
Sitüasyonizm ve Otomasyon
Internationale Situationniste #1 / Haziran 1958
Türkçesi: Tunç Olcay
İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?
Şimdiye kadar, hiç kimsenin otomasyonun sunduklarını sonuna kadar irdelemeye cesaret edememesi son derece şaşırtıcı ve bu yüzden, otomasyona dair henüz gerçek bir bakış açısı geliştiremedik. Otomasyonu gizliden gizliye toplumsal yaşama dahil etmeye çalışanlar çoğunlukla mühendisler, bilim insanları ve sosyologlar gibi gözükse de, otomasyon artık sosyalist üretim yönetimi ve serbest zamanın mesaiye kıyasla değeri meselelerinin merkezinde bulunuyor. Otomasyon sorunsalı, olumlu ve olumsuz birçok ihtimalin tartışılmasını gerektiren bir mesele.
Sosyalizmin amacı bolluktur. Mümkün olduğunca çok ürünü, mümkün olduğunca fazla insana ulaştırmayı hedefler; ki bu da istatistiksel olarak, öngörülemeyen olayların neredeyse tamamen göz ardı edilebilecek seviyeye indirgenmesini gerektirir. Ürün sayısındaki artış, her bir ürünün değerini azaltır. İnsan üretisi tüm ürünlerin “nötr değere” indirgendiği bu tür bir değerden düşürme, tamamen bilimsel bir sosyalist gelişimin tabiri caizse kaçınılmaz sonucu olacaktır. Ne yazık ki, entelektüellerin çoğu bu mekanik yeniden üretim fikrinin ötesine geçemiyor ve insanlığı kasvetli, simetrik bir geleceğe hazırlıyorlar. Benzersizlik üzerine çalışmada uzmanlaşmış sanatçılar ise bu sebeple, her geçen gün sosyalizme karşı düşmanlığa varacak raddede tavır almaya devam ediyor. Diğer taraftan, sosyalist politikacılar ise sanatın gücünü ve özgünlüğünü ortaya koyan her şeye şüphe ile yaklaşıyorlar.
Konformist konumlarından ötürü politikacılar, bugüne kadar kültüre ve ekonomiye dair geliştirdikleri görüşleri temelinden sarsan bu otomasyon konusuna kötü bir ruh hali ile yaklaşıyor. Her “avangard” eğilimde, otomasyona karşı kendi ayağına sıkan bir tutuma, ya da en iyi ihtimalle, otomasyonun ilk aşamaları sayesinde yakınlığından kuşku duyulamayacak bir geleceğin olumlu taraflarının yetersiz değerlendirilmesine rastlıyoruz. Aynı zamanda, gerici güçler de aptalca bir iyimserlik sergiliyor.
Bu noktada, kısa bir anekdottan bahsetmek yerinde olacak. Geçtiğimiz yıl Quatrième Internationale dergisinde, militan Marksist Livio Maitan, bir İtalyan rahibin boş zamanlarındaki artıştan bahsediyordu ve şöyle diyordu: “Yeni toplumun insanının mevcut toplumdakiyle aynı olacağına inanmak yanlıştır. Gerçekte, bizim tahayyül edebileceğimizden çok daha farklı ihtiyaçları olacaktır.” Ruhun diyalektik rolü, olanakları arzu edilen formlara yönlendirmektir. Burada Maitan, Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi, “yeni toplumun unsurlarının her zaman eski toplum dahilinde biçimlendiğini” unutuyor. Yeni bir yaşamın unsurları, halihazırda aramızda–kültür düzlemi dahilinde- biçimleniyor olmalı ve bu tartışmayı geliştirmek bizim elimizde.
Bireylerin potansiyelini ve üretim enerjisini eksiksiz biçimde serbest bırakmaya yönelen sosyalizm, otomasyona baktığında ancak bireylerin etkin olmayan enerjisini dışa aktarabilen yeni provokasyonlarla ilişkisi ile ilerici kılınabilecek, ilerleme karşıtı bir eğilim görmek zorunda kalacaktır. Şayet otomasyon, bilim insanları ve teknisyenlerin iddia ettiği gibi insanı özgürleştirmenin yeni bir aracı ise, halihazırdaki beşeri faaliyetlerin de ötesine geçilmesini sağladığı anlamına gelir. Bu, kişilerin otomasyon tasavvurunu aşmasını sağlayacak aktif bir düşünme sürecine girmesini gerektirir. İnsanı otomasyonun kölesi olmaktan kurtarıp ustası mertebesine eriştirecek böylesi bir bakış açısını nerede bulabiliriz?
Louis Salleron otomasyon üzerine çalışmalarından birinde, “ilerlemeye dair neredeyse her zaman olduğu gibi, otomasyon da yerini aldıklarından veya bastırdıklarından daha fazlasını ekliyor” diyor. “Otomasyon tek başına, faaliyet olasılığına ne ekliyor? Anladığımız kadarıyla, eylemi tamamen kendi alanına zaptediyor.”
Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz.
Endüstrileşme krizi, bir tüketim ve üretim krizidir. Üretim krizi, tüketim krizinden daha önemlidir çünkü üretim, tüketimi şekillendirir. Bireysel düzeye aktardığımızda bu fikir, vermenin almaktan daha iyi olduğu savının eşdeğeridir; zaptetmektense ekleyip geliştirebilmek. Bu sebeple otomasyon iki karşıt perspektifte değerlendirilebilir: Otomatikleşen üretim, bireyleri üretime kişisel bir şeyler katmaktan yoksun kılar fakat aynı zamanda insan enerjisini kitleler halinde yeniden üretim ve yaratıcılıktan uzak faaliyetlerden kurtarır. Bu nedenle otomasyonun değeri onu aşan ve yeni insan enerjilerini üstün bir seviyede serbest bırakan projelere bağlıdır.

Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak.
Kültürdeki deneysel faaliyetler bugün bu emsalsiz alanda yapılmakta. Burada kendi bacağına sıkan tavır, yani devrin olanaklarına teslim olmak (Edgar Morin’in sözleriyle “geçmişin kemiklerini kemirmek”) halinden memnun olan eski avangardın bir belirtisidir. Benayoun adlı bir sürrealist, sürrealizmin en güncel ifade aracı Surréalisme Même’in ikinci sayısında şöyle diyor: “Serbest zaman sorunsalı halihazırda sosyologları canından bezdiriyor… Artık bilim insanlarına değil, palyaçolara, salon şarkıcılarına, balerinlere ve plastik insanlara güven duyuyoruz. Altı günlük dinlenme karşılığında bir gün mesai: ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki, tembellik ve emekçilik arasındaki denge tepetaklak olma riskiyle karşı karşıya. Çalışmadıkları zamanlarda “işçilerin” beyinleri yetenekten ve fikirden yoksun, sarsıcı ve istilacı televizyonlarla uyuşturulacak.” Bu sürrealist, haftada altı gün tatil yapılan bir düzenin ciddi ve ehemmiyetsiz arasındaki “dengeyi altüst etmeyeceğini”, ciddinin de ehemmiyetsizin de doğasını değiştireceğini göremiyor. Sadece hatalı kimliklerin, halihazırda elindeki dünyaya absürt bir biçimde geri dönmesini umut ediyor (tıpkı kendinden önceki sürrealistlerin dünyayı gerçek olmayan bir hiciv tiyatrosu olarak algılayışı gibi). Bu gelecekte neden günümüzün bayağılıkları katılaşıp yerini hala koruyor olsun? Ve neden “fikirlerden yoksun” olsun? 1936 için güncellenmiş 1924 sürrealist fikirlerinden mi yoksun olacak? Muhtemelen. Peki bundan taklitçi sürrealistlerin fikirden yoksun olduğunu da çıkarabilir miyiz? Cevabı çok iyi biliyoruz.
Yeni boş zaman kavramı, günümüz toplumunun aşmak için onu alelade oyun benzeri faaliyetlerle doldurmaktan daha iyi bir köprü bulamadığı bir uçurum gibi görünüyor. Ancak aynı zamanda, bugüne kadar hayal edilen en büyük kültürel yapının inşa edilebileceği zemindir. Bu hedef açıkça otomasyon partizanlarının ilgi alanına girmiyor. Mühendislerle tartışmak istiyorsak, onların ilgi alanına girmemiz gerekir. Şimdilerde Ulm’daki Hochschule für Gestaltung’ün başkanı Maldonado, otomasyonun gelişiminin tehlikeye girdiğini, çünkü kültürel perspektiften yoksun otomasyon alanında uzmanlaşmış kişilerin haricinde, gençlerin politeknik alanına pek ilgi duymadığını söylüyor. Ancak böyle bir perspektifi aktarması gereken kişi olan Maldonado, bunun farkında değil: “Otomasyon, ancak kendi kuruluşuna aykırı bir bakış açısını amaç olarak aldığında ve ancak gelişim süresinde böyle bir bakış açısını gerçekleştirebildiğimizde hızla gelişebilir.”
Maldonada bunun aksini öneriyor: Önce otomasyon, sonra kullanımları. Amaç kesin olarak otomasyon olmasaydı bu yöntemi tartışabilirdik, çünkü otomasyon bir alandaki bir faaliyet değildir, öyle olsa faaliyet karşıtlığını teşvik ederdi. Otomasyon, bir alanın tarafsızlaştırılmasıdır ve muhalif faaliyetlere girişilmediği takdirde içinde bulunduğu alanın dışını da tarafsızlaştıracaktır.
5 Ocak 1957 tarihli Le Monde’de konuşan Pierre Drouin, hobilerin büyümesini işçilerin artık mesleki faaliyetlerinde kullanamadıkları fikirleri gerçekleştirmeleri olarak tanımlıyor ve her insanın içinde “uyuyan bir yaratıcı olduğu” sonucuna varıyor. Bu eski klişe sözü günümüzün gerçek fiziksel olanaklarına bağlayabilirsek doğruluğu gün gibi ortaya çıkacaktır. Uyuyan yaratıcı uyanmalı. Bu uyanıklık halinin adı pek tabii situasyonizm olabilir.
Standartlaştırma kavramı, en fazla sayıda insani ihtiyacını, en yüksek eşitlik derecesine erişene kadar azaltma ve basitleştirme çabasıdır. Standardizasyonun kapattıklarından daha ilginç deneyim alanları açıp açmayacağı bize kalmıştır. Sonuca bağlı olarak, insan yaşamının tamamen bozulmasına sebep olabilir veya daimi olarak yeni arzuların keşfedilmesini sağlayabiliriz. Ancak dünyamızın baskıcı çerçevesinde bu arzular kendi kendine ortaya çıkmayacak. Onları tespit etmek, beyan etmek ve gerçekleştirmek için ortaklaşa hareket edilmelidir.

Internationale Situationniste #1 / Haziran 1958
Türkçeleştiren: Tunç Olcay