Bir Çığlığı Dikine İkiye Kesmek: OKTAY ÇAKIR

Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep (Dekupe)

“Bugün profil resimleri, selfie’ler ve sonsuz dolaşımdaki görüntülerimizle kendimizi çoğaltıyoruz. Ancak bu çoğalma bizi daha mı görünür kılıyor, yoksa daha mı silikleştiriyor? İmgeselleşen varlığımızın dışında gerçekte neyiz?”

Antroposen (İnsan) Çağı

Derya Derin

Yeni Çağın Eşiğinde İnsan

2000 yılında ortaya atılan “Antroposen” terimi, insanın yerküre üzerindeki baskın etkisini tanımlamak için kullanılmaya başlandı. 2016’da Holosen Çağ’ın resmen sona erdiği ve yeni bir jeolojik dönemin –İnsan Çağı’nın– başladığı kabul edildi. Kimileri bu çağı bir insan cehennemi, kimileri ise insan eliyle inşa edilmiş bir cennet olarak görüyor. Ancak bugün, 2020’lerin ikinci yarısında, ayak izlerimizden çok “parmak izlerimiz” ve “boş bakışlarımız” tartışılıyor. Artık aynadan çok ekrana, hakikatten çok yüksek çözünürlüklü simülakrlara bakıyoruz. İnsan, kendi suretini bir algoritmanın işleyişine bıraktığından beri, yüzü; bir ifadeden ziyade, veri setlerine hapsolmuş silik bir imgeye dönüştü.

Peki, bu çağda insanın kendisi nasıl görünüyor? Nüfus artışı, teknoloji bağımlılığı, akıllı telefon ekranlarında sürekli kendini seyretme alışkanlığı… İnsan artık kendisiyle ilgili verilere bakarak yeni bir görsel kimlik mi oluşturuyor? Gerçek ile imge arasındaki ayrım hâlâ mümkün mü?

İmge ve Gerçeklik Krizi: Baudrillard’ın Dünyası

Fransız düşünür Jean Baudrillard’a göre bu ayrım çoktan ortadan kalktı. Günümüzde reklamlar nesneleri değil, imgeleri satıyor. Chanel, Calvin Klein ya da GAP gibi markalar bir değerden çok bir gösterge, bir etiket haline geldi. Baudrillard’ın en çarpıcı iddiası Körfez Savaşı’na ilişkindir: Ona göre bu savaş “gerçekten yaşanmadı”. Televizyon ekranlarında izlenen şey, füze bombardımanıyla imge bombardımanının iç içe geçtiği bir medya olayıydı. İzleyiciler koltuklarında cips yiyerek savaşı seyrediyordu. Eleştiri yetimiz bu hipergerçeklik içinde felce uğradı.

Bugün profil resimleri, selfie’ler ve sonsuz dolaşımdaki görüntülerimizle kendimizi çoğaltıyoruz. Ancak bu çoğalma bizi daha mı görünür kılıyor, yoksa daha mı silikleştiriyor? İmgeselleşen varlığımızın dışında gerçekte neyiz?

Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep

“Sanatta hâlâ bir “hoşa gidiş”, romantik ya da estetik bir kaygı var mı? Yoksa duygular da tüketim nesneleri gibi hızla tüketilip yenileniyor mu?

Kendine Yabancılaşan İnsan: Nietzsche’den Bir Bakış

Nietzsche, doğaya sadık kalma çabasını sorgularken şöyle der:

“’Sadık kalmak doğaya’ – tümüyle – ama
nasıl başlar sanatçı bu işe?
Ne zaman sığdırılabilmiştir ki doğa resme?
Bir sonsuzluktur, dünyanın
En küçük parçası bile!
Ne hoşuna giderse onu resmeder sonunda.
Ve ancak resmedebildiğidir hoşuna giden!”

Sanatta hâlâ bir “hoşa gidiş”, romantik ya da estetik bir kaygı var mı? Yoksa duygular da tüketim nesneleri gibi hızla tüketilip yenileniyor mu? Sürekli seyrederek, kopyalayarak aynı formu çoğaltmanın cazibesine mi kapılıyoruz?

İnsanın doğaya müdahalesi kuruyan nehirler, plastik çöpler ve zehirli atıklar getirdi. İnsanın insana müdahalesi ise imaj üretimiyle, profil resimlerinin bolluğuyla gerçekleşiyor. Bu, görülecek kimsenin kalmadığı bir imgenin kendini yalanlaması değil mi?


Oktay Çakır “lal” (herhangi bir yer) Mayıs 2017

Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ serisinden (2008)

“Kan gecenin içinde eriyerek ete acı vermekte bir tür sağaltım ve ritüel…
Resim kendi gerçekliğinin üzerine kapanır. Kaybedilemez ve sürekli tekrarlanması gereken bir ‘beyit’ gibi her söylenişinde farklı bir bedende dirilebilmek için ‘kan’ ‘koku’yu halelendirerek yüzeyde vücut alır…” –Oktay Çakır

Oktay Çakır’ın Figürleri: Derisiz, Sessiz Çığlık

Sanatçı Oktay Çakır’ın çizimlerinde insan yüzeyi, cilt, deri neredeyse yoktur. Figürü kaplayan devinimli, kıvrımlı çizgiler adeta bir kadavra görünümü taşır. Bu figürler hakkında sosyolojik, politik ya da ekonomik bilgi edinemeyiz. Cinsiyet bile çoğu zaman tinselliğin gerisinde kalır. 

Figürler modern hayatın katlarında, sınıflarında, odalarında görünmez. Daha çok tecrit edilmiş, hikâyeleri duyulmayacak kadar uzak bir yerden fısıldayan varlıklardır. Sessizlikleriyle başkaldırırlar. Portreleri ancak ölümle tamamlanır; yaşam ve ölümün içkin sessiz çığlığıdır bu. 

Bu çizgilerin evreni, Antroposen’in o pürüzsüz, yüksek çözünürlüklü “filtreli” dünyasına bir başkaldırıdır. Eser, görünürlüğe açılan o derin oyukta hizaya girmeyi reddeder. Temsil ettiği ne kadar silikleşirse, o kadar hakikate yaklaşır.

Yapay zekanın her şeyi kopyalayarak hükümsüzleştirdiği bu sistemde, sanatın saflığından bahsetmek artık bir lüks değil, bir zorunluluktur. Çakır’ın figürleri, kopyalanan bu sistemde zihinsel bir stratejiyle boşlukları dolduran esasa, yani “insansızlaşmaya” karşı durur.

“Kan gecenin içinde eriyerek ete acı vermekte bir tür sağaltım ve ritüel…
Resim kendi gerçekliğinin üzerine kapanır. Kaybedilemez ve sürekli tekrarlanması gereken bir ‘beyit’ gibi her söylenişinde farklı bir bedende dirilebilmek için ‘kan’ ‘koku’yu halelendirerek yüzeyde vücut alır…”

Çakır’ın “Kanın Ete İçkinliği Ve Resim” yazısındaki kendi sözlerine bakarsak:

Renkler geriye itilmiş, duygunun öne çıkması sağlanmıştır. Boya tuvale emdirilirken kanın ete işleyişi gibi bir ritüel yaşanır. Çığlık dikine ikiye kesilir: biri resimde, biri izleyende yankılanır.

Bu figürler bize karanlığın derinliğini, Nietzsche’nin “içine bakan uçurum”unu hatırlatır. Özne ne tam öznedir ne de öznesizdir; bir hayalettir. Çerçeve sınırın kendisidir. Bakan gözle resmin çığlığı aynı anda ikiye bölünür.


Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ serisinden (2008)

Tuzla Sanat Galerisinde, 24 Şubat 2014

Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ serisinden (2008)

Hakikat, Saflık ve Aynılık

Antroposen çağında insan-insan permütasyonu ön plandadır. Geçmişteki Tanrı-insan gerilimi yerini insanın sıradanlığıyla ürettiği şaşırtmalara bırakmıştır. Sanatın özgünlüğü, saflığı giderek kopyalama ve aynılaşma içinde eriyor.

Çakır’ın figürleri bu kopyalanan sisteme bir başkaldırıdır. Temsil tuzağından kaçmanın iki yolu vardır: Ya yapıbozuma uğrayarak kayıp anlamla bağımlı kalmak, ya da temsili geride bırakıp şeylerin yalnızca mevcut oldukları belirişe dönmek.

Saflığa duyulan özlem bedenden kopmaz. Çocukluğun saf anları şimdi yalnızca hayaletimsi izler olarak yakalanabilir. Mekân, saflığın merkezidir. İnsan fiziksel mekândan koptuğunda saflığa yeniden kavuşabilir.


Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep

“Resim bir başka hale dokunma biçimidir. Bir üst perdeyi aralama hali. Gerçekliklerle değil hakikatle ilgili bir tartışma/ çekişme duruşuyla ilgilenir. Çoğunlukla imge bunu karşılayamadığından sürekli çoğalır.” Oktay Çakır

Oktay Çakır’ın resimlerindeki figürler, karanlığın derinliklerine kadar inmiş, öznenin şimdiki yerini düşlemleyerek yeniden aydınlatmak için aramıza, yeryüzüne dönmüşlerdir. Burada varoluşsal bir telkinle geçmişten gelen ve yeninin birleşimiyle denge kavramı bütünle özdeşleşir. Çerçeve belirlenebilir bir sınır olmaksızın, algılanan figürün, yani orada olanın (dasein) karşımıza çıkışıdır.

Figürün daha başka yapabileceği tek seçim, bedenin kesintisizliğine uygunluğunu sergilemektir. Böylece oylumlama insan yaşamının yeni biçimlerden üretilmiş yeni biçimiyle sonuçlanır. Figürün yüzü her türlü yüklemeden ve nitelemeden ayrıldığında tarafsızlaşır. ‘Şimdi ve burada’ olur. İnsan onu var eden atmosferin ve dünyanın içine çekilip yokolmaktan ancak eserin ‘şimdi ve burada’lığı tesiriyle kurtulur.

Antroposen (insan) Çağ, nasıl ki insanın atmosferde ve dünya üzerindeki yok edilemez etkisini temsil ediyorsa, Oktay Çakır’ın figürlerinde de insan oluşumu yine insan etkileşiminin (insanın insan içinliğinin) tam kalbinde yer alır. İnsanın geçirdiği evreler (varoluş- yokoluş- kazanış- yitiriş vb.) gerçeklikten koparılmış bir parça olarak değil, hakikatle temas eder. Hakikat; yabancılaşmış bir derinlikten fışkırarak isimsizleşmeye çivilediği bakışı kışkırtır ve mutlak egemenliğini sorgulatır.


Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep

Gözkapaklarındaki Karanlık

Yaşamın dönebileceği nihai yer neresidir? Belki de Baudrillard’ın kayıp anlamı, sadece gözkapaklarındaki o mutlak karanlığın bedenleşmesinde saklıdır. Oktay Çakır’ın resimlerinde duyulan o içsel titreşim, sezgiselliğin çözümlenememiş sırrıdır. 

Oktay Çakır 1997’de yazdığı “Çöküş Estetiği” tezinde, canlı varlıklara cansızmış gibi davranmanın yeni bir patetik yanıltı olduğunu söyler. Sanal ekranlara gömüldüğümüzde canlı olan cansızlaşır, gerçeklik ve anlamdan koparız.

Çakır’ın resimlerinde hâlâ sezgi, adanmışlık ve içselliğin titreşimleri duyulur. Bu, çözümlenememiş bir gizemdir. Yenilenebilir enerjiyi yüksek çözünürlüklü ekranlarla değil, sezginin dokunuşuyla yakalarız. Dile gelmez, meçhul bir çizgidir. Çığlık hep ikiye bölünür: biri kendinde şey, diğeri ötede…

Derya Derin, 6 Şubat 2026 (düzenlenmiş hali)

instagram.com/oktay_cakir_art


Leave a comment