Bir İsyan İkonunun Alaşağı Edilmesi: Joker 2

JOKER

Gösterime girmesinin üzerinden birkaç gün geçtiğine göre, “Joker 2” üzerine kısaca söz almanın zamanı gelmiş demektir. Buradaki herkesin filmi izlediğini varsayıyorum, lakin en baştan belirteyim, henüz izlememiş olanlar aşağıda yazdıklarımı filmi izledikten sonra okurlarsa daha iyi olur.

Gökhan Gençay

En başta, devam filminin çekileceği duyurulduğu anda hissettiğim kaygının, ilk filmi seven bizleri kötü sürprizlerin beklediğine dair yaptığım değerlendirmenin doğru çıktığının altını çizerek başlamalıyım. “Joker 2”, en temelde bir muhasebe filmi. Bahsettiğim muhasebe, çürümüş bir toplumda içten içe beliren topyekûn yıkım arzusunun hiç beklenmedik karakterlerin cinneti üzerinden bir ayaklanma ruhunu nasıl teyakkuza geçirebildiği ekseninde şekillenmiyor, tabii ki! Warner Bros’un böylesi kaygıları olduğunu, bunları dert edindiğini düşünmüyoruz zaten hiçbirimiz. Fakat, ilk “Joker”ın kendi arzuları halefine küresel çapta bir isyan figürü haline gelmesini, ikonlaştırılmasını hem filmin yapımcısı Warner Bros şirketinin hem de yönetmen Todd Phillips’in dert edindiği kesin. Bu nedenle “Joker 2”yi, bütün türlerarası numaralar ve sinemasal “sirk gösterileri” sergilemenin ötesinde, esas olarak bir hesaplaşma filmi olarak tasarlamışlar.

Peki, bu nasıl bir hesaplaşma? Öncelikli olarak, hasarlı ve sorunlu bir karakter olarak sundukları, hatta ucubeye yakın bir profil çizdikleri Arthur’un Joker kimliğiyle nasıl ayağa kalktığını, kişisel öfkeyle kolektif isyanın nasıl birbirine eklemlendiğini izleten bizzat kendileri değilmiş gibi, her şeyi başa sarmaya, söz konusu yapıyı temelden yıkmaya uğraşma çabasını öne çıkaran bir hesaplaşma bu. Scorsese evrenine paslar atan kirli bir New York atmosferinde, alışıldık çizgi roman karakterinden ziyade sosyal gerçekçi bir “broken man”i beyazperdede başarıyla var eden bir ekip, şimdi, nedendir bilinmez, oturmuş, bu bağı nasıl koparırız, sorusuna yanıt aramaya soyunmuş.

Aslında, sözün gelişi olarak “nedendir bilinmez?” yazıyorum. Gerçekte yönetmen Phillips’in motivasyonu ayan beyan ortada. İlk “Joker”da film noir tadında, etkileyici bir çizgi roman psikopatını, hatta Beyaz muhalefetin jargonuyla bir incel’i ete kemiğe büründürmeye soyunurken -hem Joaquin Phoenix’in muazzam performansı nedeniyle hem de zamanın ruhunun etkisiyle dünyaya öyle bir Joker hediye ettiler ki, zamanla Lübnan’dan Şili’ye, Almanya’dan Bolivya’ya, sokakları ele geçiren isyancılar o karakteri ve duygusunu benimsedi, sahiplendi. Onun başından geçenleri kendi hayatlarıyla özdeşleştirdiler ve filmin yapımcıların gözünde “gerçekçi bir psikopattan” ötesi olmayan Joker bir anda isyan ikonu haline geldi. Müesses nizamın temsilcileri olarak bu tür bir popülerlikten en çok onların rahatsız olduğunu da hissediyorduk zaten. Nitekim, “Joker 2”nin temel kaygısı da o ikonu sokaklardan koparıp tekrar beyazperdeye hapsetmek.

Öyle ki, filmdeki avukat karakterinin temsil ettiği misyonla yönetmen Phillips’inki birebir uyuşuyor. Her ikisinin zihniyeti de ortak; Arthur’u zavallı, gariban, kader kurbanı bir ezik olarak göstermeye gayret ediyorlar (Öyle ki, Arthur bu filmde fiziki görünüm açısından da ilk filmdekinin kat be kat üstünde ucubeleştirilmiş). Onun mağduriyetini ve pişmanlığını öne çıkarmaya çalışıyorlar. Ve filme söz konusu “siyaseten doğrucu” çabanın karşısında duran bir karşıt karakter ekleyerek yapıyor bunu Phillips. Kim mi o karakter? Harley Quinn. Harley’nin film boyunca Arthur’u manipüle ederek onu “Jokerleştirmek” için canını dişine takması, sizce kimin/kimlerin duruşunun bir temsili? Tabii ki bizim! Yani, ilk filmi mütevazı bir başyapıt olarak ilan eden ve Joker’ı isyancı bir sembol olarak benimseyen bizlerin yaklaşımını ortaya koyuyor Harley.

Ezik, zekâ özürlü, ucube Arthur’un eylemlerinden pişman olmamasını, hatta onlara sahip çıkarak özgürleşmesini arzuluyor Harley, aynen bizim gibi. Ama yönetmen Phillips onunla aynı fikirde değil, maalesef. Öyle ki, filmin ikinci yarısında ağzımıza bir parmak bal çalarak Arthur’un Joker kimliğiyle-metaforik ve fiili açıdan- ayağa kalkışını bize izleterek gözlerimizi yaşartıyor yaşartmasına da, hemen ardından onun aslında Joker olmak gibi bir niyeti olmadığını, pişmanlıktan kıvranan sıradan, zayıf bir insan olduğunu bizzat kendi ağzından duyurarak Harley’i, yani bizi hayal kırıklığına uğratıyor. O noktada, tıpkı Harley gibi, biz de Arthur’u terk ediyoruz.

İzlediğimiz adam Joker değilse, ki olmadığını finalde anlayacağız, ilk filmde o evreni niye inşa ettin Todd Phillips? Şu hayal kırıklığını bize yaşatmak için yeni bir film çekmene de lüzum yoktu ki, bıraksaydın Joker ilk filmdeki haliyle hafızalarımızda yaşasaydı. Neyse…

Phillips, isyancı bir ikonun ontolojik sorgulamasına girişse, bireyleri insanüstü kahramanlaştırmaya meyleden kolektif itkilerin temellerini eleştirse, ona hak vereceğimiz noktalar da bulacağız. Ki, bunu “Fight Club”ın grafik roman olarak yayımlanan ikinci ve üçüncü ciltlerinde Chuck Palahniuk, son “Matrix”te de Lana Wachowski başarıyla yaptı. Her ikisi de, kendi yarattıkları evreni ve ikonografiyi yapısöküme uğratmaya cesaret ettiler. Phillips’in ise böylesi bir hamleyi önüne koyacak kapasitesi yok! O sadece ve sadece Arthur’un zavallılığının altını çiziyor, Harley’i ve onun temsilcisi olduğu isyancı kitleleri küçümsüyor.

Evet, “Joker 2” aslında iyi bir film. Öyle sağda solda “Rezalet! Aman izlemeyin!” diyenlere bakmayın siz. Hatta yerden yere vurulan müzikal sahneler de beni hiç rahatsız etmedi, şarkıların çoğu filmin hikâyesini besliyor ve kuvvetlendiriyor. Çok uzun sürmeleri dışında onları sorun olarak görmedim. Teknik işçilik de göz kamaştırıyor. Joaquin Phoenix yine olağanüstü performans sergiliyor, Lady Gaga bile beklediğimden iyi. Ne ki, bütün bu pozitif öğeler “Joker 2”nin var olma nedeninin Joker ekseninde gelişen popüler isyan kültürünü yıkmak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bu arada, filmde benim en çok hoşuma giden, finalde “gerçek Joker’a”, yani Heath Ledger’ın canlandırdığı Joker’a yapılan muazzam göndermeydi. Arthur’u bıçaklayarak öldüren de bizzat o oldu. Kendisinin Joker olmadığını açıkça ifade eden Arthur’un karşısına, “Kara Şövalye”de yanağındaki kesiklerin hikâyelerini farklı farklı anekdotlar eşliğinde anlatan gerçek Joker’ı çıkarmalarını beğendim. Filmi izlemeden önce, defalarca kez bizim için gerçek Joker’ın Heath Ledger’ın canlandırdığı Joker olduğunu vurgulamıştım hatırlarsanız. İşte bu hakikati Phillips bile kabul etmiş oldu böylece.”Joker 2”den aklımda kalacak tek iyi şey de bu olacak.

Leave a comment