ve ertelendi; fakat açılışının ikinci yıl dönümünde nihayet buradayız ve bundan dolayı gayet memnunuz.
Le Dernier CRI’nin Meksika’da bu kadar çok meraklısı olması, bu düzeyde ilgi görmesi sizi şaşırttı mı?
Sanatsal açıdan bakarsak, Le Dernier CRI ve Meksika sanatı arasında içerik ve renk açısından birçok benzerlik olduğunu düşünüyorum. Sanatçılarımızın pek çoğu Meksika sanatından etkiler taşıyor; dolayısıyla işlerimizin burada bu derece tutulmasına pek de şaşırmadım.
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Le Dernier CRI 18 yıldır sıkı bir şekilde çalışıyor. Nasıl ortaya çıktı bu kolektif?
80’lerin ortasında illüstratör olmak ve çizgi romanlarımı yayımlamak için Paris’e gittim. Yayın dünyasının düşüşe geçtiği zamanlardı, pek çok çizgi roman ve grafik romanın yayın hayatına son verdiği, büyük yayın evlerinin yatırımı durdurduğu zor dönemlerdi. Zamanla birçok yazar ve çizer organize oldu ve kendi yayın kuruluşlarını yarattılar; Le Dernier CRI de bunlardan biriydi. 70’lerden beri ilk kez sanatçılar biraraya gelmişti; dışardan destek göremediklerinden dolayı hem kendi işlerini, hem de diğer sanatçıların işlerini yayınlamaya başladılar.
Le Dernier CRI her zaman bağımsız çalıştı. Hiç devlet desteği için başvurdunuz mu?
Evet, animasyon filmlerimiz gibi belli başlı projeler için birkaç kez başvuru yaptığımız oldu. En son, 2 saatlik bir film için PACA (Provence-Alpes, Cote d’Azur) bölgesinden destek istedik; ama sanırım işimizin belli bir kategoriye ait olmaması nedeniyle destek alamadık. Kurul, işimize “grafik roman değil, art brut değil, resim değil, illüstrasyon değil; her şeyden biraz var.” yorumunu yaptı ve aslında, evet haksız da sayılmazdı. Bence sanat da böyle olmalı ama bu insanlar, sınıflandırma yapmak zorundalar çünkü şu veya bu proje için çok fazla bütçeleri yok. Ancak Marsilya’dan düşük de olsa bir destek geldi, eskiden La Friche isimli kiraladığımız eski bir fabrikayı, sanatçıların workshop’lar yapabileceği ya da benzer faaliyetler düzenleyebileceği bir sanat merkezine dönüştürmemizde yardımcı oldular.
Bağımsız olma konusuna gelince, sanatçıyı projeye doğrudan dahil etmesi, kaliteli ve sınırlı sayıda özel baskı olanağı sunduğu için,başından beri benim fikrim hep bir serigrafi atölyesi kurmaktı.
4 Renk Sickscreen Poster / 50×70 cm / 300 grFedrigoni Kağıdı
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
VİVA REVOLUCİÓN GRÁFİCA!
İSKELETLER YALAN SÖYLEMEZ!
Bu, dünya çapında popüler kültürde derin kökleri olan bir karnaval: İsviçre’de Bolivya’daki La diablada’nınkine benzeyen karnaval kostümlerine rastlayabilirsiniz. Benim sanatla derdim de işte bu, çizim alanında veya tasarımda olsun bu bağlantıları keşfetmek ve göstermek.
Le Dernier CRI ‘El Ultimo Grito’ 2011
Abraham Diaz
Ve tam da bugünlerde ‘El Ultimo Grito’ Unicamente La Infeccion, Le Dernier CRI tarafından yayınlandı. Gündelik Meksika imgelerini iyi bir şekilde çözümlemenin dışında, kitabın şiddet barındıran bir yanı, günümüz gerçekleri karşısında belli bir duruşu da var. Karteller veya cinayetlere ilişkinortalıkta dolanan haberler sizin üzerinizde herhangi bir etki yarattı mı?
Esasında, bundan bir yıl öncesine kadar Meksika ile ilgili sahip olduğumuz tek bilgi burada uyuşturucu kartellerinin savaş halinde olduğuydu, ve tabii belli başlı bazı bölgelerin tehlikeli olduğu ve oralara gitmememiz gerektiği konusunda da uyarıldık. Bunun dışında Fredox’un eserleri var, “Alarma!” gibi gazetelerin küpürlerinden yaptığı kolajları biliyorduk. Meksika’ya pek çok defa gelmiş ve hakkında hemen her şeyi biliyordu.
DC MANILA 2025, Pablo Galleries, Philippines (2025)
‘Biriciklik’ nosyonu taşımıyoruz, bizim amacımız sanatımızla en rahat ve ucuz şekilde en fazla insana erişmek ve kitlelerde gerçek bir beyin fırtınası yaratmak ve bunu da zekice yapmak.
Politik açıdan Le Dernier CRI’yi küreselleşme karşıtlarına yakın buluyorum. “Les Religions Sauvages” filminde bir Amerikan dolarını penis şeklinde görüyoruz.
Elbette, insanların hayatını kontrol eden paranın ve finans piyasalarının küreselleşmesi aptalca bir şey. Ancak, bizim yaptığımız gibi, farklı ülkelerden sanatçılar ve editörlerin bir araya geldiği küreselleşme, daha geniş ölçekte var olması gereken bir şey, bu fenomenin olumlu tarafı. İnsanların bir araya gelmesi, birlikte çalışması, kültürel bağlar kurması ve bağlantılar bulması iyi bir şeydir, çünkü dünyanın tüm ülkeleri ortak bir şeye sahiptir: sanat. Bunun için sadece tarihe bir göz atmanız, bazı ilkel sanatları incelemeniz yeterli. Dün piramitleri ziyaret ettik. Bazı tanrıların heykellerini gördüm, bunlar bana Asya sanatını ve hatta eski Avrupa heykellerinin bazı yönlerini hatırlattı. Bu, dünya çapında popüler kültürde derin kökleri olan bir karnaval: İsviçre’de Bolivya’daki La diablada’nınkine benzeyen karnaval kostümlerine rastlayabilirsiniz. Benim sanatla derdim de işte bu, çizim alanında veya tasarımda olsun bu bağlantıları keşfetmek ve göstermek. İskeletler çizdiğimizde bile aynı özün ve hayatın varolduğunu göstermeye çalışıyorum. İskeletler hayattır!
DR LAKRA
Dr Lakra
Jerônimo López Ramírez, 1972 Oaxaca
Meksika kökenli desinatör, ressam, heykeltıraş ve dövme sanatçısı olan Lakra’nın tarzı, Meksika sanatının tüm biçimlerinden esintiler taşıyor; Kolomb öncesi yöresel sanat, gangster estetiği, lucha libre sembolizmi, 1950’lerin sosyete dergilerinden manipülasyonlar… Lakra, kağıt üzerine de dövme yapmaktadır: Ünlü şarkıcıların, güreşçilerin hatta oyuncakların bile. Resimlerinde saptırma (detorne) sanatının özellikleri taşır. Sanatçı bir aileden gelmesine rağmen dövme sanatına olan tutkusu zamanla çağdaş sanata olan ilgisinin önüne geçmiş, halk sanatını, Duchamp’ın kavramlarından daha soylu bir ilham kaynağı olarak gören Lakra, Oaxaca sahaflarından ve bit pazarlarından bulduğu materyallerden kurduğu bu ilginç dünyayla sanatçılığını ispatlamıştır.
Le Dernier CRI’de farklı yerlerden, farklı yörüngelerden gelen sanatçılar görüyoruz; yaşayan Fransız kültürünün bir yansıması, mozaiği gibi adeta, gençler ve ustalar bir arada.
Evet ama ne yazık ki arzuladığımız ölçüde Arap sanatçımız yok (gülüyor). Finlandiya’dan, Japonya’dan sanatçılar var ama daha çok kendi memleketlerinden çalışan yabancı sanatçılar bunlar. Onlarda Do It Yourself motivasyonu var. Örneğin Japonya’dan Ichiba Daisuke son 15 yıldır işlerini kendi yayımlıyor. Kitaplarını onunla tanışmadan önce bir şekilde bulmuştum. Eğer kendi kitaplarını yayınlamasaydı muhtemelen kimse adını bile duymayacaktı. Çoğu sanatçı kitaplarını kendi yayımlıyor ve bu da iletişimi güçlendiriyor. Önce kitaplar aracılığıyla, sonrasında animasyon filmler ve en nihayetinde orijinal baskılar için workshop süreçleri; ve ardından da sergiler geliyor elbette. Ben, seyahatlerimde hep Le Dernier CRI’de yer alabilecek yeni çizerler var mı diye bakınırım mutlaka. Sanırım Meksika’ya önümüzdeki süreçlerde daha heyecanlı bir projeyle tekrardan geleceğim.
Genç sanatçılardan bahsetmişken, burada, yanımızda Marie Pierre var. Marie, Le Dernier CRI ile çalışmaya nasıl başladın?
Marie: Sanat okulunu bitirdiğimde kendimi izole olmuş hissettim. LDC gibi genç çizerler için geniş alan sunabilecek bir kolektif arayışına girdim; yeraltında kaldığınızda yayıncı bulmak çok zor. LDC gibi kolektifler genç sanatçılara işlerini sunmaları ve kitaplarını yayınlamaları için ciddi fırsat sağlıyor. Bu da çalışma motivasyonunuzu canlı tutuyor.
Fransa’da sadece Boltanski, Messager, Sophie Calle gibi sanatçılar olmadığını görmek gerçekten sevindirici. Le Dernier CRI, Picasso’dan bu yana sanat tarihinde ortaya çıkmış en iyi şeylerden biri olabilir! (Bolino gülüyor)
Pakito: Aynı fikirdeyim. Sanat piyasası, sanatçıların galericilerin gölgesinde kaldığı bir alan. Bu her zaman böyle oldu ve bugün daha da beter bir durumda. Her geçen gün, yeni sanatçılarla birlikte yeni riskler alabilecek galerilerin sayısı azalıyor. 1950’lerdeki ve 60’lardaki gibi gerçek bir çizgi oluşturma dertleri yok. Her geçen gün işler daha da zorlaşıyor. Çağdaş sanat tamamen ensest bir araç; galerici sanatçının prestijini poh-pohlarken, sanatçı da dünya çapında kariyer yapıyor. Sanatçılar böyle şişiriliyor.
Bizler farklıyız, gazete bayiinden kolayca edinilen çizgi romanlardan ve grafik kültüründen geliyoruz ve makul fiyatlara işlerini sergileme niyeti taşıyan sanatçılarız. Görüldüğü üzere ‘biriciklik’ nosyonu taşımıyoruz, bizim amacımız sanatımızla en rahat ve ucuz şekilde en fazla insana erişmek ve kitlelerde gerçek bir beyin fırtınası yaratmak ve bunu da zekice yapmak.
Çağdaş sanat elitisttir; o arenada oynamanız için belli kodları kullanmanız gerekir; oysa bizim sanatımız herkese açık. Alarma! okuyan birine sokakta bizim kitaplardan birini verirseniz, eminim bizi anlayacaktır. Hatta gülecektir, çünkü Fredox’un kolajlarında olduğu gibi işin parodi kısmını rahatlıkla farkedecektir. Şimdi, aynı şeyi bir galeride iki metre boyutunda düşünürseniz, aynı etki veya fiyatta olmayacak. Aslına bakarsanız, Dünya’da hiç bir galeri böyle bir şeyin duvarında yer almasına izin vermez çünkü gayeleri farklı olduğu için sistemleri riske girer.
B O L I N O _ S T Y L E
İşte Bu Gerçek Sanat,
Hapishane Sanatı
Son olarak: Genç bir sanatçının size erişebilmesi, sizinle çalışması için neler yapması gerekiyor?
Sadece lederniercri.org’u ziyaret etmesi ve işlerini bize yollaması yeterli. Bir başka Japon sanatçı olan Sekitani’ye de bu şekilde editörlük yaptım. Önce tek bir görsel gönderdi. Ben, iletişime geçince, iki sene önce yaptığı ve Japonya’da kimsenin yayınlamadığı işlerini de göndermeye başladı. Bu şekilde sanatçılarımızdan biri haline geldi. Bizimle temasa geçen bütün sanatçıların iletişim bilgilerini tutuyoruz ve yeni projeler için çağrı yaptığımızda yeni işler istiyoruz.
Bundan sonraki projeniz ne ile ilgili olacak?
Meksika kökenli Amerikan mahkumların yaptığı çizimlerden oluşan bir derleme üzerinde çalışıyoruz. Amerikan hapishanelerinde Meksika kökenli Amerikalıların ticari amaçla peçete üzerine yaptıkları çizimler var. Dövme sanatına yakın bir sanat estetiği var bu işlerin. Bu çalışmaları elinde bulunduran biriyle tanıştık ve kataloğunu bizim hazırlayacağımız bir sergi düzenlenecek. İşte bu gerçek sanat, hapishane sanatı.
Marinetti’ye göre, gürültüyle çalışan bir makinenin sesi, savaştan ya da yengiden çok daha güzeldir. Bundan da kolayca anlaşılacağı gibi, insanın bir ürünü olan makine savaş için değil, insanın mutluluğu için kullanılmalı.
Patronsuz Kazak-Patronsuz Müzik’le buluşuyor
Bu bir Özgür Kazova-MultiRAID konseridir. Konser, Latince’de karşılaşma anlamına geliyor. Taksim’in bombalandığı gün, dört bir coğrafyadan İstanbul’u farklı bir şekilde sallamaya gelen ve bir çoğu Taksim’de konuşlanmış sanatçı ve na-sanatçının, İstanbul’un tarihi mahallelerinden Rami’nin sanayi bölgesinde, yine ilk eylemlerini 27 Şubat 2013 tarihinde Taksim’de koyup, sonrasında iflas bayrağını çekip fabrikayı terk etmiş fabrikatörden önce işgal (doğrudan eylem) sonra hukuksal yollara başvurarak, üretim araçlarına el koyup, hak alma mücadelesinde Türkiye ve hatta uluslararası işçi hareketinin biricik mensupları Özgür Kazova İşçileri’nin mekanında parmak uçlarının birbirine dokunması.
Farklı kültürel yapıların bir araya geldiğinde, insanların birbirinin kemiklerini kemirdiği bir coğrafyada, üretim araçlarımız etrafında buluşturucu ortak paydalar, doğurgan yeni anlamlar üretebilecek miydik, hepimiz için merak konusuydu. Bu konser gerçekleşmeden önce elbette ortak bir çıkış noktamız vardı. Patronsuz Kazak-Patronsuz Müzik’le buluşuyor. Siyasi ya da sosyal açılımının ötesinde, müzisyenin asli görevi müzik, tekstil işçisinin ise kazak ve t-shirt üretmektir. MultiRAID oluşumu, bu olguları ortaya attıkları na-sanat kavramı çatısı altında toplayarak, Özgür Kazova İşçileri’ni de performansa megafon, bilgisayar ve kurtarılmış üretim araçları yoluyla dahil ederek bir proje oluşturdu ve Özgür Kazova, MultiRAID’e kapılarını açtı. Bunun sanat tarihindeki kavramsal dayanağı, Marinetti’ye göre, gürültüyle çalışan bir makinenin sesi, savaştan ya da yengiden çok daha güzeldir. Bundan da kolayca anlaşılacağı gibi, insanın bir ürünü olan makine savaş için değil, insanın mutluluğu için kullanılmalı. Bunun yanında fabrikada icra edilen serbest doğaçlama ve noise müziğinin sosyal açılımları, işçilerin direniş mücadelesi ile tasarlanan performansın arasındaki ilişkiye dair ışık tutması açısından kreatif doğaçlamacı Wadada Leo Smith’in şu söyledikleri yol göstericidir: “Müzik söyleminin baskın normlarını yıkmaya çalışan yaratıcı müzik edimi ile hayatımızı “yönlendiren” politik reformları birbiriyle ilişkilendirebiliriz. Estetik normlarının değişimi siyasi değişime yol açar. Estetik değişimine giden yol yenilikten ve doğaçlamadan geçer.” Öyleyse yapısı gereği, hiyerarşisizliği vurguladığı için anarşizmin sesteki karşılığı serbest doğaçlamadır: Her birey kendi enstrumanlarını aynı anda hep birden müziğe dahil ettiği için solocu-eşlikçisi bertaraf edilmiş oluyor; böylece, anarşizmin temel nüvelerinden biri fırsat eşitliğiyse, ortaklaşa katılım, müzisyenlere bu imkanı sağlıyor. Müzik, melodi, armoni ya da ritimden değil de her türlü sesin oluşturduğu dokudan meydana geldiği için sesler arasındaki hiyerarşi de ekarte ediliyor. Eşitsizliği yaratan öğelerin yokluğunda seyirciler ile müzisyenler de eşit, çünkü ikisi arasında bir mesafe yaratan kulis ya da müzisyenlerin seyircilere tepeden baktığı, üstünde durdukları bir sahne na-mevcut; tüm sahne seyirciyi de içine alacak şekilde hemzemindir. Burjuva imajının aksine, dinleyiciye, haydi gelin, diyen, kendine katan bir imaj. Ayrıca, bu karşılaşmanın gerçekleşme şekli de gönüllülük esasına dayandığından, kapitalist beklentilerin tamamen dışında; İşçilerle müzisyenler doğrudan ilişkiye girmiş, sponsor, kilise, cami, devlet, burjuva yoktur.Paylaşım ve kardeşliğin ötesinde hiçbir şey yoktur. Etkinlik için herhangi bir giriş ücreti belirlenmemiş, kapıya, masrafları gidermek adına bir bağış kutusu konmuştur (Aid Box). İşçilerin makineleriyle kazak üreterek Kurtarılmış Üretim Araçları Orkestrası’nın yarısını oluşturması da anlamlı. Makinelerin kendini tekrar eden gürültüleri, işçiler tarafından kontrol bilgisayarlarıyla müdahale edilerek farklı loop’lar halinde hızlandırılmış besteye minimalizmden esintiler, hipnotik ve meditatif havalar kattı. Güzel havalar bunlar: İnisiyatif alma ve karşılıklı anlaşma, sorumluluğun paylaşılması. Patronsuz Kazak-Patronsuz Müzik buluşması, bela zamanları bir na-etkinlik.
Bu spontan çeşitlilik merkezi sürekli bölüp, parçaladığı için merkeziyetçiliğe de karşı bir tutum. Kendi teknolojini üretmek, toprağı ekmek gibi pratik bir iştiraktır. Böylece deha miti yok oluyor ve herkes kendi dehasını buluyor. Bireyin teknolojiye hakimiyeti sistemi nakavt eder…
Ortaklaşa bir amaç da patronsuz alan yaratmaktır. Kapitalist üretim sürecinde patron ya hep daha zengin olur ya da iflas eder ama işçinin ve na-müzik sanatçısının “yoksul” durumu devam eder. O yüzden, hedefimiz kendimize patronsuz bir alan daha yaratmak, patronsuz ve tahakkümsüz oyun alanımızı genişletmekti. Bireylerin doğrudan çabasıyla gerçekleştirilen bu biçimdeki performanslar, çokluk, tarihte ve günümüzde burjuva bireyselliği olarak nitelendirilebiliyor. Bunu na-sanatçılar ve Özgür Kazova İşçileri olarak bire bir deneyimlediğimiz için söylüyorum, ayrı bir konferans konusu, başka bir yazımda değineceğim. Avant-garde sanat da Özgür Kazova İşçileri de “sosyalist” devletlerin ve “sol” örgütlerin hışmından geçerek bu günlere geldi. Hiç değilse söylemleri özgürlükçü ve işçiden yana olan ki buna müzik ve kültür işçileri de dahil olmalı, sosyalist oluşumları özeleştiriye davet etmek gerekiyor. Amacımız, iktidar kavramının gerekliliğinin kırılması ve müziği yapmaya başladığımız anda her türlü düşünce ve ideoloji eriyor, kafamız konuşmuyor, sadece müzik. İşin düşünce kısmı sahneden önce tasarlanıyor ve icra etme kısmında siyaset de eriyor, işçiler de kazak üretmeye konsantre olmuşken Enternasyonal Marşı’nı söylemiyor. Kapitalizmle mücadele aşamasında kitaplardan öğrendiğimiz ya da devrimci mücadele tarihi yanında ki asla küçümsemek için söylemiyorum, öğrendiğimiz yenilikler var, iyi ki var. Enstrumanların yapım aşamasına kadar var oğlu var. Kurtarılmış Üretim Araçları Orkestrası diğer bitişik yarısını kendi enstrumanlarını, bir nevi makinelerini üreten na-müzik sanatçıları oluşturuyor. Piyasada üretilen müziğin adı anıldığında bir yandan müzisyenlerin kullandığı, belli başlı firmaların ürettiği müzikal enstrumanların (hangi müzik?) çizdiği sessel çerçevelerin içinde konuşmak zorundayız, belki de aklımızı kaçırmamak için, oysa DIY tam bir kaçkınlık. Bir Les Paul ya da Stratocaster’ın icracısıyla arasına koyduğu tarihi, bilgisel ve uzmanlaşmaya dair mesafe, icracının kendi makinesini üretip onunla daha et, daha kemik olmasıyla ortadan kalkıyor. Müzisyenin kendi enstrumanını üretmesi ve standardizyasyondan kaçınması daha zengin bir ses çeşitliliği ve taklidi zor, özgün sesler anlamına geliyor, bir ses sanatçısının kalemi tıpkı bir şarkıcının her şarkıyı okumadan önce mikrofona iç çekmesi gibi, sürekli değişen sesler. İşte bu değişkenlik devamlı yeniliğin kapılarını çalıyor. DIY sanatçısı müzik dükkanı yerine Perşembe Pazarında ve Bauhaus’da dolaşıyor, sonunda kendinini elektrik, devre kovalarken buluyor, buna, sanatla, zanaatın buluşması da diyebiliriz, ancak art-nouveau usulü gibi pahada yüksek bir buluşma değil. Art-nouveau akımının söyleminde sanatçıyla zanaatkarı, dolayısıyla halkı buluşturmak vardı ama ürettikleri vazolar ve mobilyalar o kadar “estetik”di ki fiyatta anlaşamadılar. Oysa bir DIY sanatçısının alanını ikinci el dükkanlardan, çocuk oyuncakçılarına kadar, işlerin sessiz sedasız yürümesini sağlayan sıradan iyi insanların dolaştığı mekanlar oluşturuyor. Bu spontan çeşitlilik merkezi sürekli bölüp, parçaladığı için merkeziyetçiliğe de karşı bir tutum. Kendi teknolojini üretmek, toprağı ekmek gibi pratik bir iştiraktır. Böylece deha miti yok oluyor ve herkes kendi dehasını buluyor. Bireyin teknolojiye hakimiyeti sistemi nakavt eder, yüz lira vererek aldığınız bir ekolayzır pedalını kendiniz on liraya üretebilirsiniz, üstelik onu üretirken edindiğiniz bilgi sizi bir şey yapar.
Kurtarılmış Üretim Araçları Orkestrası’nın başka bir marifeti ise mekansal standardizasyonu parçalamak. “Serbest” piyasa ekonomisinin dayattığı konser mekanlarının dışına çıktık. Konser şöyle ya da böyle şu mekanlarda olmalıdır dayatmasına karşı Özgür Kazova İşçileri’nin uyguladığı başka bir kamusal alan mümkündür, mottosuyla, bir A.I.D Room geleneği olan (dünyada bir ilk değil), konser için tasarımlanmamış mekanları konser alanına çevirme işlemini paylaştık. Bu bizi evimizdeymiş gibi hissettirdi.
15-22 marts 2016
“Müziğiniz yabani at gibi, evcil olsa dinlendirir. Ürkütücü olmayan yanları da vardı: Gitar çalarken bağıran testere, bir kadının zinciri tavada gezdirmesi aklımda kaldı. Saatlerce dinlerim. Bunu sen, ben, herkes yapabiliriz hissi de güzel. Bizim müziğe katılımımız da öyle hissettirdi.” -Özgur Kazova
Karşılaşmanın ardından bir ay geçti ve Özgür Kazova’yı habersiz, teklifsiz ziyarete gittiğimde fabrikanın kapısı yine açık, konser hala devam ediyordu, günlük rutin…Makineler şakırken çaydanlığın buhar sesi eşliğinde Aynur Usta, Serkan Usta, Muzaffer Usta ile koyu bir sohbet demledik.
-Eski fabrikada hep aynı saatte işbaşı yapar, önümüze konan listedeki ip, model, en, boy, hep o listeyi uygulardık, hoşumuza gitmese bile. Maviyle, yeşil, yap diyorlar. Biliyorum ki sarı daha iyi gider. Burada artık kafamıza göre üretiyoruz, sizinle yaptığımız müzik de öyleydi, iyisiyle, kötüsüyle, özgür. Biz kazağı değiştirdik, siz müziği değiştirmişsiniz. Gerçi biz direnişin, dayanışmanın içinde büyüdük. Siz, biz, ayrı, gayrı yoktur. Farklı hayatların olduğunu kitaplardan değil hayat içinde öğrendik. Bu, ruhumuza işledi.
-Orjinali de bozmuşsunuz. Enstrumanlara bazı materyaller eklemişsiniz. Gitar, gitar değil, bambaşka bir ses. Biz de makinelerin tarak arabasını değiştirdik, Muzo, tarakları kesip daha kısalarını yerleştirdi, daha seri üretiyoruz. Bizim makine değiştikten sonra daha fazla iplik kullanmak zorundayız, kaliteyi artırıyor. Kapitalistler daha az iplik kullanmaya bakar.
-Penye mantığını trikoda uygulayabilir miyiz, diye düşündük. Şimdi trikolarımız klimalı gibi, t-shirt’lere hava giriyor.
-Makine ayarını da sıkılaştırdık, böylece makinenin hatalarını gördük. Nokta vuruşu yapabiliyoruz.
-Ayı kafalı bir çocuk vardı. Ezan sesi üzerine rap gibi bir şeyler çalıp, etrafındakilerle gülüşmeye başladı. Neyi ima etmeye çalıştığını anlayamadık, sen de ortadan kaybolmuştun o sırada. Muzo seni sonra taksiden inerken görmüş.
Özgür Kazovacı’ların bu hassasiyetini müzisyen arkadaşlara ilettim. Performansda, Berlin’de bir mağazadan alınma ezan sesi çıkaran bir oyuncak kullanılmış. Amaç, sistemin, en kutsalı bile çocuklar için nasıl metalaştırdığını tiye almakmış. Olay, inançla dalga geçmek değil. Burada yapmayacağız da nerede yapacağız. Gürültüyü sordum işçilere:
-Gürültü uzaktan geliyor, bire bir değil. Bu kadar yakından duyunca, Gaziosmanpaşa’dan gelen inşaat gürültüsünün orada oturan insanlara neler hissettirdiğini anladım: Korna, vinç, dozer. Daha önce o gürültüyü koklamamıştım. Aynı gürültüyü sokakta duysam orada saatlerce durmam. Buraya gelen komşu esnaf beş dakika durdu, kaçtı. Ama, biz olayı biliyorduk. Özgürlük cezp edici. Üstelik belli, arkadaşlar notayı yalayıp yutmuşlar. O kendi yaptıkları enstrumanlarla normal müzik yapsalar ortalığı dağıtıp geçerler. Müziğiniz yabani at gibi, evcil olsa dinlendirir. Ürkütücü olmayan yanları da vardı: Gitar çalarken bağıran testere, bir kadının zinciri tavada gezdirmesi aklımda kaldı. Saatlerce dinlerim. Bunu sen, ben, herkes yapabiliriz hissi de güzel. Bizim müziğe katılımımız da öyle hissettirdi. Ama ustalık olduğu da belli. Kendine özgün bir uyumun olduğu doğru ama formatın iyi anlatılması gerek, çünkü o zaman daha kolay hissedebiliyoruz.
-Elime tencere tava alıp mikrofonlasam bir daha aynısını çalamayacağım, ama bu bir teşvikse ne güzel.
-Bir kıza teneke verdim, bir de kaşık. Performansın sonunda kaşık yamuldu, kız üzüldü, sarıldık.
-Gitarlar başlangıçta melodiyle girse, sonra çıldırsa, sonra tekrar melodiye geri dönse daha uygun olurdu. O zaman normale döneceğini bilirdim. (Bu beni, Sonic Youth’un, Diamond Sea, adlı parçasına götürdü.)
-Neydi o tekstil mankenine yaptığınız? Adam zili kıçına kıçına vurdu. Kadına şiddet bu olsa gerek. Feministler görse topa tutar sizi.
-Ama o adamın performans öncesi hazırlık yaparken ve çalarkenki ciddiyeti, konsantrasyonu, adamlar sallamıyor dedik.
-Kırk ülkeden insan ağırladık o gün. İstesen yapamazsın, çünkü düzen onu gösteriyor. Birilerinin gelip, bizim bir projemiz var, demesi önemli. Biz olmasak kimle yapacaklar.
-Gezi de bizim gibi patladı. Sünnisi, alevisi var mıydı. Biz de sıradan, işinde gücünde insanlardık ama hep içimize atıyorduk: Çok çalışmak, hak ettiğinden düşük ücretler, eşinle tiyatroya gidememek, dışarıda yemek yiyememek. Gezi de sıradan insanın ters giden bir şeylere haykırmasıydı.
Yurtdışında iletişim halinde olduğunuz Özgür Kazova gibi oluşumlar var mı?
-Örneğin VİEOME. Yunanistan’da kaldırım taşı üreten bir fabrikaydı (Kaldırım taşlarının altında kumsal var.) Patron iflas gösterip fabrikayı terk etmiş. İşçilerin direnişi, makinelere el koymalarıyla sonuçlanıyor ama malzeme pahalı. İşçiler, aynı makinelerle sabun, deterjan üretebileceklerini keşfediyorlar, şimdi öyle yapıyorlar. Selamlaştığımız birkaç oluşum daha var. Herkesin ülkesine göre kanunları var, enflasyon farklı, işçiler farklı. Bizim yaptığımız, İspanya’da daha kolay, Yunanistan’da acaba, Türkiye’de çok zor. Bu noktadan sonra planlı, programlı devam etmeliyiz. Elbette dayanışmayla ama asla bağışlarla değil. İstikrar sağlamalıyız. Amacımız daha fazla üretip ürünlerimize yeni pazarlar bulmak. Asli amacımız çalışma süresini altı saate indirip, insan gibi yaşayacak kadar para kazanmak.
-Görünüşte bir şirket, içeride işleme şekliyle bir kooperatifiz. Adı önemli değil. Köylülerin geleneksel İMC usulüyle çalışıyoruz da diyebiliriz. Türkiye’de kooperatifler var ama çoğunlukla tüketim kooperatifleri. Üretim kooperatifi olarak yalnızız. İstiyoruz ki çevremizdeki ayakkabı, plastik fabrikaları da kooperatifleşsin, birbirimize tutunalım. Birbirimizden alış-veriş yaparsak marka sevdası geriler. Önemli olan marka değil, kazağın içindeki hammadde. Bizim de bunu iyi anlatmamız gerek.
Adam naylon kazağa elli lira istiyor. İlk etiket fiyatı yüz lira. Bir miktar satıp voliyi vurduktan sonra elinde kalanlara 50% indirim çekip bir damping furyası pompalıyor. Biz yüzde yüz yün kazak üretiyoruz. İki yıldır zam yapmıyoruz.
21 Ağustos’ ta yayınlanacak ”Kaçık Çiçekler’’ bizim üçüncü albümümüz. İki yıllık bir serüvenin meyveleri. İstanbul yeraltı sahnesinin gece emekçileri, vampirleri ve deneysel müzisyenleri olarak geçirdiğimiz sayısız hatıranın, acı ve neşe dolu deneyimlerimizin bir özütü.”
İlk Zamanlar, İstanbul temelli elektronik bir müzik grubu ve multidisipliner bir sanatçı ikilisidir. Türler arası, deneysel ve hikayeci bir anlatımı benimseyen doğaçlama albümler, setler ve performanslar üretmekteler.
Dinleyiciyi boyutlar arası yolculuklara davet ettikleri müzikleri, ruh hallerinin bir yansıması olarak ambient’ten trip-hop’a, big beat ve techno’ya kadar uzanan geniş bir yelpazeden beslenmektedir. 2021 yılında yayınladıkları ilk albümleri ‘Uzayda Bir İşaret’i, gezegenin yok oluşundan binlerce yıl sonrasında dünya atmosferinde geriye kalan kozmik-ses dalgalarında çıkılan bir uzay yolculuğu olarak tasarlamışlar.
Şehirlerin duvarları yıkılsa da çürümüş güçlerin sonunu getirecekler coşkuyla…
Gezegenin yok oluşundan binlerce yıl sonrasında dünya atmosferinde geriye kalan kozmik-ses dalgalarında çıkılan bir uzay yolculuğu.
Pink Panzer Anlatıyor:
Doğaçlama kayıtlarımızdan enstanteneler kullanarak kurguladığımız ikinci albümümüz ‘Planet 404’ü ise İstanbul’un arka sokaklarından Hata Gezegeni’ne uzanan, kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiği hayatlarımızdan ortaya çıkardık.
Üçüncü albümümüz ‘Kaçık Çiçekler Masalı’ ise karanlık bir gece masalı. Uzun zamandır bilim-kurgu, fantazi gibi türleri, şiir ve günlük benzeri metinleri müziğimize dahil etme sevdamıza bu 34 dakikalık masalla devam ediyoruz.
HATA II albümün dördüncü ve tam ortadaki şarkısı olarak akıştaki bir kırılmayı temsil ediyor. İlk versiyonu ‘‘Planet404’’ albümünde yer alan parça hata yapma hakkını, ‘‘gece’’ye kaçmayı, karışmayı, boğulmayı anlatırken bu albümde dönüşüp gelişiyor ve bu kayboluş, kutlama ihtiyacının arkaik, ayinsel, gölge yönüne odaklanıyor.
HATA II öncesindeki üç parçadan sonra yer alarak rave’ in, gecelerde bir araya gelişin, içmenin zorlu ama neşeli yönünden karanlık tarafa geçme anının da habercisi. Bir araya gelerek özgünlüğümüzü ve özgürlüğümüzü deneyimlediğimiz aynı geceye tutsak olmanın epik bir anlatısı.
Kültür Bakanı Hajrulla Çeku, dün gece Tolga Güldalli’nin küratörlüğünü yaptığı Pykë-Pressje’nin Yerin Dibi sergisinin açılışına katıldı. Seksenlerin sonundan 2000’lerin ortalarına kadar üretilmiş yüzün üzerinde fanzin ve posterin yer aldığı sergi, Türkiye’nin yakın tarihine punk altkültürü perspektifinden bakıyor. Bu benzersiz yeraltı fanzinleri koleksiyonu, yalnızca kendi kendini örgütleyen D.I.Y. (Kendin yap) kültürünün yerel stratejileri hakkında bir fikir vermekle kalmıyor, aynı zamanda punk altkültürüne özgü stil ve politika karışımına yeni bir bakış açısı da kazandırıyor. İnternet-öncesi uluslararası punk altkültür ağı hakkında ipuçları veren sergi, aynı zamanda punk kültürünün kapitalist meta üretimine karşı küresel çapta dolaşıma soktuğu araç ve mekanizmaları da sergilemiştir.
Sergiyle birlikte Türkiye’den 19 hardcore punk grubunun yer aldığı bir derleme albüm de piyasaya sürüldü. Kaset olarak yayınlanan albüm, Güldalli tarafından derlendi. Pykë-Presje, esas olarak yayıncılık alanında çalışan bir kolektiftir. Odak noktaları, halk hareketlerinin, cinsiyet özgürleşmesinin ve sınıf bilincinin yerel tarihlerini vurgulayan belgeler ve arşivlerdir. Aynı zamanda yeraltı yayınları ve samizdatlar konusunda farkındalık da yaratmaya çalışan Pykë-Presje, bu sergi ile birlikte basılı, sesli veya video formatlarında bu tür prodüksiyonlara adanmış bir kütüphaneyi de başlatıyor. (Temmuz 2022, Kosova Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı)
Kranch Magma Konseri – 1998 Mart 26
Tolga Güldallı, Türkiye’de punk ve underground tarihinin en önde gelen isimlerinden biri. Geçmişte Crunch ve Haossa gruplarında çalan Güldallı, An Interrupted History of Punk and Underground Resources in Turkey 1978-1999 kitabının yazarlarından (Sezgin Boynik ile birlikte, BAS, İstanbul, 2007) ve aynı zamanda Punk Travma: Collective Memory of Punk in Turkey web sitesini yönetiyor.
Yerin Dibindeki Kaset
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Ministri i Kulturës, Hajrulla Çeku mbrëmë mori pjesë në hapjen e ekspozitës Yerin Dibi nga Pykë-Presje, kuruar nga Tolga Güldallı.
Me një përzgjedhje të mbi njëqind zineve dhe posterave të prodhuar nga fundi i viteve të 80-ta deri në mesin e viteve 2000, ekspozita shpalos një pamje të historisë së vonë të Turqisë nga këndvështrimi i subkulturës punk. Ky koleksion i veçantë i zineve underground pasqyron jo vetëm strategjitë lokale të vet-organizimit të punk-ut dhe kulturës por gjithashtu përzierjen e çuditshme të stilit dhe politikës, specifike për kulturën punk.
Krahas ekspozitës po ashtu u lansua një album përmbledhës me 19 grupe hardcore punk nga Turqia. I publikuar si kasetë, albumi është përpiluar nga Güldalli.
PykëPresje është një kolektiv i cili punon kryesisht në publikime. Fokusi i tyre është në dokumente dhe arkiva, duke theksuar historitë vendase të lëvizjeve të njerëzve, të emancipimit gjinor dhe vetëdijësimit klasor. (Kosovë Ministria e Kulturës, Rinisë dhe Sportit)
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Türkiye’de Fanzin Kültürü / Tolga Güldallı & Deniz Beşer / İstanbul Comics & Art Festival 2021
Tolga Güldallı is one of the foremost figures on punk and underground history in Turkey. He played in bands such as Crunch and Haossa, co-authored An Interrupted History of Punk and Underground Resources in Turkey 1978-1999 (with Sezgin Boynik, BAS, Istanbul, 2007), and is running the website Punk Travma: Collective Memory of Punk in Turkey: punktravma.com
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Haossaa, Soft Gates, Hayvansaray konserinden beş şarkı.
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Die in Vain @ the Place // Tbilisi 04.10.2024
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Compiled in 1993, re-released in 1997“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Sevdasız Hayat Ölümdür !!
“Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Me këtë ngjarje, Pykë-Presje shpreson ta rrisë ndërgjegjësimin për koleksionimin e botimeve underground dhe samizdateve dhe me këtë ekspozitë po inicon një bibliotekë kushtuar këtyre formave të prodhimeve, qoftë në formate të shtypura, audio apo video.
Me një përzgjedhje të mbi njëqind zineve dhe posterave të prodhuar nga fundi i viteve të 80a deri në mesin e viteve 2000, ekspozita shpalos një pamje të historisë së vonë të Turqisë nga këndvështrimi i subkulturës punk. Ky koleksion i veçantë i zineve underground do të pasqyrojë jo vetëm strategjitë lokale të vet-organizimit të punk-ut dhe kulturës D.I.Y por gjithashtu do ta reflektojë përzierjen e çuditshme të stilit dhe politikës, specifike për kulturën punk. Paralelisht, ekspozita do të shpalosë të dhëna për rrjetin ndërkombëtar të subkulturës punk përpara kohës së internetit, duke treguar mjetet dhe mekanizmat që mundësuan qarkullimin e kulturës punk globalisht, në kundërshtim me kapitalizmin e mallrave.
Krahas hapjes së ekspozitës, poashtu po e lansojmë një album përmbledhës me 19 grupe hardcore punk nga Turqia, prej viteve 1993 deri në 2021. I publikuar si kasetë, albumi është përpiluar nga Güldallı, dhe do të mund ta bleni gjatë hapjes.
Tolga Güldallı është ndër njohësit më të njohur të historisë punk dhe underground në Turqi. Ai ka luajtuar në bendet si Crunch dhe Haossa, ka qenë bashkë-autor i An Interrupted History of Punk and Underground Resources in Turkey 1978-1999 (me Sezgin Boynik, BAS, Stamboll, 2007) dhe drejton faqen e internetit Punk Travma: Collective Memory of Punk in Turkey.
Me këtë ngjarje, Pykë-Presje shpreson ta rrisë ndërgjegjësimin për koleksionimin e botimeve underground dhe samizdateve dhe me këtë ekspozitë po inicon një bibliotekë kushtuar këtyre formave të prodhimeve, qoftë në formate të shtypura, audio apo video.
Tolga Güldallı at “Yerin Dibi!” Sergisi / Prizren 2022
Pakito Bolino + Fredox at Bunch of Noise 2025 / Photo by Guoruishuai
In this era of fragmented and commodified information, we offer an alternative choice for those who long to find unshaped real sound, who desire true face-to-face resonance. Here, noise is everywhere, and sound does not need to be acceptable—it only needs to exist.
Pakito Bolino and Fredox Langlais are influential figures in the French underground image movement and alternative silk-screen printing scene. Both musicians, designers, and animators from Marseille and Paris, they oppose the standardization of contemporary art, advocating for original, handmade art focused on anti-traditional, fringe subjects. Through irony and collage, they explore taboos and deconstruct violence, delving into the provocative margins of the world.
Pakito Bolino, a key figure in French underground publishing, is known for his chaotic, saturated compositions inspired by underground comics, punk magazines, and Japanese Heta-Uma aesthetics. His work merges chaos, anxiety, and social critique, attempting to create a language for underground art. He co-founded the renowned publishing group Le Dernier Cri, whose silk-screen workshop located in Friche Belle de Mai in Marseille, in Marseille publishes experimental artist books and posters from around the world, offering a platform for fringe artists and contrasting traditional commercial models.
Fredox Langlais, based in Paris, is a self-taught “image manipulator” and founder of the legendary graphic magazine Stronx. His collages, inspired by 1930s-60s publications, recontextualize sensitive images with irony and provoke a world of constant conflict, where industrial, medical, and military forces threaten the individual. He collaborates with Le Dernier Cri, exploring unsettling, taboo themes in his work.
Pakito Bolino at ‘A Bunch of Noise 2025’ photo by Guoruishuai
Pakito Bolino + Fredox w/ DaFa at ABON Fest 2025
Pakito Bolino + Fredox w/ DaFa at ABON Fest 2025
Pakito Bolino + Fredox w/ DaFa at ABON Fest 2025
ABON Fest 2025, photo by Smashoot
Pakito Bolino + Fredox w/ DaFa at ABON Fest 2025
ABON Fest 2025, photo by Smashoot
Noise has no ownership; it only exists in the present. No compromises, no waiting. Enter the noise, become the noise.
A Bunch of Noise is a low-budget, DIY experimental noise festival dedicated to breaking free from the art frameworks shaped by traffic and algorithms, refusing standardized or labeled art forms. We do not rely on the selection driven by online trends; instead, through real communication and discussion, we invite artists capable of evoking resonance and creating vibrations, directly bringing sound to your ears, your body, your emotions.
Noise is not just about volume or harsh sound—it is the shock that breaks through order, a challenge to the “comfort zone.” Our invited artists do not depend on traffic and data; their sounds are independent and vibrant, refusing to be bound or defined. Each performance is a challenge to the rules, a recreation and reshaping of the unknown world.
A Bunch of Noise is not just a space for sound experiments; it is a collision of emotions, an explosion of energy. Here, we seek pure sound experiences—not catering to market packaging, not relying on internet bubbles, only sound itself. There is no perfect artistic shell, only the sparks of experimentation and an unknown journey.
In this era of fragmented and commodified information, we offer an alternative choice for those who long to find unshaped real sound, who desire true face-to-face resonance. Here, noise is everywhere, and sound does not need to be acceptable—it only needs to exist.
Noise has no ownership; it only exists in the present. No compromises, no waiting. Enter the noise, become the noise.
Pakito Bolino + Fredox w/ DaFa at ABON 2025 / Photo by Smashoot
A Bunch of Noise Fest 2025, day 2 begin: 18 groups of artists made noise at the same time for a whole hour!
Bu parçalanmış ve metalaşmış bilgi çağında, şekillendirilmemiş gerçek sesi bulmayı arzulayanlar, gerçek yüz yüze rezonans isteyenler için alternatif bir seçenek sunuyoruz. Burada gürültü her yerde ve sesin makul olması gerekmiyor – sadece var olması gerekiyor.
A Bunch of Noise, standartlaştırılmış veya etiketlenmiş sanat formlarını reddederek, trafik ve algoritmalar tarafından şekillendirilen sanat çerçevesinden kurtulmaya yönelik düşük bütçeli, deneysel bir D.I.Y. gürültü festivalidir. Çevrimiçi trendler tarafından yönlendirilen seçkilere güvenmiyoruz; bunun yerine, gerçek iletişim ve tartışma yoluyla, rezonans uyandırabilen ve titreşimler yaratabilen, sesi doğrudan kulaklarınıza, bedeninize ve duygularınıza getiren sanatçıları davet ediyoruz.
Gürültü sadece bir ses seviyesi ya da sert bir ses değildir; aynı zamanda düzeni bozan bir şok, “konfor alanına” yönelik bir meydan okumadır. Davet edilen sanatçılarımız trafiğe ve verilere bağlı değillerdir; sesleri bağımsız ve canlıdır, bağlanmayı veya tanımlanmayı reddederler. Her performans kurallara bir meydan okuma, bilinmeyen bir dünyanın yeniden yaratılması ve yeniden şekillendirilmesidir.
A Bunch of Noise sadece ses deneyleri için bir alan değil; bir duygu çarpışması, bir enerji patlamasıdır. Burada saf ses deneyimleri peşindeyiz – pazar ambalajlarına değil, internet balonlarına değil, sadece sesin kendisine güveniyoruz. Mükemmel ve sanatsal bir arayışımız yok, sadece deneyselliğin kıvılcımları ve bilinmeyene yolculuk var.
Bu parçalanmış ve metalaşmış bilgi çağında, şekillendirilmemiş gerçek sesi bulmayı arzulayanlar, gerçek yüz yüze rezonans isteyenler için alternatif bir seçenek sunuyoruz. Burada gürültü her yerde ve sesin makul olması gerekmiyor – sadece var olması gerekiyor.
Gürültünün mülkiyeti yoktur; sadece şimdiki zamanda varolur. Ödün vermek yok, beklemek yok. Gürültüye girin, gürültü olun.
Fredox at ‘A Bunch of Noise 2025’ photo by Guoruishuai
Slaughter Table, Live at A Bunch Of Noise Shanghai, 2025
Slaughter Table, noise player from Malaysia. Into harsh noise, with more structure complex approach a bit of cutup a bit of wave changing structure and uses of various noise filters, octaves. Some sounds generated from noise machine with a dynamic drone soundscape . Influences from Government alpha, Kazumoto Endo, Sickness, Bastard Noise, SCUM, Facialmess, Prurient, Scatmother.
ABON Fest 2025, photo by Smashoot
Fredox at ‘A Bunch of Noise 2025’ photo by Smashoot
FREDOX – 5 em colonne vertébrale (tribute to valium)
FREDOX – 5 em colonne vertébrale (tribute to valium)
Live from LDC Workshops, 2023
FREDOX – 5 em colonne vertébrale (tribute to valium)
Live from LDC Workshops, 2023
FREDOX – 5 em colonne vertébrale (tribute to valium)
[Ce livre est une invitation à] défendre la liberté de création des artistes, précieuse dans une société prétendument ouverte et vivante, contre toute tentative d’instauration d’une police de l’imaginaire.”
“Stu Mead, l’Indomptable”
présenté par Xavier-Gilles Néret
« Lecteur assidu dans son enfance des dessins d’humour du New Yorker, Mead traite souvent ses personnages dans un style grotesque, qu’on peut comprendre comme une satire. En particulier lorsqu’il aborde des sujets religieux : communiantes profanant l’office catholique et déniaisant des prêtres, par exemple. Mais il ne revendique aucune interprétation a priori de ses créations. Il n’y a rien de démonstratif dans son art, dont l’enjeu principal est d’explorer sans autocensure, par le dessin spontané et la peinture, les profondeurs de l’imagination, proclamée « reine des facultés » par Charles Baudelaire. Influencé par les couvertures des pulps et par les comics de Robert Crumb – autant que par les cartes postales des bords de mer anglais –, Stu Mead est aussi un admirateur de Hans Bellmer, Balthus et Henry Darger, dont les œuvres figurent désormais dans les plus grands musées du monde.
[Ce livre est une invitation à] défendre la liberté de création des artistes, précieuse dans une société prétendument ouverte et vivante, contre toute tentative d’instauration d’une police de l’imaginaire.”
–Xavier-Gilles Néret
“Mais que salubre est l’imaginaire indomptable !”.
Stu Mead ‘LIndomptable’ Couverture, 2025
Bu kitap, sözde açık ve canlı bir toplumda değerli bir meta olan sanatçıların yaratıcı özgürlüğünü ve hayalgüçlerini bir polis gücü kurma girişimlerine karşı savunmak için bir davettir.
“Çocukken New Yorker karikatürlerinin hevesli bir okuyucusu olan Mead, karakterlerini genellikle hiciv olarak anlaşılabilecek grotesk bir tarzda ele alıyor. Bu, özellikle dini konuları ele aldığında geçerlidir: örneğin, komünyon kızlarının Katolik ayinlerini kirletmesi ve rahiplerin özgürlüklerini reddetmesi. Ancak yarattıklarıyla ilgili herhangi bir a priori yorumlama iddiasında değildir. Onun sanatında, Charles Baudelaire’in ‘yetilerin kraliçesi’ ilan ettiği hayal gücünün derinliklerini otosansür uygulamadan, spontane çizim ve boyamalarla keşfetmek gibi gösterişli bir şey yoktur. İngiliz sahil kartpostalları kadar pulp dergi kapakları ve Robert Crumb’ın çizgi romanlarından da etkilenen Stu Mead, aynı zamanda eserleri bugün dünyanın en büyük müzelerinde yer alan Hans Bellmer, Balthus ve Henry Darger’ın da büyük bir hayranıdır.
–Xavier-Gilles Néret
“Mais que salubre est l’imaginaire indomptable !”
“Ama yılmayan hayal gücü ne kadar da sağlıklıdır!“
24 Nisan Perşembe günü Sterput, Or Bor tarafından yayınlanan ‘Stu Mead, L’Indomptable’ kitabının lansmanı için Xavier-Gilles Néret (yazar) ve Annabelle Dupret’i (yayıncı) ağırlayacak. Kitap Sterput’ta satışa sunulacaktır. Présentation du livre > Stu Mead, l’Indomptable
“Stu Mead, l’Indomptable”
‘An avid reader of New Yorker cartoons as a child, Stu Mead often treats his characters in a grotesque style that can be understood as satire. This is particularly true when he tackles religious subjects: communion girls desecrating Catholic services and denying priests their freedom, for example. But he does not claim any a priori interpretation of his creations. There is nothing demonstrative in his art, whose main challenge is to explore, without self-censorship, through spontaneous drawing and painting, the depths of the imagination, proclaimed ‘queen of the faculties’ by Charles Baudelaire. Influenced by pulp magazine covers and Robert Crumb’s comics – as much as by English seaside postcards – Stu Mead is also an admirer of Hans Bellmer, Balthus and Henry Darger, whose works now feature in the world’s greatest museums. [This book is an invitation to] defend the creative freedom of artists, a precious commodity in a supposedly open and vibrant society, against any attempt to establish a police force for the imaginary.’
“Mais que salubre est l’imaginaire indomptable !”
–Xavier-Gilles Néret
“But how salubrious is the indomitable imagination!”
-On Thursday 24 April, Sterput will be welcoming Xavier-Gilles Néret (author) and Annabelle Dupret (publisher) for the launch of Stu Mead, L’Indomptable, published by Or Bor. The book will be on sale on site.-
“If the graphic terrorists of Dernier Cri are intent on destroying the world – or, as Bolino puts it, “cleaning it up” – they are doing so in order to invent a new one, in accordance with Charles Fourier’s rule of absolute distance, and bring beings and things into existence on a new horizon.“
Jeudi 24 avril, le Sterput accueillera Xavier-Gilles Néret (auteur) et Annabelle Dupret (éditrice) pour la sortie du livre “Stu Mead, L’Indomptable” aux éditions Or Bor. Le livre sera en vente sur place.
The Sound of Progress is vital watch for anyone interested in the esoteric counter-culture. It shows a movement that impacted so many at the time (and continues to do so via the albums that these artists released) and still resonates to this day. When the Test Dept. talk about the right wing establishment and how a challenge from the Left is needed they could be talking about the very days we find ourselves in now.
Made in 1988 and focusing on for artists (Coil, Current 93, Foetus, Test Dept.) The Sound of Progress finally gets the DVD reissue treatment. Restored as best as possible the film follows these musicians through performance and interviews to give a vital glimpse of a movement that still influences to this very day.
After Throbbing Gristle spewed forth their industrial ideals, a slew of bands took up the baton and charged ahead with their art. Inspired by surrealist poetry, ancient magik, and Beat authors, these artists were not here to be loved (though many of them were, and remain, highly regarded) they were here to test the boundaries of what popular music could be and what it could achieve. Eschewing punk’s rudimentary three-chord chug, these bands set their controls for the heart of the beast, challenging audiences, ripping up rule books and creating some of the most exciting music that Britain has ever produced.
The Sound of Progress captures various live performances with the most exciting being Test Dept. who are filmed in a deserted building in Amsterdam. They pummel the audience with industrial noise whilst also managing to find grooves in the storm which you as an audience member can latch on to and ride. Foetus on the hand comes across quite contrarian as Jim Thirlwell discusses in his interview the lack of image and his opposition to such things yet when he enters the stage he is draped in classic rock ‘n’ roll attire (dark sunglasses, leather jacket etc).
(c) COLD SPRING / ALEXANDER OEY 2016/1988
Reissue of classic documentary focusing on a vital sub-culture that blossomed in the mid-late eighties.
Then we have Coil. Interviewed in Peter ‘Sleazy’ Christopherson and John Balance’s home in Chiswick, and outside the studio where they were recording the classic ‘Horse Rotorvator’ album the trio (including Stephen Thrower) discuss dream diaries, the nature of interviews themselves and the process of writing. These interviews are the highlight of the film as it is a real pleasure to see the sadly deceased Balance and Christopherson speak and discuss the inner workings of the band. It is also rather bittersweet as Balance discusses the need to invoke madness whether that be through LSD or schizophrenia to create art as it “makes you stronger”. Knowing the demons he faced throughout his life, and how it would end make this section tough viewing.
The Sound of Progress is vital watch for anyone interested in the esoteric counter-culture. It shows a movement that impacted so many at the time (and continues to do so via the albums that these artists released) and still resonates to this day. When the Test Dept. talk about the right wing establishment and how a challenge from the Left is needed they could be talking about the very days we find ourselves in now.
A great film and one that is highly recommended. –Simon Tucker
John Balance, Peter Christopherson, 1985
Sistem son derece gelişkin, had safhada acımasızdı ve insan kurban edilmesine dayanıyordu. Tanrılara kanlarını sunmadıkları takdirde güneşin doğmayacağına ve dünyanın sona ereceğine inanıyorlardı. Burada da durum aynen bu, sadece her şey daha sinsice ve gizli kapaklı.
Coil, John Balance tarafından 1982 yılında, dahil olduğu ve bas, vibrafon ve çeşitli Tibet çalgıları çaldığı Psychic TV ile eşzamanlı bir proje olarak kuruldu. 1984’te Psychic TV’nin kurucularından Peter ‘Sleazy’ Christopherson’la birlikte tamamen Coil üzerine odaklandı.
Christopherson, TG ile Psychic TV’de yer almasının yanı sıra, yetmişlerin Led Zeppelin, Yes ve Pink Floyd gibi ‘süpergrup’ların plak kapaklarını yapan Hipgnosis tasarım grubunun da bir parçasıydı.John Balance daha önce Current 93’te David Tibet ve Fritz Haaman ile çalışmıştı. Coil’in Scatology albümünde, ikiliye Clint Ruin ve Virgin Prunes’dan Gavin Friday katıldı. Coil aynı zamanda Derek Jarman’ın yönettiği The Angelic Conversation filminin müziklerini yaptı, Tainted Love için yaptıkları yorumun videosu New York’taki Çağdaş Sanat Müzesi’nde uzun süre gösterildi. Coil 1986’da Boyd Rice ile kısa bir uzunçalar, 1987’de de Horse Rotorvator adlı uzunçaları çıkardı.
Coil ‘The Sound of Progress’ Photo Gallery, 1985
Coil nedir?
Sleazy: En basit ifadesiyle, müzik çalışmalarımızdır. Müzikten başka şeyler de yapıyoruz, ama müzikle yaptığımız deneyler için bu ismi kullanıyoruz. Temelde ben ve John’dan ibaret, lakin başkalarının yardımlarına da başvuruyoruz. Bu anlamda, sanırım kuruluşu ve dayanışmacı yönü itibariyle Psychic TV’ye benziyor. Coil (sarmal; gürültü patırtı, hengame; bobin) aynı zamanda bir şifredir. Gizli bir evrenselliktir. Bütün olarak mevcut olmayan bir şeye ilişkin bir anahtardır, bir büyü, bir sarmaldır. Dişi bir dairenin etrafındaki yılan SHtsidir. Bir çifte sarmaldaki kasırgadır. Elektrik ve elementlerdir, atonal ses ve yabani şiirdir. Saplantılar için bir araçtır. Kabbulah ile Khaus’tur. Thanatos ile Thelema’dır. Başmelekler ile Deccallerdir. Hakikat ve ince eleyip sıkı dokumaktır. Tuzaklar ve yolunu şaşırmadır. Çocuksu, asli itaatsizliktir.
Coil ismi nereden çıktı?
Sleazy: İrticalen seçtim, sonra bunun aslında gürültü anlamına geldiğini öğrendim. Ayrıca sarmal, elektrik bobini ve ….. gibi anlamlara geldiğini öğrendim. Sarmal döngüsel bir mikro/makrokozmik biçimdir. DNA’lardan sarmal samanyollarına dek. Asli bir semboldür. Minik ve hoş bir sözcük.
Kullandığımız Kara Güneş Isadore Ducasse’nin Maldoror’undan gerçeküstücü bir semboldür. 10 şuası var (5×2). Coil esasen bir ikilidir ve beş Horus’un sonsuzluğunun, yani şu ânın [şimdiki zamanın] rakamıdır. Mevcut sonsuzluğun sembolleri ve işaretleriyle tamamen uyumlu müstesna bir mitolojimiz var. Bunun kamu önündeki imajımızın önemli bir parçası haline gelmesinin gerekliliğine inanmıyoruz; yoksa yanlış yorumlamalar, gereksiz ve yanlış taklitler ortaya çıkabilir. Sükûnet ve gizlilik. Nihayetinde, yeni çağa en çok uygun düşen Horus imgesi parmağı dudaklarında duran ‘fatih çocuk’ imgesidir, sükûnetin işaretidir.
‘Scatology’ (dışkıbilim) albümünün isminin ardında ne yatıyor?
Sleazy: Tıbbi anlamda dışkıbilim insan bokuna duyulan saplantıdır ya da eski usül sözlüklerin ediğince, “Hayvani isteklere ve temel güdülere ilişkin bir saplantı”dır. Yani bu ikisinin bir birleşimidir.
Niye bunu albüm isminde kullanacak kadar önemli gördünüz?
Sleazy: ‘Scatology’ eğlenmek için dinlenebileceği gibi, albümdeki parçaların isimleri normalde biraz edepsiz bir şekilde insanların dikkatini cezbetmeye çalışır, aynı esnada, albümün havasını biraz olsun çıtlatır. Bence iyi bir isim, albümdeki şarkıların çoğu, ya sözleriyle ya da havalarıyla, en temel insani güdülere gönderme yapıyor. Gayet uygun görünüyor. ‘Salvador Dali’nin Ağza Alınmaz İtirafları’nda Dali’nin “Götdeliğinin Hümanizmi” ile dediği şeydir.
Coil ‘The Sound of Progress’ Photo Gallery, 1985
“…örgütlü kilise insanları kontrol etmek ve kendi siyasi hedeflerini yaygınlaştırmak üzere ayinlere ilişkin bilgisini istismar eder. Şurası kesin ki bu ülkede son bin yılda kilise kâr ve insanların üzerindeki kontrolünü artırmak üzere siyasi bir makina olarak çalışıyor. Kanımca kilise liderlerinin konumlarını bu şekilde istismar etmesi çok acı verici, çünkü Kuzey İrlanda’da, Güney Amerika’nın tamamında, İspanya’da ve Uzak Doğu’nun çoğunda pek çok insanı s*kip attılar.”
Ayinler sizce niye önemlidir?
Sleazy: İnsanların çoğunun hayatı anlam katan şeylerden yoksun. Biraz burnu büyükçe gelecek belki ama, kanımca bire bir gündelik ihtiyaçlara karşılık gelmeyen şeyleri yapmanın ve bir yandan da diğer ihtiyaçları temin etmenin verdiği tatmin, kesinlikle bunu denemelerinin başka insanlara da ilginç geleceğini bana düşündürtüyor. Diğer insanların nasıl yaşaması gerektiğini düşünürken, dinlerin yaptığı gibi “Şunu yapmalısın” gibi şeyler söylemek yerine, ancak kendinizi örnek olarak alabilirsiniz.
Ayinin bunu uygulayan kişiler tarafından tasarlanması önemli midir?
Sleazy: Zannetmiyorum, milyonlarca kişi katolik ayinlerinden istifade ediyor.
J Balance: Ya da Japon çay ayinlerinden. Zen felsefesine göre her an bir anlama gelir. Kanımca bu çok daha zengin bir yaşam tarzı, üstelik onlara kim ve nerede olduklarına dair bir farkındalık sağlıyor. Oysa Batı’daki ayinler, özellikle de Avrupa ve İngiltere’dekiler kilisenin tekelinde. Oysa insanlar her daim bazı ayinleri uyguluyor; İngilizler ruh çağırma, uzgörü ve nazar gibi saplantılara sahiptir. Bütün bunlar vardır ve uygulanmaktadır, ama niyeyse insanlar bunlardan utanç duyar ve kilise tarafından temsil edilmeyi yeğler. Kanımca bunun nedeni kilisenin güç ve servete dayalı pek şaaşalı gösteriler yapan zengin bir örgüt olmasıdır.
Japon Çay Ayini gibi şeyler kilisenin düzenlediği ayinlerden ne anlamda farklıdır?
Sleazy: Bireyde yarattığı etki açısından aralarında pek bir fark yoktur. Farkları şudur; örgütlü kilise insanları kontrol etmek ve kendi siyasi hedeflerini yaygınlaştırmak üzere ayinlere ilişkin bilgisini istismar eder. Şurası kesin ki bu ülkede son bin yılda kilise kâr ve insanların üzerindeki kontrolünü artırmak üzere siyasi bir makina olarak çalışıyor. Kanımca kilise liderlerinin konumlarını bu şekilde istismar etmesi çok acı verici, çünkü Kuzey İrlanda’da, Güney Amerika’nın tamamında, İspanya’da ve Uzak Doğu’nun çoğunda pek çok insanı s*kip attılar.
J Balance: Çok aşikar bir örnek olan Azteklerde, toplumun tamamı dili ve güneşin batmasını nasıl önleneceğini bilen rahiplerin kontrolü altındaydı, böylelikle nüfusun her bir bireyi üzerinde mutlak bir kontrol sağlamışlardı. İnsanlar belli şeyleri yapmazlarsa öleceklerine inanıyordu. Sistem son derece gelişkin, had safhada acımasızdı ve insan kurban edilmesine dayanıyordu. Tanrılara kanlarını sunmadıkları takdirde güneşin doğmayacağına ve dünyanın sona ereceğine inanıyorlardı. Burada da durum aynen bu, sadece her şey daha sinsice ve gizli kapaklı.
Ayinin enerjisi kişinin içinden mi çıkar yoksa başka kaynaklardan elde edilebilir mi?
J Balance: Nereden geldiği pek de önemli değildir. Mesele iş görmesi, gücün çağırılabilmesi, üretilmesidir, bunu kullanabilir, manipüle edebilir, yönlendirebilirsiniz, dolayısıyla nereden çıktığını bilmeniz gerekmez.
Niye insanların çoğu bir ayini ya da büyüyü şeytani bir şey olarak görür?
Sleazy: Bilinmeyenden duyulan korku. Temelde bunun nedeni kilisenin ayin yapan diğer insanları denetimlerine yönelik bir tehdit olarak görmesidir.
J Balance: Bir tekel olarak kalmak isterler, bu yüzden diğer her şey kötü veya şeytanidir, bunlara bulaşırsanız cehenneme postalanırsınız. En basitinden Hristiyanlık propagandası. İngiltere’de paganlık güçlü köklere sahiptir ve kilise her daim bunu yok etmeye çalışmıştır. Başta pagan tapınaklarını etkisizleştirmiş, ardından buralarda kiliseler inşa etmiş, sonra da cadıları yakmış ve dini yasaklar uygulamıştır. Bunu yok edemeseler de insanları pagan mirasından uzaklaştırmak üzere hakir görme ve korkutma yöntemlerine başvurmuştur. Şeytan Pan, Cernos, kalkık aletli tanrılar gibi fallik, ne iyi ne kötü doğa tanrılarının Hristiyanlığa bir uyarlanışıdır sadece. Hristiyan kilisesi cinselliğe hep mesafeli yaklaşmıştır; alttan alta yürüyen paganlık ise tamamen bastırılamadığı için yaşamasına göz yumulmuştur. Şeytan pagan cinselliğinin bir temsilidir, Hristiyan unsurlar işe karışmasına rağmen insanları cezbetmesinin nedeni budur.
Sleazy: Şu sıra altmışlar ve yetmişlerdeki serbestliğe,özellikle de cinselliğe karşı sağcı bir tepki söz konusu. On yıl zarfında kiliseye yönelik ilgide bir canlanma başlarsa hiç şaşırmam.
Sizce Coil sahnede TG’den ciddi şekilde farklılaşacak mı?
Sleazy: Tabii, canlı çalmakta sorun şu ki her şeyin üç aşağı beş yukarı o ân orada yapılması gerekiyor. Ne var ki TG’de hiç kimse gerçek anlamda harbi müzisyen değil. Bu da temelde sizin seçeneklerinizi sahnede neler yapabileceğinize indirgiyor. Önceden hazırladığınız kayıtlara bel bağlayabilir, elinizden gelenin en iyisini icra edebilir ya da misafir müzisyen davet edebilirsiniz. Lakin bu seçeneklerin hiçbiri bana makul gözükmüyor. TG’nin tam olarak yaptığı sahnede elinden geleni yapıp, tamamen yeniden üretilebilir ve kulağa ilginç gelecek sesler üzerinde çalışmaktı. Artık öyle bir noktaya gelmiştik ki tıkandık ve gruptan ayrıldık.
1983’te Psychic TV ile çıktığımız konserlerde de TG’den çok fazla ileri gidemedik. İyi bir müzisyen olan, doğru dürüst gitar çalabilen Alex vardı grupta, ama iyi müzisyenlerle verdiğimiz konserler bile onların kişisel eğilimlerini yansıtır olmuştu. Dolayısıyla Psychic TV konserleri sonuçta mesela Velvet Underground’a benzemeye başladı, ki bu bana pek de bir ilerleme gibi gelmiyordu.
J Balance: Konserde ilginç fikirler oluşsa da, bunlar kabalaşıyor ve gürültü etkeni çok öne çıkıyordu, sonuçta fikirler fazlasıyla sulandırılıyordu. Demek istediğim albümleri zaten dinlemiş insanlar için sorun yoktu, derdimizin farkındaydılar, lâkin durum belli bir fikre dayalı bir çeşit kontrollü gürültüden pek öteye geçemiyordu. Üzerinde kafa patlattığında durum makuldu belki, ama yanlış olan bir şeyler vardı.
Sleazy: Hiç konser vermedik çünkü sahnede neyi nasıl yapacağımızla ilgili sorunu çözememiştik. Pek çok grubun yaptığı gibi biz de sırtımızı hazır kayıtlara dayayabilirdik, fakat insanlar cidden o yoğun atmosferi, o adrenalini istiyor, bunu hazır kayıtlarla sağlayabilir miyiz bilmiyorum.
Throbbing Gristle’ın arkasında yatan amaç sizce neydi?
Sleazy: İnsanların fiziksel olarak tepki vermelerini sağlamanın gerçekten mümkün olup olmadığını görebilmek. Ayrıca entelektüel ve sanatsal tutkularımıza yeni bir biçim vermeye uğraşıyorduk, çünkü bundan önce hiç müzik yapmamıştık. Ayrıca eğlenmek ve düzüşebileceğimiz gençlerin ilgisini çekmek. İnsanlar genelde niye grup kurarsa aynı gerekçeler bizde de geçerliydi. (gülüyor)
İşitilemeyen ses diye bir şey var mı gerçekten?
Sleazy: Efendim? (gülüyor) Bütün o muhabbetin arkasında yatan kuram şu, eğer bir şeyi çok düşük bir seviyede ya da geriye doğru çalarsanız, ya da ekranda anlık görüntüler verirseniz, bilinçaltı bunları alır ve anında tepki verir. Ama bunun işe yaradığına dair elimde hiçbir kanıt ya da bilgi yok. Rolling Stones’un ‘Their Satanic Majesty’s Request’ albümünde, gizlenmiş ve ancak geriye doğru dinlendiğinde duyulan “Şeytana Katıl” falan gibi bir şeyler denildiği söylenir. Yani bence bunların hepsi zırvalığın daniskası.
J Balance: Kayıt ve çoğaltım kalitesi açısından albümler henüz çok kabalar, bunlarla bilimsel deneyler yapmak henüz mümkün değil. Kanımca holophonics çok daha ilginç. Stevo büyük bir üçkağıt çevirmekle suçlandı, bu sistemi geliştiren Zuccarelli de öyle. Holophonics sayesinde bilinçaltına hitap eden atmosferik sesler üretebildik, bir odanın veya bir mağaranın mekansal sınırlarının ve içindekilerin hareketlerinin hissini yansıtan özel kayıtlar elde edebildik. Lakin benliğin çok derinlerinde bir etki yarattığı söylenen işitme eşiğinin altındaki seslerle ilgili hâlâ büyük kuşkulara sahibim. Bilinçaltı, gizlenmiş mesajlar, kesyapıştırlar, endüstriyel grupların ele aldığı konular gibi şeylerin hepsi Burroughs’un ‘The Job’ ve ‘The Electronic Revolution’ından çıkıyor ve aşırı şekilde kullanıldılar… Çok da başarılı değiller. Rough Trade’in falan bütçeleriyle doğru dürüst ses araştırmaları yapmak pek mümkün değil. Sahte bir bilim havasındalar, hiçbir alakamın olmasını istemediğim tırışka bir niteliğe sahipler. Daha ziyade, bilinçli bir şekilde kararsız müzikal eğilimler içeren sapkın bir ses üreticisi olarak algılanmayı yeğlerim. Bütün bu grupların derdine tasasına saygı duyuyorum, lâkin bu olanaklılıkların saflığı ya da dayandıkları amaçlar plağa geçerken yok olup gidiyor.
Fikirlerinizin yayılması için sizce en iyi araç müzik mi?
Sleazy: Hayır, kanımca filmler ve televizyon çok daha etkili çünkü bunlar hepimizi en derinden etkiliyor. Koku ve dokunma duyularına da hitap edebilirseniz, daha da güçlü bir etki yaratırsınız.
Stüdyodaki kayıt süreciniz önceki çalışma tarzınızdan çok farklılaşabiliyor mu?
J Balance: Coil’de işin omurgasını kendimiz şekillendiriyoruz, istiyorsak başkalarıyla birlikte çalışıyoruz. PTV ise daha doğaçlamaya dayalıydı, her şey çalışmalarda irticalen ortaya çıkardı.
Sleazy: Lâkin içinde yer aldığımız PTV albümlerinin hepsi temelde şu an bizim çalıştığımız şekilde, yani önce bir ritim belirleyip ardından buna uygun düşen şeyleri üstüne ekleyerek yapıldı.
Sizce toplumu müzikle değiştirmek mümkün mü?
Sleazy: Hayır, bence müzikle hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.
J Balance: Ama yine, mesela Crass gibi bir grup müziklerinin değil bunun yanı sıra verdikleri mesajların böyle bir etki yarattığını söyleyebilir. Ağır mesaj vermek konusunda büyük soru işaretlerine sahibiz, ama bir hayat tarzımız var ve bir sürü şeyi değiştirmek istiyorum. Kesinlikle albümleri ile hayat tarzları çok ayrı düşen Ultravox gibi değiliz. Bir albümden hoşlansanız ve bunu yapan kişilerin sizin karşı olduğunuz bir şeyler yaptığını duysanız, muhtemelen o albümü aynı gözle dinlemezsiniz.
İyi de müziğin kendine has özelliklere göre değerlendirilmesi gerekmez mi?
J Balance: Sadece şarkılara bakılarak bunun yapılabileceğini sanmıyorum. Şarkıların beli bir gerçekçilik taşıması gerekir, ki insanlar bu ikisini bağdaştırır.
Sleazy: Zor bir soru, çünkü bu ‘piyasa’nın içinde uzun yıllardır bulunan biri olarak, müziğine saygı duyduğum ama kendisine saygı duyamadığım bir sürü kişiyle tanıştım. Bu tabii onların müziğini algılayışımı etkiledi.
Şu sıra dans müziği yapıyor olmak tuhafınıza gidiyor mu?
J Balance: Dans müziği mi yapıyoruz?
Sleazy: Throbbing Gristle ‘Twenty Jazz Funk Greats’i yaptığında, burada o biçime ilişkin daha basmakalıp bir şey yapmak amaçlanmıştı, ama tam anlamıyla başarılı olmadı çünkü bunun nasıl yapılacağını bilmiyorduk. Hâlâ da bilmiyoruz, sadece biraz daha hızlı, atak, ritmik şeyler yapmak istedik. Ama kesinlikle bir dans albümü yapmak gibi bir niyetimiz yoktu, çünkü buna yeltensek eminim ortaya berbat bir şey çıkardı.
J Balance: Bu tamamen ne şekilde dans edeceğinize bağlı. Bence The Birthday Party dans müziği yapıyordu, ama bu pek diskolarda çalınabilecek tarzda bir şey değildi.
Bazı grupların etrafında gelişen kültler hakkında, misal TG ve PTV’de gündeme gelen saç kesimi ve giyim tarzı öykünmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
J Balance: Koyun gibi taklit edilen her şey değersizdir.
Sleazy: Belli bir şekilde giyinip, kendi yolunda ilerlerken benzer sonuçlara varmış insanlara rastlamak başka bir durumdur. Ama sırf idölünüz ya da kahramanınız giyiyor diye bir şeyleri giymek cidden garabet bir durum, hatta biraz da sağlıksız ve azcık da zevksiz bir tavır. Mesela şu Marc Almond kopyaları, oysa Marc’ın kendisi muhteşemdir.
Bowie kopyaları da aynı. Bu ayrıca ironiktir çünkü biz PTV’deyken grubun mesajlarından biri de düşüncenin özgürleşmesi ve bu tarz şeylerden paçayı sıyırmaktı. Şu an yaptıklarına dair bir şey söyleyemem çünkü yollarımız ayrıldı, yolları açık olsun, ama şahsen bunun bir parçası olarak kalmam mümkün değildi.
Coil ‘The Sound of Progress’ Photo Gallery, 1985
Yaptıklarımızın çoğu ve hayat tarzımız muhtemelen halkın çoğuna tuhaf gelecektir, çünkü en basitinden onların alışkanlıklarının dışındadır.
Coil için imaj ne derece önemli?
Sleazy: Coil için bu tarz bir imaj oluşturmadık. Her ne kadar aşikâr bir şekilde normale pek uymayan ilgi alanlarımız varsa da, bir imaj oluşturmak gibi bir derdimiz olmadı. Pek çok açıdan bu aleyhimize oldu çünkü arada sırada söyleşi yaptığımızda insanlar cidden ne soracaklarını bilemiyor.
J Balance: Kolaylıkla PTV’den kalma malzemeleri kullanabilir, aynı tarzda çalabilirdik, fakat bazı yönleriyle hâlâ yakınen ilgilenmemize rağmen bilinçli bir şekilde bu tarzdan uzak durmaya çalışıyoruz. Her şeyden kendimizi yalıtma gayretindeyiz. Kanımca bu bir şekilde bizim imajımız haline gelebilir. Sanırım kimileri de gay oluşumuzu öne çıkarıp bizi -hep bu şekilde anılan Bronski Beat gibi bununla özdeşleştirmeye çalışabilir.
Sleazy: Bu aslında iki boyutlu nesnelere indirgenmemize izin vermememize bağlı. Cinsellik her ne kadar yaptıklarımızın önemli bir parçasıysa da, hiçbir şekilde yegâne parçası değil ve bunu bir sınırlama olarak görmüyorum.
Niye pek çok kişi TG ile PTV’nin kullandığı kafatası vb. gibi imgelerden çok rahatsız oluyor?
Sleazy: Sanırım bunun nedeni imgelemimizde farklı bir çıkış noktasına, farklı bir yoruma dayanmamız. Yani belki klişe olacak ama, tamamen metruk yerlerde kendimi evimde ve çok mutlu hissediyorum. Eğer insanların Berlin duvarı falan gibi fotoğraflardan ödleri kopuyorsa, nasıl bir yaşam sürdürdüklerini ve bundan ne diye korkacaklarını cidden kavrayamıyorum, çünkü bu imgeler bana gayet olağan gözüküyor.
Yaptıklarımızın çoğu ve hayat tarzımız muhtemelen halkın çoğuna tuhaf gelecektir, çünkü en basitinden onların alışkanlıklarının dışındadır. Muhtemelen anneme de çok tuhaf gelecektir. Duvar kağıdımız yok, her yer fare boku kaynıyor, tamamen farklı bir hayat tarzı. Ama insanların ödlerinin patlaması bunların gerçekliğinden değil bu şeyleri yorumlama tarzlarından kaynaklanıyor. Birinin sizi elinizde bir kafatası tutarken gösteren bir fotoğrafı yorumlaması kolaydır, lâkin bu sizin illa şeytana taptığınızı ya da bir ölü sevici olduğunuzu göstermez. Yanlış olan onların yaptıkları yorumlar. Annem burada yaşasa, bir süre sonra muhtemelen her şey ona çok normal gözükecek ve hoş biri olup olmadığıma dair daha gerçekçi bir değerlendirmede bulunacaktır.
Bazı gazetelerin ve medyanın yaptıkları çok tehlikeli çünkü çok kolaylarına geliyor. “Edepsiz Papaz”, “Zührevi Hastalıklar Hastanesi” falan gibi müstehcen konuları işleyerek gazete satacaklar. Lâkin müstehcenlik hep para etmiştir. Yani Boy George, Sex Pistols falan hepsi sapına dek pompalanmıştır. Ama hiçbirimiz, hatta Gen bile dikkat çekmek için edepsizlik yapmamıştır, yaptıkları doğal seyrinde cereyan etmiştir. Bu kanımca bambaşka bir şey. Metroda hiçbir alâkanız olmadığı ve muhtemelen hoşlanmayacağınız insanları gördüğümde, onlarla bir alıp veremediğim yoktur. Onlara karşı edepsizlik yapmaya bile değmeyeceğini düşünmüyorum. Sadece keşke olmasalar diye geçiriyorum içimden.
Coil hakkında bilinmesi gereken başka bir şey var mı?
Sleazy: Ayinlerin üzerinde çok durduk, bu yaptıklarımız hakkında ortaya doğru bir tablo çıkarır mı emin değilim. Çünkü bu hayatımızın bir parçasıysa da, ismimizin bunun gençler arasında yayılmasına çalışıyormuş gibi anılmasını istemeyiz. Temple Ov Psychic Youth diğerlerine ayinleri tanıtmak üzere yapılmış bir girişimdi. Hâlâ bunun bir parçası olarak anılmak istemem, çünkü insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemek benim üstüme vazife değil. Ama fikrimi sorarlarsa, söylerim.
Mais qu’est-ce que Monsieur Charavay? se demandait Etienne Cabet en 1841 lorsque le jeune Gabriel Charavay publia son journal communiste et matérialiste L’humanitaire, «le premier organe communiste libertaire et l’unique en France pour quarante ans encore» selon l’historien Max Nettlau.
Gabriel Charavay (Lyon 1818-Paris1879) a vécu 8 quai du Louvre les cinq dernières années de sa vie de libraire et d’éditeur engagé. Mort à cette adresse le 22 mai 1879, il est un ancêtre d’Antoine Paris bouquiniste et éditeur à son tour au 8 quai du Louvre près d’un siècle et demi plus tard.
G. Charavay, né à Lyon en 1818, s’était fait connaître sous la monarchie de juillet par la publication de l’Humanitaire, journal éphémère mais dont la place est de premier ordre dans le mouvement révolutionnaire.
Maurice DOMMANGET Auguste Blanqui et la révolution de 1848, Paris Mouton La Haye 1972.
Libraire et éditeur, homme politique révolutionnaire, proche de Blanqui, collectionneur, bibliographe expert en autographes, publiciste, directeur de journaux, Gabriel Charavay commence sa vie professionnelle bonnetier parmi les canuts révoltés de Lyon. Né comme Marx en 1818, il s’engagera très jeune dans la lutte politique. Il publiera des manifestes communistes et matérialistes dès l’âge de 22 ans. Combattu et traduit devant la justice par trois régimes pour société secrète, provocation à des crimes et délits, il subit leur répression pendant vingt ans. Cité devant la Cour des Pairs. Condamné politique à 23 ans. Prison à Doullens. Participe très activement à Lyon à la révolution de 1848, résiste à Louis-Napoléon Bonaparte, survit cinq ans au bagne de Belle-Île sous le Second empire, avec Barbès et Blanqui. Enfin après l’attentat d’Orsini, connaît la déportation en Algérie.
Marié à une jeune orpheline qui a vingt ans de moins que lui, il rencontre Pierre Larousse, collabore au Grand Dictionnaire universel du 19ème siècle. Associé quelques années à son frère aîné Jacques, libraire expert réputé en autographe, il s’installe à Paris dans le quartier latin où il fonde enfin une famille et des revues pour collectionneurs bibliophiles.
Les Charavay, une dynastie de libraires des XIXème et XXème siècles.
ANTOINE le père, engagé à 16 ans avec Bonaparte en Egypte. JACQUES l’Aîné, huissier, libraire ami du père d’Anatole France. JEAN bonnetier, libraire associé de ses frères.. MARIN ETIENNE archiviste réputé, expert paléographe auprès des tribunaux, témoin aux procès Dreyfus, fils aîné de Jacques et ami d’enfance d’Anatole France. EUGENE directeur du journal L’Imprimerie. NOEL fils de Jacques, GABRIELLE fille de Gabriel, héritiers du XXème siècle.
En 1944 Michel CASTAING reprend la succession des frères et fils Charavay, établie 3 rue de Furstenberg à Paris, spécialisée en lettres, autographes et documents historiques. C’est son fils Frédéric ancien professeur d’histoire, qui lui a succédé.
« Les catalogues de ventes de livres ou d’autographes des librairies et de ventes publiques, en raison de l’intérêt historique et de la qualité qu’ils présentent, ont acquis au fil des années leurs lettres de noblesse, notamment dans le domaine de l’érudition depuis les libraires parisiens de Bure et Charavay, et ont contribué à l’élaboration d’une science nouvelle, la bibliographie… Le premier catalogue de librairie conservé date de 1841, il vient d’Angleterre et émane du libraire londonien Henri G. Bohn ; pour la France notre collection commence en 1845, avec le libraire parisien Jacques Charavay. »
Archives Nationales, Introduction à l’Inventaire de la sous-série ABXXXVIII.
Du journal L’Imprimerie à Grosse victime magazine wikipedia.org/wiki/Gabriel Charavay
Espace Seven Galerie De Vos (2014)
La malédiction des peintures maudites du peintre maudit à la galerie SEVEN (2013)
Antoine Paris
LE COLONEL (2014)
A. Paris
But what is Monsieur Charavay? asked Etienne Cabet in 1841, when the young Gabriel Charavay published his communist and materialist journal L’humanitaire, “the first libertarian communist organ and the only one in France for another forty years”, according to historian Max Nettlau.
Gabriel Charavay (Lyon 1818-Paris1879) lived at 8 quai du Louvre for the last five years of his life as a committed bookseller and publisher. He died at this address on May 22, 1879, and was an ancestor of Antoine Paris, a bookseller and publisher in his turn at 8 quai du Louvre almost a century and a half later.
G. Charavay, born in Lyon in 1818, had made a name for himself under the July monarchy with the publication of L’Humanitaire, a short-lived newspaper that played a key role in the revolutionary movement.
Bookseller and publisher, revolutionary politician, close friend of Blanqui, collector, bibliographer and autograph expert, publicist and newspaper editor, Gabriel Charavay began his professional life as a hosier among the rebellious canuts of Lyon. Born like Marx in 1818, he became involved in the political struggle at an early age. By the age of 22, he was publishing communist and materialist manifestos. Fought and brought to justice by three regimes for secret society, provocation to crimes and misdemeanors, he endured their repression for twenty years. Summoned before the Court of Peers. Sentenced to 23 years’ imprisonment. Imprisoned in Doullens. Very active in Lyon during the 1848 revolution, resisted Louis-Napoléon Bonaparte, survived five years in the Belle-Île penal colony under the Second Empire, with Barbès and Blanqui. After the Orsini assassination attempt, he was deported to Algeria.
Married to a young orphan twenty years his junior, he met Pierre Larousse and worked on the Grand Dictionnaire Universel du 19ème siècle. After a few years in partnership with his older brother Jacques, a bookseller and renowned autograph expert, he moved to the Latin Quarter of Paris, where he eventually founded a family and magazines for bibliophile collectors.
The Charavays, a dynasty of booksellers in the 19th and 20th centuries.
ANTOINE, the father, enlisted at 16 with Bonaparte in Egypt. JACQUES the elder, bailiff, bookseller and friend of Anatole France’s father. JEAN BONNETIER, bookseller and partner of his brothers. MARIN ETIENNE, famous archivist, expert paleographer, witness at the Dreyfus Trials, Jacques’ eldest son and Anatole France’s childhood friend. EUGENE Director of the newspaper L’Imprimerie. NOEL son of Jacques, GABRIELLE daughter of Gabriel, heiress of the 20th century.
In 1944, Michel CASTAING took over from the Charavay brothers and Charavay, established at 3 rue de Furstenberg in Paris, specializing in letters, autographs and historical documents. His son Frédéric, a former history teacher, succeeded him.
“Over the years, book and auction sales catalogs have acquired their letters of nobility, particularly in the field of erudition. Since the Parisian booksellers Bure and Charavay, they have contributed to the development of a new science: bibliography. The first surviving bookshop catalog dates back to 1841. It comes from England, from the London bookseller Henri G. Bohn; for France, our collection begins in 1845 with the Parisian bookseller Jacques Charavay.”
« Les catalogues de ventes de livres ou d’autographes des librairies et des ventes publiques ont acquis au fil des années leurs lettres de noblesse, notamment dans le domaine de l’érudition. Depuis les libraires parisiens Bure et Charavay, ils ont contribué à l’élaboration d’une science nouvelle : la bibliographie. Le premier catalogue de librairie conservé date de 1841. Il vient d’Angleterre et émane du libraire londonien Henri G. Bohn ; pour la France, notre collection commence en 1845 avec le libraire parisien Jacques Charavay. »
Archives Nationales, Introduction à l’Inventaire de la sous-série ABXXXVIII.
Les amants tristes . Léo Ferré .
Écoute bien le chant de cet enfant maudit Que tu croiras ton mec et qui n’est qu’un mirage Oublié par ma mère au fond d’une poubelle
Léo Ferré, les amants tristes
Antoine Paris / Grosse Victime vol. 12
Peki ama Mösyö Charavay kimdir? diye soruyordu Etienne Cabet 1841’de, genç Gabriel Charavay, tarihçi Max Nettlau’ya göre “ilk özgürlükçü komünist yayın ve kırk yıl boyunca Fransa’daki tek yayın organı” olan komünist ve materyalist L’humanitaire dergisini yayınladığı günlerde.
Gabriel Charavay (Lyon 1818-Paris 1879) hayatının son beş yılında 8 quai du Louvre’da yaşamış, kendini işine adamış bir kitapçı ve yayıncıdır. Bu adreste 22 Mayıs 1879’da öldü ve yaklaşık bir buçuk asır sonra 8 quai du Louvre’da kitapçılık ve yayıncılık yapan Antoine Paris’in atasıydı.
1818’de Lyon’da doğan G. Charavay, Temmuz monarşisi döneminde, devrimci harekette kilit bir rol oynayan kısa ömürlü bir gazete olan L’Humanitaire’i yayınlayarak adını duyurmuştu.
Kitapçı ve yayıncı, devrimci bir politikacı, Blanqui’nin yakın arkadaşı, koleksiyoncu, imza konusunda uzman bir bibliyograf, yayıncı ve gazete editörü olan Gabriel Charavay, meslek hayatına Lyon’da isyan halindeki kanutlar arasında bir çorap işçisi olarak başladı. Marx gibi 1818’de doğdu ve çok erken yaşta siyasi mücadeleye katıldı. Henüz 22 yaşındayken komünist ve materyalist manifestolar yayınladı. Üç rejim tarafından gizli cemiyetler ve suç ve kabahatlere teşvik suçlarından yargılanmış ve yirmi yıl boyunca bu rejimlerin baskısına katlanmıştır. Akiller Mahkemesi’ne çağrıldı. 23 yıl hapse mahkum edildi. Doullens’de hapsedildi. Lyon’daki 1848 devriminde çok aktif bir rol aldı, Louis-Napoléon Bonaparte’a direndi, Barbès ve Blanqui ile birlikte İkinci İmparatorluk döneminde Belle-Île ceza kolonisinde beş yıl hayatta kaldı. Son olarak, Orsini suikast girişiminden sonra Cezayir’e sürüldü
Kendisinden yirmi yaş küçük genç bir yetim kızla evlendi, Pierre Larousse ile tanıştı ve 19. yüzyılın Büyük Evrensel Sözlüğü üzerinde çalıştı. Birkaç yıl ünlü bir kitapçı ve imza uzmanı olan ağabeyi Jacques’ın yanında çalıştıktan sonra Paris’in Latin Mahallesi’ne taşındı ve burada bir aile kurarak sahaf koleksiyoncuları için dergiler çıkardı.
Charavays, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşamış bir kitapçı hanedanıdır.
Baba ANTOINE, 16 yaşında Bonaparte ile Mısır’da askere alındı. Yaşlı JACQUES, icra memuru, kitapçı ve Anatole France’ın babasının arkadaşı. JEAN BONNETIER, kitapçı ve kardeşlerinin ortağı. MARIN ETIENNE, ünlü arşivci, uzman paleograf, Dreyfus Davaları’nda tanık, Jacques’ın büyük oğlu ve Anatole France’ın çocukluk arkadaşı. EUGENE L’Imprimerie gazetesinin müdürü. NOEL Jacques’ın oğlu, GABRIELLE Gabriel’in kızı, 20. yüzyılın varisi.
1944 yılında Michel CASTAING, Charavay kardeşlerden görevi devraldı ve Charavay, Paris’te 3 rue de Furstenberg’de kuruldu ve mektuplar, imzalar ve tarihi belgeler konusunda uzmanlaştı. Eski bir tarih öğretmeni olan oğlu Frédéric onun yerine geçti.
“Yıllar geçtikçe, kitap ve müzayede satış katalogları, özellikle ilim alanında asalet mektuplarını aldılar. Parisli kitap satıcıları Bure ve Charavay’dan bu yana, yeni bir bilimin gelişmesine katkıda bulundular: bibliyografya. Günümüze ulaşan ilk kitapçı kataloğu 1841 yılına aittir. İngiltere’den, Londralı kitapçı Henri G. Bohn’dan geliyor; Fransa için koleksiyonumuz 1845’te Parisli kitapçı Jacques Charavay ile başlıyor.”
Vernissage le 7 février, expo du 7 au 27 !
Restez à l’écoute pour les dernières mises à jour !
Le légendaire salon de la micro-édition Vendetta ouvre ses portes pour la nouvelle saison, chers commi-maniacs. Le compte à rebours a commencé pour l’événement que vous pourrez visiter entre le 12 et le 13 octobre.
Sentez le feu et rappelez-vous que les espaces artistiques indépendants sont l’un des moyens les plus sérieux de nous libérer.
Le surréalisme vivant pour l’ère nouvelle, vive la LDC !
VENDETTA 10
Pendant deux jours, ce salon international du multiple et de la micro-édition regroupe celles et ceux qui fabriquent en dehors des sentiers battus.
Du 12 au 13 octobre 2024, le Dernier Cri organise Vendetta, salon international de micro-édition pour sa dixième édition. Pendant deux jours, il rassemble celles et ceux qui fabriquent de façon artisanale et indépendante ses éditions limitées, qui existent en dehors des sentiers battus de la distribution habituelle du livre : associations, ateliers, particulier·ères… pratiquant l’édition d’art, le do it yourself, le fanzinat ou l’auto-édition.
Au fil de ses vingt-sept ans d’activisme, le Dernier Cri a tissé des liens en France et à l’étranger avec d’autres artistes, adeptes de ce style de publication.
En parallèle, le pendant musical Vendetta-Tatatata propose une soirée de concerts avec la salle de concerts l’Embobineuse dans le quartier de la Belle de Mai
Vendetta 04 @ Friche la Belle de Mai/L’Embobineuse 17.-18.12.2016. Marseille (France).
“Tout à fait, Vendetta est un festival international de micro-édition organisé par le Dernier Cri. Il fait converger des dizaines de collectifs de sérigraphes, d’ éditeurs, de dessinateurs à la Friche Belle de Mai à Marseille. C’ est l’ occasion de rencontrer des acteurs de l’ underground graphique qu’ il serait impossible d’ apercevoir autrement tellement le plus gros de leur vie se déroule dans un atelier ou une cave ! C’ est aussi le moment de venir en prendre plein la vue et de découvrir des tonnes de choses super qui sont parfaitement confidentielles. C’ est un festival extrêmement riche en images, livres et rencontres. Je pense qui si on y emmenait un directeur artistique de Euro RSCG (une grosse entreprise de publicité française) pour faire le tour des stands il aurait soudainement tellement honte de son métier qu’ il irait se couper la tête tout seul dans un parking sous-terrain.”-DAVE2000
Dessin : Colin Raff
Éditeur·ices invité·es :
Arrache toi un oeil (France) / LORE de quengo (France) / Nuvish + dom Luci (France) / GOTO production (France) / Atelier les animals (France) / les _succubes (Belgique) / la S + knock outsider (Belgique) / Disparate (France) / Dav Guedin (France) / Les machines + double serpent (France) / Emre Orhun (France) / CMA HONIKA (Macédoine) / vignaud mathilde (France) / sarcofaga (colombie ) / Cultpump (Danemark) / andy Bolus (UK) / SAD HOMOSEXUALS DRAWINGS (France) / collectif DdD (France) / Apprendre à tuer + E2 – sterput (Belgique) / BD CUL-BD COEUR = cizo (France) / Kinga Janiak + Zavka (Pologne) / La Générale Minérale (France) / Tendranus + Anaïs Longère + Marie Vahdat + louisa vahdat (France) / Or bor (Belgique) / Amandine Brûlée (France) / Imagora (France) / suliane hamon + fatigue suspecte (France) / sam ectoplasme (France) / Simon Le Lagadec + klara gai (France) / paris print club (France) / le mat nils bertho (France) / Lagon (France) / Dave 2000 (France) / La voix de satan (France) / Coeur sur toi (France) / Le dernier cri (France) / l’articho (France) / L’organisation de la chute (France) / Patrick Jannin (France) / Piet du congo (Belgique) / Max Texier + Le Point d’Orgue (France) / Carotideae (France) / mauvais profil (France) / éditions azulil (France) / Le singe batteur (fr) / Maxi Cat Sérigraphie (fr) / maic baxane (fr) / sarah-barthe (fr) / Bus Stop Press + marina margarina (fr) / Chott Press + editions automne (fr) / Même Pas Mal (fr) / Moolinex (fr) / DOOM PATROL = iam Cassar, Christopher Green, Thomas Chauzy, Étienne Oudin, Dimitri Milbr (fr) / le Dernier Cri (fr) / lok zine (italie) / Pole-ka + vice de forme (fr) / Prysm Edition ( fr) / Julien Gardon (fr) / siroz (fr) / petit comité del terror (espagne) / Julie legrand ( fr) / Subseri (italie) / Super Issue (fr) / Sam + ju RICTUS (fr) / Timeless (fr) / Zitrance (fr) / Xoxo +ERROR.tpg( fr) / Mark Pawson/Disinfotainment (uk)..
Petit Théâtre et Grand Capharnaüm !
“Exactly, Vendetta is an international micro-publishing festival organized by Dernier Cri. It brings together dozens of collectives of screenprinters, publishers and illustrators at Marseille’s Friche Belle de Mai. It’s a chance to meet some of the key players in the graphic arts underground, who would otherwise be impossible to spot because most of their lives take place in a workshop or cellar! It’s also a time to come and take in the sights and discover tons of great things that are perfectly confidential. It’s a festival extremely rich in images, books and encounters. I think that if you took an art director from Euro RSCG (a big French advertising company) on a tour of the stands, he’d suddenly be so ashamed of his job that he’d go and cut off his own head in an underground parking lot.”-DAVE2000
From October 12 to 13, 2024 / Poster art by Colin Raff
The legendary micro-publishing fair Vendetta is opening its door for new season, dear commi-maniacs. The countdown has begun for the event that can be visited between October 12-13.
Feel the energy and remember that independent art spaces are one of the most serious actions to liberate us.
Living surrealism for the new age, long live LDC!
For two days, this international trade show for multiple and micro-publishing brings together those who make things off the beaten track.
From October 12 to 13, 2024, Dernier Cri organizes Vendetta, an international trade fair for micro-publishing, for its tenth edition. For two days, it brings together all those who produce limited editions by hand and independently, who exist off the beaten track of the usual book distribution: associations, workshops, individuals… practicing art publishing, do it yourself, fanzinat or self-publishing.
Over the course of its twenty-seven years of activism, Dernier Cri has forged links in France and abroad with other artists who are adept at this style of publication.
In parallel, the musical counterpart Vendetta-Tatatata offers an evening of concerts with the Embobineuse concert hall in the Belle de Mai district.