
Kızgın Tugay kimdir, neyin nesidir?
Psikopatlar mıdır? Düşüncesiz anarşistler mi?
Yoksa tamamen Yeni Solun en aktivist ve acımasız temsilcileri midir?
Derleyen ve çeviren: Merve Darende
“Kızgın Tugay yanıbaşınızda oturan adam ya da kadındır. Ceplerinde silahları, zihinlerinde öfke vardır.” (Bildiri 9)
Onlar İngiltere’nin Baader Meinhof’larıdır, 70’lerin radikal son ikonlarındandır. Bundan 30 yıl önce, İngiliz Hükümetinin tam kalbine bir dizi bombalı saldırı düzenlemişlerdir. Kimse ölmemiştir lakin “karşı kültür” üzerindeki resmi kısıtlamadan ve ortadaki bomba ekibi suçlamalarından sonra, dört radikal on yıl hapse mahkum edilmiştir.
Kızgın Tugay 1970 ve 1972 yılları arasında mülkiyete karşı çok sayıda silahlı ve bombalı sembolik eylem gerçekleştirmiştir. Bu eylemlere hedef seçimlerini ve Kızgın Tugay’ın felsefesini –“militan işçi sınıfı hareketinin diğer biçimleriyle omuz omuza özerk bir örgütlenme ve mülkiyete saldırı” olarak – açıklayan bir sürü bildiri eşlik etmiştir. Hedeflerinin arasında baskıcı rejimlerin elçiliklerinin, polis merkezlerinin, askeri kışlaların, butiklerin, fabrikaların ve devlet dairelerinin yanı sıra kabine bakanlarının, başsavcının ve emniyet müdürünün evleri de bulunmaktadır. Polis başından beri, toplumun kendisine tamamen yabancı olan bir kesimiyle karşı karşıya olduğundan onları kavramakta güçlük yaşamıştır. Acaba bir örgütle mi yoksa bir düşünceyle mi karşı karşıyaydılar?
Kızgın Tugay’ın kim olduğu, neyi temsil ettiği ya da neden zamanında bu kadar önem yüklendiği hakkındaki fikirler ve teoriler zaman zaman ayrılır. Sol görüşlü birçok insana göre onlar apaçık politik bir şov denemesinin masum kurbanları, eli ağır devlet baskısı ile mücadele eden hakiki sınıf savaşçılarıdır. Diğerlerine göreyse, bir gündemleri ya da devrimci kimlikleri olmayan üniversite terk, yanlış yola sapmış, kendinden menkul “şehir gerillaları” ya da “koca kafalı bir tugay”dırlar. Lakin iddia makamının gözünde, demokratik bir seçimle başa gelmiş bir hükümeti, dengesini bozmak ve en sonunda yıkmak maksadıyla tehdit eden 68 sonrası devrimci buz dağının bir ucuydular.
1972 yılında Old Bailey’de, İngiliz hükümeti tarafında Kızgın Tugay’ın komplocuları olduğuna karar verilen sekiz özgürlükçü militan kendilerini yalnızca tüm baskı araçlarını kullanan sınıf düşmanlığıyla değil aynı zamanda örgütlü sağın ciddi bir kavrama zorluğu ve anlayışsızlığıyla -kınamaların dışında- karşı karşıya buldular.
“Çılgın,”terörist”, “maceracı” ya da en iyi ihtimalle endişe verici bir umutsuzluk hareketinin yaratıcıları olarak görülen Kızgın Tugay, eylemleri analiz edilmeksizin ya da sınıf çatışmasının genel bağlamına ne atfettiklerine dair hiçbir girişimde bulunulmaksızın yargılanmışlardır. Bunu meşru gösterecek şeyler basitti: Hareket örgütleri- birey ve kitle arasındaki ilişkiyi zıt bir şey olarak görmeye eğilimli olan -Kızgın Tugay’ın eylemlerini “terörist” olarak adlandırarak ve bunu “bireysellik” ile eş tutarak onları bu dertten kurtardılar. Yeterince garip olan, bu tavrın sadece sol kesimle sınırlı olmamasıydı. Bu aynı zamanda anarşist hareket için de geçerliydi. Zira günümüzde hala bireyin kitle içerisindeki rolünü ve kitle hareketindeki belli bir grubun rolünü görmezlikten gelme eğilimi vardır. Bu sorgulandığı zaman sonuç, genellikle, somut bir yargı şeklindedir. Mesela, “Terörizm” başlıklı bir makalede, şöyle okuruz: “ bir grup insan kendilerini “Silahlı Mücadele”ye adarsa, bu bize “ olağan kamu düşmanlığının, polis tacizinin tutuklanmaların ve savunma kampanyalarının yanı sıra, tüm siyasi derslerimizin, kazanımlarımızın ve güçlerimizin kaybını ayrıntılarıyla açıklar.” (Class War)
Kızgın Tugay’ın yoldaşlarının karşılaştıkları sorunlar, o esnada aktif olan ve devlet tarafından çizilen mücadele sınırlarını reddeden — baskıcı mekanizmanın salıverilmesinin ötesindeki sözde meşruluk sınırları— ve referans noktalarını kitle mücadelesi düzeyinde alan diğer grupların sorunlarıyla benzerlikler taşıyordu. Bu karar devletin mücadele sınırlarını tanımlamasını hiçe sayıyordu. Bu aynı zamanda resmi işçi hareketleri ve anarşist hareketin de dahil olduğu parlamento dışı kurumlar tarafından dayatılan sınırlara da meydan okuyordu. Amerika’daki Simbiyonez Kurtuluş Ordusu(SLA), Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu(RAF), İtalya’daki ilk Kızıl Tugaylar; bunların hepsi kitle hareketinin genişlemesini tehdit eden, ajitatör, provokatör ve bireysel teröristler olarak yargılanıp ‘devrimci” örgütlerden soyutlanmışlardı.
SLA’ya ( Simbiyonez Kurtuluş Ordusu ) karşı olan tavır için, Martin Sostre şöyle yazmıştır: “SLA’nın hareket baskısı tarafından alenen suçlanması yönetici sınıfınkinden farklı değildir. Tüm sol örgütler kendi meşruluklarını kanıtlamak için diğer örgütlerle SLA’yı suçlamak konusunda yarışmışlardır. Dikkat çekici bir biçimde suçlamalarda eksik olan şey, silahlı mücadele ile ilgili hiçbir tartışmanın yer almamasıydı. Devrimci şiddet sanki kaçınılması gereken itici bir şey olarak görülüyordu. Sol hareketin içinde, yönetici sınıftan kurtulmak için yalnızca örgütlü kitle hareketlerinin, protesto gösterilerinin ve devrimci sloganların yinelenmesinin yeterli olacağını düşünenler vardı.”
Troçkist Kızıl Köstebek bir bildirisinde, Kızgın Tugay davasında yargılanan yoldaşları için dayanışma çağrısında bulunarak diğerlerinden ayrıldı: “Eğer aynı zamanda potansiyel olarak gayet iyi yoldaşlarımızın neden çeşitli Leninist örgütleri reddettiğinin farkında değilsek örgütlü solun Kızgın Tugay’ı eleştirmesinin bir faydası yoktur ve gerçekten yalnızca bombalama yoluna gitmek – yakalanana dek- milyonlarca insanın siyasi algısını değiştirmeye yardım edemeyecek kadar basit bir seçenektir.”
Leninist perspektiften bakıldığında bu yeterince anlaşılırdır. Peki ya anarşist perspektiften bakıldığında? Freedom’ın oldukça yeni bir sayısının ön sayfasında şöyle okuruz: “Kızgın Tugay’ın yürüttüğü bombalama kampanyası bile aslında teknik açıdan dahicedir(!) Neredeyse hiçbir şey başarmamıştır zira dile getirilmiş idealleriyle doğrudan bir çelişki içinde, sıradan insanları eylemlerinin pasif izleyicisi durumunda bırakan elit bir çete gibi hareket etmeye çalışıyorlardı. Bu, “kitlelerin uyanması” şeklinde sonuçlanmaktan ziyade, şu anki iktidarsızlığımıza katkıda bulunan anarşizme ve anarşist fikirlere duyulan korkuya kayda değer bir katkıda bulunmakla sonuçlanmıştır.”
Görüldüğü üzere, eski kaygılar devam eder: Hareketi (özellikle Anarşist hareketi) ‘maceracılardan’ korumak. Aslında sömürülen hareketi hiçbir zaman aynı farkındalık seviyesi ile hareket eden, tek parçalı bir kitle olmamıştır. Sermayeye karşı verilen mücadele; başından beri bir tarafta çeşitli örgütler, partiler, birlikler vs. yoluyla görüş ayrılığını patronlarla yönetilebilir niceliksel bir uzlaştırma kanalına çeviren resmi bir işçi hareketi ile diğer tarafta genellikle daha az görünürde olup zaman zaman belli örgütsel formlarda ortaya çıkan ama çoğu zaman kim oldukları bilinmeyen, telafi edilemez bir isyan mantığıyla mülkiyeti sabote etmek, el koymak veya “zarar vermek” vs. gibi bireysel düzeyde karşılık veren “kontrol edilemeyenler” arasında olan bir bölünme olarak karakterize edilmiştir. Bu iki hareket arasında belirgin ve sabit bir çizgi yoktur. Genellikle birbirlerini etkilerler, tabandan gelen dalgalanmanın büyük resmi kurumları belli bir tutum sergilemeye zorunlu kılmasına ya da tam tersi, özerk mücadeleleri frenlemeye çalışmasına etki ederler. Bu birlik üyeliği kitlesini yaratanların çoğu aynı zamanda mücadelenin birlik dışı (yani kanun dışı) biçimlerinde de fazlasıyla yer alırlar. Bununla birlikte her iki tarafın da kendi mirası vardır: bir tarafta anlaşmaların ve satışların tarihi, işçileri sırtından vuran büyük zaferler, diğer tarafta ise hepsi aslında hayal ettiğimiz ve aslında bunlar olmaksızın bir ütopyadan başka bir şey olamayacak olan gelecekteki toplumun bir parçası olan doğrudan eylem, kargaşa , örgütlü ayaklanmalar ya da bireysel eylemler.
Bu ülkede mücadelenin gelişimine bakıldığında, bu ikilik açıkça görülür. Bugün örgütlü anti-kapitalist hareket olarak bildiğimiz hareket 19. yüzyılın başlarında şekil almaya başlamıştır. O zamanlarda gelişmekte olan diğer Avrupalı kapitalist ülkelerden farklı olarak, hem örgütsel hem de ideolojik düzeyde yalnızca önemsiz bir komünist etki vardı. Geleneksel İngiliz ‘sağduyu’ ve entelektüalizm karşıtlığı belki de sendika şeklini almış daha pragmatik bir örgüt biçimi için gerekliydi. Oluşan bu sendikalar başından beri reformisttiler ve tabandan gelen baskı sayesinde bazıları isyan anlarını kaçırmıyorlardı. Bununla birlikte sendikaların ileri sürdükleri değişiklikler genellikle yapısal sınırlar içinde şiddet içermeyen yöntemler kullanmaya meyilliydi.
Günlük hayat politikası – insanların kendi sıkıntılarıyla uğraşmak, işçilerle öğrenciler ve kadınlarla erkekler arasındaki bölünmenin üstesinden gelmeye çalışmak, politik pankartlara karşı çıkmak gibi belirgin sorunlara karşı çeşitli gruplar oluşturmak- çok gelişme göstermişti. Hak talep edenlerin, ev işgalcilerinin, feministlerin vs. çalışma hakkını değil, çalışma reddini ifade ettiği, sendikalist geleneğin bekletme taktiklerini kale almadığı, hemen şimdi, reddedileni aldığı ve sunulanı reddettiği geniş çaplı bir hareket ortaya çıktı. Kapitalist iktidarın sağlam bir kalesi olarak çekirdek ailenin eleştirisi birçok komünal yaşam deneyimine yol göstermişti. Bu hareket tüm karmaşıklığıyla bir öğrenci hareketi değil ama genç işçileri, öğrencileri, işsizleri uzlaştıran zamanının özgürlük hareketi olarak adlandırılabilecek geniş çaplı bir hareketti.
Bu hareket, Bakunin’in de gayet zekice işaret ettiği gibi tüm iktidar yapıları kadar alçak, kendi mikroskobik güç merkezleri olan geleneksel anarşist hareketin durgun atmosferinin dışında hareket eden özerk gruplardan oluşmaktaydı. Bu yüzden işçi hareketinin içindeki bölünme ile anarşist hareketin içinde yer alan bölünme arasında bir paralellik çizilebilirdi. Bir tarafta iktidar mevkilerini tutan, kitlelerin devrimci bilincine katkıda bulunmak adına en ufak bir girişimde bulunmayan ama zamanını soyut ilkelerden sihirli sözcükler gibi bahsederek genç yoldaşları etkilemeyi hedefleyen konferanslara ve buluşmalara başkanlık ederek harcayan yoldaşlar… Bahsettikleri bu ilkeler anarşizmin tek gerçek kaidesiymiş gibi el üstünde tutulmuş ve, ya tembellikten ya da zayıflıktan onları eleştirmeden kabul edenler tarafından bu ilkelere sadık kalınmıştır. Bu iktidar adalarının manifestoları genellikle uzun süreli ve yineleyici yayınlar biçimini almıştır. Hareketin bir bütün olarak yararlanması için bir “açık forum” biçimindedirler ama temel ideoloji – muhafaza ve statiz (Organizmadaki, bireydeki veya toplumdaki hareketsizlik, değişmezlik, kısır bir denge durumu) ideolojisi- yayını doldurma ve fiziksel olarak üretme görevini üstlenen “yardımcıların” filtresinden geçmiştir. Bu yayınlar referans noktası olarak, kitle hareketini temel alan, özerk eylemleri kınayan ve onları anarşist harekete polis baskısını getirmekle alenen suçlayan ilk yayınlardır. Dalgınlıklarından olsa gerek, bu baskının her daim varolduğunu ve yalnızca en sofistike halinde sadece hayaletlerin ayak basabildiği barışçıl bir kabul mezarlığı yarattığını unutmuşlardır. Son zamanlardaki en etkili toplumsal isyanların birçoğu polis baskısına duyulan genel tepki yüzünden ateşlenip yayılmıştır.
Geleneksel anarşist hareket bu yüzden kendisini, eylemlerini geçmiş metotların ve şimdiye kadarki teori ve analizlerin değerlendirmesi üzerine temellendiren diğer anarşist hareketler, özerk gruplar ve bireyler tarafından tehdit edilmiş bir halde bulur. Onlar da geleneksel broşür, gazete ve diğer yayın kanallarını kullanırlar ama bunları her zaman kitle mücadelesinin daha ötesine geçip kişisel ve metodolojik olarak katkıda bulunmaya çalışarak, devrimci eleştirinin ve bilginin araçları olarak kullanırlar. Aynı zamanda doğrudan eylem ve silahlı mücadele yöntemlerini kullanmaları da gayet tutarlıdır – ve mücadelenin aktif katılımcıları oldukları takdirde gereklidir-. Bu gruplar güç merkezi ve “gönüllü yardımcılar” mantığını reddederler. Her birey bitmek tükenmek bilmeyen bilgi edinme ve kavrama görevi neticesinde ulaştığı kendi kararlarına dayanan kendi eylemlerinden sorumludur. Bunların bir kısmı aynı zamanda gruptaki daha yaşlı ya da daha tecrübeli yoldaşlardan da kazanılabilir ama asla sorgulanmaksızın tapılıp nesilden nesile aktarılacak bir şey olarak değil. İki işçi hareketinin arasında yerinden oynamaz sınırlar olmadığı gibi, iki anarşist hareketin arasında da yoktur. Son bahsedilen anarşist hareket ve isyancı işçi hareketi arasında da sabit bir sınır yoktur. Mücadele ivme kazandığında bu hareketler bir araya gelirler ve birbirlerine karışırlar, bununla birlikte anarşistler her daim mücadeleyi devrimci bir sonuca itmeyi ve özgürlüklerinin otorite yapıları tarafından ellerinden alınmasını engellemek için özgürlükçü yöntemler sunmayı amaçlarlar. Diğer geleneksel anarşist hareket ise resmi işçi hareketinin yapılarıyla ittifak kurma hevesini geçmişte sık sık göstermiştir.
Gordon Carr tarafından BBC için hazırlanan bu belgesel (mahkemeden kısa süre sonra, ilk olarak 1973 Ocak’ında yayınlandı), 1960’ların devrimci mayasından çıkmış “Öfkeli Tugayların” köklerini ve kampanyalarını ele alır . Ayrıca Britanya’nın yasal tarihindeki en uzun erimli suç davası olan Old Bailey’deki “Stoke Newington 8’lisi” komplosunda ki polis soruşturması sırasındaki kampanyanın zirvesini yansıtır.
60’ların sonunda, 70’lerin başındaki duruma bakıldığında, endüstriyel kargaşanın tabanda yarattığı dalga, üniversitelerdeki öğrencilerin mücadeleleri, kadınların ve işsizlerin mücadeleleri ve buna benzer şeylerin arasında, Kızgın Tugay hem bu gerçekliğin bir ürünü olarak hem de bunun içinde yer alan devrimci özneler olarak ortaya çıkmıştır. Onları bir çeşit toplumsal sapkınlık olarak bir tarafa atmak o zamanki mücadele gerçeğine gözlerimizi kapamak olur. Eylemlerinin kasıtlı olarak “yasadışı” alanda olması ve başkalarını da aynısını yapmaları için kışkırtmaları gerçeği, onları “yasadışı” bir hareketin en özünde olan şeyden soyutlamaz. Bunu yalnızca o yıllarda meydana gelen bombalama olaylarında görmek bile mümkündür (Böyle yaparak kanunsuzluğun engin ve çeşitli araçlarını bombaya indirgemeyi niyetlemesek de) Kızgın Tugay davasının duruşmasında esas tanık olarak bulunan Woolwich Arsenal’deki labarotuvarların başı Binbaşı Yallop, 1968 ve 1971 yılları arasındaki 25 bombalamaya ek olarak, daha başka 1075 bombanın da kendi laboratuarından geldiğini kabul etmeye zorlanmıştır.
Kızgın Tugay tarafından üstlenilen bombalama olaylarına bakıldığında, o zamanlar hayli hassas olan iki mücadele alanına odaklandıklarını görürüz. Birincisi sanayideki mücadeledir: Endüstri İlişkileri yasa tasarsına karşı gerçekleştirilen büyük bir gösterinin olduğu gün İstihdam ve Verimlilik Bakanlığı’nın, çok daha büyük bir gösterinin olduğu bir başka gün Carr’ın evinin bombalanması, Dagenham’daki Ford grevi esnasında William Batty’nin evinin bombalanması, Upper Clyde Tersanesi’ndeki kriz esnasında Ticaret ve Endüstri bakanı John Davies’ e bombalı saldırı düzenlenmesi, inşaat çalışmalarındaki bir grevden ötürü Bryant’ın evinin bombalanması… Baskının mücadelenin tüm alanlarındaki patlamaya tepki olarak arttığı takdirde, bu bombardımanı tamamlamak üzere, doğrudan devletin baskıcı aygıtlarını hedefleyen bombalar da vardı. Scotland Yard’ın başkanı Komisyon Üyesi Waldron’un evinin bombalanması, Tintagel House’da polis bilgisayarını hedef alan bombalama, Başsavcı Peter Rawlinson’ın evinin bombalanması ve son olarak Kuzey İrlanda’da enternenin başlamasının hemen ardından, bölgesel ordu asker alım merkezinin bombalanması bu kategoriye dahildir. İkinci alansa, ana cadde üzerindeki Biba adlı butiğin ve Dünya Güzellik Yarışması’ndan bir gece önce BBC karavanının bombalanması da tüketicilik ve rol yapma gösterisinin insanları tek tip hale getirip yabancılaştırmasını yok etme yönündeki girişimleridir.
Politik anlamda, 60lı ve 70li yıllarda sitüasyonist eleştirinin öğeleri, sitüasyonist kavramları çeşitli diğer perspektiflerle az çok başarılı bir şekilde birleştiren anarşistleri ve solcuları etkilemiştir. Nitekim Kızgın Tugay da, Avrupa ve Amerika’da kültür ve siyasetin çeşitli yönlerden derin bir biçimde etkilendiği sitüasyonist fikirlerden etkilemiştir. Hatta daha önceki bir bildiride geçen “gösteri” kelimesinin varlığı, özel istihbaratta çalışan bir memurun dikkatini sitüasyonist etkiye çekmiş ve onu Kızgın Tugay’ın bulunduğu yöne çevirmiştir.
Eylemleri sayesinde Kızgın Tugay da gösterinin bir parçası olmuştur ama onun yıkımına katkıda bulunan bir parça biçimini almıştır. Onların eylemleri geçmişten kalan bir yadigar gibi çıkarılıp tozu alınacak ve sonra da tekrar rafa konulacak eski bir meta gibi olmadığı için burada yer almıştır. Yaptıkları şey- beş özgürlükçünün ağır hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanan- kendisini yeniden yapılandırıp muhafaza etmek için sermaye değişimi stratejileri olarak biçim değiştiren, süregelen mücadeleye bir katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Kızgın Tugay’ın bu can alıcı evrimi, bu hijyenik sayfalardan başka yerlerde de, gerçekleştirilmesi gereken bir görevi olan ve dolayısıyla nihai emelleri kendilerini korumak olan kimselerin kınamalarını ve hakaretlerini önemsemeyen bir hareket olduğu göz önünde tutularak yer almalıdır.
Kaynaklar: