
“Skate punk’ın bütün hikâyesini tek bir hareketle anlatmak gerekseydi, bu olurdu. Üzerinden kaymak.”
ASFALTTA ANARŞİ
–Gökhan Gençay
Kaykayın üzerinde durduğunuzda şehir değişir. Aynı kaldırım oradadır. Aynı beton merdivenler. Aynı korkuluklar. Aynı otopark. Aynı polis arabası. Aynı güvenlik kamerası. Aynı “GİRİLMEZ” tabelası. Ama kaykayın dört tekerleği yere değdiği anda şehrin size anlattığı hikâye bozulur. Merdiven artık merdiven değildir. Bank artık bank değildir. Korkuluk artık korkuluk değildir.
Şehir size bir kullanım kılavuzu vermiştir. Kaykaycı o kılavuzu yırtar. Skate punk ile anarşi arasındaki ilişkinin başlangıç noktası tam olarak burada.
1980’lerin California’sına baktığınızda bunu daha açık görüyorsunuz. Bir tarafta Reagan Amerika’sı var; düzgün çimler, otomobiller, alışveriş merkezleri, banliyöler, güvenlik görevlileri, televizyonlar, tüketim ve herkesin kendisine biçilen role uygun davranması beklentisi. Diğer tarafta ise bu düzenin dışında kalmış çocuklar var. Kaykaylarıyla sokaklarda dolaşıyor, boş havuzlara giriyor, otoparklarda takılıyor, polis tarafından kovalanıyor, konserlere gidiyor, kendi dergilerini çıkarıyor ve birbirlerinin gruplarında çalıyorlar.
O dünyanın müziği de giderek hızlanıyor. Black Flag, Circle Jerks, Adolescents, Bad Religion, JFA, Suicidal Tendencies ve daha birçok grup, Güney California’nın bu tuhaf yeraltı hayatının sesini oluşturuyor. Erken dönem skate punk’ın biçimi de burada belirginleşiyor: hardcore’un hızı, punk’ın öfkesi, kaykayın hareket duygusu ve ergenliğin hiçbir yere sığmayan enerjisi. JFA ve Big Boys gibi gruplar skate punk’ın erken öncülerinden sayılırken, Suicidal Tendencies, The Faction, Dr. Know ve başkaları bu iki kültür arasındaki bağı daha da güçlendiriyor.
Bu müzikte şarkılar bazen bir dakikadan kısa sürüyor, hayatın geri kalanını anlatmak için daha fazla zamana ihtiyaç yok. Üç akor. Bir bağırış. Bir kickflip. Polis. Kaç. Tekrar dene.
Skate punk’ın romantik tarafı burada başlıyor ama asıl ilginç olan romantizmin hemen arkasındaki gerçeklik. Nitekim kaykaycıların şehirle ilişkisi hiçbir zaman sadece özgürlük meselesi değildi. Aynı zamanda mülkiyet meselesiydi. Birileri beton döktü, merdiven yaptı, bank yerleştirdi. Birileri o bankın üzerine oturmanın uygun olduğunu söyledi. Sonra bir çocuk geldi ve bankın üzerinden kaydı. İşte kavga burada başladı.
Kaykaycı açısından beton, harekete geçirilecek bir yüzey. Belediye açısından kamusal düzenin bir parçası. Özel mülk sahibi açısından korunması gereken bir değer. Güvenlik görevlisi açısından müdahale edilmesi gereken bir ihlâl. Aynı beton parçasına dört farklı insan bakar. Dört farklı gerçeklik görür. Kaykaycının suçu, kendi gerçeğini dayatmasıdır.
1980’lerde kaykaycının anti-otoriter bir gençlik kültürüyle bu kadar güçlü biçimde içe içe geçmesinin nedeni de buydu. Kaykaycılar şehir içinde kendi alanlarını yaratırken polis ve güvenlik görevlileri tarafından kovalanıyordu. Sokak kaykayı giderek daha fazla önem kazanırken merdivenler, bordürler, korkuluklar ve başka kentsel engeller birer oyun alanına dönüşmüştü.
Bir anlamda şehir, farkında olmadan kendi karşı-kültürünü tasarlamıştı. Merdivenleri onlar yaptı. Kaykaycılar ne işe yaradığını değiştirdi.
Bunun anarşizmle ilgisi var mı? Evet. Ama bunu slogan düzeyinde değil, davranış düzeyinde düşünmek gerekiyor. Anarşi her zaman siyah bayrak, “A” harfi veya duvara yazılmış bir manifesto şeklinde karşımıza çıkmaz. Bazen bir mekânın size söylediği şeyi yapmamaktır, size tahsis edilmiş hayatı reddetmektir.
Kaykay size bir kariyer, diploma veya terfi vaat etmez. Size daha iyi bir tüketici olmayı öğretmez. Size “geleceğin için yatırım yap” demez. Size düşmeyi öğretir ve tekrar kalkmayı. Punk’ın DIY kültürüyle kaykayın bu kadar iyi anlaşmasının nedeni de bu. İki kültür de profesyonelleşmeden önce amatörlüğü bir eksiklik olarak görmüyordu. Kendi grubunu kurabilirdin. Kendi kasetini basabilirdin. Kendi konserini organize edebilirdin. Kendi fanzinini çıkarabilirdin. Kendi rampanı yapabilirdin. Kendi şehrini yeniden, bambaşka bir bakış açısıyla okuyabilirdin.
1980’lerin punk dünyasında bu yalnızca romantik bir fikir değildi. Bağımsız plak şirketleri, küçük konser mekânları, el yapımı tişörtler, fanzinler ve turneler gerçek bir alternatif üretim ağı oluşturuyordu. Skate punk’ın gelişiminde de bu DIY mantığının önemli bir rolü vardı. Büyük şirketler sana kapıyı açmıyorsa kendi kapını yap. Kapı da yoksa duvardan gir.


“Sistem bunu çok sever. Önce seni kovalar. Sonra seni fotoğraflar. Ardından seni paketler ve satar.”
Skate punk’ın bütün hikâyesini tek bir hareketle anlatmak gerekseydi, bu olurdu. Üzerinden kaymak.
Sonra Thrasher geldi. Dergiler geldi. Skate videoları ve kameralar geldi. Böylece yeraltı görünür olmaya başladı. Bu önemliydi. Çünkü skate kültürü yalnızca sokakta yaşanmıyordu; görüntüler aracılığıyla başka şehirlere, başka ülkelere, başka çocuklara taşınıyordu. 1983’te Powell-Peralta’nın Bones Brigade Video Show gibi yapımlarının ortaya çıkması, kaykayın kendi görsel dilini kurmasına yardım etti. Artık bir çocuk California’daki bir kaldırımın üzerinde yapılan hareketi izleyebiliyordu. Sonra kendi kaldırımına çıkıyordu.
Kültür böyle yayılıyordu. Devlet sınırları ve plak şirketleri aracılığıyla değil, insanların birbirine elden verdiği kasetlerle, dergilerle, videolarla, tişörtlerle ve müzikle. Merkezsiz yayılma. Kimse genel merkezden “Bugün saat 17:00’de hepiniz ayaklanın!” diye talimat vermiyor.
Bir kişi yapıyor. Başka biri görüyor. O da yapıyor. Sonra bir başkası. Bir bakıyorsun şehir aynı şehir ama kaldırımlar başka türlü kullanılıyor.
Fakat bütün güzel hikâyelerin içinde bir yerde para belirir ve para her şeyi koklar. Öfkeyi de, özgürlüğü de, isyanı da. Skate punk’ın kaderindeki en büyük ironi burada ortaya çıktı. Kültür, tam da anaakımın dışında olduğu için ilgi çekici hâle geldi. Sonra anaakım onu satın almaya başladı.
Asi çocuk. Bol pantolon. Çizik kaykay tahtası. Punk tişörtü. Güvenlik görevlisinden kaçış. Hepsi satılabilir görüntülere dönüştü. Bir zamanlar polis tarafından kovalanan çocuk, birkaç yıl sonra reklam kampanyasının merkezine yerleşti.
Sistem bunu çok sever. Önce seni kovalar. Sonra seni fotoğraflar. Ardından seni paketler ve satar.
Skate punk’ın 1990’larda ve 2000’lerin başında geniş kitlelere ulaşması bu açıdan tuhaf bir zaferdi. Bad Religion’ın Suffer albümü 1988’de melodik skate punk’ın gelişiminde kritik bir referansa dönüşürken, 1990’larda tür daha melodik ve erişilebilir bir forma doğru ilerledi. Sonra MTV ve büyük festivaller gündemi belirledi. Kaykay ayakkabıları ve markalar… Milyonlarca dolarlık bir pazar böyle ortaya çıktı.
Yine de kolay bir sonuca varmamak lazım. “Skate punk ticarileşti ve bitti,” demek fazla basit. Kültürler böyle çalışmıyor. Bir şeyin satılabilir hâle gelmesi, onun içindeki bütün anlamların yok olduğu anlamına gelmez. Hâlâ sabahın erken saatlerinde boş bir sokakta kaykay süren çocuklar var. Hâlâ kendi grubunu kuranlar var. Hâlâ bodrumlarda konserler var. Dolayısıyla mesele hâlâ canlı.
Belki de skate punk ile anarşi arasındaki bağın en güzel tarafı, ikisinin de kusursuz olmaması.
Skate punk sahnesi her zaman politik olarak tutarlı değildi. İçinde çeşitli görüşler, çelişkiler, maço tavırlar, nihilizm, politik bilinç ve düpedüz eğlenme isteği yan yana durdu. Bu yüzden skate punk’ı bütünüyle anarşist bir hareket olarak tanımlamak tarihsel olarak doğru olmaz. Lakin kültürün içinde anarşist bir dürtü vardı ve o dürtü hâlâ mevcut: Kendi alanını yaratma dürtüsü. Sana gösterilen çizginin dışına çıkma dürtüsü. Bir yüzeyin ne işe yaradığına başkasının karar vermesine itiraz etme dürtüsü.
Belki de bu yüzden kaykay her zaman politik bir nesne gibi. Üzerinde dört tekerlek var, ama taşıdığı şey çok daha ağır. Skate punk’ın anarşisi büyük laflardan çok küçük eylemlerde saklı. Bir duvarın üstüne “ANARŞİ” yazmaktan ziyade o duvarın önündeki betonu başka türlü kullanmak. Şehir hâlâ senin olmasa da birkaç saniyeliğine onun kurallarını değiştirebilmek.
Punk’ın ve kaykayın ortak noktası tam olarak bu. Dünyayı ele geçirmek gibi büyük bir hedefler yok. Önce kaldırımın kullanım hakkını geri almak gerekiyor.