Kader Genç: Bedenin Hâlleri ve Politikası

Kader Genç

“Galerilerin ve küratörlerin komik denecek şekilde ressamı ikinci planda bırakıp, sanatçılık oynayan garip bir güruhu cilalayarak ortaya fırlatıldığı post bir süreçten geçiyoruz.”

Pathos dergisi için yapılan söyleşi dosyasından 2019

Figürlerini gerçekliğe sadık kalarak işlediğin önceki sergilerinden farklı olarak, “Kâğıt” isimli son serginde figürün bütünlüğünü, biçimini bozmak, hatta parçalamak gibi bir tutum içinde olduğunu görüyorum.

Aslında bu tutumla yapmayı hedeflediğim herhangi bir şey yok. Bu bir tutum da değil. Mevcut durumun beni iterek getirmiş ve bırakmış olduğu bir karmaşa içinden hayata bakıyorum. Öyle bakan biri ancak böyle görür kanısındayım. Kendimle ilgili büyük bir memnuniyetsizlik içerisindeyim son zamanlarda ve bu nedenle sürekli bir şeyleri denemekle meşgulüm, deneyerek bir takım şeyleri çözümlemeyi arzu ediyorum ama çözümlemeye çalıştığım şeyde de saplanıp kalmam gibi bir durum söz konusu değil. Bu genişleyen bilgi ekseninde çember açıldıkça ben daha da küçüldüm, dolayısıyla gereksinim duyduklarım da değişti. Korkularını ancak çalışmanın dinamizmi içinde dizginleyebilenlerdenim. Aldığım eğitim ve resimsel mizacımdan ötürü doğaya olabildiğince sadık bir üslubum var. Yani izlemeyi seviyorum. Göz kabartmayı seviyorum çevreme, aslında bu sevmek de değil, bir tür alışkanlık ve davranış biçimi. Yaşamımdaki dalgalanmalar, toplumsal olarak olup bitenler tematik bağlamda beni bir takım açmazlara itti. Bu nedenlerden ötürü figürü olabildiğince güzelliyerek izah etmek ya da bir bütün içerisinde yüzeyde yığınlar halinde göstermeye çalışmak benim için yeterliliğini kaybetti, böylece daha parçalanmış, daha ucubemsi figürler resmimde belirmeye başladı.

Okumayı çok sevdim ve ilk etki kanalım edebiyat olmuştur diyebilirim. Okuduklarım çocukluğumdan beri hep beni çok etkiledi, bu nedenle yüzeylerimin hep senaryoları, figürlerimin de rolleri vardı.  Bende fikir hep önde gelir ve biçimi tetikler. Buna karşın fikri göstergeye dönüştürme aşaması tamamen plastik bir mevzu olduğu için desenim ne kadar iyi olursa içeriğimi de o kadar iyi aktarabildiğime inanıyorum. Dolayısıyla resim süreci bende kolay, basit ve “yaptım oldu” eminliği taşıyan bir şey değil. Ben kurgulamaya çalıştığım yüzeyle paslaşırım. Zaman zaman da bu yüzden resimlerim uzun bir bekleme sürecine girer. Bu nedenle figürlerde onlara yüklemiş olduğum anlamları belirlerken fikir demini alana kadar uğraşırım. Bazen resmin kendi süreci beni yönlendiriyor, bazen de fikrimin netliği daha kararlı hamleler yapmama vesile olabiliyor. Ama son dönem resimlerimde mevzu böyle gitmedi, tamamen sürece dayalı işler ortaya koydum, yüzey beni yönlendirdi, resimler nerde bitti dediyse süreci orda kestim, figür nerde kendini eksik bırakmamı istediğini gösterdiyse orda durdum, tüm bunlar da figürün bütünlüğü ile oynamama olanak tanıdı. 

Kader Genç, 2020

‘Gezi’ yeni neslin 12 Eylülü’dür. Bizim jenerasyonumuzun milâdıdır. Çok şey yaşandı, ölümlere alıştırıldık ve olağanmış, normalmiş gibi gelmeye başladı patlayan bombalar. İnsanlar parçalandı ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi sokakları yıkayıp yine o yollarda yürüdük.

Önceki sergilerin hep kâğıt ve tual karışık sergilerdi, arka arkaya açtığın son iki serginin sadece kâğıt işlerden oluşmasının tam da bu deneme mevzusu ile bağlantısını açar mısın?

 Dürüst olacak olursam bu bağlantı aslında biraz da benim bencil olmamla ilgili ama bunun dışında başka bir manası da var elbette. Figürlerimdeki kırılganlık, konularımdaki hassasiyet ve ajitatif damarı tual gibi gözümde tapınağa dönüştürdüğüm bir malzemeyle izah etmeye çalışmam, hedeflediğim ve bir an önce gösterme arzusunda olduğum resimlerin serüvenini uzatacaktı ve belki de daha tamamlanmış, belki de bayatlamış, bilindik sonuçlarımla izleyici karşılarında olacaktım. Oysa ben o ilk heyecanı gösterme peşindeydim. Daha çabuk, daha jestüel… Duygu gibi, kaygı gibi geldi mi insanı saran bu ruh halinin yansımalarını defterlerime aktarışım, kâğıtla kurduğum ilişkide koşulsuz bir sadakat, barışıklık ve yalansızlık içeriyor. Orada neysem oyum. İnsanların da beni buradan görmesini istedim. Kâğıt kırılgandır, yırtılabilecek kadar naif bir malzemedir ve her zaman arka cebimde mevcuttur. Kendimi öz olarak izah edebildiğim saha kâğıttır, burada da hem plastik hem tematik bağlamda bir dönüşüm evresi içerisinde olduğum için bunu en olduğu gibi, en gerçek şekilde ve en rahat hissettiğim hâlde gerçekleştirebileceğim alanı seçtim. Ben tuale başlarken her şeyi belirleyerek başlıyorum, doğaçlama bir tualim yoktur, en azından aynayı koyarım önüme. Kâğıtsa bana başka türlü olanaklar tanıdığı için üzerinde debelenebiliyorum, olmadığında defteri kapayıp erteleyebiliyorum, en sonunda da açmazda kalırsam yırtıp atabiliyorum. Son sergide de madem bu kadar sert bir giriş yapıyorum, olabildiğince saf, pak, kendim gibi olabilmek için kâğıdı seçtim. Aslında seçtim değil, tüm bu saydıklarım zaten kendilerini bir bir defterlerimde göstermiş oldular. Zaman zaman defterlerimden kesip aldığım, zaman zaman da büyük kâğıtlara yine aynı solukta yaklaşarak yaptığım işleri ortaya koymayı tercih ettim.


Kader Genç “Kurmacalar” sergisinden, 20 Ekim-20 Kasım 2021

Bir nesil Iktidarın otoritesiyle büyüdü. Toplumsal yaşama el koyanların gücü asalak ve uyuşuk bir çoğunluğun müsadesiyle gerçekleştiyse bu ülkede sanat alanının da bu biçim dejenere oluşunu çokta şey etmemek gerekir herhalde. Bazen gözlerim acıyor. Kötünün, devlet masalarında yer buluşu gibi, şatafatlı ve markalaşmış mekanların duvarlarında asılı oluşuna şahit olduğumda. Merak ediyorum insan (ressam) kendine neden ve nasıl yalan söyler ?


Kader Genç, 2020

Daha önce belirttiğine göre son sergin bir hedef doğrultusunda değil etki tepki şeklinde ortaya çıktı. Peki bu tepkinin sonucu olan işlerine izleyenin tepkisi ne ve sendeki etkisi nasıl oldu?

Akademi çevresinde fikrine müthiş merak ve saygıyla baktığım insanlardan kendimce yeni bir bakış açısı oluşturduğuma dair birtakım eleştiriler aldım. Bence ressamlar, önce ressamlar için sergi yapar. Ben inandığım ve değer verdiğim bir ressamın resmimin karşısına geçip söyleyeceği şeyle ilgilenirim, bunu önemserim çünkü kaygılarımız ortaktır. Tabi geçim derdimiz de var. Kulak kabarttığım yalnızca itibarlı bir tutumla ressamlık kariyerimi sürdürmekken maalesef bu piyasanın sahnesinde de kendime bir yer bulmak zorundayım. Maalesef diyorum çünkü galerilerin ve küratörlerin komik denecek şekilde ressamı ikinci planda bırakıp, sanatçılık oynayan garip bir güruhu cilalayarak ortaya fırlatıldığı post bir süreçten geçiyoruz. Açıkçası piyasada işlerimin nasıl bir tepki göreceği içimi gıdıklıyordu, ama şaşırtıcı bir şekilde özellikle beşinci sergide yaptığım işler az çok karşılık buldu diyebilirim. Eleştiriler de iyiydi ama midesi bulanan birçok koleksiyonerin bana, hastalanmış ve tedavisi mümkün olmayan bir delilik sürecinde olduğumu hissettirecek uzaklıktan baktığını da gördüm. Zaman zaman gücendim tabi ama gelip geçiyor bu tip duygular.  Ben yeni diye bir şeye inanmıyorum. Yeni; yinelenen ve kişinin binlerce kez tekrar edilmiş bir sözü kendince söylediği bir yenilemedir. Yeni her zaman ressamın kafasında bir soru işaretidir, hem kendini tekrar etmemesi hem de duyargalarını tıkayıp kendini en özgün sanmaması için olmak zorundadır. Koca bir sanat tarihi var omuzlarımızda, her zaman bir öncekine eklenerek yolumuzu kuruyoruz. Benim gibi figüratif dilden yola çıkanlar bilir, binlerce yıllık bu miras üzerine, piyasanın şatafatlı ve neon ışıklarıyla donatılmış arenalarından değil, atölyenin insanın üzerine bir beddua gibi sinen yalnızlığından ancak değer görür bir izlek ekleyebiliriz.  Yani popüler davranışlar bana göre değil kısacası. Ben resmimle hesaplaşmamı derin soluklar eşliğinde yapıyorum ve resmimi bu samimiyette göstermeye çalışıyorum. Beni anlayanlar da zaten resimlerimdeki tavrın nerden nereye, nasıl esnediğini ve daha ne kadar gidebileceğini kestirecek görüye sahip olanlardır. Ben de bu duruma kendimi hazırlayarak açtım son sergimi, önceki dönemlerimde yaptığım işlere tanık olan ve inanan izleyicinin yüzünde, bu işlerimle de aynı samimiyeti yakalayabildiğimi gördüm. Buna ek olarak izleyenin yüzünden iğreti olduğunu okumak da beni mutlu etti. Çünkü izleyenin yaşadığı dönemle biraz daha yüzleşmesine vesile olduğumu hissettim. Bu resimler durup dururken veya sadece kendi ruhsal rehavetimin geriliminden çıkmadı. ‘Gezi’ yeni neslin 12 Eylülü’dür. Bizim jenerasyonumuzun milâdıdır. Çok şey yaşandı, ölümlere alıştırıldık ve olağanmış, normalmiş gibi gelmeye başladı patlayan bombalar. İnsanlar parçalandı ve ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi sokakları yıkayıp yine o yollarda yürüdük. Kentlerin belleklerini sildiler, yüzünü gözünü beton yaptılar.  Ben bundan zihinsel ve duyusal olarak tiksinti duydum ve göçebeliğe başladım. Atölyemi taşıdım. Son yerleşkem şimdilik Gümüşlük.  Buradan da hala oraya doğru seslenebileceğimi göstermeye çalıştım bu son işlerde.


Art Column – Sanat Sütunu 2024

Çocukluğumdan beri resim hayatımda var. Babam teknisyendi, kendisinin yaptığı teksir kâğıtlarından defterlerim olurdu hep, ben de bu defterlere çizimler yapardım. Bir de hatırımda kalan çamaşır mandalları var. Annemin çamaşır mandallarını bir araya getirerek insan figürleri oluştururdum, bu çok sevdiğim bir oyundu. Zaman zaman da bu figürleri model alarak çizimler yapardım. Resimdeki yeteneğimi ilk olarak ilkokul öğretmenim keşfetti, o zamanlar resim benim için saplantılı bir uğraş değildi, her çocuk kadar resim yapıyordum ve farklı birçok şeye merak içindeydim. Ortaokulda ise resim öğretmenimin de yönlendirmesiyle resim benim için farklı bir hâl aldı ve Güzel Sanatlar Lisesi’ne girdim. Bu dönemde yapmayı arzu ettiğim şey netleşti, maksadım insanla ilgilenmekti, figür resmi yapmak. Zaten resim öğrenmek istiyorsanız ve bir de figüratif damardan bir rota oluşturacaksanız adres belliydi. Mimar Sinan sınavlarına girdim ve arzu ettiğim atölyeyi seçtim. Bundan sonra resimle düşünmeye başlamış oldum.


Kader Genç, “Karşılaşma/Encounter” Tüyb/Oil on Canvas, 50x50cm 2020

Renk sorunsalı hayatıma burada keşfettiğim maviyle, toprağın sarısıyla girdi açıkçası. Sanatçının köylüsüymüş, kentlisiymiş gibi kalıplara inanmadığımı söyleyebilirim.

Kentli bir ressam olmak ve kent dışında, hatta köyde resim yapmak konusunda neler söyleyebilirsin?    

Öncelikle Gümüşlük için köy demek zor artık, köylüsü köylü olsa da yaşayanlarının çoğu oradan buradan benim gibi gelmiş insanlar. Aslında benim için burası küçük bir Cihangir ve nasıl ki İstanbul’dayken o çevreler az uğrak yerlerimdiyse şimdi burada da öyle. Burası büyük bir sirk. Tabi bunun yanı sıra müthiş insanlar da var. Aklına fikrine danışmaktan keyif aldığım ve deneyimlerinden çok şey kendime kattığım insanlar, Yavuz Tanyeli mesela.  Bu nedenle buranın goygoycu çevresiyle çok ilgilenmedim, benim için önemli olan üç beş insanla iletişim halinde kaldım. Benim buraya gelirken ki amacım sadece Gümüşlük’ün coğrafyasından faydalanmak ve biraz daha sakin yaşamaktı. Bunların dışında şu bir gerçek ki sanat ancak devinimin olduğu yerde olur ve bu devinim her zaman olduğu gibi günümüzde de kentlerdedir. Ben kente küsmedim, özellikle İstanbul’a kulaklarımı ve gözlerimi kapamadım. Kendimle yüzleşebilmek, kendimde tıkanık bulduğum alanları çözmek ve farkında olmadığım eksikliklerimi aydınlığa kavuşturmak için bu inzivayı tercih ettim. Kentten kopmadım, yine orada olup bitenler konum oldu, gözlerim hep oradaydı ama bunlara eklenen ve göz ardı edemeyeceğim bir ben olgusu da mevcuttu. Bu yalnızlık olmasaydı bu olguyla ilgilenemezdim, yalnızlık arabesk bir tutum değil, tam tersine insanın kendini keşfi için olmazsa olmazı. Şu klişeden hoşlanmıyorum “Mühim olan kalabalıkta yalnız kalmayı başarabilmektir” bu bana komik geliyor artık. Renk sorunsalı hayatıma burada keşfettiğim maviyle, toprağın sarısıyla girdi açıkçası. Sanatçının köylüsüymüş, kentlisiymiş gibi kalıplara inanmadığımı söyleyebilirim. Burada yaşadığım süre içinde kent özlemimi giderebilmek adına yaptığım her yolculuktan ve kaldığım şehirlerden, resmimi besleyen birçok malzemeyle döndüm. Yaratıcı kişi için hareket olmazsa olmazdır, ben zaten hiçbir zaman tam bir kopuş yaşamadığım için kendi adıma böyle bir ayrım yapamıyorum.

“Silo Qiz – Xylouris” küyb. 70x100cm 2020

Bende zaten doğuştan empoze edilmiş bir kimlik var, ailemin geldiği yerden, etnik bağlarımdan tutun da kendimi kimlerin arasında konumlandırdığıma bakacak olursanız kendiliğinden oluşan politik bir duruşa sahibim.

Alevi bir aileden geliyorum. Çocukluğumdan hatırladığım, yüzümü ekşiten sevimsiz anılarım da mevcut. Her neyse. Politik duruşumu propaganda vari bir şekilde ortaya koyduğum geçmiş zamanlar da var. Daha sembolün, imgenin, simgenin ne demek olduğunu bilmediğim, çok heyecanlı olduğum dönemlerde elini sımsıkı yumruk yapmış figürlerim ya da ayaktakımını konu edindiğim resimlerim de oldu. Şu an onlara bir yandan tebessümle baksam da bir yandan da iyi ki yapmışım diyorum. Ama zamanla benim için gerçeklik değişti, kendi yakaladığım estetik kaygılarım içerisinde politik duruşum gizlendi, yol yordam değişti. Zaten çürüyen, yozlaşan ve her şeyin gitgide bozulduğu bir çağ ve toplumda doğru adım atmanın, doğru hamleler yapmanın,  kendi başına politik bir duruş olduğuna inanıyorum artık. Fakat bunları yaparken de kolay anlaşılır olmaktan uzaklaştım. Hâl böyle olunca anlatmak istediğim tavır ve taraf olduğum noktadan seslenmek için kendi malzemelerimi aramaya başladım. İlk elemanım figür oldu elbette, ancak figürü eğip bükerken, zayıflaştırırken, iri yarı bir kütleye dönüştürürken, daha da çirkin hale sokarken zaten muhalif kalıyorum. Her şeyin yaldızlarla boyandığı ve şatafatlı hale getirildiği bir sistem içerisinde çarka bu şekilde çomak sokmak, yani kendi kemikleşmiş figürlerimle o yaldızı kazımak beni tatmin ediyor.

Kader Genç, 180x300cm tüyb 2017 Rasim Özkanca koleksiyonu

…tüm bu süreçlerinde kendini yakın hissettiğin veya etkilendiğin ustalar kimler?  

Her zaman söylediğim bir şey var; benim mevzum İstanbullu olmak, İstanbul’da okumak, Mimar Sinanlı olmak değildi, hedeflediğim ve tercih ettiğim bir izlek vardı. Bu izleği oluşturabileceğim isim de Neş’e Erdok’du, dolayısıyla hemen onun atölyesine gittim ve akademide onunla çalışmaya başladım. Tercih ettiğim bu isimden dolayı estetik gamlarım çok erken yaşta biçimlenmeye başladı. Bu tercihim aynı zamanda beni desenci kıldı ve forma karşı daha hassas bir tutum elde ettim. Hassaslıktan kastım formun gerçekliğine sadakat, bir formun gerçekliğine sadık olarak onu yapılandırmadan bozamazsın da. Deforme zoraki oluşamaz, tersine bilginin denetiminde kendisini gösterebilir, bu nedenle yapı bozmak her babayiğidin harcı değildir. Çok mutluyum ki bu konuda ben de Neş’e Erdok gibi biriyle hareket edebildim. Ayrıca üniversite boyunca Ahmet Umur Deniz, Nedret Sekban gibi çok değerli hocalarla çalıştım. Tabi üniversite dönemimde girip çıktığım ortamlar da belli olmaya başladı. Sabahattin (Tuncer) abi ve Sezai (Özdemir) abi iyi ki tanımışım dediğim ustalardı. Bugün Yavuz (Tanyeli) abiyle oturup resim konuşuyor olmak da müthiş bir paylaşım. Kendi dönemdaşlarımdan da çok sevdiğim dostlarım var tabi. Bunun yanı sıra sanat tarihinin köşe taşları diyebileceğimiz bir takım isimler beni çok etkiledi. Bunlardan biri Goya, bir diğeri Rembrandt. Goya’nın karanlığı, Rembrandt’ın pentürü, El Greco’nun maniyeri beni çok etkiledi. Bunlar aslında her ressam olmak isteyenin bahsedebileceği isimler, beni çok daha spesifik bağlamda etkileyen ressamlarda oldu elbette, bununla beraber dün ilgilenmediğim ama bugün müthiş merakla izlediğim isimler de oluyor. Son dönemlerde Alman ekspresyonizmiyle haşır neşirim. Bu Stuttgard’da gördüğüm bir sergiyle başladı ve Otto Dix’le merkezime oturdu. Almanların dinamizmi beni sıkı bir şekilde tokatladı, figüratif dil üzerinden resme dair başka türlü kaygıların olabileceğini gördüm ve pentürümün nasıl esneyebileceğini düşünmeye başladım. Bunun yanı sıra genel olarak İspanyol geleneğine kendimi çok yakın hissediyorum.

Van Gogh’un Acı Çeken Kulağı’ TÜYB 20x20cm 2018

Yerin Kulağı > KADER GENÇ


Leave a comment