
Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.
Gökhan Gençay
Emma Cline’ın Misafir’i, tıpkı 2016’da edebiyat dünyasında büyük yankı uyandıran ilk romanı Kızlar gibi, aldatıcı derecede basit görünen bir çıkış noktasına sahip. Yüzeyde bakıldığında kısa bir zaman dilimine sıkışmış, tek bir karakterin hayatta kalma manevralarını izleyen minimal bir metin gibi duruyor. Oysa Cline’ın asıl becerisi romanın her satırında gözler önünde belirginleşiyor: Böylesine yalın bir iskeletin içinde yoğun bir psikolojik gerilim, sınıf çatışması ve ahlaki bulanıklık üretebilen bir yazar o.
Misafir, Long Island’da yazın sonuna denk gelen birkaç gün boyunca, plajdan plaja, havuz başlarından malikânelere savrulan bir hareket hâlinin tasviri. Bu coğrafya da tesadüfen seçilmemiş, tabii ki. ABD burjuvası açısından servetin sergilendiği gösterilerle dolu, mevsimlik bir cennet orası. İlişkilerin geçici, misafirliğin ise neredeyse ontolojik bir statüye dönüştüğü bu habitatta, Cline karakterini sürekli yerinden ediyor. Alex hiçbir mekâna gerçekten ait değil, her evde yabancı, her yatakta geçici, her partide reddedilme potansiyeli taşıyan bir özne.
Romanın merkezindeki 22 yaşındaki eskort Alex, Cline’ın en güçlü buluşlarından biri aslında. Tam manasıyla akışkan bir karakter; kimliğini, dilini, geçmişini bulunduğu ortama göre yeniden biçimlendirmenin ustası. Öyle ki, hayatta kalma stratejisi sabit bir özden değil, sonsuz bir doğaçlama yeteneğinden besleniyor. Onu tam anlamıyla kurban olarak görmemizi istemiyor Cline. Alex’i ilginç kılan, sürekli bir eşikte durması; manipülasyonla çaresizlik, hesapçılıkla içgüdü, kendini pazarlamayla toptan yok olma arasında bir yerlerde salınıyor sürekli.
Alex’in kendisinden otuz yaş büyük, varlıklı Simon’la ilişkisi romanın motor gücü. Simon, yalnızca bir erkek arkadaş ya da müşteri değil; bir yaşam tarzının, güvenliğin ve sınıfsal sıçrama ihtimalinin vücut bulmuş hâli. Alex’in maddi koşulları —kirasını ödeyememesi, müşteri kaybı, çaldığı para— onu zaten uçurumun kenarına getirmiş durumda. Simon’ın yazlığına gidişi, romantik bir jestten çok, bir kurtuluş hamlesi onun için; geçici ama hayati.
Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?
Alex’in geçmişini geride bırakıp Simon’ın lüks dünyasına sızma hamlesi, romanın temel gerilimini oluşturuyor. Çünkü Cline, bu “sızma”yı bir başarı hikâyesi olarak değil, tehlikeli bir kumar hamlesi olarak aktarıyor. Alex’in en büyük “sermayesi” bedeni, cazibesi ve sezgileri, ama bu sermaye ziyadesiyle kırılgan ve sürekliliği garanti değil. Roman boyunca okur, her sohbetin, her bakışın, her davetin arkasında yatan sessiz soruların varlığını hissediyor: Ne zaman fark edecekler? Ne zaman kovulacak? Ne zaman yanlış bir hamle yapacak?
Cline’ın dili özellikle süslü değil; mesafeli, neredeyse klinik bir soğukkanlılıkla yol alıyor roman boyunca. Alex’in iç dünyasını tasvir ederken melodrama yaslanmıyor. Panik ve arzu çoğu zaman küçük jestlerle, yarım kalan düşüncelerle, bakışlar üzerinden kendini ele veriyor. Bu bilinçli minimalizm, romanın gerilimini yükselten ana unsurlardan biri. Büyük olaylardan ziyade küçük, anlık sapmaların felaket yaratabileceği bir atmosfer inşa ediyor Cline.
Misafir, yüzeysel bakıldığında “birkaç günün hikâyesi” gibi görünse de alttan alta ABD’nin sınıf yapısı, genç kadın bedeninin dolaşım ekonomisindeki yeri ve varlıklıların yeni kültürel normlarının doğası üzerine sert bir alegori içeriyor. Alex’in sürekli hareket hâlinde oluşu, yalnızca kişisel bir huzursuzluktan kaynaklanmıyor sonuç olarak, kapitalist bolluk sahnelerinin çevresinde dolaşan görünmez emekçilerin, arzu nesnelerinin ve misafir statüsündekilerin yapısal güvencesizliğinin bir sembolü o.
Sonuçta Misafir, bir yükseliş anlatısı değil, bir çöküşün anatomisi.