Istanbul Underground Apokalypse Culture 2040 (Ashâb-ı Kehf)

‘Halloween Skate Jam’ by Enes Çıkrıkçı, 2023

أصحاب الكهف

ZERO GROUND

Zafer Yalçınpınar

E.M. Cioran, “Çürümenin Kitabı” adlı eserinde şöyle der: “Tanrı tersine sonsuzdur, ayaklarımızın altından başlar!”

Sıfır noktasındayız, zamanın kaygan zeminindeyiz ve yeryüzünün uzantısıyız… Kentsel tasarımın engel ve dehlizlerle dolu alan derinliğinin müziğiyiz, aykırı parçalarız ve diğer her şey gibi biz de akışkanlaşıyoruz yakalanmamak için:- yollar boyunca, en içrek yerlerde, kaldırımlarda veya sahillerde, davul cümleleriyiz. Çeperden merkeze, sonrasında merkezden çepere doğru hüzmeler oluşturuyoruz.

Sıfır noktasındayız; akışın parçasıyız duvardan duvara, çizgiden çizgiye, köşeden köşeye, tavandan tabana, yeryüzünden gökyüzüne… Hareketliliğimizin bir ritmi var! Gürültüye şekil veriyoruz, kentin bilinmeyen her yerini biz çerçeveliyoruz, bu kentin böcekleriyiz biz, en sırlı harita bizim gezintimizle oluşuyor! Kent efsanelerini bizim varoluşumuz belirliyor!

Sıfır noktasındayız; kendimizi kaybediyoruz, kayıyoruz, akıyoruz, kendimizden vazgeçiyoruz. İtkimiz ve bedenimiz bir bütünlük içinde… Benliğimiz yok; bireysellik geride kalıyor:- Artaud’un sessiz çığlığı tekerleklerimizin dönüşünde, eskimiş tahtamızın erdemli eğiminde, yıpranmış ayakkabılarımızın ucunda… Ve fakat hâlâ hayattayız: Kalbimiz vuruş atlamıyor! Pulse, dub, beat! Hepsi bizim kalbimizin notalarıdır! Biz bu kentin davul cümleleriyiz.

Bu kentin sonsuzluğu ayaklarımızın altından başlıyor! Sonrasında… kayıp gidiyor…  


Tuncay Koçal at Tophane, Beyoğlu by celesavor, 2020
Filmed by Anıl Yurdakul, 2024
Oldschool Ryhme, Alış Buna Home-Boy !
Tuncay Koçal ile kaykay kültürü üzerine sohbet / X4’tune Skateshop / 2016

Tuncay’a Almanya’dan gelen bir kaykay var ve anlattığına bakılırsa o dönemler kaykay sahibi olmanın yolu gurbetçi akrabadan geçiyor. Bir de yurt dışıyla ilişkisi olan ailelerden. “Bu bağlantı nedeniyle kaykay kültürüne hâkimlerdi. Kaykay dergilerine, videolarına ulaşabiliyorlardı. Amerika’da nasıl bir kaykay ruhu varsa burada da çok güzel yaşanıyordu. İyi müzikler dinlerlerdi. Kimi resim yapar, kimi enstrüman çalar. Renkli bir ortam vardı” diyor. Kaykay pahalı bir spor olsa da o dönemlerde takasla, yardımlaşmayla bir dayanışma ruhunun hâkim olduğunu söylüyor: “Her kesimden insan olurdu, ünlü bir iş adamının oğluyla apartman görevlisinin çocuğu aynı yerde takılırdı.”


Getting Ready: Tuncay Koçal & Mustafa Çalışır, 2020

‘Skaterlar ve punklar arasında doğal bir uyum vardı. Her iki altkültür de toplum normlarına başkaldıran, dışlanmış öznelerden oluşuyordu. Zamanla kaykayın yalın ve asi doğası, punk’ın hızlı ve agresif tarzına yansıdı. İki altkültür, anaakımı reddeden bir hareket yaratmak için birleşti. Skaterlar ve punklar, skate punk hareketine Kendin Yap etiğini yerleştirdiler ve bağımsız ruhuyla öne çıkan bir topluluk yarattılar.’ – Gökhan Gençay aka G. Killa


Tuncay Koçal “profesyonel serseriler” 140journos, 2017

la iglesia skate, ispanya’nın llania, asturia bölgesinde bir kilise. geçtiğimiz yıl restore edilerek yeniden ziyarete açıldı fakat artık tanrı’dan ziyade kaykaya inananları ağırlıyor. kilisenin kaykay parkına dönüşebildiği bir dünyada, kaykayın en klişe tabirle “bir spor değil, yaşam biçimi” olduğu apaçık. türkiye ise çoğu zaman olduğu gibi geriden geliyor. 80’lerde başlayan kaykay kültürü tarihine tanıklık etmiş biriyle konuşmak isterseniz, istanbul’daki kaykay tayfası birkaç isim öneriyor. ilki, tuncay koçal. 34 yaşında, 30 yıldır kaykayın üstünde. türkiye’nin ilk profesyonel kaykaycısı. Kaynak: Dilan Karadağ “profesyonel serseriler” 140journos


Photo by Engin Irız ‘Adidas Türkiye’ 2019
Ala Skateboards ‘Pool Sessions’ 2018
Photo by Engin Irız ‘Adidas Türkiye’ 2019

Neredeyse otuz yılını bu spora adayan profesyonel kaykaycı Tuncay Koçal, kaykay sporunun ülkemize gelişi, gelişmesi ve müziğin bu spor üzerindeki etkileri ile ilgili soruları yanıtladı

Tekerlerin Ritmi X Kaykayın Temposu

Burcu Yener Uğurel / Kaynak: Outdoor Fitness-Mart 2017

Türkiye’deki kaykay şov takımları ile birlikte çalışmalarınız var mı?

Tabii ki Türkiye’de dört büyük kaykay şov takımından birinin kurucusuyum. Adı X4’tune Show Team ve sadece kaykaycılardan oluşan tek gösteri grubu. Bu grup bünyesinde festivaller organizasyonlar, açılışlar ve AVM etkinliklerinde rol alıyoruz.

Kaykay sporunun gelişimi ve Türkiye’ye gelişi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Gelişinin kökünden başlamak gerekirse. 1970’li yıllarda Amerika’da. Kaliforniya’dakı sörfçülerin dalga olmayan günlerde karada da kayabilme istekleri üzerine ortaya çıkmış bir spor Türkiye’ye gelmesi de 1980’lerin başlarında yurtdışına gidip gelme imkânı olan kişiler ve ülkemizi ziyarete gelen yabancı koykaycılar sayesinde gerçekleşiyor. Yavaş yavaş gelişerek doksanlı yıllarda tek tük kaykay mağazalarının açılmasıyla da bugünlere kadar gelebilme şansımız oldu

Türkiye’de gelişen kaykay sporu açısından geçmiş ve günümüzü nasıl kıyaslayabiliriz?

Geçtiğimiz seneye kadar İstanbul’da İki tane kaykay parkı vardı. Türkiye genelinde ise on tane kadardı. Bugün İstanbul’da on bir tane park var. Türkiye genelinde ise yaklaşık otuz beş tane kaykay parkı var ve bunların hepsi profesyonel kaykay parkları. Bu parklar sayesinde de kaykay kültürü gelişmeye devam ediyor.

Bu işe nasıl başlanır?

Bu bir spor olmakla birlikte bir yaşam tarzı. Kaykay sporu ile ilgilendiğinizde bu yeni bir kültüre açılan bîr kapı niteliğinde oluyor. Kaykaycı gibi giyiniyorsunuz, o şekilde yaşıyorsunuz, sizi daha çok motive eden müzikleri dinlemeye başlıyorsunuz, o müziklere göre veya kayma sitilinize göre kıyafetler seçiyorsunuz. Kaykay kendinizi ifade etme biçimi oluveriyor. Analitik düşünebilme yeteneğinizi geliştiriyor

Kaykaycılar ne tip müzikleri dinlemeyi tercih ediyor?

Kültürün içinde aşağı yukarı her tarzda müzik dinleyen kaykaycılar mevcut. En çok tercih edilen müzik tarzları da Punk, Rockn’ Roll, Heavy Metal ve Hip-Hop’tır.

Kayarken müzik dinlemenin artıları ve eksileri neler sizce? Kaykay sporunda ritmin önemi var mı?

Müzik size motivasyon kazandırır. Müziğin ritmiyle birlikte kayma temponuz oluşur ve estetik olarak kayma stilinizi belirginleştirmiş olursunuz. Sert ve hızlı müzik dinleyenlerle daha yavaş tempoda müzik dinleyen kaykaycılan izlerken bile ayırt edebilirsiniz.

ICAF 2019

Yiğit düştüğü yerden kalkar

Bu sporu yapanlar başarma ve kendini geliştirme duygusunu yaşamanın yanı sıra, yaşadığı şehri keşfetmeyi de öğrenir. İlk birkaç basamağı atlamayı öğrendikten sonra daha yüksek basamaklı yerler aramaya başlar ve yeni yerler, yeni insanlar keşfetmeye başlarsınız. Kaykaycılar hep hareket halindedir. Belli merkezlerimiz vardır ama şehir içinde her yere gideriz. Bu işin spor kısmını, kültürel ve sosyolojik boyutunu da göz önünde tutunca neden olmasın diyoruz. Parklara ulaşılabilirlik sayesinde Türkiye’den de oldukça yetenekli kaykaycılar çıkıyor ve çıkmaya da devam edecektir; zamanla nerelere kadar gidebileceğimizi hep birlikte göreceğiz.

ÂLÂ SKATEBOARDS <


‘Halloween Skate Jam’ by Enes Çıkrıkçı, 2023
İstanbul Batı Yakasından Rapçi Jah342

ENES ÇIKRIKÇI

Stuck in Istanbul Series

Halloween Skate Jam Special / Kalamış 2023

Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ 2023
Graff. by Can Yavuzçetin
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Temmuz 2023
Nazar kaykay ekibinden Demir
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Kasım 2023
Makatcore punk grubu Skate Jam’de çalıyor 
Enes Çıkrıkçı, 2022
Nuri ‘Go Skate Day’ sonrası Harbiye
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Kasım 2023
Jam’i düzenleyen Nazar Ekibi
Enes Çıkrıkçı @stuckinistanbul 2023
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ Kasım 2023
Makatcore punk grubu ‘Skate Jam’de çalıyor
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ 2023
Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ 2022
Düzenleyen Tepe Çocukları x Ziyan
Enes Çıkrıkçı ‘ Punk Riot Festival ‘ Haziran 2023

Bombing with Guzman / Maltepe Skatepark

Enes Çıkrıkçı ‘Halloween Skate Jam’ ‘Kalamış Skatepark’ 2022
Düzenleyen Tepe Çocukları x Ziyan
Enes Çıkrıkçı ‘Auto Portrait’ 2023

ENES ÇIKRIKÇI

Street & Concept Photography

> @stuckinistanbul


Enes Çıkrıkçı ‘Kalamış Skatepark’ Nisan 2023

Waterfall by Facet / Bonzai ^ Genesis Project / C64 Graphics Competition at Transmission64 2023 

Tunç Dindaş ve Çetesi, ICAF 2019

İstanbul’dan sokak manzaları. Graffiti, bombing’ler, Tag’ler ve Street art örnekleri.

Psikocoğrafya, mekanlarla kişiler arası bağlantıları ve keyfi rotaları vurgulayan kentsel ortamların araştırılmasıdır. Marksist ve anarşist teorinin yanı sıra Dadaist ve Sürrealistlerin tutum ve yöntemlerinden etkilenen devrimci gruplar olan Letrist Enternasyonal ve Sitüasyonist Enternasyonal üyeleri tarafından geliştirilmiştir.

Guy Debord 1955 yılında psikocoğrafyayı “bilinçli olarak düzenlenmiş olsun ya da olmasın, coğrafi çevrenin bireylerin duyguları ve davranışları üzerindeki kesin yasalarının ve özel etkilerinin incelenmesi” olarak tanımlamıştır. Psikocoğrafyayı keşfetmek için anahtar taktiklerden biri, dérive olarak bilinen sakin kentsel yürüyüş pratiğidir. Bir uygulama ve teori olarak psikocoğrafya, sanatçılar, aktivistler ve akademisyenler de dahil olmak üzere geniş bir kültürel aktörler grubunu etkilemiştir.

Psikocoğrafya ilk olarak Letrist Enternasyonal tarafından ‘1953 yazı civarında’ geliştirilmiştir. Debord psikocoğrafyayı ‘büyüleyici bir şekilde belirsiz’ olarak tanımlar ve psikocoğrafik keşiflerde pratiğin önemini vurgular. İlk yayınlanmış psikocoğrafya tartışması, ‘Haftanın Psikocoğrafik Oyunu’nu içeren Lettrist Potlatch (1954) dergisindedir:

Neyin peşinde olduğunuza bağlı olarak, bir bölge, az ya da çok kalabalık bir şehir, az ya da çok canlı bir cadde seçin. Bir ev inşa edin. Döşeyin. Dekorasyonundan ve çevresinden en iyi şekilde yararlanın. Mevsimi ve zamanı seçin. Doğru insanları, en iyi plakları ve içecekleri bir araya getirin. Elbette ışıklandırma ve sohbet, hava durumu ve anılarınızla birlikte uygun olmalıdır. Hesaplamalarınız doğruysa, sonucu tatmin edici bulmalısınız. (Lütfen sonuçları editörlere bildirin.)

Letristlerin şehri yeniden hayal etmelerinin öncülleri Dadaizm ve Sürrealizm’in bazı yönleridir. Flâneur kavramı da psikocoğrafyanın gelişiminde bir etki olarak gösterilmektedir. Edgar Allan Poe’nun “Kalabalıkların Adamı” adlı eserinden etkilenen Charles Baudelaire’e atfedilen bu kavram, Walter Benjamin tarafından teorik olarak daha da geliştirilmiştir.

“Mimarlık, zaman ve mekânı birbirine eklemlemenin, gerçekliği modüle etmenin ve hayal kurmanın en basit yoludur”

Ivan Chtcheglov, 1953 yılında yazdığı ve oldukça etkili olan “Formulaire pour un urbanisme nouveau” (“Yeni Bir Şehircilik için Formüler”) adlı makalesinde, psikocoğrafyanın gelişimini sağlayacak kavramların çoğunu ortaya koymuştur. Üniter bir şehircilik teorisi öne süren Chtcheglov, “Mimarlık, zaman ve mekânı birbirine eklemlemenin, gerçekliği modüle etmenin ve hayal kurmanın en basit yoludur” diye yazmıştır. Benzer şekilde, Sitüasyonistler de çağdaş mimariyi hem fiziksel hem de ideolojik olarak kısıtlayıcı buluyor, dış kültürel etkilerle birleşerek etkili bir akıntı yaratıyor ve kendilerini çevreleriyle belirli bir etkileşim sistemine zorluyorlardı: “[C]ities have a psychogeographical relief, with constant currents, fixed points and vortexes which strongly discourage entry into or exit from certain zones”. Chtcheglov’un 1954 yılında Letristlerden dışlanmasının ardından, Guy Debord ve diğerleri, mimariye devrimci bir yaklaşım talep etmek amacıyla üniter şehircilik kavramını netleştirmek için çalıştılar.


Taksim 2024

Counterculture ile ilgili söylediklerine katılıyorum. Hele “Türk olmak bile…” diye başlayan bölüm mükemmel bir tespit. Rap ve hiphop tam da söz ettiğin gibi… öğrenilmiş! Arabesk ise bize içkin. Toplumumuzun birçok hal ve edasında bu var. İçkin olmayana özenişlerle süslüyoruz ön yüzümüzü ve yalan oluyor, heba oluyor çoğu heveslerimiz. Yine de devinimin enerjisi bu bereketten besleniyor bence.  Her neyse, bazı düşüncelerimi senin yetkin bakışından doğrulamak hoşuma gitti.

Bu arada yazmayı unutmuştum, Cantek’in yazısı ne kadar hakikiymiş. Yazıldığı dönemde okumamıştım, ilk kez okuma fırsatım oldu. Okurken çok duygulandım. Şu sıralarda bambaşka sanat işleriyle uğraşırken mizah dergiciliğinin anlamı ve değeri zihnimi eskisinden çok daha fazla meşgul ediyor. Burnum sızlayarak hatırlıyorum o güzel ve özgür ülkeyi.

Çok çok sevgiler, kolay gelsin

-Bahadır Baruter

Bahadır Baruter ‘SubSoul’ Detay, 2004

2023-2024 yılından İstanbul’dan sokak manzaları. Graffiti, bombing’ler, Tag’ler ve Street art örnekleri.

Üniter Şehircilik, mimaride işlevsel, Öklidyen değerlerin reddedilmesinin yanı sıra sanat ile çevresi arasındaki ayrımın da reddedilmesini talep ediyordu.

Sitüasyonistlerin buna yanıtı, sıradan ifadeler yoluyla deney yapmak için daha iyi fırsatlar vaat eden yeni kentleşmiş mekân tasarımları yaratmak oldu. Niyetleri tamamen soyutlama olarak kaldı. Guy Debord’un en gerçek niyeti, kentsel peyzajın değerlerini belirlediğini düşündüğü iki farklı “ambiyans” faktörünü birleştirmekti: yumuşak ambiyans – ışık, ses, zaman, fikirlerin çağrışımı – sert olanla, gerçek fiziksel yapılarla. Debord’un vizyonu, yumuşak ortamın oyununun sert ortamın oluşturulmasında aktif olarak dikkate alındığı, iki karşıt ortam alanının bir birleşimiydi. Yeni alan, daha önce birey dışında biri tarafından belirlenmeyen bir faaliyet imkanı yaratmaktadır

1956’da İtalya’nın Cosio di Arroscia kentinde düzenlenen bir konferansta Lettristler, Gil J. Wolman tarafından açıklanan fikre uygun bir tanım getirmek üzere Uluslararası Hayalci Bauhaus Hareketi’ne katıldılar: “Üniter Şehircilik -istediğimiz sanat ve teknoloji sentezi- yaşamın bazı yeni değerlerine göre inşa edilmelidir; bu değerlerin artık ayırt edilmesi ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.” Mimaride işlevsel, Öklidyen değerlerin reddedilmesinin yanı sıra sanat ile çevresi arasındaki ayrımın da reddedilmesini talep ediyordu. Bu iki olumsuzlamayı birleştirmenin anlamı, soyutlama yaratarak sanat yaratıldığı ve bunun da üniter şehirciliğin ortadan kaldırılması gerektiğinde ısrar ettiği bir ayrım noktası yarattığıdır. Bu karışıklık aynı zamanda üniter şehirciliğin uygulanması için de temeldir çünkü kişinin “işlev”in nerede bittiğini ve ’oyun ‘un (“ludic”) nerede başladığını belirleme yeteneğini bozar ve Lettrist Enternasyonal ve Sitüasyonist Enternasyonal’in, kişinin belirleyici faktörlerden bağımsız olarak sürekli keşfettiği bir ütopya olduğuna inandığı şeyle sonuçlanır.


Guy Debord ‘Ayrışmanın Eleştirisi’ 1961 (Dansk-Fransk Experimentalfilm Kompagni)

Hermano, MxNTxR ve Rakun (2024) İstanbul

“Bir kentin bölümleri bir ölçüde anlaşılabilirdir. Fakat bizim için özel anlamı dışavurulamazdır; genelde özel hayatın gizliliğinde olduğu gibi, sahip olduklarımızın acıklı belgelerden başka bir şey olmadığını düşündüğümüzden.”

Debord ve Danimarkalı Asger Jorn arasındaki ilk işbirliklerinden biri, serigrafi baskılı Guide psychogéographique de Paris: discours sur les passions de l’armour (Paris’in Psikocoğrafik Rehberi: 1957) adlı çalışmadır. Daha sonra, tipik bir Paris haritasını kesip parçalarını yeniden konumlandırdıkları Çıplak Şehir’i (Paris’in psikocoğrafik haritası:1958) yarattılar. Ortaya çıkan harita Paris’in “uyarıcı” ve “incelenmeye ve korunmaya değer” kısımlarına karşılık geliyordu; daha sonra şehrin bu kısımları arasında, bir yerden diğerine en hızlı ve en doğrudan bağlantıları temsil etmek üzere kırmızı oklar çizdiler, tercihen taksiyle yapılıyordu, çünkü otobüslerin aksine şehirde seyahat etmenin en bağımsız ve rahat yolu olarak görülüyordu.

Sonunda Debord ve Asger Jorn kendilerini “kentsel göreliliğin” kaderine teslim ettiler. Debord 1961’de çektiği A Critique of Separation (Ayrışmanın Eleştirisi ) adlı filminde, “Bir şehrin sektörleri… deşifre edilebilir, ancak bizim için taşıdıkları kişisel anlam, tıpkı hakkında acınası belgelerden başka bir şeye sahip olmadığımız genel olarak özel yaşamın gizliliği gibi, iletişim kurulamaz” diye itiraf eder. Teorinin muğlaklığına rağmen Debord, daha sonra itiraf ettiği gibi, teorinin gerçeklikteki pratik temeline sıkı sıkıya bağlı kalmıştır: “Bunların hiçbiri çok açık değil. Tamamen tipik bir sarhoş monoloğu… yanıt beklemeyen boş cümleleri ve zorba açıklamalarıyla. Ve sessizlikleriyle.” Debord’un biyografisini yazan Vincent Kaufman, “Görünüşte ciddi olan bu ‘psikocoğrafya’ terimi, bir konuşma ve sarhoşluk sanatını içerir ve her şey bizi Debord’un her ikisinde de başarılı olduğuna inandırır” diye yazıyor.

Debord, gerçek bir psikocoğrafyanın imkânsızlığına karar vermeden önce, On the Passage of a Few Persons Through a Rather Brief Unity of Time (1959) adlı bir film daha yaptı. Filmin anlatılan içeriği, genellikle pasif olan isimsiz bir grup insanın tamamen bilinçli, anarşist bir topluluğa evrilmesiyle ilgilidir ve durumcuların kendilerinin biyografisi olarak algılanabilir. Filmi oluşturan (sanat, cehalet, tüketicilik, militarizmle ilgili) atıp tutmalar arasında psikocoğrafik eylem için umutsuz bir çağrı da vardır:

Özgürlük kapalı bir çevrede uygulandığında, bir rüyaya dönüşür, kendisinin sadece bir görüntüsü haline gelir. Oyun ortamı doğası gereği istikrarsızdır. Her an “gündelik hayat” yeniden hüküm sürebilir. Oyunun coğrafi sınırlılığı, zamansal sınırlılığından daha da çarpıcıdır. Her oyun kendi mekânsal alanının sınırları içinde gerçekleşir.


Guy Debord, 1959

Bir süre sonra Debord, çağdaş toplumda üniter şehirciliğin önemli hedefleri üzerinde durur:

Birkaç yerin atmosferi, daha az vasat oyunlara ortam sağlamak için yaratılması gereken bir mimarinin gelecekteki güçleri hakkında bize birkaç ipucu verdi.

Karl Marx’a atfettiği bir alıntıyı aktaran Debord şöyle der:

İnsanlar etraflarında kendi imgeleri olmayan hiçbir şey göremezler; her şey onlara kendilerinden bahseder. Kendi manzaraları canlandırılmıştır. Engeller her yerdeydi. Ve hepsi birbiriyle ilişkiliydi, birleşik bir yoksulluk saltanatı sürdürüyorlardı.

Internationale Situationniste dergisinde yer alan metinlerin okunması Guy Debord tarafından dikte edildiği şekliyle bir psikocoğrafya anlayışına yol açabilirken, terimin daha kapsamlı bir şekilde açıklanması, tekniklerini daha gelişmiş bir uygulamaya koyanlara yönelik araştırmalardan gelecektir. Debord’un Chtchglov’un metnini uluslararası bir kitleye ulaştırmadaki etkisi kuşku götürmezken, üniter şehircilik ‘praksisi’ konusundaki becerisi, Formulary’nin direktiflerinin neredeyse tüm sonraki kahramanları tarafından sorgulanmıştır. Debord gerçekten de kötü şöhretli bir sarhoştu (bkz. Panegyrique, Gallimard 1995) ve bu değişen bilinç durumu, dérive ve inşa edilmiş durum gibi psikocoğrafik faaliyetlere yönelik girişimlerine ilişkin iddialarıyla birlikte düşünülmelidir. WNLA, AAA ve Londra Psikocoğrafya Derneği tarafından 1990’larda gerçekleştirilen araştırmalar, Asger Jorn ve İskandinav Situationniste’in (Drakagygett 1962 – 1998) psikocoğrafyanın yalnızca tekniklerinin uygulanmasıyla bilinen bir kavram olduğu iddiasını desteklemektedir. Chtchglov tarafından açıklanan programı üstlenmeden ve bunun sonucunda kentsel bilinmeyene teslim olmadan, Formulary’yi anlamak mümkün değildir. Debord’un kendisinin de önerdiği gibi, durumcu şehirciliğin ‘güzel dilini’ anlamak, onun pratiğini gerektirir.


Sahra-i Cedid, 2024

Upas Yayın “Simultane Şiir” performansı: Mert Can Aksoy, Cem Onur Seçkin, Zafer Yalçınpınar, Emir Alisipahi ve Yusuf Melikşah Alparslan Beyhan / 8 Kasım 2020

UPAS YAYIN > upas.evvel.org


Yakamaz sk.
Suadiye Üst Geçit

İkiz Tepeler · D.D.R. Agitprop ℗ 2010 Peyote Müzik

Yeldeğirmeni
Suadiye
Suadiye
Kadıköy, Moda
Kadıköy, Moda ‘Erkay’ 2024
Suadiye Sahil

Dérive’de bir ya da daha fazla kişi belirli bir süre boyunca hareket ve eylem için olağan güdülerini, ilişkilerini, iş ve boş zaman faaliyetlerini bırakır ve kendilerini arazinin cazibesine ve orada buldukları karşılaşmalara bırakırlar… Ancak dérive hem bu bırakmayı hem de onun zorunlu çelişkisini içerir: psikocoğrafi varyasyonların olasılıklarının bilgisi ve hesaplaması tarafından tahakküm altına alınması. Debord

PROOS X OHF / Altıyol 2024

Gökhan Gençay aka G. Killa

Yüzyılları da, onyılları da, mevsimleri de istemiyoruz! Zaman aralıkları, takvim yapraklarıyla düzene sokulmuş günler ve geceler bizim mülkiyetimizde değil! Biz ‘an’ı, şimdiyi ele geçirmeyi arzuluyoruz! ‘Nefesinizi tutun, yüzyılımız şimdi başlıyor!’, diye kendini avutanlardan değiliz; nefesini tutanların soluk alıp vermeyi unutacağını biliyoruz çünkü. ‘Biz yüzde doksan dokuzuz’, diye haykırarak çoğunluk olmayı yüceltenlerden, niceliksel fazlalılığı haklı olmanın yegâne önkoşulu sayanlardan hiç olmadık; çünkü isyanın azınlığın,azınlıkta kalanların uğraşı olduğunun farkındaydık.

Biz zifiri karanlığı ve Bushido’yu, hayal kurmayı ve sabotajı, kaosu ve uyumsuzluğu; nihilizmin coşkusunu sahiplenenleriz. – G. KILLA / UXFX




Sons of Anarchy: Mert Yaman, Ali Bulduk ve Alper Enderer / Kadıköy Underground (2024)

Canavar x Rash x Somon / 2023-24 Bahariye
Kendi kendine konuşan bir insanın güncesi, 12 Mayıs 2024.

radiation proof > evvel.org

sessizlik de/bilinmek ister/hakkı bu (İlhan Berk)


Somon ‘Rakun’ 2024, Kadıköy

EĞİTİM

Eğitim köleliktir. Eğitim zihni köleleştirir ve onu sınıf gücü için bir kaynak yapar. Köleliğin doğası, sınıfın eğitim aygıtı bünyesinde bilgi uğruna çatışmasının şu anki durumunu yansıtacaktır.[048]

McKenzie Wark

‘Bir Hacker Manifestosu’ndan Türkçeleştiren Merve Darende

Pastoral sınıf kendilerine aşılanan fikirlere itaat etmektense karşı koyar. Arpaya ve koyuna yönelen insan sürüsüne aşılanan koyunsu ahlakları denetleyen papazların, eğitime ilgileri ansızın durur.[049]

Sermaye kirli işlerini yaptıracak “ellere” ihtiyaç duyduğunda, eğitim nadiren makinelere ve kendilerini içinde buldukları sosyal düzeni doğal kabul eden sözde uysal kitlelere bakacak yararlı eller yetiştirir. Sermaye gittikçe karmaşıklaşan işletim tarzlarını çalıştıracak ve kendi ürettiği ürünlerini tüketecek beyinlere ihtiyaç duyduğunda, paralı işçi konumuna gelebilmek için eğitimin evi olan hapishanelerde daha fazla zaman geçirmek gerekir. Sermaye birçok işin ufak bir eğitimle günlük işçiler tarafından yapılabileceğini keşfettiğinde, eğitim fakir işçilere köleliği öğretmek anlamına gelen asgari bir düzen ve daha vasıflı işçilere kaygan eğimin yukarısındaki teminat ve tüketim yolunu sunan rekabetçi bir sistem olarak ayrılır. Yönetici sınıf her zaman zorunluluktan doğan bir eğitim anlamına gelen eğitimin gerekliliğini öğütler.[050]

Sözde “orta sınıf” ayrıcalıklı teminat ve güvenlik haklarını kendi mülkiyetleri olarak edindikleri, “adaylar sıkıntıyla başa çıkabilir ve nasıl kurallar izleyeceğini bilir” üzücü gerçeğini betimleyen bir aşamada gelirlerinin önemli bir parçasını yatırmak zorunda oldukları bir eğitim yoluyla elde eder. Ama bazıları pamuk toplayıp demir bükmekten çok bilgiyi kavramalarına rağmen işçi olarak kalırlar. Bürolarda çalışacakları izlenimi verilmesine rağmen fabrikalarda çalışır, aylık maaş alacakları izlenimi verilmesine rağmen başlangıç ücreti alır ve takım elbise giyecekleri izlenimi verilmesine rağmen üniforma giyerler. Eğitimin onlara öğrettiği tek fark, sömürü araçlarına farklı adlar vermeleri ve bunları farklı adlandıran kendi sınıfından insanları küçümsemeleridir.[051]

Eğitim nadir özelliklerin en yüksek ücretli işlere girişi sağladığı ve başka her şeyin itibar ve fiyat piramidinde aşağı yerleştiği bir itibar piyasası olarak örgütlenmiştir. Açlık kişiye, “aylık” kazanmak için sihirli bir yetenek bahşeden eğitim isteğini bulaştırır. Açlık aracılığı ve eğitimin hiyerarşik bir karneye bağlanmasıyla, işçiler yönetici sınıfın onların -bir ayrıcalık olarak- görmesini istediği kadar eğitim görmeye ikna edilebilirler.[052]

İşçilerin işsizlikten koruması nedeniyle eğitime gerçek bir ilgileri vardır. Hiç değilse biraz bilgi içeren bir şeyler öğrenmeyi arzularlar ama çoğu zaman iş bulma gözüyle bakarlar. Kapitalistlere göre de iş için eğitimin gerekli olduğu duyulmuştur. Ama işçilerin eğitime olan ilgileri, onlara meslekler ve sanayiler arasında hareket edebilme yetisi verir. Dolayısıyla biraz özerklik muhafaza ederek, eğitimin en işlevsel mesleki öğelerinin dibini soyarak sadecc belli bir işbölümüyle uyumlu saf ihtiyaç haline gelmesini arzularlar.[053]

Bilgi proletaryası-bilgi emekçileri- ücretli kölenin hayatının ücretsiz kölelik olacağını sezdiren bu eğitim arzusunun dışında dururlar. Onlar arta kalmış muhalif bir sınıf bilincini somutlaştırarak eğitimin köleliğine karşı koyarlar. Onlar yalnızca, sermayenin kendileri için, en düşük ücretli kölelerden bile daha az bir yararı olduğunu, bilginlerin ve medyanın onları boş merakları için özne yaptıklarını çok iyi bilirler. Bilgi emekçileri eğitime kızarlar ve caddelerden öğrendikleri bilgilerle yaşarlar. Çok geçmeden polise tanıdık gelirler.[054]

Hacker sınıfının eğitimle zıt bir ilişkisi vardır. Hacker bilgiyi arzular, eğitimi değil. Hacker kendisini içindeki ve dışındaki bilginin saf özgürlüğünde bulur. Bu durum hackerı, kapitalist sınıfın eğitimi ücret köleliğine dönüştürmeye çalışan kısmıyla zıt ilişkiler içine sokar.[055]

Hackerlar, işçilerin eğitimini öngören çeşitli ilişkileri anlamayarak, kendi açlığını ve ekonomik değerini pekiştiren elitist ve hiyerarşik eğitim kültürüyle anlaşmazlığa düşebilirler. Hacker itibarın tatlı sözleri tarafından kandırılabilir ve gerçekliği uyum hizmetine sokabilir, ortak yaşantının yerine profesyonel elitizmi koyabilir ve hacker sınıfının ortaya çıkan kültüründen sapabilir. Bu, hackerlar kendilerini bilgi yoluyla ifade etmek yerine eğitimlerinin temsil ettiklerini saplantı haline getirirlerse meydana getirir.[056]

Eğitim bilgi demek değildir. Bilgi edinmek için gerekli de değildir. Bilgi günlük hayattan da çıkarılabilir. Eğitim açlığınm baskısı içinde mülkiyetin imzasıyla, bilginin örgütlenmesidir. Eğitim, sınıf gücünün öznelerine kapısını açan nesneleri, kendi disiplinini içselleştiren işlevsel öğeler haline getirir. Eğitim nesnelliğine karşı direnenleri, nesnelliğin diğer rejimlerinin bilinen ve izlenen öznelerine- disiplinli devletlerin polis örgütü ve ılımlı polisleri haline getirir. Eğitim meta üretiminin nesnelliğiyle bağdaşan bir öznellik üretir. İnsanlar bir dönüşüm süreci boyunca bilgili biri haline gelip, bir şeymişçesine, eğitimi elde edebilirler. Aslında bilgi, eğitim tarafından yalnızca kısmen ele geçirilebilir. Pratik olarak bilgi her zaman onu aşıp geçer.” Düşüncede özel kimlik, öznel mülkiyet, mal mülk yoktur.”[057]

Hack, eğitimi yöneten ve metalaştıran disiplinli rejime pek de uymayan yeni soyutlamalar yaratarak, bilgiyi kendi gerçekliğinde ifade eder. En soyut ve üretken bilgi belki nadir olabilir ama bu nadirliğin metalaşma ve hiyerarşik eğitim tarafından dayatılan açlık karşısında yapabileceği bir şey yoktur. Bilginin nadirliği, doğanın boyun eğmeyi reddeden yakalanması zor çeşitliliğini dışa vurur. Doğa zamanı geldiğinde kendisi açılır.[058]

Hackerların ilim aygıtının kalbi ve ruhu için verdikleri mücadelede müttefiklere ihtiyaçları vardır. Hackerlar, bu dünyada çalışabilmeleri için onları kurnazlık ve yetenekle donatacak bilgiyi isteyen işçilerin sınıf taleplerini kabul ederler. Böylece hackerlar, araçları kendi yararına şekillendirmek isteyen kapitalist sınıfla ile pratik bilgiyi kendi hayatlarına yararlı bir hale getirmek isteyen işçiler arasındaki bağlantıyı koparırlar. Bu, işçinin sınıf çıkarları yüzünden kendisini bir sınıfın üyesi olarak algılamasına dayanan bir bilgiyle birleştirebilir.[059]

İşçi sınıfının kültürleri, metalaştırılmış biçimlerinde bile, kolektif bilince temel olarak yararlı olabilecek bir sınıf hassasiyeti içerirler. Eğitimle kol kola çalışan hackerlar, bu deneyimi bilgi olarak soyutlaştırarak, toplama ve yayma potansiyeline sahiptirler. Günlük hayatın gerçekliği üreten sınıfların eğlencesidir. Bilgi deneyiminin gerçekliği de, hackerların hack yoluyla dışa vurdukları eğlencedir. Hacker sınıfı yalnızca günlük çalışma hayatında gizli olan, metalaşmış halinden soyutlanan ve kendi gerçekliğinde ifade edilen bilginin keşfiyle zenginleşebilir.[060]

Sınıf kültürünü ve işçi sınıfının çıkarlarını anlamak ve benimsemek, hackerların çıkarlarını birçok şekilde arttırabilir. Bilgiye eğilimli çok sayıda azınlık için sayısal olarak güçlü bir müttefik kitlesi sağlar. Olası sınıf müttefikleri için bir buluşma noktası sağlar, işçilerin ve çiftçilerin günlük hacklenme yöntemlerini meydana çıkarma olasılığını başlatır.[061]

İşçilerin de hackerların da Marx’ın tanımladığı kamusallaştırılmış ve kamusallaştıran kaynakların ayrıldığı temelde eğitimde ve öğrenimde bir çıkarları vardır. “İhtiyaçlarına göre hepsine, yeteneklerine göre hepsinden” Bilginin amacını ne kadar farklı algıladıklarının bir önemi olmamakla beraber, işçiler ve hackerlar, köleleri sadece meta üretimi için eğiten eğitimsel “içerik”e ve aynı zamanda eğitimi bir sanayi haline dönüştürmek isteyen vektörel sınıfın baskılarına ortak bir şekilde karşı koyarlar.[062]

Eğitim kurumlanılın içinde, bazı işçiler kendi emeklerinin sömürülmesiyle mücadele ederler. Bazıları kurumlanıl yönetimlerini demokratikleştirmeye çalışırlar. Bazıları üretken sınıfların cevaplanabilir ihtiyaçları olması için uğraşırlar. Bazıları da bilginin özerkliği için mücadele ederler. Bütün bu zaman zaman rekabet eden ve çatışan talepler, kendi içinde serbest bir üretim olan ama üretken sınıflar için henüz kendi içinde serbest bir üretim olmayan bilgi için verilen aynı mücadelenin öğeIeridir.[063]

Önceden uyarılmak silahlanmaktır. Azgelişmiş dünyada, güneyde ve doğuda, pastoral sınıf hala geleneksel haklarını kamulaştırarak ve topraktan mülkiyet hakkı talep ederek köylüleri çiftçi haline getirir. Köylüler hayatta kalma araçları yüzünden yeni-buldukları özgürlükleriyle yaşamak için mücadele ederler. Sermaye hala köylüleri işçilere dönüştürür ve biyolojik olarak mümkün olan en yüksek düzeyde sömürürler. Böylece çok gelişmiş dünyada vektörel sınıfın tasarımlarına göre patentlerini ve markalarını koruyarak, üzerilerine kendi logolarını bastığı ürünler üretirler. Yeni bir ezilmiş pedagojisi isteyenlerin tümü, yalnızca çok kültürlü bir manzaranın görünen vektörel dünyasındaki özneler olarak hor görülenlerin kendilerini iyi hissetmelerini amaçlamaz ama dünyanın üreten sınıflarının devam eden nesnelleştirmesine karşı mücadele etmek için araçları sağlar.[064]

Yönetici sınıflar bir eğitim aygıtı, en aptal mirasçılardan şahsi servet sahiplerine kadar herkesin satın alabileceği bir itibar eğitimi dilerler. Bu daha iyi ücretli işçilere, çocuklarına yeteneklerine bakılmaksızın güvenli bir gelecek kurmaları açısından çekici gelirken, sonunda bu haksızlığın faydalarını bile karşılayamazlar. Bir bütün olarak üretici sınıfların çıkarları, bilginin serbest erişimine dayalı demokratik bilgide ve servetten çok yeteneğe dayanan kaynakların tahsisindedir.[065]

Kapitalist sınıfın eğitimi son bir araç olarak gördüğü yerde, vektörel sınıf bunu kendi içinde bir son olarak görür. Entelektüel mülkiyetin özel mülkiyetin bir şekli olarak güvence altına almasına dayanarak, kendince eğitimi karlı bir sanayi haline getirmek için fırsatlar görür. Bilimi ve kültürü özelleştirdiği gibi açlıklarını ve değerlerini garantilemek için bilgiyi bir kaynak olarak özelleştirmeye çalışır. Vektörelistlere göre, eğitim “iletişim” olarak metalaşmaya daha fazla “içerik” sağlamak demektir.[066]

Vektörel sınıf eğitimin metalaşması için küresel ölçekte çaba gösterir. En iyi ve en parlak olanlar dünyanın her yerinden, çok gelişmiş dünyadaki yüksek öğrenim demek olan saygınlık fabrikalarına çekilirler. Az gelişmiş dünya haklı olarak bir beyin atığından, entelektüel kaynakların sifonla çekilmesinden yakınır. Genel zihin toplanıp metalaşma görüntüsüne devredilmiştir. Bilginin takibinin kendi içinde özgürlüğünü önerenler hala eğitimin metalaşmasına hizmet ederler. Çünkü kendi itibarının ve küresel pazar gücünün artışının bu özgürlükle takas edilmesini öneren kurumun reklâmını yaparlar.[067]

Yüksek öğretim içindeki pek çok çatışma, sınıf politikaları yüzünden bilginin dikkatini dağıtmaktır. Eğitim bilgiyi, temsilini denetlemekle görevli uygun nitelikli gardiyanların başkanlık ettiği homojen alanlara ayırarak disipline eder. Soyutlamanın bu alanların içinde ve sınırlarının karşısında üretimi, korunan hiyerarşinin ve itibarın çıkarlarına göre düzenlenmiştir. Sağlam bir teste ve yeni soyutlamaların meydan okumasına yol açan arzular, tanınma arzusuna kanalize edilmiştir. Hacker kendi metalaştırmasıyla özdeşleştirmeye varır. Tanınma anlamlı olmaktansa biçimseldir. Hack ürünlerinin soyutlaştırma olarak nesnelleştirilmesinin bedelinde, değerin öznel manası artar. Arzu bu bilgi kapsamında, disiplinin yanlış meseleleri ve yanlış meselelerin disiplini arasında dairesel bir gezinti doğurur.[068]

Hacker için yalnızca tek bir entelektüel çatışmanın sınıf meselesiyle gerçek bir ilişkisi vardır: mülkiyet sorunu. Bilgi kimin mülkiyetidir? Bir ekonomide öznelerin yalnızca işlevlerine göre tanımlanmasına izin vermek bilginin rolü müdür? Ya da nesnelerin kendilerinden farklılaşmaya başladıkları ve görünenden başka potansiyelleri kapsamak için nesnel dünyayı keşfettikleri olabildiğince farklı bir hack görüngüsü yaratmak bilginin işlevi midir? Bu çağımızın bilgisi için verilen mücadeledir. “Filozoflar kendi fikirlerinin mülkiyetini ilan ettikleri an, kendilerini eleştirdikleri güçlerle birleştiriyorlardı.”[069]

Hack, bilgiyi her türlü biçimiyle ifade etmektir. Hacker bilgisi, uygulamada, bir serbest bilgi politikası, serbest öğrenim, birebir şebeke sürecinin hediyesi demektir. Hacker bilgisi aynı zamanda üretken sınıfların taleplerine açık, meta üretiminde ikincillik yaratmayan bir bilgi etiği anlamına gelir. Hacker bilgisi, doğanın gerçekliğini, cömertliğin ve tehlikenin bilincinde olarak dönüştüren bir bilgidir. Bilgi açlıktan kurtulduğunda, bilginin serbest üretimi, serbest üreticilerin bilgisi haline gelir. Bu belki ütopya gibi gelebilir ama aslında hacker hürriyetinin geçici olarak varolan bölgelerinin hesapları kalabalıktır. Stallmen: “Biraz Eden’in bahçesi gibiydi. İşbirliği yapmamak aklımıza gelmedi.”[070]


XTRA:


Rash x Somon / Suadiye Köprü

otuz altıda meslek bu,

Alayı Kamizake Kung-Fu!!


Tuncay Koçal, Sokaklar ve âL sKATEBOARDS

ÂLÂ CRU

2017 yılında kaykayın olimpiyatlara kabul edilmesiyle Türkiye’de de bir federasyon kuruldu, ardından millî takım geldi. 2020 Tokyo Olimpiyatları her ne kadar pandeminin gölgesinde gerçekleşmiş olsa da kaykayın önlenemez yükselişi sürüyor. İstanbul’da 70’ler ve 80’ler civarında birkaç yüz kişinin ilgilendiği bir konumdayken bugün parklarıyla, artan sporcularıyla hiç olmadığı kadar gündemde kaykay sporu. Beş yaşından beri kayan ve şimdilerde millî takım antrenörü olan Tuncay Koçal’ın hikâyesi, İstanbul’da kaykayın tarihçesi demek bir anlamda.

Kaynak: Ayhan Abayhan ‘İstanbul ve Kaykay’ İst Dergi 2023

Millî Takım Antrenörümüz Tuncay Koçal

Türkiye’de Kaykayın Sıçrama Anı

Tuncay, kaykayın olimpiyatlara kabul edilmesinin Türkiye’deki asıl sıçrama anı olduğunu söylüyor: “Yeni yeni başlıyor denebilir. Kaykay Federasyonu kuruldu. O zaman danışmanlığını yaptım ben. Sonra millî takım antrenörlüğü nasip oldu. Bu hareketlilikle birlikte belediyeler de markalar da rahatlamaya başladı. Millî takım sayesinde maaş alan kaykaycılar var. Kariyer yapılabilir hâle geldi kaykay.”

Olimpiyatlarla ilgili gelişmenin global kaykay camiasında başlarda çok da hoş karşılanmadığını öğreniyoruz. Tuncay, kaykaycıların uzun süre kaykayın olimpiyatlara girmesini istemediklerini anlatıyor: “Bu bir sokak sporu, standardize etmeyin düşüncesi vardı. Başka vizyoner kaykaycılarsa pazarın büyümesi gerektiğini, ulaşılamayan ülkeler için bunun iyi olacağını düşünüyorlar ki ben de o şekilde düşünenlerdenim.”

Tuncay’ın özellikle altını çizdiği bir konu da rekabet. Kaykayın diğer spor dallarından tam da bu noktada ayrıldığı görüşünde: “Kaykayda başka hiçbir sporda kolay kolay göremeyeceğiniz ilginç bir rekabet anlayışı var. Birbirine yardım ederek birbirini destekleyerek rekabet. Yapamadığında daha iyi yapabilsin diye diğer kaykaycının yanına gidip ‘bak sen şimdi denedin ama bir dahaki sefere şöyle mi yapsan’ demek, kendinden daha zayıf olana destek vermek, daha iyi kayanı yüceltmek. Tabii ki hırslanmalar oluyor. Ama şu anda ortam çok iyi. İyi ki olimpiyatlara kabul edilmiş diyorum ve şimdi biz de burada bunun elçiliğini yapmaya çalışıyoruz, anlatıyoruz ‘bakın futbol gibi basketbol gibi değil, bilimsel olarak birçok spordan daha güvenli olduğu kanıtlanmış, artık bir standardı var’ diyoruz.”

Kaykayın ilk olimpiyat macerasının pandemi nedeniyle biraz arada “kaynadığı” söylenebilir. 2020 Tokyo Olimpiyatları’nın önce ertelenip sonraki yıl seyircisiz gerçekleşmesi, olimpiyatların çiçeği burnundaki bu spor dalı için talihsiz bir gelişme oldu ama bardağın dolu tarafına bakacak olursak Türkiye’de sırf bu vesileyle kurulan bir federasyon, millî takım ve maaş alan kaykaycılar var. Tuncay anlatıyor: “Olimpiyatlara kabul edildikten sonra sporcu, antrenör, müfredat gerekiyordu. Ben ve arkadaşlarım o zamanki başkanımızla oturduk, müfredatlar, antrenörlük eğitimleri, hakemlik eğitimleri düzenledik. Antrenörler, hakemler hazır olunca şampiyonalar hazırladık. O şampiyonalar vesilesiyle de millî takım kurduk.”


OLDSCHOOL RYHME, ALIŞ BUNA HOME-BOY!
Tuncay Koçal, Mehmet Aydon, Sami Harithi, Serkan Günal, 1996, Taksim Gezi Parkı

Tuncay’a Almanya’dan gelen bir kaykay var ve anlattığına bakılırsa o dönemler kaykay sahibi olmanın yolu gurbetçi akrabadan geçiyor. Bir de yurt dışıyla ilişkisi olan ailelerden. “Bu bağlantı nedeniyle kaykay kültürüne hâkimlerdi. Kaykay dergilerine, videolarına ulaşabiliyorlardı. Amerika’da nasıl bir kaykay ruhu varsa burada da çok güzel yaşanıyordu. İyi müzikler dinlerlerdi. Kimi resim yapar, kimi enstrüman çalar. Renkli bir ortam vardı” diyor. Kaykay pahalı bir spor olsa da o dönemlerde takasla, yardımlaşmayla bir dayanışma ruhunun hâkim olduğunu söylüyor: “Her kesimden insan olurdu, ünlü bir iş adamının oğluyla apartman görevlisinin çocuğu aynı yerde takılırdı.”


Tuncay on Action

Tuncay antrenör olarak şu anda “sokak”tan sorumlu. “Önce park disiplini antrenörüydüm, son 1,5 yıldır street’e de bakıyorum” diyor. Kaykayda iki disiplin var, biri park (çanak) diğeri sokak. Tuncay açıklıyor: “Trabzanların, merdivenlerin yani daha küçük açılı rampaların olduğu parklara sokak stili kaykay parkı diyoruz, bu bir branş. Diğer branşımız ise 3-3,5 metre derinliği olan havuz şeklindeki rampalar. Buna da park disiplini diyoruz.”

Müfredatın nasıl oluştuğunu sorunca 90’lardaki müthiş hikâyelerinden birini anlatıyor:

“90’larda biri yurt dışından dergi ya da kaykay videosu getiriyor demiştim ya hani. Birine bir kaykay videosu getirmişler. O zaman şöyle bir şey oldu. Akşam toplanıyoruz. 20-25 kaykaycı bir evde, tüplü televizyon, VHS-beta kasetler… Hareketlerin nasıl yapıldığını o şekilde görüyoruz. O zamanki dahi arkadaşlarımızla şöyle bir çözüm bulmuştuk. Ekranda video dönüyor. Elimize aydınger kâğıdı alıyoruz, ekrana yapıştır, pause’a bas, ayağını nereye basmış çiz, kaykayı çiz, ön ayağı nerede duruyor, play-pause, bildiğiniz çizgi film yapar gibi elle, tek tek kare kare, plan plan yazardık. Sonra oturup üstünden bayağı analiz yapardık. Merkezkaçı düşünüyorsun, nerede kaldıracağını vs. Yurt dışından gelen biri olurdu, yeni hareket öğrenmiş olurdu mesela. Ondan hemen öğrenip geliştirirdik.”

Kadir aka Skirazz, Kütük fanzin’den

Step by step Tuncay Koçal

Kadir Kiraz ‘Just Go Faster’ Kütük Fanzin^’den

> KADİR KİRAZ STYLE !!

Tuncay, derslerine nasıl başladığını anlatmaya koyuluyor sonra. Kaykaycıların hâlihazırda sahip olduğu ya da kaykaya başlamaya karar verip de cidden azimli olanların sonunda mutlaka sahip olacağı bir meziyet, sabır. “Hayatında bir soruyu 10 bin kere çözdün mü diye başlıyorum. Şaşırıyorlar, niye 10 bin kere çözeyim ki diyorlar. Çünkü kaykay kayacaksan bu olacak diyorum. 10 bin kere aynı problemi çözmeye çalışacaksın, çözdüğün hâlde bile çözmeye devam edeceksin ve bunu büyük bir sabır, büyük bir motivasyon, sevinç ve coşkuyla yapacaksın, yoksa kaykaycı olamazsın diyorum.”

ÂLÂ !!

Tuncay Koçal & Kadir Kiraz

Millî Takım Sporcusu Nasıl Seçiliyor?

“Ülkedeki bütün kaykaycıları hep beraber takip ediyoruz, ne olup bittiğini biliyoruz ama şöyle bir şey olması gerekiyor. Kaykay Federasyonu belli dönemlerde reglamanlar yayınlıyor. Yıllık yarışma takvimimiz var. Kaykaycı kardeşlerimiz il ya da ilçe spor müdürlüklerine gidip çok basit evraklarla bir kaykaycı lisansı çıkarıyorlar sonra da gerekli evraklarla birlikte bu kaykay yarışmalarına başvuruyorlar. Bunlar etap etap oluyor. Buralarda kayarak ve puan toplayarak dereceye girmeye ya da kendilerini göstermeye çalışıyorlar. Kategori kategori ayrılıyor da bunlar. Biz de bunların içinden kariyer yapabilecek, ülkenin projeksiyonuna uygun kısa, orta ve uzun vadeli sporcular alıyoruz. 7-8 yaşlarında sporcu kardeşlerimiz de var, şu anda bayrağı taşıyacak 25- 30 yaşlarında sporcular da var.

Bu şekilde girebiliyorlar şampiyonalarla birlikte. Sonrasında biz onları bir millî takım kampına davet ediyoruz. 10-15 günlük kamplarımız oluyor. Farklı illerde bu kampları ve şampiyonaları yapabilmek istiyoruz aslında ama Türkiye Şampiyonası yapabilmek için ona uygun standartta kaykay parklarının da olması gerekiyor. Biz mesela İstanbul, Ankara, Bursa ve Karaman, yeni kattığımız bir il, bu şekilde gidiyoruz. Son 5 yılda daha çok buralarda yarışma yaptık.

Bu arada kaykayı okul sporları arasına da soktuk. Okul sporları arasına girince ne oluyor? Ortaokul, lise, üniversiteler arasında resmî kaykay şampiyonları yapılabiliyor, okullar kendi takımlarını kurabiliyorlar.”


Tuncay Koçal dostlarla birlikte, X 4’tune Skate-shop, Kadıköy
Herşeyin Belgeseli, 2021
Tuncay Koçal dostlarla birlikte, X 4’tune Skate-shop, Cihangir
Oktyabr skateshop presents BOSSFORUS. Istanbul 2023.

‘Skaterlar ve punklar arasında doğal bir uyum vardı. Her iki altkültür de toplum normlarına başkaldıran, dışlanmış öznelerden oluşuyordu. Zamanla kaykayın yalın ve asi doğası, punk’ın hızlı ve agresif tarzına yansıdı. İki altkültür, anaakımı reddeden bir hareket yaratmak için birleşti. Skaterlar ve punklar, skate punk hareketine Kendin Yap etiğini yerleştirdiler ve bağımsız ruhuyla öne çıkan bir topluluk yarattılar.’ –Killa G.


CİNS X Tuncay Koçal

Beşiktaş Meydan ve Diğer Spot’lar

“Kaykay hareketlerini çalıştığımız yerler var, spot diyoruz onlara.

Beşiktaş Barbaros Meydanı beynelmileldir. Dünyanın neresinden bir kaykaycı gelse kaymak isterse internetten bakar ve Beşiktaş Meydan’a gelir. Kaykay turizminde şöyle bir şey vardır. Kaykay kültürüyle yaşayan bir kaykaycı başka bir ülkeye gittiği zaman önce oranın kaykay spotuna gider ya da bir kaykay mağazasına gider çünkü en güzel bilgiyi onlardan alacağını bilir. İstanbul’da o yer Beşiktaş Meydan’dır.

Bizim mabedimiz gibidir. Haberleşmeye bile gerek yoktur, gittiğinizde orada mutlaka birilerini bulacağınızı bilirsiniz.

Bir akşam telefonum çaldı. Hem İstanbul hem Ankara’da yaşayan bir abimiz var. ‘Beşiktaş Meydan’ın bir projesini gördüm internette gezinirken’ dedi. ‘Bizim meydanı yeniliyorlarmış’ diye devam etti. Dedim e ne güzel. ‘Ama kayılabilir alanların hiçbiri yok. Bizim bu projeye müdahale etmemiz gerekiyor’ dedi. Biz kaykaycıyız, ne yapabiliriz ki, yapar mıyız yapamaz mıyız derken yaparız noktasına geldi iş. Telefonu kapattıktan sonra ben de bir baktım, düşündüm. Tarih yok olacak, bizim için kaykay tarihi yok olacak resmen. Çocuklara anlattık ve bir gecede organize olup Instagram, Twitter falan kaç bin kişi paylaştı o postları bilmiyorum. ‘Meydan elden gidiyor’lar vs. Sonra Ekrem İmamoğlu, ‘Gençler sizi duyuyorum, beraber yapacağız burayı’ gibi bir paylaşım yaptı.

Kaykaycıların sözü dinlenerek yapılıyor ve söylenene göre rol model bir alan olacağa benziyor.

Kalamış Atatürk Parkı, Maçka İnönü Parkı, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nun önü, Bayıldım Yokuşu. Bunlar en çok kullanılan diğer spotlar. Bir de Maltepe Kaykay Parkı var.

Düz kaydık, tamam. Sonra mesela iki basamaklı bir yerden atlamayı öğrendiniz, üç basamaklı bir yer bulmak istiyorsunuz. İşte o zaman başlıyorsunuz sokak aralarında gezmeye, başka mahallelere gitmeye. Yer değiştirmek, farklı yerlerde farklı hareketler deneyerek gelişmek de çok önemli.


Hot Girlz Behind the Boards
âLÂ sKATEBOARDS, Taksim
Beril Acar x Âlâ Skateboards x Les Benjamins

Kaykay tahtasının Türkçede akçaağaç denilen “maple” ağacından yapıldığını ve bu hammaddenin mecbur Kanada’dan geldiğini de öğreniyoruz. “Âlâ’nın tekstilleri burada üretiliyor, tahtayı çözünce, yatırımcı da bulursak, Âlâ’yı bir dünya markası yapma hedefimize umuyorum ulaşacağız.”

%100 Yerli Âlâ Skateboards

“Madem etrafımda kaykaycılar var, sanatçı kaykaycılar var, bir marka kuralım, Türk markası olsun dedim. Âlâ Skateboards’u kaykaycı/sanatçı dostlarımızın da dahil olduğu bir çalışma modeliyle kurduk. Yaklaşık 5 – 6 yıldır markamızla -yerli sanatçılarla özellikle- hem kaykaylar tasarlıyoruz hem eski, kullanılmış kaykayları geri dönüştürüp onlardan yeni aksesuarlar elde ediyoruz.

Âlâ’yı kurduğumuz zaman Türkiye’de fabrika yoktu. Benim niyetim tasarımın Türklere ait olduğu bir marka yaratmaktı. ‘Türkiye’den gelmiş’ hissini yaratan bir şey verebilmek istiyordum. Türk lokumu gibi yani. Mağazaya bir çok ünlü kaykaycı geliyor, sanatçılar geliyor, bir şey hediye etmek istiyorsun, bakın bu da Türk markası diye sunmak istiyorsun. Bir yere gittiğinde oranın yerel bir markasını almak istersin ya, onun gibi. İsminin de tasarımın da bu hissi yaratmasıydı temel amacım.”

Kaykay tahtasının Türkçede akçaağaç denilen “maple” ağacından yapıldığını ve bu hammaddenin mecbur Kanada’dan geldiğini de öğreniyoruz. “Âlâ’nın tekstilleri burada üretiliyor, tahtayı çözünce, yatırımcı da bulursak, Âlâ’yı bir dünya markası yapma hedefimize umuyorum ulaşacağız.”

Ayhan Abayhan ‘İstanbul ve Kaykay’ İst Dergi 2023

ÂLÂ SKATEBOARDS <


XTRA:


From Dirt 2 Dust: Skateboarding as an Architectural Marker

Tengis Cinema Square, Ulaanbaatar

Ten years after, skateboarders, photographers and an architect return to Mongolia to marvel at its landscapes, cities, and drainage ditches. With skateboarding as an uncanny reading grid, the disorientated transplants experienced the creeping westernization of a once powerful Empire. 

Skateboarding the urban revolution in Mongolia

THREE SPOTS UNDER THE SCOPE

  • GINGGIS SQUARE
  • TENGIS CINEMA
  • 5TH SCHOOL

IDEAS AND PROCEDURE

By Nicola Delon, Tsolmon Sergelen

and the Mongolian University Science and Technology students

Does the City make the skateboarder, or does the skateboarder make the City? Through the protocol of a collective exploration in Ulaanbaatar, we tried to decode the relationship between public/urban space and its inhabitants, through the prism of skateboarding.

In order to draw “sensible portraits” of the three main places of skateboarding’s appropriation in town, we decided to lay on paper both space and time. By “space,” we mean the cartographic/aerial represen­tation of a terrain—a fascination we had developed from 2009 on, when we flew to Ulaanbaatar compare reality to what Google Maps seemed to clue us to. By “time,” we mean a drawing of paths, usages, fluxes coexisting on the same given spot over one July afternoon in the Mongolian capital.

Lead by a group of students from the MUST archi­tecture school (Ulaanbaatar University), this analysis is a tool that helps understanding what we had vaguely seen, but that we had perhaps failed to look at, so far.

To look at the act of skateboarding, from an archi­tect’s point of view, gives an angled pretext to discuss ground, its resistance, its grit, its potential of mini­mal friction. It’s a way to corner a specific space of action and analyze, in one sitting, movements, stairs, inclines, curves and formal accidents that all can turn into a potential encounter.

As a fisherman would do, the skateboarder reads his own river, its currents, its shaded patches, feeding off any available hint to achieve his fish-catching goal. Public space is the skateboarder’s river, the lieu de vie where he knows, familiar paths, favorite places.

To pin it all down, we picked three emblematic public spaces used by skateboarders in Ulaanbaatar, drawing their buildings (existing, or under construc­tion), their street furniture (lights, benches, shrubs, trash cans, etc.), as well as the paths taken by vehicles, pedestrians, bicycle users, skateboarders. Revealing differential densities and representing territorial occupations, these drawings ultimately offer an unique look at the unfolding mutation of Mongolia’s capi­tal, a City re-inventing itself through its discoveries, influences and cohabitations.

All of the three places chosen for our study each tell the tale, in their own way, of a City changing so fast that it’s barely recognizable from a stay to the next—even if they are only six months apart. These places also inform us about what’s happening on their grounds, what’s at stake, and what these few pioneers on their wooden boards, by creating their own collective and free playground, have to say about Ulaanbaatar.


Gingiss Square, Ulaanbaatar

GINGGIS SQUARE

Ginggis Square is symbolically and literally the City’s central plaza, the hub for power, festivities, not to forget any folkloric, commercial and political gathering.

Bordered by Peace Avenue and the Parliament, as well as a symbolic garden on its south end, Ginggis Square is Ulaanbaatar’s focal point. Initially named Sükhbaatar Square, it took in 2013 the moniker of the illustrious Mongolian Empire founder, as did dozens of beer companies, vodkas, cigarette brands and real estate complexes.

Covering over 7 hectares, this square hosts, at its center, a gigantic statue of one of the leaders of the 1921 revolution, Damdin Sükhbaatar.

Ginggis Square’ surface is made of smooth stone, with a giant grid drawing the four cardinal points. Skateboarders typically meet on its North-East end, at the bottom of the Parliament. A relatively unpractical gathering point (sitting on the official building’s steps is forbidden, and armed guards make sure to enforce this law), this specific area is favored by skate­boarders because of the tiny stone curb it hosts, where one can discreetly sit down on.

The lack of obstacles make Ginggis Square a monotonous space for skate­boarders, who limit their movements to East-West oscillations, and use it more as a meeting point than a “spot”. Not a true skateboarding hub per se, it would be comparable to a forest clearing from which skateboarders scope future summits to climb.

The portrait of this space sheds a light on Ulaanbaatar’s strong sense of centrality: forced out of their step­pes, nomads gather to a capital that’s growing at an unimaginable speed. In turn, the capital itself converges to Ginggis Square’s central statue— a metpahor of the city as a magnet, of its vertiginous economic growth and its attraction power that keeps creating inequity.

On the fringes of this symbolic black hole, young people gather to ride wooden boards, as the visible emer­gence of some sort of sense to imagine for the next steps of the Mongolian adventure. “Riding,” here, is the perfect word to synthetize the past and the pre­sent of the country: the word is shared by Genghis Khan on his horse, and the local crew’s sessions.


Tengis Cinema, Ulaanbaatar

TENGIS CINEMA

The Tengis Cinema spot lies between Ginggis Square and the hill of Gandan Temple, where Ulaanbaatar was founded. Over the years, this plaza has become the symbol of the post-Soviet mutation of the City.

Besides the Tengis Cinema giving it its name, it is bordered by a building celebrating Stalin (it hosts a giant bust of the Russian leader), currently in the process of becoming a museum dedicated to the T-Rex dinosaur.

A gathering place for families, a meeting point and a place for various festivities and games, Tengis is the quintessential skateboard spot. The plinth of its central statue consti­tutes the main influence zone of skateboarders, whose circular moves concentrate on the plaza’s upper deck, separated from its lower deck by a six-stair staircase.

As everywhere else in the City nowadays, cars’ presence is undeniable here—a mixture of neo-millionaires’ dark Hummers, 1960s’ Russian UAV vans and Japanese cars with the stee­ring wheel on the right-hand side.

An interesting fact from analyzing Tengis reveals a seasonal appropriation of the space: it changes according to the current weather and the time of the day. For instance, the shadow cast by a 25-fioor building (under construction for a few years) on its West end has modified how the public uses the place: in the Spring and in the Winter, the public escapes it, while seeking it during the hot summer days.

In fine, drawing a shadow amounts to drawing the vertical element that generated it, the same way an arrow symbolizes the axis of a movement, a gesture, a sound. A rapport to time and space that skateboarders jealously treasure as its unbeknownst sentinels.


5th School, Ulaanbaatar

Located at the North end of the circular Maga Toiruu boulevard, 5th School is more confidential of a spot than Tengis Cinema and Ginggis Square. Another specific: unlike both the other places, its public space is largely unused, save for North West-South West crossings. Yet, it still is local skateboarders’ favo­rite spot, because of the perfection of its smooth stone ground and its recently installed obstacles. Namely, contempo­rarily designed wooden benches, ending by an incline—the perfect “natural” spot, as exhibited by our drawings.

Another peripheral bench space, shadowed by pergolas, also offers a privileged space for rest and observation. Incidentally, this analysis reveals that a third parameter (besides the ground’s quality and the “urban accident” constituted by the skateboarder), is pivotal to generate -a good skateboard spot’s genetics: the relationship between action and inaction—effort vs. rest.

The distance between these two influence zones seems crucial, as skateboarding also exists because of who is watching it happen. In skateboarding, the actor perpetually becomes the spectator, and vice versa, creating a never-ending ballet where time disappears and even the wait is lived as an intense experience.

Resource: From dirt to dust / Skateboarding the urban revolution in Mongolia, 1980 Editions


Kütük Fanzine On the Road!

kk
Kadir Küçük’den bir BS Wallkickbox

Düz duvara tırmananların dergisi Kütük Fanzin,dördüncü sayısı için yola çıktı, Arno Suna tarafından hazırlanan yayın, Kadir Küçük, Orhan Kiraz, Tollie Tolga, Tessa Fox gibi İstanbul sokaklarının en tehlikeli kaykaycılarından fotoğraf ve hikayelere yer veriyor, ayrıca KK‘den çizimler ve Arno‘dan editöryal espiriler de fanzine farklı bir hava katmış. İlk üç sayısı A5 renkli formatta hazırlanan derginin eski-yeni sayıları için erişim adresi : Arno Suna, kutukfanzin@gmail.com

Kutuk fanzin

kutuk_01
Kütük #01’den
Okan Şen
Okan Şen (2019)
meric
Meriç the Pro. teftişte (2019)

Istanbul based skate punk ‘zine Kütük‘s new issue is out now! Editing by Arno Suna w/ cool artworx and photos by Kadir Kiraz. Dont forget to ask 4 yer copy: kutukfanzin@gmail.com

Stay tuned for new issues !!

arnography