Santiago Underground : TINY STAR

ESTRELLITA MIA mini catalogue 2-1
Estrellita Mia zine (2016)

New Art for a New Age

Estrellita Mía = Tiny Star

from the editor

Leonardo Casas Garci

TinyStar is a english version of chilean fanzine displaying the most exciting of today’s artistic expressions. Each issue is filled with original art, illustration, photography, interviews, pop music, poetry going on at the fringes of culture.

Since Estrellita Mía’s appearance, our first fanzine (in July 2016), our trip has been incredible, not only have we fulfilled the dream of publishing artists who had been doing tremendous graphic work, but we have also met great creators from different latitudes. One of our 2020 goals is to be able to offer our catalog in downloadable versions for our readers, although we love the magazine / book format, we are aware of how far we are sometimes from our readers and collaborators and how important is to offer in real time the delivering of our editorial project. In order to make it easier for our readers in other countries to approach our publications, we are happy to announce that TINYSTAR e-zine will be the Estrellita Mía International forum.

Tiny Star is Estrellita Mía and Estrellita Mía is Tiny Star. Symbolically and redolent with these times of change, we think it would be a way of energize our brand, integrate more readers and open up the possibility of new editorial projects. In this edition we include three interviews with three very interesting individuals, who display a strong desire to create an autonomous artistic world : In 2013, Feral House – one of the bravest publishers in the spreading of cutting-edge culture of the last 30 years – published “Ye Ye Girls”, a volume dedicated to the analysis and presentation of the wide and powerful world of French female vocalists from the 1960s. Its author JEAN-EMMANUEL DELUXE, has written for magazines such as Lui, Rock and Folk, among others, as well as he is responsible for take to the French public fruition’s artists like April March. In this interview he tells us about his latest work, this time as a composer and arranger, “Rouen Dreams”, a collaborative project that takes several steps ahead of our time. Along this same visionary and radical line, from another perspective, we have included the interview that Australian author Josh M. Griffiths conducted with the artist, filmmaker and cultural eso-terrorist, TOBY ZOATES. Toby spoke to Mr. Griffiths about his life, point of views, anecdotes, and future projects. Finally, we have something that many readers of Estrellita Mía have been asking us for: an extensive interview with the legendary IGOR RUZ, conducted by the journalist @adriano_queer. We have had published a few works by Igor Ruz in some past issues of Estrellita Mía, and for this interview we have included some unpublished drawings on our pages. We checked it out Igor’s “Inhumanities 2016 -19” a edition from Italy’s Peer Pressure Press, of which we also talk about in this edition. Another publication that we wanted to introduce to you is “Placenta” by Maryline from Paris. “Placenta” is a small anthology composed of self-portraits and snapshots that go beyond the bounds of intimacy, but made with a shrewd, poetic and an always attentive gaze.

During March of this year the E2 gallery –based in Belgium and directed by Emilie Ouvrand – has opened “Divine”, a bipersonal exhibition dedicated to the work of the artists GEA (Chile /USA) and Stu Mead (USA). “Divine” has been an excellent opportunity to know the work of two artists who, from their respective frames and references, develop an art where sex and innocence are always on the edge of good and evil. We think totally in the vibe of our times. We transcribe the presentation text written by the gallery to present the show. We have the great pleasure to present a photographic essay by Chilean based Andy Spark. Kitsch, the beauty of the inanimate and saturated colors appears as a constant in Andy’s work. We present you a very special “equine” series. Finally we want to offer you a preview of one of our upcoming editions, “Mike Kelley (Aproximately)”.

By far, Mike Kelley was a figure who ventured into multiples media and endeavours developing some subjects that are still as current as at their peak: everyday dynamics distorted by cultural traumas, adolescent culture on the verge, lost memory syndrome, footprint childhood, and a long etcetera of neglected and forbidden forms of domestic expressions. We present some of the highlights of the call for artworks we made during 2019 to put together the project: Catalina Schliebener (Chile), Ilaria Novelli (Italy), Jorge Who (Argentina), Yoresucker (Japan), Limón Camilo, Rodrigo Leufuman Alvaro Córdova and Gaz Fel (Chile). In this first issue we are happy: all the material featured here is brand new and in-edit. Besides, Tiny Star’s digital format has also allowed us to explore full color and include more content. We want send a big THANK YOU to all the artists and creators who liked our project and today are displayed in these pages!

tiny star
Estrellita Mia ‘Zine

Opinions expressed herein are those of the authors and do
not necessarily represent those of the publisher. The graphic
content displayed is responsabillity of its respective creators.
Editor : Leonardo Casas
Art Director : Clem D’Cantel
Advertising : Eliana García
2020. All rights retained by respective artists.

Sales, Submissions, subscription inquires and other Estrellita Mía editions contact:
Estrellita Mía Editions
Challacollo 107-A apt. 304 Ñuñoa – R.M.
Santiago de Chile
Printed & Edited in Santiago de Chile
email : editorestrellitamia@gmail.com

estrellitamiazine.tumblr.com

Yeraltından Sesler : 2014- 2020

Hınç Poetiğini Üretebilmek

Gökhan Gencay ile Söyleşi

24 Ocak 2014, İstanbul

Öncelikle Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun formel bir örgütlenme olmadığının altını çizmek gerekiyor. Fraksiyon, farklı siyasal geleneklere mensup, hayatın içinde farklı pozisyonlarda yer tutmuş öznelerin pratik/ düşünsel evriminde bir basamağı simgeliyor. 2000’lerde biraraya gelen, sosyo-kültürel eğilimleri birbirine yakın, teoriye, eyleme, bir bütün olarak hayata benzer perspektiften bakan insanların kendilerine verdiği isim Uyumsuzlar Fraksiyonu. Sivil toplumculuk, neo-hippilik, pasifizm üzerinden kendini var eden anaakım anarşizmin her türlüsüyle arasına mesafe koyan, düşünce ve eylemde farkını açık seçik ilan eden isyankâr anarşistlerin acıyı ve bıkkınlığı dayatan, tinselliği paramparça eden sisteme karşı duyduğu öfkenin somut bir ürünü. Tekno-endüstriyel sistemin bireyi mengene misali sıkan ağsal iktidarına karşı, özgürlüğün ikameciliğe dayanan ortodoks ideolojilerin boyunduruğu altına girmeden kazanılacağını savunanların ittifakı. Uyumsuzlar Fraksiyonu; enformel, birey temelli yakınlıkları önemseyen, total yıkım taraftarı bir grup.

Nicel manada büyümeye, dergi, dernek vb. sosyal merkezler kurarak kurumsallaşmaya en baştan beri ilkesel olarak karşıydık, hâlâ da karşıyız. Yıllar önce iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insanın biraraya gelmesiyle ortaya çıktı Uyumsuzlar Fraksiyonu ve bileşenlerinin hiçbirinin bildik anlamda “örgütlenme” türünden bir kaygısı olmadı. Varlığını dayatan her şeyle olan meselemizi vurgulaması için ismimizin “uyumsuzluk” iradesini doğrudan içermesi gerekiyordu. “Uyumsuzluk” sıfatını kullanırken asıl vurguladığımız gövdesiz, reklamsız bir red tavrı. Bu ruhu ve iradeyi sıkıştırılmış kalıplara, çerçevesi çizilmiş örgütlenmelere havale etmek istemiyoruz; anonim kalmak, yüzlerin ve bedenlerin olmadığı, genel geçer ‘birleşelim’ şiarlarının savrulmadığı, bilfiil ‘isyan olma hallerini’ çoğaltmak istiyoruz. Bireylerin küçük yakınlık grupları formunda yan yana gelişlerini, “aynıların aynı, ayrıların ayrı” yerde var olması gerektiğini savunduğumuz için, hiç kimseyi Fraksiyon’a davet etmiyoruz; herkesi ayağını bastığı alanı uyumsuzluğun enerjisiyle isyanın toprağı haline getirmeye çağırıyoruz. Zaten Fraksiyon bileşenleri de kendi ihtiyaçları temelinde zaman zaman birbirinden farklı gündemlere, farklı türden faaliyetlere yoğunlaşıyorlar. Ve en önemlisi, Uyumsuzlar Fraksiyonu ismi, blog sayfamız ve bildirilerimiz dışında kesinlikle kullanılmıyor. Fraksiyon bileşenleri, yürüttükleri faaliyetin niteliğine uygun isimleri seçiyor ve o isimlerle eyliyorlar. İsim ve imzadansa yapılan işin, eylemin değerli olduğuna kaniyiz hepimiz.

Coğrafyamızda kendine anarşist sıfatını layık gören, gerçekte ise teori ve pratiğiyle ortalama bir liberalden hiçbir farkı olmayan sosyal merkezcilerle herhangi bir ortak noktamız yok. Uyumsuzlar Fraksiyonu’nun araçsal akla yaslanan, insanın özüne dair naif bir iyimserliğe sahip geleneksel anarşizmle de; ufku kapitalizm karşıtlığından ötesine uzanmayan sendikalist, komünalist eğilimlerle de; toplumsal kurtuluşa dair boş hayallerle dolup taşan kolektivistlerle de ortak bir noktası yok. İdeolojilerin çeşitliliği iktidarın tarafında saf tutmanın yüzlerce yolu olduğunun göstergesidir.

Radikal olmanın ise tek bir yolu vardır: Kimin inşa ettiğine bakmaksızın her duvarı yıkmak! Her renkten muhalif akımın sık sık kullana geldiği klasik yıkma-yaratma diyalektiği klişesi iktidar bloğunu tehdit etmez. Var olan her şey, en küçük parçasına değin, topyekûn yıkılmadığı müddetçe, hakiki bir özgürlükten söz edilemez. Dolayısıyla, Debordcu manada Büyük Gösteri’nin tam manasıyla hâkimiyetini ilan etmiş olduğu günümüz sosyal ikliminde yadsımanın, yıkıcı iradenin sürşekli diri tutulması şart. Yani, bugün çubuğu son raddesine kadar koşulsuz yıkıma bükmeyen herkes bir yerinden sisteme eklemlenmeye, sistem tarafından massedilmeye mahkûm.

Biz pirüpak, steril bir anarşi anlayışından yana değiliz. Aydınlanmacı, pasifist, anaakım anarşizmin her türüne cepheden tavır alırken, onların karşısına başı ucu belirlenmiş, statik siyasal dogmalar koymamaya özen gösteriyoruz. Hatta, objektif olarak ifade etmek gerekirse, Uyumsuzlar Fraksiyonu bileşenlerinin yıllardır kendilerine özgü bir nihilist isyankârlığın sözcüleri olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hiç kimsenin, hiçbir eğilimin şubesi, acentası olmadık; kendi sözümüzü kendimiz ürettik, kendi yolumuzu kendi argümanlarımız çerçevesinde çizdik. Ama ilginçtir, “anarşist” camiada bizi taklit etmekle iştigal eden, hatta yegâne uğraşı bizden öğrendiklerini sağa sola pazarlamak olan pek çok patolojik tipin türediğine şahit olduk. –miş gibi yapmanın, risk almadan atıp tutmanın genel kabul gördüğü, kavramların, kimliklerin, aidiyetlerin savurganca tüketildiği bir dönemde yaşıyoruz, maalesef. Gırtlağına kadar boka batanlar mutlu mesut yaşamaya devam ediyor. Asalaklığın her hali makbul karşılanıyor, “at iziyle it izi” birbirine karışıyor. Bize göre, gündelik hayatın en sıradan ritüellerinden sistemin karmaşık sosyal, kültürel labirentlerine kadar her şey isyankârlara söz ve eylem üretmek için uygun zemin sunuyor. Yeter ki, laf kalabalığıyla, kitle kuyrukçuluğuyla, taklitçilikle kimsenin bir şey kazanamayacağı unutulmasın.

İlham aldıklarımıza gelirsek; bazılarına tuhaf gelecek ama, biz klasik anarşist metinlerden ziyade Dada’dan Sitüasyonistlerden, karşı-kültür akımlarından, yeraltı edebiyatından, punk’tan besleniyoruz. Nietzsche, Guy Debord, George Bataille, E. M. Cioran, Deleuze, Foucault, Baudrillard kadar Chuck Palahniuk’a (Uyumsuzlar Fraksiyonu blog’a göz atanlar gözbebeğimiz, üstadımız Chuck’a duyduğumuz derin sevgiyi fark edecektir), Brett Easten Ellis’a, Irvine Welsh’e, Boris Vian’a, Albert Camus’ye, Marki de Sade’a da önem veriyoruz. Kültür endüstrisinin körüklediği kitle kültürüne başkaldırırken, öncelik-sonralık sıralamaları yapılmaması, hiyerarşik standartlar belirlenmemesi gerektiğine işaret ediyor, halihazırda popüler kültürün açık bir savaş alanı olduğunu vurguluyoruz. Modaya uyup sloganlaştıralım:

Pop kültüre angaje olmadan mitleri çalıp tersine çevirmek mümkün.

İnternet’te, bilhassa Facebook’ta çoğu genci aktivist, anarşist bir tavır içinde görüyoruz, toplumsal bir direniş, aydınlanma sürecine girdiğimizi düşünüyor musun?

Ben aynı kanıda değilim. Sosyal medyanın, sanal platformların aktivizme kan taşıdığını, güçlendirdiğini sanmıyorum. Tam tersine sosyal medya, gerçeklikle bir bağlantısı olmayan alter egoların dolaşıma girmesine neden oluyor. Bugün bu mecralarda, sözünün arkasında durmayan, sanal âlemde bol keseden söz üretmeyi eylemcilikle karıştıran bir tipolojinin, kendi jargonu, kültürel kodları, alışkanlıklarıyla vücut bulduğunu gözlemliyoruz. Trajikomik bir durum… Yaşları 18’le 25 arasında salınan, öğrencilik çağındaki gençler, sosyal ilişkiler geliştirmek, birbirlerine büyüklük taslamak amacıyla akla hayale sığmayacak iddialar savuruyorlar. Kısa bir süre içinde de bu iddiaların altında ezilip sırra kadem basıyorlar. Mücadelenin, fedakârlığın sözlük anlamını dahi öğrenme fırsatı bulamadan kenara çekildiklerini beyan ediyorlar! Henüz yürümeye bile başlamadan, koşmaktan yorulduğunu iddia eden öyle çok insan var ki, gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. Daha yirmili yaşlarını doldurmadan “biz neler gördük, geçirdik” edebiyatına girişmekten de zerre imtina etmiyorlar. Bu tür büyüklenme hamlelerine prim veriyor sosyal medya. Hayatın içinde esamesi okunmayanlar aradıkları duygusal tatmine buralarda ulaşıyor. Nitekim, internet ortamında iki metre boyundaymış gibi klavyeye sarılan pek çok insanın aslında cüceden hallice olduklarını bizzat tecrübe ettik. Sanal âlem, had safhada seviyesizlik ve kokuşmuşluk salgılıyor.

Biz Facebook’u kültürel paylaşımlar veya müzik, metin alışverişi için kullanıyoruz. Facebook’un herhangi bir eylemliliğin geliştirilmesine hizmet edebilecek bir araç olabileceğine inanmıyoruz. Yüz yüze, dolayımsız ilişki kurulmasını doğru buluyoruz; herkesin iştahla teknoloji rüzgârına kapıldığı bu çağda biz hâlâ old-school yöntemlere, ilişki modellerine bağlıyız.

Toplumsal kurtuluşu gerçekçi bulmadığım için herhangi bir “toplumsal aydınlanma” tasavvuruna da sahip değilim. Bana kalırsa, toplumla kıyasıya savaşa girilmeden merkezi otoriteye, tekno-endüstriyel sisteme darbe vurulamaz. Sahici hayatın yoksullaştırıldığı, tüketicilikten, tüketim cemaatlerinden mürekkep yeni cemaatler aracılığıyla sosyal ilişkilerin yeni baştan yapılandırıldığı bir dünyada hakiki tutkuların evcilleştirilmesine müsaade etmemek gerekiyor. Hayal kırıklığı ve doyumsuzluğun pençesindeki bireyler, öfkelerini ifade etmek için asgari müşterekler aramak, geleneksel politik örgüt formlarına itibar etmek zorunda değil. Özerkliği kıskançlıkla sahiplenmeden gerçekliğe hükmeden imgelerle baş edilemez. Özgürlüğün kolektif boyutta hayata geçirilebileceği hususunda umutlu değilim; hatta ne dün, ne bugün ne de yarın var olmuş veya olabilecek dört başı mamur bir özgürlük kavramına da inanmıyorum. Tüketim diktatörlüğüne, niceliğin saltanatına, endüstriyel uygarlığa, hiyerarşinin her türlüsüne karşı mücadelenin kesintisizliğine inanıyorum sadece.

Sitüasyonist Enternasyonal’in toplumu dönüştürme fikrinin günümüz için çok iyimser bir çaba olacağından dem vuruluyor. Sen ne söylemek istersin?

Biraz önce bahsettik aslında; toplumsal kurtuluş veya toplumu dönüştürme motivasyonuyla hareket etmek pek doğru gelmiyor bana. Herkes, her birey, doğrudan kendi sorumluluğunu üstlenerek kendi varoluşsal arzuları doğrultusunda kendini gerçekleştirme çabasında olmalı. Zafer ve yenilgi kavramlarını da yeni baştan belirlemeli, farklı değerleri referans almalıyız. Gösteri toplumunun hakikiyle sahte, imge ile gerçeklik arasındaki farkı silerek yarattığı modern tiranlığın simulakrların egemenliğinde varlığını sürdürdüğü düşünülürse, her şeyden şüphe etmekle işe başlamak gerek.

Hınç poetiğini üretebilecek cürete sahip olmalıyız.

Uzlaşmaz bir kararlılıkla yıkıcı kültürel stratejiler geliştirmeliyiz. Bu amaç doğrultusunda Sitüasyonistlerin, Sitüasyonist Enternasyonal’in mirası fevkalade değerli; onların oyuncul ve yıkıcı geleneğinden feyz almak hayati önem taşıyor. Ama detournement’in fetişleştirilerek propaganda ve pop-art’a dönüştürülmesine de rıza göstermemek lazım. Velhasıl, gösteri toplumunun tuzaklarına karşı uyanık olunmalı. Sitüasyonistlerin bile gösteriye içkin kılındığı, sistem tarafından eğlence endüstrisinin parçası haline getirildiği, birtakım aklıevvellerce de sadece sanat başlığı altında
gündeme taşındığı hatırlanırsa meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Altını çizerek belirteyim:

Bugün Sitüasyonizm, tuzu kuru salon entelektüellerinin, sanat simsarlarının, şöhret peşinde koşan “çağdaş sanatçıların” ikbal kapısı olarak işlev görmekte.

Piyasa standartlarına uygun üretim yapamadıkları/ yapmayı beceremedikleri için anaakım sahnenin dışına atılanlar, kendilerini ayrıksı yöntemlerle pazarlamak için avangard akımların cephaneliğini yağmalıyorlar. Yaşadığımız topraklarda underground yayıncılığı, avangard sanatı, yeraltı kültürünü para ve üne tahvil etmeye çalışan bir dolu insan mevcut. Kazananların kendilerini kaybeden olarak kodlamak için can attıkları, kaybeden rolü yaparak kazanmaya çalışılan garip bir yer burası.

Hâkim Bey’i sevdiğini fakat hippilerle aranın iyi olmadığını dile getiriyorsun.

Valla, Hâkim Bey’i de o kadar sevdiğim söylenemez. Korsan ütopyalarına, hayal gücünün salınımıyla şahlanan şiirsel başkaldırıya sempati duymamak elde değil. Ama ben şahsen, saplantılı bir hedonist anlayışın özgürlük adına yüceltilmesini doğru bulmuyorum. Hazza vurgu yapan, hayattan zevk almayı salık veren her türlü dünya görüşü bir aşamada mevcut olanla uzlaşır. Hippilerin pasifizmlerinin, savurdukları naif sevgi, barış sloganlarının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Tekno-endüstriyel sistemin egemen güçleri tarafından yok edilircesine sömürülen yeryüzünün, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte özgürleşmesinin yolu vıcık vıcık şefkat ajitasyonundan geçmiyor.

Öfkenin sağaltıcı enerjisini hayata geçirebildiğimiz müddetçe kendimizi ve çevremizi kurtuluşa bir adım daha yaklaştırabiliriz.

Gerisi, süslü lafların arkasına saklanıp, gemisini kurtaran kaptan şiarıyla vur patlasın çal oynasın yaşamaya bahane bulmaktan ibaret. Punk’ın ortaya çıktığı dönemi hatırlamakta fayda var: Punklar Londra sokaklarında sisteme, anaakım kültüre sövüp sayarken bir yandan da hippilerin, hippi alt-kültürünün âtıllığına, yavşaklığına saydırmayı ihmal etmiyorlardı.

Karşı kültür senin için ne demek?

Herhalde kavramsal içeriği veya sözlük anlamı üzerinden konuşmayacağız. Zaten işin o kısmında da kafalar bir hayli karışık. Karşı-kültür ile alt-kültürü birbiriyle karıştıran, ikisi arasında seçim yaparken, eleştirel pozisyon alırken ortalığın altını üstüne getiren birçok eğilim ve grup var maşallah. Dolayısıyla, bu başlık altında uzun uzun konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak gerekiyor. Şu anda bu hususta derine dalmayalım, alt-kültür akımlarının, alt-kültür aracılığıyla edinilen sosyal kimliklerin gettolaşmaya yol açacağının, karşı-kültürel birikimin ise yıkıcılığın ufkunu zenginleştirmeye muktedir olduğunun altını çizelim sadece.

John Zerzan ve anarko-primitivist hareket hakkında ne düşünüyorsun ?

John Zerzan’ın uygarlık karşıtlığı hippiliğin çağdaş bir yorumuna denk düşüyor. Uygarlığın her kötülüğün kaynağı olduğu doğru. Ancak Zerzan gibi neo-hippiler, medeniyet dışı bir altın çağ anlayışını vaaz ederek, doğaya özcü bir perspektiften yaklaşıyorlar. Bu yaklaşımı alternatif bir din olarak da okumak mümkün. Medeniyetin çirkinliklerinden kurtulanların doğanın bağrında kardeşçe yaşayacağını varsayıyorlar. Sevgi ve dayanışmanın temel değerler olduğu bir yaşamın kendiliğinden kurulabileceğini sanıyorlar. Biz, insanmerkezci uygarlığın ürünü olan tekno-endüstriyel sisteme karşı mücadeleyi herhangi bir altın çağ tarifine dayandırmıyoruz. Doğal yaşamın hakikatinin güç istenci barındırdığını biliyoruz çünkü. İnsan veya hayvan toplulukları arasında ortak çıkarlar düzleminde bir yakınlık kurulamayacağının da bilincindeyiz. Birbiriyle ortaklaşan insanlardan oluşan kabilelerin, başta diğer kabilelerle olmak üzere, doğanın bağrındaki pek çok canlıyla çatışmaya gireceği malûm. Aslolan, hayatta kalmak için güçlü olmanın şart olduğu bu realiteyi kabul etmek ve buna şimdiden hazırlanmak. Zerzan ve müritleri, makinenin kendiliğinden duracağına, makineden arındırılmış doğada sevgi ve kardeşlik çağına geçileceğine iman ediyorlar. Bu tür zırvalıklara en iyi cevabı Ted Kaczynski’nin (Unabomber) verdiğini düşünüyorum.

Uyumsuzlar Fraksiyonu blog: Kara İsyan

Uyumsuzlar Fraksiyonu facebook sayfası: UYUMSUZLAR


Detay : The Worst of Laneth (1991)

Ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.

UPXIV yayın yönetmeni Deniz Cansever ile söyleşi (2016)

2005 yılında Şenol Erdoğan tarafından projelendirilen ve bağımsız bir yayın hareketi olarak önceleri fanzin formatında okuyucuyla buluşan Underground Poetix’in yayın sürecini kısaca özetlemenizi istesek ? Underground Poetix (UP), o dönem Şenol Erdoğan ve Kerem Kamil Koç tarafından projelendiriliyor ve çeşitli, hiç ummadığınız yerlerde karşınıza çıkabiliyor. Aslına bakarsınız sizin de belirttiğiniz yılların öncesine gitmemiz lazım.

UP açısından da düşündüğümüzde; ‘kültür erozyonu‘, ‘yozlaşma‘, ‘dilsel çözülme‘ gibi militer ve geçmişe atıfta bulunan sahiplenici –biraz da travmatik- olarak değerlendirebileceğimiz kalıplar, tuhaf gelebilir ama, kulağa oldukça ilgi çekici geliyor. Yaşadığınız yerdeki kültürel çatlamalar; kaçınılmaz olarak yeni bir takım ünitelerin, ifade/ iletişim biçimlerinin ve sonrasında çıkan temsillerin önünü açar. Elbette altı bomboş ve nefret ettiğiniz bir takım şeylerle karşılaşmak gibi kötü tecrübelere de dönüşebilir bu. Ama UP için söyleyebileceğimiz nokta tespitlerden birisi, bu ve buna benzer süreçlerin içerik ve yaratıcılık açısından oldukça işe yaradığı.

Rotayı ‘teorik‘ boyuttan, daha tarihsel bölümlere kıracak olursak… 12 Eylül darbesinin ardından irdelenmesi gereken ufak bir detay var: politik olarak sol anlayışın bir daha toparlanamamak üzere sindirilmesi bir yana, devrimsel bir sürece umut bağlayan kitlelerin de ümitsizliğe düştüğü ve havlu attığı bir dönem. Bunu elbette biliyoruz ancak bu süreç aynı zamanda şöyle bir kanalın açılmasına da yol açıyor: Ortodoks, SSCB & Çin ekolüne dayalı, çatışmacı ya da daha ulusal çizgiye yakın Marksist kanallardan kalan boş, umutsuz ve artık sürdürülebilir olmayan isyan dalgasının hakim olduğu bir ortamda; (daha hissedilir manada) 80’lerin ortalarından itibaren anti-otoriter, anarşist, feminist, lgbti vb. eylemlilikleri barındıran birçok -birey merkezli de sayabileceğimiz- oluşum filizlenmeye başlıyor.

Aynı dönem; metal, crust, hardcore, punk, noise ve diğer türlerinde yavaş yavaş geldiği yıllar.. Bu gidişat elbette kendi yayım kanallarını, mekanlarını ve fenomenlerini meydana getiriyor. Gorgor, Mr P., Laneth, Çalıntı, Stüdyo İmge’den tutunda Apolitika, Ateş Hırsızı gibi birçok zine ya da dergi var dolaşımda. UP projesini şekillendiren isimler, kendilerini, tam da bu –deyim yerindeyse- ‘ateş hattı‘nın ortasında buluyorlar.

2000’li yıllarda farklı bir tutuşma başlıyor, çoğu topluluk dağılıyor, o dönemki anlayıştan uzaklaşılıyor biraz. Ama büyük ya da daha minik birimler halinde devam edilmesi gereken, öyle ya da böyle yayıma hazırlanması lüzumlu görülen çok geniş bir ‘envanter‘ var. Amerikan karşı kültürü, eko-feminizm, yeni bilim kurgusal metinler ve sayabileceğimiz birçok başlıkla beraber Underground Poetix tam da bu noktada ortaya çıkıyor işte.

‘Teneke tehlikesi var beni sevme biçiminde’

‘Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar.’

Ülkemizdeki dergi yayıncılığını hem sektör, hem içerik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz ? Dergi yayıncılığı biraz önce de bahsettiğim üzere garip bir hal aldı. Mesela britpop sevmeyen biri olarak şu günlerde Blur kapaklı bir dergi çıksa gerçekten koşturarak gidip almasam da heyecanlanırım.

O dönemin arada tepki gösterdiğimiz popüler dergilerini dahi özledim diyebilirim. Bugün mesela bakıyorsunuz; sadece Anadolu frekansından (müzikal, görsel vb. materyaller) feyz alan kapaklar, derinlikten uzak edebi inceleme yazıları ve elbette ‘rock star‘ ilan edilen fenomen yazarların portre-illüstrasyonlarından oluşan kapaklar, politik olarak kafası oldukça karışık –ve tehlikeli- makaleler. Örnekleri çoğaltabiliriz.. Özetle farklı ve anlamadığım bir havuzdan besleniliyor. “Bunların hepsi kötü, işe yaramaz, bence almamalıyız” gibi üst perdeden bir değerlendirmeye girmeyeceğim şüphesiz ama taranacak koca bir literatür ve ortaya çıkarılmayı bekleyen tonla malzeme varken neden belirli noktalar üzerinde saplanıp kalındığını cidden anlamakta güçlük çekiyorum.
Saçma bir sahiplenme var, mesela Gezi Parkı üzerinde de bu çok yapıldı. ‘Gezi dili’ dendi buna, ‘Gezi mizahı‘ falan… Ve oradaki herkese ortak bir kimlik yüklenmeye çalışıldı. Elbette elinde saçma sapan silahlarla suratı asık milislere oranla, daha ferah ve otonom eylemleri tercih ederim ama muhalif söylem oluşturup, bunun üzerine yeni bir kültür inşa ederken biraz dikkatli olmalısınız.

Otoritenin sizi suçladığı, hedef gösterdiği dille mizah -ve yayımcılık- yapmaya kalkışırsanız ve hele de geçmişi buna alet etmeye cüret ederseniz, ortaya ne olduğu belirsiz tonla şey çıkar. Bugünün kültürel formları ve dergi yayımcılığı da biraz bu gidişatta aslına bakarsanız ve elbette hepimiz bunun içerisindeyiz, kimseyi ayrı tutmaya gerek yok.

Takip ettiğim/iz şeylere gelince, mesela Hortlak bu günlerde yapılabilecek en güzel aşı. Eski dostların yeniden dönmesi ve bir arada olması çok güzel. Ardından son zamanlarda Noizine Kolektif’in eski üretkilerini söyleyebilirim size, Depths of Byzantion olarak geçtiğimiz yıllarda iki-üç zine işine girildi, gayet güzel, toparlayıcı materyaller ortaya çıktı. Sağanak Beyin Terörü, crust ve hardcore için güzel bir seriydi, şimdi ne alemde bilmiyorum. Web üzerinden mesela b filmleri, bilimkurgu, metal, grindcore üzerine 2008’den itibaren oldukça geniş bir kaynak haline gelen Haribo Extreme Culture adlı bir blog var. FRP, konsol oyunları ve fantastik birçok ögeye ev sahipliği yapan FRPNET.NET var ya da. Bunun dışında süreklilik taşıyan popüler bilim ve tarih yayınlarını sayabilirim, ancak yeni ve çok severek takip ettiğim/iz bir yayın ismi ne yazık ki veremeyeceğim.

Yurtdışından takip ettiğiniz, önemli bulduğunuz yayınlar var mı ? Çoğu kaynağı zaten ‘yurtdışı‘ dediğimiz alandan çekiyoruz, derginin çeviri metin akışını belirleyen de yine o kaynaklar kaçınılmaz olarak. Cvltnation var mesela; okült öğreti ve görsel materyallerden tutunda birçok karanlık müziğe ev sahipliği yapıyor. Şimdilerde İstanbul ayağı da yapılandırılan Red Bull Music Academy var, bazılarına ilginç gelebilir ama gerçekten güzel müzik yazıları bulabilmeniz mümkün. Yine eski heyecanı vermemekle birlikte Terrorizer’ı web üzerinden takip ediyoruz. Daha kuramsal ve politik yazında da 3:AM Magazine, Jacobin Magazine, New Left Review, The Funambulist Pamphlates, Rolling Stone ve ekleyebileceğimiz birçok portalı takip etmeye çalışıyoruz.

Karşı kültür, alt kültür, Amerikan yazını, punk rock gibi farklı bir çok alanda ciddi Türkçe kaynak olarak okuduğumuz UP’un şu anki yayın politikasını öğrenebilir miyiz ? UP XIV, yayın politikasından ziyade odaklandığı konularla işi çevirmeye çalışan bir oluşum. Mesela 2015 yılında tekrar toplanıp, süreli aylık yayına başladığımızda ilk birkaç ay Yugoslav-Sovyet mimarisi, müziği ve diğer üniteleri üzerinde yoğun olarak duruldu. Nedeni ise saatlerce süren dergi toplantıları, kararlaştırılmaya çalışılan başlıklar ve devamlılığı sağlamaktan ziyade o günlerde, gündelik olarak neyle uğraşıyorsak, neye kafa yorup, üzerinde duruyorsak onun sayfalara dahil edilmesiydi. Mesela bir ara yoğun olarak punk’ın köklerine inildi, çünkü İstanbul sahnesi her zamanki gibi – ve iyi ki- yoğun olduğu için biraz müzik kazısı yapmak güzel olacaktır diye düşündük. 2016 ekim ayında Deleuze ve Post Punk üzerinde bir konsept sayı hazırlandı, bir öncesinde Russ Meyer ve Amerikan esintileri dergiyi ele geçirdi.

Belirttiğim üzere, o gün, o ay, o yıl içerisinde ne izliyorsak, hangi mimari bülteni takip ediyorsak, hangi yönetmene kafayı takmışsak onun üzerine gidiyoruz. Bu nedenle ileride ne yapacağımızı da zamanı gelince, hep birlikte öğreneceğiz.

subyayin.com


express_01_banner
2/5BZ, Batman, 20 Ekim 2014

‘Yılmaz’dan sevgilerle… Şimdi Hayatı Bize Yasak Edenlerden Hesap Soracağız’

Derelerin Gücü Adına

Duymadık, görmedik demeyin! Türkiye’de bağımsız sanat pratiği var. Öyle bir avuç mutsuz, küskün insandan bahsetmiyoruz. Dış bükey koca bir galaksi. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyorlar. Zehir zemberek bir dille Al Gülüm Ver Gülüm Art’ı enkaz haline getiriyor. Bu cürmün faillerine bağlanıyoruz…

EZGİ BAKÇAY, Express dergisi, Şubat 2017

Şimdiye sıkıca tutunmuş, ama gele­neği de olan, coğrafyalar ve zaman­lar arasında gezerken tarihini sürek­li yeniden yazan, pratik ve teoriyi eş zamanlı üreten bir bağımsız sanat dünyası var bu ülkede. Sanat kurumunun va­atlerine kayıtsız, şımarıklığa tahammülü ol­mayan, merkezsiz, esersiz bir cemaat belki. Sözleri, imgeleri ve bedenin kasılmalarını iç içe örerken, tutkulu bir aksak ritm yakalamış bir akış.

Bu akış zaman zaman belli bir ürün et­rafında geçici olarak düğümleniyor, ama evcilleşmeyen bir yalnızlığı da hiç elden bı­rakmıyor. Bu sınır şebekesi inzivada, kenar mahallelerde, uzak şehirlerde, klavye ba­şında, bitmeyen yolculuklarda, modası geç­miş diplerde mekân tutuyor. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyor.

Üzerine konuşmaya başlamak için mem­lekette bu cinnet atmosferinin oluşması­nı mı beklemek gerekti, kim bilir? Nihayet güncel sanatçıların kaybedecek neyi kaldı ki, yarım pansiyon Artist Residency’lerden başka. Vakti geldi, Pandora’nın kutusu açıldı bir kez. Erman Akçay ve Elif Yıldız’la yola ko­yulduk. Gelecek sayılarda Esat Cavit Başak ve Serhat Köksal’la devam ediyoruz.

DSC02168
Zines : Burak Dak, Mavado Charon, Caroline Sury, Jeremy Profit & Rafaël Houée
Zinesters : Erman Akçay, Tolga Güldallı, Deniz Cansever & Aykurt Nuhoğlu

Löpçük fanzin

Erman Akçay üç yıldır Löpçük adlı bir fanzin çıkarıyor. İllüstrasyon, şiir, desen, söyle­şi, kara mizah ve gürültü yüküyle, ana akım medyaya ve sanat kurumlarına hiç uğrama­dan kendi güzergâhında gidiyor. Löpçük na­diren ozalitçide basılıyor. Kadıköy’den çıkıp yayılırken artık pdf formatmda, uluslararası ağlara da takılıyor. Erman Löpçük’ün çıkışını şöyle anlatıyor: “Löpçük’ü 2014’te yayımlamaya başladım; kara mi­zah, eleştiri ve plastik sanatları bir araya geti­ren, sıradışı, tuhaf, bazı yönleriyle saçma sa­pan, fakat her şeye rağmen iyi kalpli, dürüst ve bağımsız bir medya olarak sahne aldı. Yerli, ya­bancı çeşitli sanatçılarla, düşünürlerle internet üzerinden yaptığım söyleşiler, ayrıca, yabancı kaynaklardan edindiğim çeşitli metinlerin Türkçe çevirileri ve şair arka­daşların şiirleriyle de içeriği des­tekliyorum. Şu an, basılı formatta yayında olmayan Löpçük’e erişimi lopcuk.org üzerinden sağlıyorum.

Arkeologların dikkatine !

İnternet sadece elektrikli daktilo değil elbette, fakat fotokopi dergicilikle sanal mecra arasın­da bir kopuş değil, süreklilik var. Bu anlam­da Löpçük bir geleneğin parçası olarak değer kazanıyor. Erman‘ın örnek aldığı isimler ba­ğımsız yayıncılık ve sanat alanında iz süren­ler için yol haritası niteliğinde: Rafet Arslan, Kerem Kamil Koç, Şenol Erdoğan, Murat Ars­lan (Sub Press), Eski punk jenerasyonundan Esat Cavit Başak (Türkiye’nin ilk fanzini Mondo Trasho’yu çıkardı), Serhat Köksal (2/5 BZ, Güzel Mecmuası) yeni jenerasyondan Deniz Cansever, Emre Varışlı, Semih Yıldız ve Uluer Oksal Tiryaki (Kaburga megazine). Arkeologların dikkatine: Kadıköy yeraltı şiir hareketinin en sivri kalemlerinden Uluer Oksal Tiryaki‘nin yan projesi Takoz Recep, dünya futbolunun gizli tarihini eşeliyor. Avangard yayıncılık alanında Halil Duranay ve yoldaşı Kamil Savaş‘ın KÜLT Neşri­yat‘ı özellikle ilgiyi hak ediyor.

Erman bu dünya­nın yaşça en gençle­rinden, fakat bu işler­de yeni değil: “Lisede, hatta ilkokul yıllarımda bile fotokopi dergicilik olayı hep vardı. Löpçük her ne kadar sınırlı sayıda insana erişmiş olsa da, Ali Şimşek, Cemal Akyüz gibi eleştirmenle­rin dile getirmiş olduğu üzere, çağdaşı bir çok illüst­rasyon ve müzik dergisine paralel okunabilecek bir yayın. Fanzin olmasının getirdiği birçok avantaj da ca­bası: ekstrem sanat, gay-art, art-brut gibi ötekileştirilmiş alanlara temas etmesi ve benzeri avangard eğilimler. Bunları gösteren çok sınırlı sayıda mekân ya da yayın var.

Bu az sayıda yayından biri Löpçük‘ün ga­laksisinden A.I.D. ZINE. İstanbul menşeli müzik kolektifi A.I.D. (Art is Dead) için ha­zırlanan, Gökçe Mine Olgun‘un editörlüğünü yaptığı avangard müzik dergisi A.I.D. ZINE 2016 başından bu yana beş sayı çıktı, şu gün­lerde altıncı sayının hazırlıkları yapılıyor. A.I.D.‘in düzenlediği bağımsız müzik etkin­likleri kapsamında dolaşıma giren A.I.D. ZINE‘in yazar kadrosu gün geçtikçe çeşitlenerek büyüyor. Yaprak Melike Uyar, Şevket Akıncı, Çağrı Erdem, Görkem Arıkan, Ümit Üret, Şevket Kağan Şimşekalp gibi önemli müzisyen, şair ve eleştirmenler bu­rada kalem oynatıyor. A.I.D. ZINE‘in şu âna kadar yayımlanmış tüm sayıların pdf edisyonlarına artisdead.in adresinden erişip okuyabilirsiniz.

express_komple
Express dergisi, Şubat 2017, s: 15, 16, 17 (Negatif)

Sanat öldü, bohem yaşıyor !

Löpçük’ün ilk sayısında Miron Zownir şöyle diyordu: “Gerçek sanat her zaman yeraltında­dır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eş­sizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusun­da iş görmez.” Fanzinin sayfalarında Jeremy Profit, Marc Jenkins gibi sanatçılarla söyleşi­ler yer aldı. Ana akım sanat dergilerinde yer verilmeyen bu isimlerin işlerini de çok sa­yıda renkli görselle izledik. Erman’a sanata yaklaşımını soruyoruz: “Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum, ayrıca çizgi romanlar, bilgisayar oyunları gibi kendi jenerasyonuma ait güçlü bir görsel hafızam var, biraz da bunlar belirleyici oldu sanırım estetik zevkimde. Her ne kadar sanatsever, yaratıcı biri olsam da Munch‘un ‘Scream’ tablosuna dönüşmüş günümüzde ‘Sanat’ kavramını pek de ciddiye almamaya gayret ediyorum; hiç bir yaratıcı, oyuncu yönü olmayan bir yığın ruhsuz, donuk insanın kültür-sanat kisvesi altında bir araya gelerek çürümeleri de ayrı bir dert.

İçten yansımalı motor yazı stili

Bu dünyanın kendine özgü bir dili olduğu kesin. Görüntü ve sesi, siyaseti ve sanatı, en ilksel olan ile en ileri teknolojiyi birbi­rine eklemleyen bir dil ve elbette bolca şiir. Erman Akçay şöyle diyor: “Pikseller dos­tum, pikseller; pikseller kamu meselesidir…” Bu ifadeyi Alman asıllı şair, Dadaizm’in kurucularından Hugo Ball‘dan esinlendim, tam da onun mirasına sahip çıkmak amacıyla değiştirip gün­deme getirdim. Cümlenin orijinali şöyle: “Ke­limeler dostum, kelimeler, kelimeler bir kamu meselesidir. O dönemin entelektüelleri dijital teknoloji ve dolayısıyla sanal uzamlarından bihaberdi. Fütüristler bile kültürün şu anki durumunu çoğu açıdan tahayyül etmekte çaresiz kalmışlardır, ki bu gayet doğal.

Şu an için ileri teknolojinin, internet medyasının dile kazandırdıkları, kaybettir­dikleri ve şiire yansımalarını anlamak için Serkan Işın‘ın klavyesine kulak vermek gerek: “Şairin ‘muhatap’ aldığı şey Dil ve onun kü­meleridir. Dilin teknolojisidir, öyle değil mi? Bir fikre / duyguya / mevcudiyete potansiyel ya da kinetik kazandıracak bir İş olarak şiir, aslında gayet physis’in kuralları ile iş görür. Ekonomi oradadır, momentum ve alt mikro evrenler de. İmdi ‘tüm bunlarla uğraşmaya çalışıp da, Rüya ya da Reklam Dili’nden arta kalanla -özel Şiir Dili denen bok- bir şey üretmeye çalışmak, son 150 yıldır dünyada olan bitenlerden çekinmek, uzak durmak demektir. Dil, görsel şiire gelir ve gelmiştir de. Son 8-9 yıldır yaptığımız bu. Kaldı ki ‘küsmek’ bir tavır da değildir. Üretmek zorunda değil kimse, bu pozitivist kafa, yanlış modernliği doğru yaşamaya çalışma hastalığı. Sonuçta Erman Akçay ile buluşabildi isek iş de­vam ediyor demektir. Türleri bize dayatan ne ise, görsel şiir gibi türler-arası yapıları da iste­meyen o. Ve bu, dilimiz ve ülkemiz için olduk­ça olağan. Ne olacaktı? Fark edilip, baştacı mı edilecekti böyle bir yaban şiir anlayışı! Hayır, bunun yeri uzak ve çevre ve kenardır. Oradadır, ben oradayım. Örneğin Soma’da olan bitenler karşısındaki çaresizliğimizi hala Görsel Şiir ile anlatmaya çalışıyorsam… Dada Korkut, adı ile müsemma herhalde gören herkesi ürküttü, o kitabın içeriği şair­leri ve okurları sanıyorum -aman bildiğimiz sularda kalalım, nasıl olsa madalya takmıyorlar!- fikrine doğru itti (pozitivist ve kapitalist olmak her şairin doğasında vardır bizde). Hani bir aralar serbest vezin vardı, o bile şimdi Hece Şiiri’nin bir alt kolu olmaya doğru gidiyor, eğer tarih bizi şaşırtmaz ise. Böyle bir ortamda ki bilgi birikimi Ortaçağ sonrası simge/sembol dünyası, metafizik dünyası bununla aynı ko­şumlara sahip bir üst evren ve fizik dünyası ise Newton öncesine ait bir zihinle kişilerin bu ka­dar dinamik bir mecraya ve bundan kaynakla­nan şiire bakması kolay değil. İnternet’in sade­ce elektrikli daktilo (ama illa ahşap) olmadığını yeni idrak etti insanlar. Özetlemek gerekiyorsa, görsel şiir ile insanların şiir dediği şey arasında hiçbir fark yok, sadece bazen Şiir Tarihi’ne tu­tunmak, sürüklenmek, kişiyi harita içinde tutu­yor. Hepimiz takdir ve başımızın okşanmasını istiyorsak, risk almaya gerek yok.”

Erman Akçay, Mind Hunters, 2016
Erman Akçay ‘Beyin Avcıları’, dijital çizim (2016)

Neşenin zekâyla parlatıldığı sesler

Erman Löpçük sayfalarında zamanların ve dillerin montaj işçiliğini yaparken Elif Yıldız Ankara’da yazıyor, çiziyor, yontuyor, “nokta­lardan sonra boşluk bırakmıyor”. Elif‘in iş­lerini Löpçük‘te ve Karga‘da görmüştük. Son dönem çalışmalarında “gürültü” üzerine yo­ğunlaşmış; basılı ve görsel yayınları tarıyor, internette ciddi ciddi arkeolojik kazıya gi­rişmiş. Bununla ilgili iki illüstrasyon kitabı üzerinde çalışıyor. İlk kitapta, 21. yüzyıl fel­sefesi ve popüler kültürü ekseninde gürül­tünün ses ve müzik üzerindeki yansımaları kâğıda dökülecek. İkinci kitap ise “çıkış ne­denlerine” ve primitif olana yönelen çizim­lerden oluşacak.

Elif’e ülkenin sertleşen ikliminde sanat alanının hal ve gidişatını nasıl gördüğünü sorduk: “İzole olmayı becerebilmiş biri için çok da farketmez aslında. Güncel politikaların her şeye çokça sirayet ettiği şu zamanlarda, kendi­ni bilinçli olarak tüm bu yaşananlardan uzak­ta tutup kendi işleriyle ilgilenenlerin sayısı da çok azdır diye tahmin ediyorum. Gündem dışı yaşamak her ne kadar zor olsa da, bir şekilde bunu koruma taraftarıyım. Çünkü akıl sağlığımı korumam lâzım. Gerçi bu birçok şeye ilgisiz ve hatta korkak birisi gibi gösterebilir sizi. Üretim ve yaşam alanlarımızın korunması taraftarıyım. Bu da kendi başına bir mücadele alanı zaten. Ha bunu tek başınıza yapmışsınız, ha birlik-beraberlik ruhu içinde yapmışsınız, çok da önemli değil. Ama çok da umudum yok. Çünkü rekabet, hırs, statü gibi hastalıklar hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor. Tam da tüm bunlarla ilgili Roll dergisinin 2001 Ocak sayısında John Zorn ile yapılmış çok güzel bir röportaj yayınlanmıştı. Zorn diyor ki: ‘Hayır, dünyayı tersine çevireceğimize inanacak kadar naif değilim. Eline ilk taşı alan mağara adamı bununla başkasının kafasına vurup ‘bu tepenin kralı benim’ dediğinden beri dünya böyle. Hırs insan oluşumunun temel parçalarından biri ve insanları yönetenler de genel­likle muhteris insanlar’. Şöyle de devam ediyor: ‘Firavunlar zamanında bu şiddetle yapılıyordu. Bugünse çok daha sinsi yollarla yapılmakta: Be­yin yıkama, beyin kontrolü kullanılıyor bugün.’ Doğru söze ne denir.

“Deri Altı Kanalları”

İzole olmayı becerebilmek ya da yalnız kalmak yaratıcılığın koşulu mu? “Tekil bir durum yok. Böyle bir ortamda nasıl te­kil olunur? Herkes de Marcel Proust değil ki. Daha iyi yazabilmek için, tam konsantrasyon sağlayıp yataktan çıkmayarak götün çürüyene kadar sayfalarca kitap yazmak. Yalnızlık kötü. Kendinizi gösterebileceğiniz mecra bulmanız çok zor bu durumda. Strateji geliştirmek gere­kiyor, ki bu sözcük de askerî bir terim. Kendi­mizi gene, örgütlenmeler ve militer terminoloji üzerinden anlatmaya çalışıyoruz. Kelimeler ve anlamlarıyla da savaşmamız gerekiyor bir ta­raftan. Sizi başarıya götürecek olan yegâne şey sadece bir bandrol. Sizi önemseyebilecekleri, kayıt altında tutabilecekleri, ne yapmanız ya da yapmamanız gerektiğini rahatça söyleyebilecekleri, sizi maddi ve manevi anlamda tatmin edebilecekleri bir dünya yaratmaları. Onaylan­ma ve kabul görme hissi ekmek ve su gibi te­mel ihtiyaç. Bundan kaçış yok. Tabii hal böyle olunca, yaptığımız işi bırakmamız mı gerekir? Neyse ki hâlâ dürüst ve iyi insanlar var. Tüm bunların dışında bir nebze olsun kendini dışa­rıda tutabilmiş, kendi yapıp ettikleri konusun­da inatçı insanlar var. Sadece yaşadıklarının bir trajedi olduğunu, hatta bağımsız olabilmek için topyekûn buna bulandıklarını falan düşünmesinler. Burada birazcık umut açığa çıktı gibi sanki. Gene de her şeye rağmen dirençli olmak lâzım.” Bu durumda, Elif‘in sözleriyle, “neşenin zekâyla parlatıldığı her ses ve me­lodiye kulak kabartalım!

Deri Altı Kanalları Ankaralı bir müzik gru­bunun adı. Elif Yıldız bu isim altında Ankara’nın kendine sakladığı yazılmamış, konu­şulmamış hayatları yazmak istiyor: “Nasıl bir yol izlenir, hiçbir fikrim yok. Yapabilirsek İstan­bul’un o biricikliği ve ‘Ankara’da hiçbir şey yapıl­mıyor’ takıntısından da kurtulmuş oluruz.”

Bu bağımsız sanat dünyası, Paris Komünü’nün kahramanlarından Élisée Reclus‘nün Bir Derenin Tarihi kitabında sözünü ettiği, dağdaki dereyi hatırlatıyor. Derenin büyüklüğü ve coğrafyası yaşanabilir boyut­lardadır, yüce falan değildir. Dere seyrinin öngörülemezliği nedeniyle nehirden üstün­dür. Dere kendi yolunu kendi açar, nehir gibi kendinden önce akan binlerce galon suyun açtığı yoldan ilerlemez. İşte bu yüzden dağ­daki herhangi bir derenin gücü Amazon’dan fazladır.

Şubat 2017 Express dergisi, s: 15, 16, 17

Esat Cavit Başak (10)b
novakozmikova #fantomrules (2015)
Esat Cavit Başak (65) dekupe

“İnsan hiç de sanat yapıtı olmayan yapıtlar yaratabilir mi Diana?”

Hava kirli, insanlar güce tapıyor. Sanat gezegeni değişmez yasalara göre dönüp duruyor. Fakat birden, yörünge dışında beklenmedik bir şey oluyor. Fezada yüzen sözcükler ve görüntüler, fikirler ve fanteziler karşı konulmaz bir manyetik ağa yakalanıyor, burada coşkuyla çarpışıyorlar. Bir anda atmosfer dönüşmeye başlıyor. Kozmos yemişleri coşkuyla çatlıyor. Fanatik magazinlere binip gezen anonim şairler, robotlar, oyuncaklar, western çizgi roman kahramanları, canlılar ve cansızlar arasından sızan eriyikler, kimseye ait olmayan bir dili konuşan bedenler, hep sahipsiz kalan konuşma balonları, terlikle diktatör kovalayan Esat Cavit Başak’a bağlanıyoruz.

“The chief enemy of creativity is ‘good’ taste” demiş (Yaratıcılığın en büyük düşmanı iyi zevktir) Picasso. Yaratıcılığın düşmanı ne hakikaten? Deli kızın çeyizi gibi bir şehirde, sanat ortamı neden bu kadar ciddi ve sıkıcı görünüyor?

Esat Cavit Başak: Galiba ve öncelikle, bazı kurum ve kuruluşların -ki devlet ve kurumları ile ebeveyn kuruluşları bunların başını çekiyor- öğüt ya da nasihat kılıfı altında söylediği ve aslında yaratmaya çalıştığı oto-sansür ile öğrenmeye çalışan bir zihnin en görünmez engelleri olan kimi sözlerden uzak durmak gerekiyor; ‘Oynama, bozulur!‘, ‘başka işin mi yok!‘, ‘sana mı kaldı!‘ ve en acayibi ‘başkası ne der?‘ Öğrenci olma durumunun, sanılanın ve beklenenin aksine bir mezun olma durumu da içermediğinin, ‘ihtiyaçlarımız’ dediğimiz şeyler konusunda o kadar da net ve emin olamayabileceğimizin de aklımızın bir kenarında kalması yararlı olur düşünüyorum.

Esat Cavit Başak (12)
novakozmikova #fantomrules (2015)
mondo

1 Mayıs 1991’den 2002’ye kadar türlü aralıklarla 24 sayı çıkan, Türkiye’nin ilk fanzin dergisi, efsane Mondo Trasho’ya değinmeden olmaz. Mondo’ların hikayesi nedir?

Genellikle Deniz Pınar‘ın Narmanlı Han‘daki dükkanında toparlıyorduk; sayfaları ve muhabbeti. En azından aylık olarak düzenli çıktığı ilk senelerde. 1991-1992 arası aylık ve gayet düzenli çıktı mondotrasho, sonra da kafasına estiğince. Çok sıkı bir mektup iletişimi vardı. İstanbul içinden ve diğer şehirlerden pek çok insanla mektup aracılığı ile tanıştım, eski sayıları isteyenler, sayfa gönderenler. Gelen mektupların çoğu duruyor bende. Sadece Taylan ve Kerim‘in Regorge tayfasıyla olan yazışmalardan bir dergi çıkar. Regorge, sonraları bir fanzin olarak da çıktı zaten. Gelen tüm mektuplar hem içerik hem de görsel olarak öylesine doluydu ki! Zarftan bozuk para çıktığını bile hatırlarım. Birisi eski bir sayıyı istemiş mesela. Düzensiz çıktığı dönemlerde mondo‘su sabit kalıp, bir konu ya da bir kavram etrafında toplanılan sayılar da oldu: Mondo Atropo, Mondo Akinetono, Mondo Arkıno (sadece Cüneyt Arkın ve filmleri üzerine) Çöplük Dünya, Mondo Porno, Mondo Pyro ve Mondo Desparado. Bu sonuncusu, Mondo Desparado, tek sayfa, A3 olarak bir afişti. Hani western çizgi romanlarında bir kare olur, kahraman birinci kattan camı kırıp aşağıdaki atına atlar, o aradaki katları fotokopi ile çoğaltıp gökdelen yapmıştım. Kahraman yirminci kattan atlıyordu atına. 2002 ya da 2003 tarihli, yani en son mondo‘lardan biridir. Hatta ve galiba sonuncusudur. Madde kullanımı ve suistimali dönemimin zirve yaptığı zamanlardan, o ata atlayan da bendim.

Esat Cavit Başak (7)
Oldschool ryhme, alış buna home-boy !

Fanzini bir örgütlenme biçimi olarak düşünebilir miyiz?

Evet, fanzin bir örgütlenme biçimidir ve bu bir teori falan da değildir. Pratiğinin ve sonuçlarının gözler önünde olduğu, birbirinde farklı, bambaşka kolektifleri birleştiren, onları besleyen bir koca gerçekliktir. Bir metal fanzini olarak yola çıkıp kendi alt kültürünü oluşturan Laneth, Antalya tayfası anarşist arkadaşların çıkardığı Coelacanth, Serhat‘ın tek kişilik müthiş projesi 2/5BZ‘nin ‘yayın organı’ Gözel ve İzmir tayfasından Girdap‘ın farklı isimler altında, dişiyle, tırnağıyla on seneyi aşkındır sürdürdüğü fotokopi maceraları aklıma ilk gelenler.

Esat Cavit Başak (32)
novakozmikova #fantomrules (2015)

“aşkım, kelimelerin yumruklar gibi çeneleri kırdığı bir dil düşünüyorum.”

Söz, ses ve imgeyi, kuramı, fantastik kurguyu, fantezi müziği, sıradanlığı ve aşkınlığı, angajmanı, esrikliği, pornoyu ve popu…. her biri şuurunu yitirecek denli hızla birbiriyle çarpıştırıyorsun. Ortaya çıkan etkiyi nasıl değerlendirmeliyiz? Bir strateji olarak, göstermek ve görünür kılmak hakkında ne düşünüyorsun? Katilleri ifşa mı etmeli? Kurbanları ikna mı etmeli? Ağa-babaların ağzını burnunu mu kırmalı? Adaleti imgede yeniden mi kurmalı?

Esat Cavit Başak (14)
novakozmikova #fantomrules (2015)

Kültür endüstrilerinin aynalı üretim araçlarına pabuç bırakmayan görsel sanatın oyun arkadaşları kimler? Müzik, video, performans …. Gündelik yaşam, sokak ve sosyal medya üretme sürecine nasıl yardım-yataklık yapıyor?

Her iki sorunun da karşılığı Gündelik Yaşam‘dır. İlk sorunun cevabı, ikincinin öznesi olarak gündelik yaşam. ”Ben aramam, bulurum” diye pek aynalı gözüken bir laf vardır, Picasso‘ya ithaf edilir. Tam o hesap. Hiç de mistik olmayan, gayet rasyonel bir durumdur bu; özel bir ‘şey‘ aramıyorsan karşına çıkan ‘şey‘lerin hepsi zaten çok özeldir. Göz, eğitilebilen bir organ, aramadığını bulabildiğin gibi bir müddet sonra aradığını da bulabiliyorsun kolaylıkla. Kazanmak. Bu buyruğun tedavülde olmadığı bir hayat -kazanacak bir şey olmadığı çünkü insanlar arasında geçenlerin ve birbirinden istedikleri şeylerin bu şekilde ifade edilemeyeceği bir hayat- nasıl olurdu kurgulamamız gerek.

Gezi’de, kolektif ayaklanma ve coşku halinde sokağın fanzin gibi işlediğini görmüştük. Oradan aklında ne kaldı? Sen nasıl deneyimledin? Haziran günlerinin görsel kültürel dili seni nasıl etkiledi?

Sorunun içine cevabını da işlemişsin aslında ve tam olarak da katılıyorum; kısa devre ile ve kısa vade için de olsa sokağın fanzin gibi işlediğini gördük. Herkesin elinden geleni yaptığını -ki bu ‘herkes‘e, oradaki özgürlükçü ortama standart dikta şiddetiyle karşılık veren Tayyip Erdoğan ve yancıları da dahildir- mizahın, ironinin ve eylemin ‘ülke genelinde‘ sokağa ilk defa bu kadar uygulamalı ve içten döküldüğünü, bastırılanın tekmesinin ne kadar güçlü, yıllardır sistematik olarak uygulanan faşist şiddetin aslında ne kadar zavallı olduğunu, pasif olduğu varsayılan bir çoğunluğun nasıl harekete geçebileceğini, sosyal medya ve alternatif iletişim yollarının nasıl farklı amaçlar için kullanılabileceğini deneyimledik. En doyurucu hazların sürpriz olanlar, tasarlanamayacak olanlar olduğunu gördük. Deneyimden bir şeyler öğrenmek, ihtiyacımızı dünyada yaşamakla bağdaşır kılmanın yollarını bulmak anlamına gelir. Bunu ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek, yaşadığımız dünyayı gözlemleyerek yaparız. Sadece kolektif ihtiyaçlarımızın bile ne kadar basit, ulaşılabilir olduğunu görmek, buna karşılık faşist-kapitalist her türlü uygulamanın ne denli pespaye olduğunu gözlemlemek çok güzeldi. Devletin ve baskı kurumlarının ne kadar kırılgan olduğu gördük.

© 2009 Doğan Gazetecilik A.Ş.

Sanat alanda herkes muhalif, politik, eleştirel, anti-kapitalist. Buna karşın üretim ve iletişimde tek tip, egemen kurumsal tavırlara alternatif geliştirme riskini alan çok az. Sinizm mi bu? Yoksa yeni bir kavrama mı ihtiyacımız var açıklamak için?

Değerini değil ama fiyatını biliyoruz her şeyinOscar Wilde‘ın sinizm üzerine söylediği bir söz bu. Gördüğün gibi yüz küsur sene öncesi söylemiş olması da hiç farketmiyor, hala güncel. Tıpkı, yazıldığı tarih not düşülmese geçen hafta yazılmış gibi duran bir Fransisken papazın 1500’lü yıllardaki günlüğü gibi; ”Hava kirli, insanlar güce tapıyorlar, herkes birbirinin kuyusu kazıyor..” Hepsinin özeti ve Ece Ayhancası ise şu galiba; ”..Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir.” Kurumlar varlıklarını sürdürdüğü sürece kapılarında sıraya girecekler de olacaktır, bu kurumların ve kuyrukların varlığını değil ama işlevlerini, geçerliliklerini sorgulayanlar da. Muhalif, eleştirel, politik ya da anti kapitalist; adını sen koy, bu kurumlar dışında tutarlı iş üretilebileceğini, daima yeni bir iletişim yöntemi bulunabileceğini, sürekli olarak üretimde ve dolaşımda olarak gösterebilmeliyiz. Adorno elli yıl önce, bireyin, yüksek teknoloji ve bu teknolojinin eleştirel düşünce üzerinde yarattığı sonuçlar tarafından deforme edilerek önemsizleştirileceğini fark etmişti. Büyük sıkıntı dönemlerinin sonunda yeni kavramlar, yeni yöntemler kendiliğinden ortaya çıkıyor; ‘uygulamalı’ Kaczynski‘den pasifist-anarşist Zerzan‘a. ”UnabomberKaczynski‘nin yaklaşımı öylesine bastırılmıştır ki düşüncelerini ifade edebilmek için insanları öldürmek zorunda olduğunu düşünmüştür. Toplumsal ilişkilerin tahakküm üzerine şekillenmediği bir toplum deneyimleyemedik henüz.

“Acil bir hayat tasarımı” demişsin bir söyleşide, ülkenin ve kültür ortamının bu koşullarında yer değiştirmek, şehirden ya da ülkeden gitmek, bitirmek ya da başka bir kimlikle yeniden başlamak … ne düşünüyorsun?

İzmir ve çevresinde yaşıyorum. Çandarlı- Dikili, bu taraflara kaydım. Kişisel sebepler, ekonomik sebepler, başka sebepler, zaten bir yerden sonra hepsi iç içe giriyor tek bir sebep oluyor; hareket halinde olmak bana hep iyi geldi, geliyor. Posta adresim değişiyor ama elektronik posta adresim sabit. Hareket halinde olmak bana çocukluğumdan hatıra. Liseye kadar her sınıfı bir başka şehirde okumak bana babamın nefis bir hediyesidir. Bu vesile ile kendisine tekrar teşekkür ederim. Ulaşım aracı olarak bisiklet, posta olarak mail kullanmak fena fikirler değiller. Her ikisinin de hızı yeterli. ”Macera” kısmı ise en eğlenceli olanı; hem belirli bir sanatsal gelenekte yetkin olmanız hem de yeni bir şey söylemek için gelenekten kopma becerisini gösterebilmeniz gerekiyor. Bu konularda hiç de tembel olmadığımı düşünüyorum.

Esat Cavit Başak (15)
novakozmikova #fantomrules (2015)

“Ellerinde ‘Portakal orada kal’ ‘Faşist Hollanda’ yazılı dövizleri taşıyıp ‘Evet’ yazılı tişörtler giyen gençler yanlarında getirdikleri portakalları sıkarak suyunu içti. Grup Hollanda polisinin atom bombası attığını iddia etti! Şaka gibisin TC.” Bu tür haberleri okuyan, bazı gazeteci arkadaşların “Rus asıllı Türk sanatçı” olarak tanımladığı Nova Kozmikova ne düşünüyor? Bu ülkede saçma kavramının felsefi değerini, ironinin politik etkisini nasıl savunacağız?

Bir devlet, bir din ya da herhangi bir kurum mitine göre yaşamak, sokak ağzıyla söyleyeyim ‘çok sakat’. Devasa bir yalan hamuru içinde, ilerleme mitinin kaçınılmaz olduğu kabul ettirilmiş bir toplumla yoğruluyoruz. Bir yanda, yedeğinde yüzlerce kötülük saklayan, istediği gibi kesip biçebileceği, her duruma uyarlanabilen bir inanç sistemi ile donanmış devlet, diğer yanda, ”milli hassasiyetleri” jonglör ustalığıyla çeviren, yunanca ‘poli’ çok, ‘tika’ yüz anlamında kullanılan iki kelimenin yan yana getirilmesiyle oluşan politika ve bu kavramın has Türkçesini uygulayan bir ‘Reis’. Hatalı, eksik ve uydurma bir tarihe sarılıp, ‘refah’ düşleri kurmak!.. Devlet eliyle cinayetin, idamın propagandasını yapmak, inanç sömürmek, ataerkil, erkek egemen bir sistemi savunmak, sıraladıkça çoğalan bir acayip sıkıntılar kümesi. ”Hep ileriye ve geriye bakarız” diye yazmıştı Shelly, ”Var olmayan için iç çekip durarak”. Hakikatten de dev bir şakanın içinde gibi değil miyiz? Ancak tüm bu olumsuzlamalara karşın, içinde bulunduğumuz statükoyu sorgulamalıyız. Hangi şart altında olursa olsun yalnızca kendi dilimizce ‘saçma kavramına felsefi değerini’ ve ‘ironinin politik etkisini’ verebileceğimize inanıyorum.


Uluer Oksal Tiryaki (2016)

Kaburga fanzin’den Uluer Oksal Tiryaki: “Bu Ülkede Yazar Değil Okur Eksikliği Var”

Koray Sarıdoğan 14 Ekim 2017, kalemkahveklavye.com

Sadece fanzin yayıncılığıyla değil, özgün bir dile, bir ritme sahip şiirleriyle de dikkat çekiyor Uluer.

Memlekette fanzinciliğin en eski, en nitelikli ve uzun yeni sayı aralarına rağmen en sürekli örneklerinden biri olan Kaburga Megazine, içinde farklı emektarların adı geçmekle birlikte Uluer Oksal Tiryaki’nin kaptanlığında seyrediyor yıllardır. Sadece fanzin yayıncılığıyla değil, özgün bir dile, bir ritme sahip şiirleriyle de dikkat çekiyor Uluer. Geçtiğimiz yıllarda Oyun Yayınevi’nden çıkan Arabesk yahut Death Metal ile son dönem şairleri arasında yerini sağlamlaştıran, geçtiğimiz aylarda Sub Press’ten çıkan “Anadolu Ekspresi” adlı antolojiyi hazırlayan konuğumuzun, yeni kitap sürprizi de yolda.

Uluer Oksal Tiryaki ile fanzinden dergiciliğe, edebiyattan sektöre geniş ve sıkı bir sohbete imza attık. Yayımlanması biraz uzun sürdü, ama demlendi, güzelleşti. İyi okumalar… (Röp: Koray Sarıdoğan)

Fanzin aleminin eski ve bilinen isimlerinden biri Kaburga. Yine de bilmeyenler için şöyle bir özet alalım, geçmişinden bugüne nasıl seyretti? İşin mutfak kısmında Uluer Oksal Tiryaki’den başka isimler var mı?

Kaburga’yı hazırlamaya, bundan beş sene önce, Erman Akçay’la beraber başladık, bunu yapmak istememizin sebebi bir şeyler üretme isteği ve can sıkıntısı gibi şeylerdi. Zamanla art arda birkaç sayı çıkarınca, gelen tepkilerin de olumlu etkisiyle daha fazla gaza bastık ve derken iş bu noktalara geldi. İlk dört sayıyı Erman’la birlikte hazırladık, sonra o kendi işlerine ağırlık verince sayfa düzeni ve tasarım gibi işlerde Nihan Parmaksızoğlu’nin yardımları oldu. Ayrıyeten bu konuya ilgi duyan bazı arkadaşlarım da kendi istekleriyle çalışmalara dahil oldular, Kaburga’yı hazırlayan sunan her ne kadar ben olsam da bunu içeriğe katkıda bulunanlardan okuyucusuna, benimsenmiş bir birliktelik olarak düşünüyorum. Şimdilerde 9.sayıyı toparlıyoruz; neredeyse bitti ve bu sayıyı da Eser Yılmaz’la beraber hazırlıyoruz.

“Megazine” adı nereden geliyor? Yeni bir isimlendirme sanırım.

“Mega-Zine” aslında magazine ve fanzin kelimelerinin ortak kullanımından türemiş bir isim. Kaburga bir fanzin değil, megazine. Yurtdışındaki örneklerinden de görüleceği gibi Kaburga Megazine, ortalama bir fanzine göre çok daha kapsamlı bir çalışma. Örneğin; ilk sayılar daha çok şiir ve yazı ağırlıklıydı, şimdi neredeyse yarısından fazlasını görsel sanatlara ayırdım, takip ettiğim ve etkileşimde bulunduğum sanatçılar var. Özellikle Le Dernier Cri kolektifinden bir çok sanatçı bu konuda bize destek oldular. İsim konusuna dönecek olursak, daha önce “Kaburga Zine” olarak adlandırdım çünkü klasik anlamda Zine çizgisindeydik, Şimdiyse içeriğin çeşitlenmesi ve avangart tarafının ağır basmaya başlaması bu ismi seçmemde etkili oldu.

Sayıları belirli periyotlarda hazırlayabiliyor musun, yoksa zaman olup fırsat buldukça mı?

Son sayımızı geçen sene Ağustos ayında çıkardık, bir iki ay içinde yeni bir sayı basmayı planlıyorum. Sayıların çıkış tarihlerine baktığımızda yine üç- beş ay aralıklarla devam etti. Süre bakımından belli bir periyoda bağlı olduğum söylenemez, aslında açık konuşmak gerekirse ben tamamen kafama göre yapıyorum, sonuç olarak bu disiplin ve mesai isteyen bir iş, örneğin Kaburga ile ilgili neredeyse bir yıldır (KMZ tişört serisi ve içerik arşivi dışında) herhangi bir şey yapmadım çünkü kendi işlerime ağırlık vermek istedim. Dediğim gibi bu disiplin gerektiren bir iş ve sadece bir şey yapmak için yapmak da bana göre saçmalık, bugüne dek sekiz sayı hazırladık ve her biriyle gurur duyuyorum.

Kaburga megazine : complete discography

Çeşitli gelişmelere bağlı olarak fanzin sayısının çoğaldığı, hani deyim yerindeyse fanzinciliğin yeraltından üstüne çıkarılacak kadar popülerleşti popülerleşecek bir durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama bir yandan da bu işin orijinlerindeki kes-yapıştır-kolajla-çoğalt mantığından ziyade dijitalde hazırlanıp baskıyla çoğaltılan fanzin örnekleri de hayli çok. Kaburga, tüm bu manzarayı nasıl yorumlar, kendisini nasıl konumlandırır?

Aslında bunun gibi şeylere takılmıyorum. Fanzin elle yapılır ya da yapılmalıdır diye bir şey benim için söz konusu değil. İsteyen elle yapar isteyen bilgisayar kullanır, bana göre önemli olan daima içeriğin niteliğidir.

Fotokopiyle çoğaltılan fanzinlerden yana değilim çünkü fanzinin göze de hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin; Cleon Peterson gibi sanatçılar sana çizimlerini gönderiyor ve sen bu resmi fotokopiyle çoğaltıyorsan, her şeyden önce o sanatçıya ayıp etmiş olursun, görsellik somut özelliği bakımdan sıfıra iner, bu fikir, görsel tarafı olmayan fanzinler için doğal olarak geçerli olmasa da manzara konusundaki yaklaşımım bu, bunun da nedeni sayfalardaki görselliğin zedelenmesi, diğer türlü -genellikle- fanzinler sadece içinde parti bildirileri gibi yazılar olan beş-on sayfalık beyaz kağıtlardan öteye gidemiyor ve gidemez de.

Yaygınlaşan fanzin üretimini, estetik ve görsel açıdan değerlendirdiğimde, buralarda bu işi icra edenleri pek ilgilendirmiyor gibi görünüyor, diğer taraftan bakıyorsun, Fransa’dan fanzin geliyor, heyecanla karıştırıyorsun, içinden üç boyutlu gözlük çıkıyor, görsellik muazzam, kağıdı ve baskı kalitesi tartışılmaz, burada ise daha çok “Abi biz de fanzin çıkarmak istiyoruz,” falan filan gibi şeyler duyuyorsun.

“Edebiyat, Dergicilik Oyunundan Sıkıldı”

Uluer Oksal Tiryaki’yi bilip tanıyanlar olarak kendisinin muhalif, tabiri caizse köşeli bir arkadaşımız olduğunu biliyoruz. Bu tavrı popüler kültüre bakışında da görmek mümkün. Bu minvalde Kaburga’nın barkod giymiş bir dergi olmasını hiç düşündün mü, bu konu ve dergilere dair fikirlerin nedir?

Hayır düşünmedim, bundan sonra da söz konusu olmaz, fakat belki bir gün bunu bir toplama dönüştürmeyi düşünürsem bu olabilir. Barkod konusuna herhangi bir takıntım yok, bu ticari bir değer değil, eğer barkoddan anladığımız şey kaba tabirle “sistem” ise (şayet yeterli donanımın, becerin ve bu yönde bir niyetin varsa) sistemi kendi silahıyla yaralayabilirsin, böyle düşünmekte fayda var.

Üç dört seneden beri hiçbir dergiye şiir-yazı göndermiyorum, çünkü tiyatro bitti ve kalabalık evlere dağıldı, bunun yerine fanzinleri takip etmeyi tercih ediyorum, bir çok fanzin hazırlanıyor ve birçoğu ‘dergiciliği’ tam anlamıyla rafa kaldırdı.

Kaliteli fanzinlerin yaygınlaşmasını destekliyorum, en azından ticari beklentileri ve bağlı oldukları bir firma yok. Edebiyat genel anlamda dergicilik oyunundan sıkıldı, nedenleri ortada: Birisi, dergisinde yayımladığı şiiri toplumun ahlak yapısına ters olduğu için, sırtını toplumun kafa okşayıcı yapısına yaslamak adına şairini satarak dergiyi kapatıp ortalıktan toz oluyor, sonra o şair sosyal medyada ölüm tehditleri alıyor, şair bir süre sosyal medya hesaplarını kapatıp sokağa çıkamayacak hale geliyor, aslında bakarsan şair zaten şair değil, popülerite kazanmak adına (şirketler tarafından desteklenen) dergilere saldıran ve bu işten zararlı çıkan kişilerden sadece biri.

Diğeri, photoshop’la Boğaziçi Köprüsü’ne Nazım Hikmet’ten bir dörtlük yerleştirip, asli kitlesine selam çakıyor. Çok daha önce Taylan Kara’nın da yazılarında bahsettiği gibi ünlü ve az ünlüleri, sol’dan alıp sağ’a satar, arkalarına baktığınızda yine sözde ahlak bekçilerini ve medya patroncuklarını görürsünüz.

Diğer bir çevre ise yeterli okur kitlesine bir türlü ulaşamadığı için altı ayda bir farklı konseptlerde dergi çıkarıyor, edebiyat ayağına, bir sayıda Ayşen Gruda’ya diğerinde ise Hayko Cepkin’e falan rastlarsınız, tek dertleri oligarkların yerini almak olan bu başarısız hareket, genellikle olamadığını eleştiriyor.

En üst ligde ise elit edebiyatçılar var; onlar genellikle aydın/entellektüel çizginin temsilcileridir, cukkaları sağlam olduğu için alt kesim edebiyatçılar ve elitist okur çevreleri tarafından yakından takip edilir ve daima övgüye değer bulunurlar, fular alışkanlığı bir alt zümreye bu kodamanlar tarafından kazandırılmıştır. Üçüncü ligde ise tüm bunların minimal tezahürü: Çay, kahve, kitap, edebiyat, vs. biraz önce de bahsettiğim gibi, dergilerle işi olan bir adam değilim ve günümüzde dergiciliğinin geldiği nokta hiç umurumda değil.

Popüler olana karşı durma konusu cepte. Ben soruyu tersinden sormak isterim: “Şu özelliklere, bu şartlara sahip olan popüler bir iş de bağra basılabilir” gibi bir ölçütün var mı?

Evet genel olarak popüler olana karşıyım ama bu sivri köşeleri olabilecek bir konu değil ve bunu bir parça irdeleyecek olursak bir sürü tezat ortaya çıkabilir. Örneğin bu; Radiohead’i seviyorum ama aynı zamanda popüler müziğe de karşıyım demek gibi bir şey olur. Buradaki ölçüt kendini nerede konumlandırdığınla alakalı. Bir ara Lautreamont okumak çok modaydı ancak Maldoror’un Şarkıları hâlâ efsane

Bu noktadan itibaren, bir nesneyi ya da kişiyi popüler kılan şey tam olarak nedir diye sormak gerekir, bir pop şarkıcısının sahip olduğu genel geçer popülerizm mi yoksa gerçekten güzel bir filmin, seyircisi tarafından hak ettiği değeri görmesi mi. Ben ikincisinden yanayım, iyi bir iş gerçekten iyi bir iş olduğu için popüler olabilir, bence bunda herhangi bir sakınca yok. Maksat popüler olmayı istemek ve bunun için mücadele etmekse orada yollarımız ayrılır. Kısaca, her şey birbirinin içine geçmiş birer halka gibi, kendini, bunun ne kadar dışında tutabiliyorsun bütün mesele bu.

Kaburga’nın dümenindeki Uluer’in bir de şiir kitabı yayımlandı geçen yıllarda, “Arabesk yahut Death Metal”. Tamamen fikirlerini anlatabilmek, bunu okuyanları düşünüp tartışmaya itmek için soruyorum: Butik bir yayınevinden de olsa barkod giyip rafa çıkan bir kitabın var. Bu senin için rahatsız edici bir durum oldu mu?

“Arabesk veyahut Death Metal”, bana göre son yıllarda yazılmış en iyi şiir kitabı. Sadece bir üretki olarak değerlendirecek olsan bile bu soruya başlı başına bir cevap. Kendimi politik bakımdan herhangi bir şekilde tanımlamaya karşıyım. Ancak çoğunun yaptığı gibi, muhalif olmak, karşıt olmak gibi -sadece söylemde kalmayan- şeylerden de bahsedebiliriz.

Kitabın arkasında bir bandrol var evet ama bu, içinde natürmort türde şiirler olan bir şiir kitabı değil, politik bir tavrı var, ancak politikayla ilgili bir kitap da değil, bu konudaki fikrimi özetlemem gerekirse; modern şiir -ana hatlarıyla- modern toplumu anlatamıyorsa kimse kusura bakmasın herhangi bir şiir kitabını açıp okumam. Bu açıdan düşünmeye devam edersem, biraz önce de belirttiğim gibi, üzerinde kültür bakanlığının bandrolü bulunan bir kitapla sistem karşıtı söylem de geliştirebilirsin, ben estetik ve duygudan bağımsız olarak bunu gerçekleştirdim, kısacası her şey senin elinde. Sadece karşıt olmak benim için tek başına bir anlam ifade etmiyor.

Sub Press çatısı altında “Anadolu Ekspresi: Yeni Türk Şiiri”ni hazırladın. Şenol’a da sorduk, bir de senden duymak isteriz: Nasıl çıktı bu fikir, kitabın yayına hazırlanma süreci nasıl oldu?

Şenol’un zaten eskiden beri böyle bir niyeti vardı, sadece hayata geçmesi biraz aksadı. Bir gün bu konu hakkında konuştuk, bana böyle bir şeyi yapıp yapamayacağımı sordu, ben de kabul edip elimden geleni yaptım.

Aslında bu isteğin nedeni yine Kaburga’ya dayanıyor. Şöyle ki; şiir yazan ve aynı zamanda basan biri olduğum için, çevremde kimin ne yazdığını üç aşağı beş yukarı biliyorum ya da potansiyeli tahmin edebiliyorum. Kitabı hazırlarken öncelikle içinde yer alacak isimleri ve şiirleri belirledim, daha sonra bir ekip oluşturup İngilizceye çevrilmesini bekledim. Başta çeviri konusunda kaygılarım vardı ama ekip, Kerem başta olmak üzere sıkı ve de özverili bir iş ortaya koydu, ardından son okumalar, mizanpaj derken tamamlandı. “Anadolu Ekspresi” nitelikli ve içimize sinen bir çalışma oldu, modern şiir diye tabir edebileceğimiz türde bir kült antoloji.

Bu işe girmemdeki nedenleri hesaba katarsak, bu şiirlerin bir antoloji olarak sadece burada dolaşımda olması fikrinden çok İngilizceye çevrilecek olması ve dolayısıyla yaşadığımız ve yazdığımız şeyin başka coğrafyalarda da okunabilecek olması düşüncesi olarak özetleyebilirim. Benimle birlikte birçok insan bu kitaba emek verdi, çevirilerden, kapağına gerçek bir kolektif işiydi. Kitap şu an, Türkiye dışında, Amerika başta olmak üzere Avrupa’da çeşitli ülkelerde satışta, son olarak, Princeton Üniversitesi bu kitabı kütüphanesine koydu, bu hepimiz adına gurur verici.

Bir sonraki şiir kitabının yolda olduğunu biliyorum, Sub Press’ten mi gelecek, ne aşamada kitap?

Bir sonraki kitap şiir değil, daha çok deneme ve düzyazı ekseninde deneysel bir çalışma. Benim için tanımlaması biraz güç çünkü örneklerine pek rastlanılır bir tür değil. Bu teorik olarak üçüncü kitabım olacak ve dosyayı SUB Press’e teslim ettim, okundu ve yayına alındı, şayet bir aksilik olmazsa ekim ayında çıkması planlanıyor.

Bugünün gerek popüler, gerek nispeten ana akım dışında kalmış edebiyat ve yayıncılık dünyasını nasıl görüyorsun? Dönemin bir dili, bir özgün kumaşı var mı sence? Piyasayı domine eden sığ oluşumların arasından nitelikli bir dönem edebiyatı çıkar mı dersin?

Bu ülkede her konuda her kafadan bir ses çıkıyor, bilen bilmeyen herkes sadece konuşuyor, iş icraata geldiğinde ise ortalıkta kimse kalmıyor. Dönemin özgün bir kumaşı tabi ki var, salt şiir anlamında “Anadolu Ekspresi”ni referans olarak gösterebilirim.

Senin de söylediğin gibi “Piyasa Edebiyatçılığı” diye bir tabir var ve yayıncısından yazarına, şairine gerçek anlamda birbirinden ayrık gibi duran ancak birbirine göbekten bağlı bütünlüklü bir kütleyi oluşturuyor. Bana göre bu ülkede yazar değil okur eksikliği var. Eğer birey olarak bestseller raflarından öteye gidemediysen, edindiğin okuma alışkanlığın haliyle dizi izlemek gibi bir şeye evriliyor, bu seni kültürel düzeyde bir okur profilinin olamamasına itiyor, yeterli altyapın olmadığı için hayatın boyunca gerçek bir okur olamıyorsun, gerçek bir okur olamadığın için sorgusuz sualsiz sana sunulanı satın alıyorsun, baloncuklardaki şiirimsilerin fotoğraflarını çekip Instagram’da paylaşıyorsun.

Edebiyat diye sorduklarında aklına Cemal Süreya’dan başkası gelmiyor. Bu sorunun yanıtı bana göre tamamen bu, nitelikli işi nitelikli okuyucu bulur ve okur, bu bir endüstri hareketine dönüştüğünde ise herkes kazanır, tüm bunlar gerçekleştiği takdirde; yayınevine para verip kitap bastıramazsın, jüriyi ayartıp edebiyat ödülü alamazsın, bir dergiye yazı ya da şiir gönderirken bir başkasının selamını iletmek zorunda kalmazsın… Eğer okur prototipiniz yoksa –tıpkı burada olduğu gibi- saçma sapan kitap ve dergilerin yayımlanmasına ve okunmasına neden olursun, biraz ilerisi zaten çöplük.

Son olarak, bu röportajı okuyup Kaburga’ya, tişörtlerine ulaşmak veya yazı göndermek isteyen arkadaşlarımız ne yapsınlar?

Tişörtler ve KMZ box-set için kaburgamegazine @ gmail.com adresinden irtibata geçebilirler, şiir göndermezlerse sevinirim.

kaynak : kalem kahve klavye


Telekültür’de Ali Şimşek’in konukları, Grafik sanatçısı-fanzinci Erman Akçay ve yayıncı-grafik sanatçı Servet İnandı ile bağımsız yayıncılık, fanzinler, karşı kültür ve yeraltı edebiyatı ile ilgili sohbet etti. Programda, Türkiye’de çizgiroman ve grafik romana ilgi de irdelendi.

Diego Lazzarin and Amino Acid Boy

Diego Lazzarin
Diego Lazzarin ‘Disaster’ 2015

Diego Lazzarin is one of the artists I have grown familiar with recently. Clicking my way onto his website I was immediately struck by the raw application of paint’s that created images that looked like the harlequin child of a Marc Chagall painting for the illustrations in his debut Graphic Novel ‘Amino Acid Boy and The Chaos Order’. Lazzarin gives a brief outline of the book which follows Amino Acid Boy a creature sent to earth by his lord a Bio-Architectural-Metal-Meat-Machine that lives in a dark cave in outer space. Whilst on earth Amino Acid Boy‘s aim is to understand individual human desires by assimilating in himself the DNA of humans in order to understand their way of thinking outside of basic biological survival instincts which the lord finds incredibly illogical. With this transition of understanding in Amino Acid Boy various interesting scenarios promise to unfold.

 

pagecompl_small
Diego Lazzarin ‘Amino Acid Boy’

prometeus
Image from Amino Acid Boy and the Chaos Order

Digging further through the website I came across Lazzarin‘s animated videos. The videos stuck firmly in my head as an odd sickly coloured dew biologically infused cyber reality reminiscent of early mid-90’s video game cutscenes but in no way pastiche of retro style graphics but more so a progressive affirmation of this kind of aesthetic that he occupies very well, a world seemingly steeped in a sticky energy drink formula. One of my favourite of his video pieces though is for Lazzarin‘s electronic music project Microwavewerewolves, the video and song Hagiography of Porn infuses a hot and frantic piece of electro music with a warped out and rehashed 70’s porno flick watched with bangers and mash, the result is both equally disturbing and hilarious.

Another video for a song Voglio Amore is a short and sweet horror chase involving a young terrified woman being tracked through a forest by a giant flying insect creature that then persists to dismember the women with venomous flames before defecating maggots into her pulped out stubs.

 

Aminoacid Boy-1
Image from Amino Acid Boy and the Chaos Order

With the 160 page ‘Amino Acid Boy and The Chaos Order’ Graphic Novel almost complete after three years of work and the aim for a crowd funding in May it would be worth while subscribing for updates on Lazzarin‘s website to get involved in the realisation of this project. Also while your there check out his videos, music and other work on diegolazzarin.com.

Stephen Morton, 2015 / Moot Profiles

Silent Cobra : DCA

DCA (7)
dessins par DCA

Especially in the recent years we have been observing a high volume of production in France when it comes to illustration, graphic arts and underground comics area. DCA (Daouda Collado Aguirre) is one of them, may be little more oldschool, the characters in his drawings, the 3D elements in his graph zines, the spray painted works, colourful collages and large-size physchedelic posters… All of these are truly dazzling.

 

DCA small (2)
dessins par DCA

DCA (7) small
collages par DCA

DCA small 3b
Vida Loco aka DCA, ‘Pelvis’ graph zine

DCA small 45
dessins par DCA

DCA small 3
Vida Loco aka DCA, ‘Pelvis’ graph zine

DCA (18)
dessins par DCA

DCA (Daouda Collado Aguirre)

‘Artist from the beginning till the end’

check for more at : colonelperrier

Istanbul Underground Poetic Terrorism

Bu bir yok etme savaşıdır-
Vücudunu ve dünyanın akıl perdelerini
kullanarak hücre hücre savaş-
Orgazm ilacından çürümüş bedenler-
Fırınlardan ürperen bedenler-
Dünyanın tüm mahkumları dışarı çıkın-
Stüdyoyu yerle bir edin.

Fotoğraf düşüyor- Söz düşüyor-
Bütün ulusların partizanlarını kullanın-
Hedef Orgazmının Işın Tertibatları-
Gothenburg İsveç- Koordinatlar 8 2 7 6-
Stüdyoyu alın- Yönetim Defterlerini alın-
Ölüm Cücelerini alın-
Kuleler, ateş açın.

Tüm ulusların partizanlarını çağırarak-
Dil harflerini değiştirin-
Söz hatlarını kesin- Turistleri titretin-
Kapıları boşaltın-
Fotoğraf düşüyor-
Gri Odayı kırarak girin.

W. S. Burroughs


Erekte Şiir Nedir?
Erekte şiir ayaktadır, başkaldırır… Sadece sisteme değil; aynı zamanda dünyaya ve insana da… Parıltılı hümanizm nutuklarına karnı toktur; kötülüğün kaynağını hep insanda arar. Karanlığı çift yönlü okur; gerektiğinde karanlığa dalmaktan çekinmez.
Politik doğruculuğa ve benzer liberal zırvalara pabuç bırakmaz; hep uyanıktır, ayaktadır. Aynaların ve kadınların çoğaltma gücü ile sistemin kendini yeniden yeniden üretme gücü arasında gerekli analojiyi kurar; bu yüzden fallik bir dilden kaçınır.
Hayatın her alanından sızan şiddeti görmezden gelmez; yalanı reddeder; hastalıklarına karşı da dürüsttür. Şiddetin söylemini-eylemini de içine alır. Sade’dan Artaud’a bir gelenekten beslenir, yani Erektedir…

Erekte Şiir, Sokak Şiiridir;

Sokağın deneyimlerine ortak olmak, sokakta yeni deneyimler yaşamak, gündelik gerçekliğin gizlediği olağanüstüyü açığa çıkarmak, yeni durumlara yelken açmak…

Önemli olan sadece sokakta kalmak-yaşamak değil, sokakla yaşamaktır. Şiir sadece basılı kağıda hapsedilemez. Markör ile duvara, elektrik direğine, telefon kulübesine de yazılabilmelidir. Sokaklara kendimizi sürüklerken stickerlara şiir otomatik yazılmalı ve yapıştırılmalıdır. Büyük bina çatılarından, otobüs camlarından kuşlanmalıdır. Sokakta yazılan şiir kaynağına yani sokağa geri dönmelidir.

Erekte Şiir, Gerçekliğin Karşısındadır;

Gündelik gerçekliğin sistemin sürekli yeniden ürettiği bir illüzyona dönüştüğü 21. yüzyıl başında Erekte Şiir, Gerçek için gerçekliğin karşısındadır. Gerçekliği düş ile takas eder.

Erekte Şiir, Anti-Oligarşiktir;

Edebiyat dünyasının köşelerini tutmaya çalışan, egolarının ağırlığından kendi cemaatlerini kuran, ‘bu iyi-bu kötü şiirdir, bu şiirdir-bu değildir’ fetvaları yayınlayanlardan icazet almaz.

Erekte Şiir, Bağımsızdır;

Her hangi bir güç merkezi yada odağına uzaktır, onlara eklemlenmez, bağımsız ve özgür varolur. Şiirin belli kurallara, geleneklere bağlı olmasını manupüle eden derebeylerine karşı özgünlüğün ve özgürlüğün savunucusudur.

Erekte Şiir, Liberterdir;

Toplumun her hücresine kanser gibi yayılmaya çalışılan lümpen milliyetçi, gerici, muhafazakar anlayışlarla uzlaşmazdır. Osmanlıca avangard kurgulara pabuç bırakmaz.

Erekte Şiir, Erektedir!

Rafet Arslan, 22 Haziran 2008

ermageddon 01

The Manifesto of Erect Poetry

What’s Erect Poetry?
Erect poetry is upright, it rebels… Not only against system, but also against the world and man… It is not diverted by luminous humanistic speeches, it always looks for the origin of malice in the man. Erect Poetry reads darkness in two directions. It dares to dive into darkness when necessary.
It is not deterred by political correctness and similar liberal foolishnesses. It is always awake and stands up. It erects the visible analogy between the productive power of women and the reproductive power of the system to build itself again. Therefore, it avoids using a feminine language. It doesn’t underestimate the violence coming out of every part of life, it refuses lies and it is also fair to its own pathology. Erect Poetry concerns the discourse on violence and the act of violence as well. It takes its roots from a tradition stretching from Sade to Artaud. It is therefore Erect. ( 2007)

Erect Poetry is Street Poetry.

To take part in the experiences of the street, to live new experiences on the street, to reveal the extraordinary hidden by daily reality, to sail to new situations.
The important thing is not only to stay and/ or live in the street but to live with street. Poetry can not only be imprisoned into the printed paper. It should be written onto the walls, onto the electric polls, onto telephone boxes with markers. While we are strolling around the city, poems should be written automatically on the stickers and they should be put on the outer face of the city. They should be thrown from the roofs of the buildings and bus windows. Poems written on the street should go back to its origine, i.e. to the street.

Erect Poetry is against Reality,

At the beginning of the 21st century, where daily reality is transformed into an illusion reproduced by the system, Erect Poetry is against reality for the sake of the Real. It swaps reality with dream.

Erect Poetry is Anti-Oligarchic,

It doesn’t need to take confirmation from those authorities establishing their own institutions under the heavy loads of their ego, and who are giving their fetwa as this is a ‘good poem’ or this is a ‘bad poem’.

Erect Poetry is Independent,

It stays far away from a center of power-holder. It doesn’t depend on an authority. It is independent and free. It advocates the freedom of poetry and its individuality against those seigneurs who manipulate that poetry should be dependent on certain rules and traditions.

Erect Poetry is Libertarian

It never comes to terms with lumpen nationalist, conservatist, orthodox approaches which are spreading like cancer through every cell of society.

Erect Poetry Erects!

Rafet Arslan, 22 June 2008

Translated from Turkish to English by Ayşe Özkan

saptırma
P.K.D. x Creepy

 Ziriab Mobile 2015 X-File

‘Çok fazla hayal kuruyordum. Geceleri çok fazla kötü sekans kaydediyordum. Zehirlenmek üzereydim. Her akşamın açılışında, kıyıya vuruyor, bayrakların yarıya indirilmesini seyrediyordum. Çok fazla dikey labirent vardı iki tarafta da. Savaşmaya yeter de artar, milyonlarca hortlak. Yumurtaları çalınmış birkaç gökdelen, yeterince enkaz bölgesi, birkaç önemli köprü, tamamlanması konusunda şüphelerin sürdüğü bir tünel vardı. Zamanında birkaç günde yüz bin insanın öldürüldüğü meydanlar, çok mühim ofislerin kurulabileceği saraylar, yıkılmış bir imparatorluğun tavşan avlanan küçük koruları; bir zamanlar dudağın ucunda bir benin güzelliğinden fazlası değilken, artık bütün iç organlara sıçramış tekkeler vardı. Boğazın hangi tarafında olduğumuzun hiçbir önemi yoktu. Sırtımızı verdiğimiz kentin içinden sesler geliyordu her halükarda. Tıkalı damarların çeperlerine sürtünerek ilerlemeye çalışan; tanıdık, alışıldık; gerçekten sinirlerimiz bozulduğunda, dayanılmayacak kadar karanlık bir hayatın sesleri. Dev kalyonlar gördüğümüz yoktu; yüzümüzün ortasından salakça bir tebessüm gibi geçip giden petrol tankerleri vardı yalnızca. Sessizce deldikleri sisin içinden, boğazın karşı tarafına bakmaya devam ediyorduk. Boşlukta, sisin kendisi; sis hiç kalkmasa bile, in cin top oynatacak kadar tanıdığımız bir diğer kent vardı ardında. Sarayı ele geçirebilirdik, köprüleri ateşe verebilirdik, meydanlarda büyük ateşler yakabilirdik. Küçük bir çeteyle yapabileceğiniz şeylerin haddi hesabı yoktu. Ama bütün bu kızgın hayalleri de çantama tıkıştırıp, alışveriş için gerisin geri içkente dönüyordum.’

Taylan Taftaf


brainpunk_grafik_02

2015 Emre Varışlı

Edebiyat edebi değildir. Edebiyat tarihin tozlarını üstüne çekmez. Edebiyatın raf ömrü yoktur. Edebiyat argoyu ve serseriyi uzaklaştırmaz. Edebiyat cinsiyet suçu barındırmaz. Edebiyat yalnızca heteroseksüel – romantik bir çöplük değildir. Masaları kaldırın ve daktilolarınızı şov için kullanın. Masaları kaldırın ve kelimelerin özgürleştiğine tanıklık edin. Masaları kaldırın ve kütüphaneleri sahneye çevirin. Görsel malzeme ve kelimelerin ihtişamını buluşturun. Kitaplar görüntüye giriyor matbaalarda sesleri yükseltip okumaya başlıyoruz. Sesler birbirini takip ediyor. Cümle demek müzik demektir. Edebiyat titreşimlerle çoğalır ve dans başlar. Edebiyatla dans edebilirsiniz. Kamerayı şaire doğrultun ve onun kendi bedenini bir pankarta dönüştürdüğünü görün. Edebiyat editoryal kadronun onayını beklemeyecek ve sadece sayfalarla çoğalmayacak. Edebiyat sanat galerilerinin dışında dolaşan bir şey değildir. Edebiyatın fotoğrafını çekebilirsiniz. Edebiyatla akşam bir şeyler içmeye gidebilirsiniz.


21. Yüzyıl İçin Siber-Sürrealist Manifesto

ya da Dance Macabre

Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !

Bizim ya da 21. yüzyılın rüyalara dalıp gitme lüksü yok. Bugün 21. yüzyıl Siber-Sürrealizminin temel deneyim alanı rüyalar değil; gündelik hayatın kendisidir.

İşte bu yüzden bu toprakların yaşamış ben diyeyim tek gerçeküstücü grubu siz deyin tek avangard deneyimi bir gün sahaya geri dönecek olursa bu kadar ahmaklık ortasında ana gövdesi ‘dans topluluğu’ olacaktır.

Sekiz ya da on pilli el teybi, türler arasında sörf yapabilen en az bir Mc, beyaz eldivenler, tuhaf şapkalar, yerine göre maskeler ve d.i.y. kostümler, bir kaç devre ile zamanı sıçratacak gürültü makineleri, cennetlik müzisyenler, kafalarının üzerinde dönen yakışıklı oğlanlar ve bir şehri yıkarcasına dans edebilen kızlar ve drag queen‘ler.

Sokağın azgın şiiri, tag vs graffiti ve art brut, devasa ayaklı kolonlardan yapılan sahil enstalasyonları, Alsancak çimleri, Porsuk Adası, Moda Sahili, Saat Kulesi Meydanı ya da zombi kostümüne bürünmüş Ziggy Stardust‘tan farksız çılgın çocuklar.

Nostalji, karasafra ve donmuş zamanın 21. yüzyıl Sürrealizminde yeri yok.

Asıl şimdi caddelere, sahillere, parklara inip zombiye dönmüş topluluğu dansla, sanatla, aşkla baştan çıkarma vakti.

Şimdiki geleceğin Gerçeküstücü sloganı: “Tatmin Edecek Cüretin Yoksa Tahrik Etmeyeceksin !”

Selam olsun Olimpos’un eskici dükkânlarına karşı gözü kapalı hayata balıklama dalan sokağın çocuklarına.

Ve Aşk olsun !

Rafet Arslan

Eski Sürrealist Büro, Kadıköy Merdivenler

2 Haziran 2016

jesus02

‘Göklerden gelen bir karar vardır’
Türkçe’nin tabuları yıkılıyor

Delirenler haklıdır, define yıkık yerlerdedir
Ve Jesus Punk yıkıntıların arasında belirir
Maddeyi bilir, maddeden geçer
Asıl çıkılması ve eylem yapılması gereken sahnenin
gündelik hayat olduğunu bilir.

Herkesi kurtarmaya gelmiştir
Pelerini olmayan ve oyuncağı yapılmayacak bir kahramandır o
O, cinsel olmayan bir cinsel metadır
Bir Mesih televizyonda iner halkın arasına
Canlı yayında acıyı izliyoruz
Aziz elleriyle dokunuyor aynı anda herkese
Parlak şehir çölünün ortasında seslenir: “Persona yıkılsın !”
Maaşlı çalışanların körlüğünü bilir
ve askere çağırılanların aczini hisseder.

Jesus Punk anonim değil
Jesus Punk çarmıhını sırtında taşımaz !
Reklam panosunda sırıtmaz ve arkanızdan konuşmaz !
Siber çağa uygun bir yıkım geliyor
Ölümü kutsama, ölümün fotoğrafını çekme !

Jesus Punk cinsiyetsiz ve ırksız
Jesus Punk siyah ve beyaz
Jesus Punk çocuk işçi ve seks işçisi değil !
Jesus Punk senin saçma hayallerini gerçekleştirmiyor
Mum yakman, tavaf etmen, dua için diz çökmen gerekmiyor
Jesus Punk sosyal medya fenomeni değil !
Jesus Punk anonim değil !

Jesus Punk, Tanrıyı dinlerin elinden kurtarmaya geliyor

Yıkılsın persona !

Kozmik zulüm ve büyük sahne yok olacak !

Emre Varışlı
2017 İstanbul

saptırma_03

Yeni Bir Gökyüzü

بِسْمِ ٱللّٰهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيم

Kontrolsüz bir patlamanın yeni bir gökyüzü inşa edeceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kontrolsüz bir patlamanın yeryüzünü ve suları kendi biçimine dönüştüreceği, kaleme alınmış tüm uluslararası retoriğin saçmalığını bir tuşla sınırsız kılacağı, bir tuşla sileceği var, bu ‘tahayyül’ kesindir. Kol saatlerinin icadı veya kütle-zaman ölçeğinin fiziki kavramsallığı keşfedilme ânında doğruydu. Tahayyül edilirken, bin yıldır, doğru bir şekilde ‘akla getirildi’. Ancak tahayyülün güzelliğinde akla getirilen her ‘gelecek’, endüst-realitenin vahşetinde sevimli birer ‘tüketim unsuru’ gibi sevgilinin omzuna kondurulan küçük, tüketimsel ve yalancı öpücükler olarak ‘kapitalizm’in gizli ellerinde çöpleştirildi. Kalite ve mükemmellik, teknolojiyi daha güvensiz kılıyor, sürdürülebilirlik ve çevrecilik doğaya daha çok zarar veriyor. İnsan hakları, gönüllü köleliğin kartvizitini oluşturdu. Pazar ve pazarlama, matematiğin hakikat temsilini yok etti. Demokrasi, bugün, truva atı bile değil; Gregor Samsa’nın ruhunun yaygınlaşmasıdır bu topraklarda demokrasi… Çağdaş sanatlar ve mimari, plastik ya da taş bile değil; ölümcül çimentodan kuleler ve hapishane gözenekleri kurdu. Müzeler artık görkemli birer ibadethane ya da mezarlık bile değil; müzeler kahve ile boş zamanın pazarlanmasının merkezleridir.

Anlayalım artık; yeni bir kutsallık inşa edilemiyor. Ülkelerin yenisi ülkelerin yok edilmesinin el-kitabıdır. İnsanlık, ruhunun kendi ruhuna terk edileceği ânın özlemini tahayyül ediyor. Kalbimiz ve dilimiz; anlayış, şefkat, erdem ve vicdanla dolu bir dini açılım değil. Anlayalım artık; kontrolsüz bir patlamanın ruhumuza katacağı yatıştırıcılığı… ‘Bakmak’, kontrolsüz bir patlamanın tahayyül ânlarıyla birlikte önem kazanıyor; ‘anlam’ın yerine geçecek akıl dışı mutluluğun imgelemini, dahası imgelemin özgürleşmesini sağlıyor. Tahminsizliğin büyük geleceğini…

Tahminsizliğin ve sonrasızlığın kargaşayla biçimlenen geleceğini yakinen sevelim. Yeni bir gökyüzünün inşasını tahayyül edelim: Bu arzuyu kabullenelim.

Zafer Yalçınpınar
13 Haziran 2017, Kadıköy

KARGAŞA PROJESİ 03

 GÖSTERİ EKONOMİSİNE KARŞI

KARGAŞA PROJESİ

KARGAŞA PROJESİ, BİR NUMARALI GÖREV: Şeyleri topluluğun, ailenin, ideolojinin ve diğer insanların gözleriyle görmeye son vermek.

KARGAŞA PROJESİ, İKİ NUMARALI GÖREV: Kaybedenlerin kazanacağı bir oyun yaratmak.

KARGAŞA PROJESİ, ÜÇ NUMARALI GÖREV: Söylenmemiş şeylerin söylenenlerden daha önemli olduğu saldırıları sürekli kılmak.

KARGAŞA PROJESİ, DÖRT NUMARALI GÖREV: Dolaysız deneyimlerin rehberliğinde bireyi, bilinçaltını ve rüyaları cephane haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, BEŞ NUMARALI GÖREV: Otoriterlik ve edilgenlikle mücadele etmek için pratikteki her yalpalama anında radikal yaptırımlardan kaçınmamak.

KARGAŞA PROJESİ, ALTI NUMARALI GÖREV: Burjuva değerlerine ve sanat piyasasına yönelik küçümseyici bakışı beslemek, ideolojiyi reddeden bir barbarca isyanı örgütlemek.

KARGAŞA PROJESİ, YEDİ NUMARALI GÖREV: Şimdiyi yaratmak için seferber olmak, düşlerimizi ve arzularımızı onları hapseden gelecek kaygısından kurtarmak.

KARGAŞA PROJESİ, SEKİZ NUMARALI GÖREV: Kolektiflerin şiirsel, ateşli ve şakacı olması gerektiğini bir an olsun unutmamak.

KARGAŞA PROJESİ, DOKUZ NUMARALI GÖREV: Aklı ve tutkuyu olabilecek en mükemmel biçimde birbiriyle bütünleştirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON NUMARALI GÖREV: Müesses nizama, otoriteye, dile, bizi hipnotik uyuşukluğa sevk eden her şeye ölümcül darbeler indirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON BİR NUMARALI GÖREV: Herhangi bir davaya bel bağlamamak, kendi hayatını başlı başına dava haline getirmek.

KARGAŞA PROJESİ, ON İKİ NUMARALI GÖREV: Apolitik hedonizmden, cemaatçilikten, ahbap çavuşluktan uzakta konumlanmak, eleştirinin eleştirisini ihmal etmemek.

KARGAŞA PROJESİ, ON ÜÇ NUMARALI GÖREV: Kurban etmeyi, çalışmayı, suçluluğu, mübadeleyi hayatta kalmanın olmazsa olmazları olarak sunan tekno-endüstriyel sisteme karşı yıkıcı bir iradeyle direnerek hayatın tüketilmesine engel olmak.

KARGAŞA PROJESİ, ON DÖRT NUMARALI GÖREV: Özerk bireylerden oluşan topluluklarla emir ve lütufla yönetilen kalabalıklar arasındaki nitel farkı teori ve pratikte göstermek.

KARGAŞA PROJESİ, ON BEŞ NUMARALI GÖREV: Soluk alıp vermeye devam ettiğimiz müddetçe son sözün henüz söylenmediğinin bilincinde olmak.

UYUMSUZLAR FRAKSİYONU 2019

istanbul_underground

our message is simple
where our music is welcome
we will play it loud
where our music is challenged
we will play it louder

A.I.D


Antroposen Çağı

Print
detay: Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep

Bir Çığlığı Dikine İkiye Kesmek

Derya Derin, 2018 Şubat

2000 yılında yayınlanan bir bilimsel makaleyle ‘Antroposen (insan) Çağı’ terimi dilimize girmiş, tartışılmaya başlanmıştır. 2016 yılında Holosen çağın bittiği, yeniçağın ‘İnsan Çağı‘nın başlamış olduğu resmen açıklandı. Kimileri bu çağı insan cehennemi olarak yorumluyor. Kimileri de insan cenneti…

İnsanın dünya üzerindeki yok edilemez etkisi olarak şimdiden büyük tartışmalara konu olan bu ‘Antroposen (insan) Çağı‘na, acaba insanın sureti, portresi, yüzü nasıl yansıyacak ? Sonsuz bir dolanımla figür, tasvir edildiği şekliyle göze değil de boşlukta açılan oyuğa, ne kadar görünürleşirse o kadar görünmezleşmeye yönelen bir bakış mıdır?

Oktay Çakır’ın portrelerinde, figürü kavrayan, örten, kaplayan deriyi neredeyse hiç hissetmezsiniz. Figürü kaplayan devinimli, kıvrımlı çizgiler, onun sessizliğinin izleri, kendine içkin çığlığıdır. Bu sessiz çığlık sözcüklerin patırtısından, her tanımlanan hikâyeden bir kopuştur. Zaten figürün saklanabileceği bir derisi, kabuğu yoktur. Ürperticidir. Figürler direk ona bakan bakışa yönelir. Duvarda asıldığı yerde sabit durmayan, sürekli canlılığın karmaşasını, varoluşun kaosunu yaşayan figürlerdir bunlar.

Sanatçının ‘Kanın Ete İçkinliği ve Resim’ isimli yazısındaki kendi yorumuyla eserlerine bakmak yerinde olur :

Kan gecenin içinde eriyerek ete acı vermekte bir tür sağaltım ve ritüel az ileride üstünde incecik bir ışık giyinmiş anımsanamaz bir düş belirlenmekte. İncinmiş kelebek örgüsü kenarında hayli zamandır sırıtan kelimelerin dışarıda kalmış duyumsanamaz çığlıklarından oluşan sevda yalanları… (Tutunmalar)

Şüphesiz resim kendi gerçekliğinin üzerine kapanır. Kaybedilemez ve sürekli tekrarlanması gereken bir ‘beyit’ gibi her söylenişinde farklı bir bedende dirilebilmek için ‘kan’ ‘koku’yu halelendirerek yüzeyde vücut alır…

İçime dökülen bu karmaşık planların anatomisini sizlerle sürekli paylaştım. Parçalanmanın bu kadar esrik ve çılgınca planlanan bir hayatın sahnesinde merkezin kenarında basit pırıltıların onu dışarıda bırakacağını bilemeden. Artık inanılmaz bir sohbetin ortasında art çevrilmiş yüzü olmayan bedenlerin ayak içleriyle beni intihara itmelerine gülümseyerek. Asıl sahnenin kurucusunun ‘Ben’ olduğunu bilmeden… Lambanın titrek alevinde kenardan sarkan o birbirinin üstüne tırmanarak ta içimize gömülen ses benim sesim… Nasıl da gülüyorum nefretle bakan o gözlere ve içerde parça parça bir düş kenti içinde defalarca trajedimi üreterek ters yönde bir oluşu evetlemek adına. Kanın ete, boyanın tuvale emdirilişini. Doğan bir çocuğun memede sağalttığı o süte inanılmaz büyüsel tütsü o koku ve yeniden yeni’den ağlayarak aynı şeyin içime karışmasına izin vermek için parçalıyorum kendimi…

Renklerin bu kadar geriye itilmesi salt duygunun öne çıkarımıyla ilgili aslında rengin verdiği o basit kurutulmuş o incecik altın kabuğun (berrak) kazıyı gerçek kanın ve etin ortaya çıkarılışını sağlamakla ilgili bu ritüel.

Bir çığlığı dikine ikiye kesmek yalnızca…”

Print
Oktay Çakır ‘Lal’ kağıt üzerine mürekkep

Oktay Çakır’ın resimlerindeki figürler, karanlığın derinliklerine kadar inmiş, öznenin şimdiki yerini düşlemleyerek yeniden aydınlatmak için aramıza, yeryüzüne dönmüşlerdir. Burada varoluşsal bir telkinle geçmişten gelen ve yeninin birleşimiyle denge kavramı bütünle özdeşleşir. Çerçeve belirlenebilir bir sınır olmaksızın, algılanan figürün, yani orada olanın (dasein) karşımıza çıkışıdır.

Figürün daha başka yapabileceği tek seçim, bedenin kesintisizliğine uygunluğunu sergilemektir. Böylece oylumlama insan yaşamının yeni biçimlerden üretilmiş yeni biçimiyle sonuçlanır. Figürün yüzü her türlü yüklemeden ve nitelemeden ayrıldığında tarafsızlaşır. ‘Şimdi ve burada’ olur. İnsan onu var eden atmosferin ve dünyanın içine çekilip yokolmaktan ancak eserin ‘şimdi ve burada’lığı tesiriyle kurtulur.

Antroposen (insan) Çağ, nasıl ki insanın atmosferde ve dünya üzerindeki yok edilemez etkisini temsil ediyorsa, Oktay Çakır’ın figürlerinde de insan oluşumu yine insan etkileşiminin (insanın insan içinliğinin) tam kalbinde yer alır. İnsanın geçirdiği evreler (varoluş- yokoluş- kazanış- yitiriş vb.) gerçeklikten koparılmış bir parça olarak değil, hakikatle temas eder. Hakikat; yabancılaşmış bir derinlikten fışkırarak isimsizleşmeye çivilediği bakışı kışkırtır ve mutlak egemenliğini sorgulatır.

Sanatçı daha ileri gider. Ve şöyle der :

“Resim bir başka hale dokunma biçimidir. Bir üst perdeyi aralama hali. Gerçekliklerle değil hakikatle ilgili bir tartışma/ çekişme duruşuyla ilgilenir. Çoğunlukla imge bunu karşılayamadığından sürekli çoğalır.”

Oktay Çakır (2) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)
Oktay Çakır (33) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)
Oktay Çakır (57) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)
Oktay Çakır (65) small
Oktay Çakır, Hollanda dosyası ‘Nudity’ klasörü (2008)

Oktay Çakır’ın resimlerindeki figür çizgilerin devinimsel hareketiyle süresiz bir çoğalmanın yarattığı evrende saklıdır. Bedeni uyandıran çoğalmanın değil, saflığın yankısıdır. Beden, geçmişte vücut bulan çocukluğun saf an’larını, şimdi’de sadece hayaletimsi izler olarak yakalayabilir. Oradadır çünkü sezilebilir. Yoktur çünkü cisimsizleşmiştir. Bedenden asla koparamayacağımız bir şey varsa o da bu saflığa duyulan özlem, bağlılıktır. İnsan yitirdiği bu saflığa, fiziksel koşul olarak mecbur olduğu mekândan koptuğu anda ancak yeniden kavuşabilir. Bu demektir ki insanın mekânı, saflığın merkezidir.

Figürler unutmamayı canlandırıyorlar. Birlikte hatırlayabilme kabiliyetiyle hakikati ustaca saklı tutuyorlar. Buradaki nefes, soluk, canlılık; kararlılıkla yoğunlaşması imkânsız olanı bedenleştiriyor. Böylelikle figür, bir daha düşünülmeye değer kılıyor kendini.

Oktay Çakır Art


Kadının Punk’ı Erkeği Yendi

Fulden
Fulden She-Demon ve Secondhand Underpants ‘Loud Women Fest’ 2019

Punk Rock Sahnesi ve Kadınlar

‘Biz bu yemeğin baharatı değiliz !’

Fulden She-Demon

Punk sahnesi erkeklerin toplumun genel-geçer heteronormatif erkeklik normlarının dışında var olabildiği yegâne özgür alanlardan. Ama aynı özgürlük kadınlara ve ötekileştirilen diğer gruplara tanınmadığında ortaya ciddi bir sıkıntı çıkıyor. Bu durumda kendimizi dayanışma olanağından uzak, iktidar ilişkilerinin ve toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin yeniden üretildiği bir düzlemde buluyoruz. Yazılacak her sahne raporunda, çekilecek her belgeselde, her arşiv projesinde başlangıç noktası (yani taban) olarak punk sahnesi karşımıza adı konulmayan bir erkekler kulübü olarak çıkıyor. Bu adı konulmamışlık belli ‘silme’ alışkanlıklarını içeriyor. Biz kadınlar yancı gibi olaya sonradan dahil edilip, silinen bir şeyleri yeniden ortaya koymakla görevlendiriliyoruz. Bir nevi önümüze konan yemeği ‘çeşni’lendiriyoruz. Bu görevin bizlere tayin edilmiş olması, tayin edenlerin bu konulara kafa yormayıp, bir yandan da vicdanlarını rahat tutmasını olanaklı kılıyor. Dolayısıyla bu ‘takımını seç‘ pratiği hala bir erkekler kulübü ortaya koyarken (burada kuşkusuz tayfacılık da ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor), bir yandan da kıyıdan köşeden dahil edilen kadınların katkısıyla kapsayıcı olma iddiası mümkün hale gelmiş oluyor ve bunun sorumluluğu da ötekileştirilenlerin omzuna biniyor. Dolayısıyla kadınların katkıları görmezden gelinir ve silinirken, dahil edilme sorunu da kadınlara rahatlıkla itelenebiliyor. Oysa biz sonsuza kadar kendi festivallerimizi yapmak istemiyoruz. Kendimize ite kaka açtığımız alanların kabul edildiğimiz tek alan olmasını ya da marjinalize edilmesini istemiyoruz. Bir punk fanzininde feminist bir yazının hemen ardından salt erkeklerin olduğu bir playlist‘in önümüze tek gerçek müzik olarak sunulmasını, kadınların katkılarının her defasında unutulmasını, yitip gitmesini istemiyoruz. Biz bu yemeğin baharatı değiliz. Olmamız gereken yer kıyı-köşe-periferi değil, tam merkez. ‘Oğlanlardan biri gibi’ değil, kendimiz olarak ve olduğumuz gibi kabul edilmek. İstisnai değil kaide olarak.

Kapsayıcılık hegemonya yıkmayı gerektirir.

Biz punk’ın feminist hali değiliz çünkü bu ifade üzerine sonradan geçirilen bir ceketi çağrıştırıyor. Ancak punk zaten anaakım kültüre karşı konumlandığı ölçüde feminist olmak zorunda. Eğer değilse de üç akor bildiği için sokaktaki adamdan kendini üstün sanan bir densizliğin ötesine geçemiyordur. Kapsayıcılık, “Sen de varsın, işte buradasın, heh öyle kenarda köşede dur işte” demek değil. Gerçek kapsayıcılık hegemonya yıkmayı gerektirir. Hegemonya yıkımını olanaklı kılan şeylerden biri ötekileştirilenlerın öz ifadesi, düşünsel üretimi iken, bir diğeri ise bu üretimlerin kenara köşeye sığıntı gibi yerleştirilmesinden ziyade, tam merkeze alınmak suretiyle anlatının temel bir parçası haline getirilmesidir. İlki hakkında her zaman özeleştiri yapabilıriz. Evet, daha fazlasını yapmalıyız. Kendimizi daha çok ve daha iyi ifade etmeli, daha çok ve daha iyi üretmeliyiz. Tereddütlerimizi bir kenara koymalı, kendimize güvenmeli, inanmalı ve birbirimize sahip çıkmalıyız, ikinci kısma geldiğimizde ise mütemadiyen duvara tosladıgımızı hissediyorum. “Aaa kadınlar da vardı lan !” gibi bir sonradan dahil edilme, gerçek kapsayıcılıkla bağdaşamaz.

Bir Erkekler Kulübü Olarak Punk Sahnesi

Burada bir pozitif ayrımcılık çağrısı yapıyor değilim. Tam aksine, lügatimize pozitif ayrımcılık adı altında giren fikrin bulandırdığı bir sorun var ortada. Eğer ancak pozitif ayrımcılık olsun diye dahil edileceksek, işi hep kotadan kurtaracaksak bunun ifade ettiği şey kadınların yeteri kadar ‘iyi’ sanatsal/ düşünsel üretim ortaya koymuyor olduğu fikridir. Bu fikri bize veren cinsiyetçiliğin işleyiş şeklidir. Eğer bu üretimlere gözlerinizi yummuyor olsaydınız kadınların sürekli harika işler ortaya koyduğunu ve peşin hükümlü davranıyor olduğunuzu görürdünüz. Devekuşunun kafasını gömdüğü delikten çıkarıp biraz etrafına bakınması yeterli. Seçkinizde yalnızca erkeklerin yer alıyor olması salt erkeklerin iyi işler ortaya koyuyor olmasından değil, o ürün sizin önünüze gelene kadar cinsiyetçiliğin dokuz katından geçiyor olmasıdır.

Bu mücadele müttefiklerin mücadelesidir.

Peşin hükümlü demişken, ortada bir güven sorunu olduğunun da altını çizelim. Erkekler kulübü ne demek? Yalnızca içindeki mevcut bireylerin erkek olmasını mı ifade ediyor? Bence bunun ötesinde bir şeyler de var ve bu güven pratiklerimize yansıyor. Buna araştırmacılar ‘örtük önyargı’ diyorlar. Mesela biri yalnızca erkek (görünümlü) olduğu için güveni hak etmeden otomatik olarak alabiliyorken, başka biri sadece kadın (görünümlü) olduğu için ağzıyla kuş tutsa şüpheyle yaklaşılıyor oluyor. Ve sonunda o güveni kazandığında ise istisnalar kaideyi bozmaz mekanizmaları devreye giriyor. Bunu kırmanın en önemli yollarından biri öz tefekkür (yani kendi eğilimleri, içgüdüleri, tercihleri ve davranışları üzerine derinlemesine düşünmek) ve özeleştiridir. Bu dışlama mekanizmalarının ne denli sinsice işlediğine dikkat etmeli ve bunları devreden çıkarmak adına topyekûn bir mücadele vermeliyiz. Bu mücadeleyi yalnızca ötekileştirilenler veremez. Bu mücadele müttefiklerin mücadelesidir. Herkesin ilk başta kendi davranışlarını, alışkanlıklarını, isteklerini, arzularını, güdülerini gözden geçirmesi ve bu dışlayıcılık canavarını nasıl ve ne denli beslediğini görmeye başlaması gerekir.

Ben kendime baktığımda geçmişte birçok kadınla dayanışma değil rekabet halinde olduğumu gördüm. İçselleştirilmiş cinsiyetçilikten ötürü sanki kaynaklar azmış da kazanmak için birbirimizi yenmemiz gerekiyormuş gibi bir yarışa girdiğimizi, birbirimize sevgi ve güvenle değil şüphe, kibir ve kıskançlıkla baktığımızı gördüm. Başka kadınlardan da bu tepkiyi aldıkça kendime defalarca, “senden nefret etmiyor, kendine dair taşıdığı yetersizlik duygularını sana yansıtıyor” demem gerekti. Yetersiz değiliz ve değerli hissetmek için kimseye bir şey kanıtlamamız gerekmiyor. Erkekler kulübünün bir parçası olmaya çalıştıkça erkekler arasında kendimiz olarak var olabildiğimiz yanılgısına kapılıyor ama daha ziyade aralarında eriyip gidiyor ya da eşikte tutuluyoruz. Bir bakıyoruz ki ancak ‘tahammül’ ediliyoruz. Ama tahammül ediliyor olmak kabul edilmekle eşdeğer değil. Kendimiz olabilmek için bir arada olmalı ve kenetlenmeliyiz. Erkeklerin arasına serpiştirilmiş, kopuk bir şekilde faaliyetlerimizi sürdürerek, enerjimizi bireysel anlamda kendini kanıtlamaya harcamak yerine bir aradalığımızdan güç almalıyız. Birbirimizi beslemeli, birlikte büyümeliyiz. Ve erkekler kulübü artık dağılmalı.

Tayfacılık ötesinde bir punk sahnesi mümkün mü?

Cinsiyetçilik dediğimiz şey bir olayla başlayıp bitmez. Tüm yaşam alanımıza sirayet eder. Bir insanın (bilinçli ya da bilinçsiz) seçimleri, düşünceleri ve inanış sistemlerine de indirgenemez (bunlar bazen cinsiyetçiliğin önemli parçaları olabilseler de). Cinsiyetçilik bütünsel bir sistemdir; birkaç cahil insanın hatasından ya da kötü niyetinden ibaret değildir. Bir taciz eylemi engellediğinde ya da cezalandırıldığında cinsiyetçilik orada ölmez. Cinsiyetçilik. tacizi ve şiddeti olanaklı kılan arkaplandır; ufuk çizgisidir. Dolayısıyla savaştığımız şey belli aktörlerin eylemlerinin ötesinde, bir kültüre içkin alışkanlıklar, sorgulanmayan doğrular, içgüdüsel hallerdir. Bu azılı canavarı yıkmak üç beş kişi değil, herkesin emeğini gerektirir. Biz sürekli toplumsal cinsiyet polisliği yapıyor durumunda kalmak istemiyoruz. Biz kendi yaşamımızın, eğlencemizin, dertlerimizin, varlığımızın ve paylaşımımızın peşindeyiz. Bu mücadelenin yükü yalnızca biz ötekileştirilenlerin omzuna düşemez. Herkes elini taşın altına koymalı. Tayfacılık ötesinde bir punk sahnesi mümkün mü ? Punk sahnesi erkekler kulübü olmaya mahkûm mu ? Bunları zaman ve mücadelemizin edinimleri gösterecek. Bir gün bu canavarın helvasını yeme umuduyla…

 

We’re not gonna lay down and die
This is our scene, this is our time
We’re knocking down the doors
On the men who called us Whore
This our time, this is our Fight

We’re not gonna lay down and die
This is our scene, this is our time
Swing our bats and clutching our knives
This is our time to fucking fight

Fuck your boys club

 

 

Ne Yapabiliriz? diye soranlara kapsamlı olmayan bir liste

 

  1. Kadın müzisyenlerle çalışın.
  2. Kadın müzisyenleri araştırın, dinleyin, paylaşın.
  3. Yaptığınız ve paylaştığınız şarkı listelerinde kadın müzisyenler olsun (“token” olarak ya da laf olsun diye değil, gerçekten orada olması gerektiği için – çünkü kadınlar efsane işler yapıyorlar).
  4. Kadın müzisyenlerin ve sanatçıların işlerine para verip alın.
  5. Cinsiyetçi küfrü lügatinizden çıkartın (kadınların da kullanıyor olması bir şeyi değiştirmiyor), alternatif küfür kullanın. Özellikle SAHNEDE ve veya şarkı sözlerinde bunu kullanmanız erkekliği yücelten ve kadınlığı aşağılayan mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden üretimi manasına geliyor.
  6. Kadın müzisyenlerin konserlerine, festivallerine gidin.
  7. Kadın müzisyenlerle ortak işler yapın; ortalık sosis partisine döndü diye onları sonradan olaya eklemlemeye kalkmayın – en başından bir ortaklık kurun.
  8. Salt erkek gruplarının bulunduğu müzik listelerini, lineupları, vb. kanıksamayın, normalleştirmeyi reddedin, sorunsallaştırın.
  9. Tacizleri, tecavüzcüleri ve şiddet uygulayanları affetmeyin, aranıza almayın, ifşadan iki hafta sonra kol kola gezmeyin. Unutmayın, unutturmayın. Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Beycilik yaparak mazur görmeyin.
  10. Bu insanlardan biri olmadığınız için kendinizi ‘iyi oğlanlardan’ saymayın, daha fazla ne yapabilirsiniz diye düşünün, sorgulayın ve yapın.

Burada mesele bir şeyleri yapıyor ya da yapmıyor olmak değil, her zaman yapılacak daha fazla şey olması. Her zaman öğreneceğimiz de yeni şeyler var. Öğrenme meselesi asla bitmiyor. Dolayısıyla açık fikirli olmakta fayda var, bilhassa karşınızdaki konunun uzmanıysa ve/veya kendi deneyimini paylaşıyorsa. Cinsiyetçi bir toplumda yaşadığımız için birçok düşüncemiz, fikrimiz, hissimiz, içgüdümüz de cinsiyetçilik üzerinden şekillenebiliyor. Bunlar üzerine düşünmek ve bunları sorgulamak için kuram okuyun. Objektif ya da nötr gördüğünüz fikirler sandığınız kadar objektif ya da nötr olmayabilir, çünkü iktidar ilişkileri eşit, denk ya da simetrik işlemez ve de herkesi aynı şekilde etkilemez. Kazanılmamış ayrıcalıklarımıza göz yummamak için bellhooks‘tan Feminizm Herkes İçindir kitabını okumak iyi bir başlangıç olabilir. Bir diğer önerebileceğim kitap ise Sara Ahmet‘in Feminist Bir Yaşam Sürmek adlı kitabı.

Son olarak, kısa bir bellhooks videosu :

 

 

Hışım fanzin‘in 4. sayısından alıntıdır,

derginin tamamı için : issuu.com/hisimfanzin

 

Riot Girrrls İstanbul

Dilara Özden ‘Alternatecyborg’ 2020

ŞİDDETLE KALÇAM

dokunamazsınız !..

Neslihan Yalman

kalçamı yağmurlarla taşlanmış mabedinde diriltiyorum
militan yanardağın eteğinde alevlenirken o
ruh göçüyle bebek cesetleri boşaltıyorum banyoya
kibirli altın rezervlerini talan ederek

kimse şehvetini donukluğundan saklayamaz

kusurlu avuçlarımla bıçaklıyorum yanaklarından onu
gecelerce yoğun bakımda yırtmaçlı kefeniyle
ağırlığını asla başkasının kucağında bırakmıyorum

kimse değerini diğerinden çekip alamaz

kalçam genişlediğinde nemle depremleniyor
yerküre şeytanı gücünü kütürdetirken
sarhoşluğun damgasını taşıyan bir elektrik direğine
omuzlarından kelepçeliyorum bütün yarıklarımı

tazecik yemişler dallarından sarkıyor

nıralugyud imitiy niskes ridimitib


portfolio
Gözde Gürel ‘Anxiety’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)

Çok genç, ama bir o kadar da derinlikli bir sanatçı Gözde Gürel. Çalışmalarında insanı tüm kaygıları, acıları ve umutlarıyla ağırlıyor.

Gözde Gürel ile Sanata ve Topluma Dair

Röportaj: İpek Yeğinsu / artlog.art50.net

Çalışmalarınızda otobiyografik öğeler, psikolojik referanslar ve toplumsal eleştiri ön plana çıkıyor. Sizce günümüz toplumlarının en önemli sorunu nedir? Sanırım çok değerli olduğumuzu düşünerek kendimizi sürekli değersizleştiriyoruz; dolayısıyla kendimizi değersizleştirdiğimiz insan ilişkileri içinde buluyoruz. Bu, ironik olduğu kadar  yorucu da birşey; ne isteklerimiz ne de karamsarlığımız bitiyor maalesef.

Çalışmalarınızda çizgi roman ve karikatürle akraba bir yaklaşımdan söz etmek mümkün. Takip ettiğiniz çizgi romanlar var mı? Sıkı bir takipçisi olmamakla birlikte çizgi roman okumayı seviyorum. Özellikle Image Comics’in serilerini oldukça çağdaş ve ilham verici buluyorum. Wonder Woman ve Batwoman gibi cinsiyet normlarını yıkan karakterlerin hikayelerini okumak hoşuma gidiyor.

İşlerinizde sosyal fobiyle ilgili birçok referans mevcut. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Hem internet öncesi ve hem de sonrasına denk gelen kuşaktan biriyim ve çok rahat günler geçirdiğimizi de söyleyemem. Duygularımız ile pratiğe döktüklerimiz, sürekli çatışma halindeler ve problemlerimizi gerekçe gösterip insanları yanımızdan uzaklaştırmaya alıştık.

portfolio
Gözde Gürel ‘Antisocial Anthem’ –  ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)
portfolio
Gözde Gürel ‘isimsiz’ 28x21cm, kağıt üzerine suluboya (2015)

Beğeniyle takip ettiğiniz sanatçılar? Esinlendiğiniz yazarlar? Matt Gordon, Alice Wellinger, Camille Rose Garcia, Alessandro Sicioldr, Elif Varol Ergen, Mercedes Helnwein, Nick Sheehy, Ali Elmacı ve Thomas Ascott’u sayabilirim. Lisedeyken William S. Burroughs’dan esinle resimler yapardım; halen serbest çağrışımları olan ve zihnini dolambaçlı bir gezintiye çıkaran yazım tekniği ilgimi çekiyor. Özellikle bir iş üzerinde fikir geliştirirken serbest çağrışımlar güzel sonuçlar veriyor.

Yakın gelecekte sizden hangi projeleri bekliyoruz? Şu anda öncelikli planım motivasyonumu yüksek tutup daha da çok üretebilmek.

for more artist’s works : instagram.com/ggurel


lucy_96dpi
Illustration for Diabolizer and Persecutory concerts by Lucy Ferra

Öldüren Cazibe : Lucy Ferra

Ağustos 2014

Lucy, merhaba. Son zamanlarda neler çiziyorsun, anlatmak ister misin? Merhaba. Son zamanlarda açıkçası beynimi susturmak için yanımdan ayırmadığım defterlerimi karalıyorum; özellikle birşeylere odaklandığımı söyleyemem; o an nasıl olması gerektiğine inanıyorsam o şekilde yapmaya çalışıyorum. Ama genel olarak anlatım tekniklerine yoğunlaşmış durumdayım. İllüstrasyonu kuvvetlendirecek ya da illüstrasyonla kuvvetlendirebileceğim konular üzerinde projeler geliştirmeye çalışıyorum.

Yurdumuzda illüstrasyon sahası genişliyor, bu konuda ne düşünüyorsun? Genel tabloya baktığımızda, sadece ülkemizde değil dünyada değişmekte ve gelişmekte olan bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Teknoloji, gün be gün ilerliyor ve bu ilerleyişe görsel anlatım gücünün eklenmesiyle, bizler gibi yazı-çiziyle uğraşan insanlara yeni iş sahaları doğurması kaçınılmaz. Fakat yaşantımızdaki her şeyi çok hızlı bir şekilde tüketmeye başladığımız ve gittikçe bireyselleştiğimiz için, yapılacak her şeyi çok kısa sürede çöp haline getirmeye başlamamız beni korkutuyor. İnsanların değer yargıları değişmekte; onların doyumsuzlukları yapılan işlerin kalitesini de etkileyecektir. Ama tabii kesin konuşmamak lazım..

Bir dönem Leman’da çalıştın, ne tip işler yaptın, biraz bu dönemden bahseder misin? Karikatür ve mizahtan ziyade çizgi roman, grafik ve illüstrasyona daha yakınsın sanırım ? Yanılmıyorsun, illüstrasyon ve çizgiromana daha yakınım. Leman farklı bi kafaydı. Aynı anda, deli gibi gerilim yaşarken bi taraftan da sinir stresi atabildiğim bir ortamdı. Genelde üçüncü sayfa ve renklendirme yaptım bazen de her işin adamı oldum. Biraz tembel olduğum için (belki birazdan da fazla), çalışmalarımı temize çekip veremedim. Ama güzel bi tecrübe, güzel bi keyif, toz kokusunu bile özleyebiliyor insan.

lucy_double
Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)
img404
Lucy Ferra ‘Like I’m on holiday’ sketch (2014)

Dylan Dog’ı çok sevdiğini biliyorum. Dylan’ı senin için özel kılan nedir? Dylan’ı özel kılan bir değil onlarca sebep var. Yazsam roman olur belki. Teknolojiyle arasının hep kötü olması, ilişkilerinde dikiş tutturamaması, yükseklik korkusunun olması, sıklıkla parasız olması, inandıklarının ardından koşması onu ‘normalleştiriyor’. Korkuları olan bir ‘kahramandan’ bahsediyoruz aslında. Çoğu zaman kendimle özdeştiriyorum onu. Komik geliyor belki kulağa ama evet, ben bir çizgiroman karakterine aşığım ve belki bir gün çizgilerde buluşuruz.

İleriye yönelik planların neler? Engel tanımıyorum. Kafamda çok fazla sorun var ve bunları dışarı çıkartmanın derdindeyim. İnsanlar görsün bilsin derdinde değilim, yeter ki çıksınlar benden ve belki o zaman sıkıntılarımı bir nebze olsun hafifletebilirim. Çapraz sanatların gücüne inanıyorum, illüstrasyonu kağıttan dışarı çıkartmak istiyorum. Tek bir amacım var, insanları rahatsız etmek.

lucy_small
Some sketches for linoleum print by Lucy Ferra (2014)

Ve ben yola çıktım bile…

lucyferra.tumblr.com


Aseton (6)
Nazlı Karaturna (2017)

Nazlı Karaturna

Müzisyenliğinin yanısıra çizimleriyle de ayrı bir güzel, namı diğer Aset0n.

Aseton (3)
Nazlı Karaturna (2017)
Aseton (7)
Nazlı Karaturna (2017)

don’t forget to check for more at  :

a s e t 0 n


merve morkoç (5)
Lakormis (2015)

Merve Morkoç ‘Lakormis’

1986 İstanbul doğumlu. İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Onu sokağa işlediği fantastik figürleriyle tanıdık, kısa sürede yeteneği ve sabrı sayesinde sanatını galerilere kadar taşıyabilen orijinal sanatçılarımızdan, genç yetenek, grotesk imgelem. Aynı zamanda yakın zamanda dostlarıyla birlikte 49/ 50 ismini verdikleri baskı resim ve tasarım atölyesini de işletiyorlardı.

merve morkoç (2) double
Lakormis (2015)
merve-morkoc_11
Lakormis (2017)
Merve Morkoç

Merve Morkoç is a Turkish illustrator based in Istanbul. The images of beauty and ugly come together in an harmony at the same body and on the same surface. Merve Morkoç’s paintings are inspired by the culture and life of the streets, where she feels independent. For her, the internet, streets, gallery walls, paper and materials of any size can easily turn into efficient spaces. In this context, the artist is enthused by animation figures, commercials and narrative styles of urban origin that surround her. In her works, Morkoç is capable of creating alluring narration and forms, while keeping a characteristic distance with the viewer. Her approach can be summarized as: “Ugly as a concept, yet charming as a package”. Referring to her murals Morkoç says: “…An infinite presence is not my concern. As a matter of fact, what matters is to be able to paint on that very wall. Five years or five minutes; well, frankly, to me, it doesn’t matter at all.”  Merve Morkoç was born in 1986 and has graduated from the Department of Graphic Designs at Mimar Sinan Fine Arts University. Her statement is a warranty of the presence of street art in her works in the gallery with all its vitality. (taken from arts fucks me, Carolin Gölder)

More about Merve Morkoç and her works here.


m o e r o

şiir fanzini çıktı !

moero.org


Zeynep Marr (64) dekupe
Zeynep Mar, tuval üzerine akrilik (2017)
Zeynep Marr (42)

In Conversation with Zeynep Mar, Multidisciplinary Istanbulite Artist

by Çağla Bölek March 2019

1994 İstanbul doğumlu ressam, 10 yaşında resim eğitimi almaya başlıyor. Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuduktan sonra 2012’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümünü kazanıyor ve 2019 yılında mezun oluyor. Uygulamalı atölye olarak fresk seçiyor ve okul dönemi boyunca serigrafi, gravür, lif sanatı ve ebru derslerini alarak kendini geliştirmeye odaklanıyor. Yurt içi ve yurt dışı olmak üzere birçok karma sergi ve sanat fuarına katılan sanatçı aynı zamanda çizimlerinden nakış yaparak da bir çok iş üretmiştir. (Suhan Laletayyin)

dörtlü_kompozisyon_small
Zeynep Mar, nakış ‘textile works’ (2018)

If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.

Zeynep Mar is a striking young artist who is currently based in Istanbul. We talked about her inspirations, working process, and her divergent style. Enjoy the ride!

You create in various fields; painting, illustration, embroidery… Can you interpret your style and elaborate your technique? I have always been fond of variety. I do not think that one should focus solemnly on one area, at least I know that I cannot. I paint since I was a child and then I got the painting education but after a while painting only fell short. It is like eating apple everyday or looking from the same perspective. Jumping one field to another gives me peace because when I turn back to the old works that bored me then, I have a clearer, purer approach and find the right angle with new accumulations. It is a loop inside me. One might think that multiple fields can block progression but for me, everything is connected. If I had the chance I would like to learn all the fields and match them with my works.

1734751
Zeynep Mar, tuval üzerine akrilik ve posca (2017)

What does your carnivalesque, bright and bold usage of colors mean to you? What is your relationship with colors? Simplicity is not so close to me. I always want to be a productive artist but my exhibited works are not many. Actually, it is related to the difficulty of the creation process. When the moment comes I feel the excitement of a four-year-old with chaos in my head, I want to express everything and match coherent fields together and afterward feel the relaxation of that newly formed chaos. Perhaps it is related to my age and what is being experienced. I cannot be sure what kind of evolution would take place in the future…

I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring ?

I see repetitive figures and conceptions in your works. Such as women from different cultures, psychedelic effects, and nudity. Can you talk about their meaning for you? Woman figures and portraits are something I often use and nudity because of my academical past maybe. I haven’t thought about why I paint nudity but aren’t clothes boring? There are already dresses on everyone and everything… Those figures and conceptions are my experiences, emotions, and dreams as I am at some sort of a dimension and apparently my work here still continues. Those repetitions are not disturbing and it is okay to mingle around until they reach the next dimension. Aesthetics have been examined for centuries and consciousness is present right from the start and we question the cause of existence. All of these are fundamental, special and personal. Things that open to interpretation.

My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two.

In an earlier interview of yours, you mentioned that East Asian cultures and combinations of the opposition are inspiring for you. Considering your creative process, can we say that co-existence and acceptance of diversity are necessary in order to form a complete artwork? Yes. Different range of emotions, different materials, the unity of different ways of expressions… In the end, the universe consists of these and everything becomes more beautiful with solidarity. I believe it is important to accept and embrace it.

Your last group exhibition was at Mecra titled ‘Aysel Gürel Sergisi’. Aysel Gürel was a colorful, local artist that labeled as ‘marginal’. How was the experience of visualizing her as a radical and protest artist like yourself? I haven’t been painting for a long time and haven’t been participating in an exhibition. So, when the invitation came I was delighted. Her personality accommodates with my style easily. Because I think her as a mother, a hard-working woman, with working ethics of her own and also a woman that doesn’t care about social pressures and doesn’t have regrets. There is not a single personality and a single role in life and Aysel Gürel is a good representation of it. After I found a suitable composition for her the rest flow fluently. I took a break from embroidery and felt a strong urge towards painting because of this work. It became one of the rare works that satisfied me.

Can you talk about opportunities and disadvantages of being a rebellious young artist in Turkey? My works did not put me in a rough situation before. I often receive positive criticism and the negative ones mostly are from my school in which I can see their points. I am glad about my current position. It is necessary to experience the conflict of extremes if the aim is creating something distinctive. Focusing on one area might harm the holistic point of view. My style is not particularly Eastern or Western, the goal is to find the balance between the two. Also when the study material is the self, process flows easily. The key is to continue…

Do you have any future projects planned? How will we see Zeynep Mar next time? First of all, I would like to graduate in order to focus solemnly on my work. After that, I have some projects in mind to work on. Also, I plan to attend Base this summer and I am open to exhibition invitations.

interview by Çağla Bölek,  yabangee – All photos courtesy of the artist.

For more information about Zeynep Mar’s work,

don’t forget to visit her web-shop

kopekus.tumblr.com


Esat Cavit Başak (66)
‘Cyberpunk Girl’, photograph by Esat Cavit Başak, İstanbul (1984)

Birce Seymen

Punk Rock müzik grubu Hexaboom‘un şarkıcısı, genç yetenek, aynı zamanda serbest çizimleriyle de dikkat çekiyor : True Ankariot, Pathetic Girrrl Power !!

Birce_Seymen_small
Birce Seymen (2020)

monxx.art


Dilara Özden (21) small
Dilara Özden ‘Ghost in the Shell’ 2018

‘William Gibson’ın romanları ve bilgisayar oyunları sağolsun Cyberpunk kültürüne pek de uzak sayılmam, bunlar beni zamanla o dünyanın içine çektiler.’

Dilara Özden

Mart 2019

Teknolojinin dejenere ettiği yozlaşmış bir dünya kurgusu her ne kadar korkunç bir manzara olsa da sahnelediği çarpıcı gerçeklik, beni her zaman kendine çekmeyi başarmıştır. O dünya bir gün gerçek olabilirdi; belki de oluyordu; bunları resmetmek istiyordum, bunları kurgulamaktan zevk alıyordum.

Ve işlerimi sergileme konusunda şansım yaver gitti, çevremde kendimi ifade etmekten çekinmeyeceğim bir ortamım vardı. Fakat bu küçük halkanın dışına çıktığınız vakit yandınız! Herkes size ‘marjinal’ demeye başlar. Sanırım Türkiye’de yaşadığım dönem daha provokatif bir tarz sergiliyordum; belki de yaşadığım coğrafyanın üzerimde yarattığı stresten dolayı. Buraya yerleştiğimden bu yana yaptığım çalışmaların daha sakin olduğunu kolayca farkedebilirsiniz.

Tokyo gibi gelişmiş bir metropolde yaşıyorsun, bizimki gibi geleneksel bir geçmişi olan Japonya’nın modernleşme süreci hakkında ne düşünüyorsun? Tokyo’nun, daha doğrusu Japonların, yaşamın her alanında, bugün için bile geleneklerinden kopmadıklarını görüyorum. Muhafazakar ve dışa kapalı bir topluluk, onları tanımak, anlamak pek de kolay değil. Yaşamlarında bir ‘saygı olgusu’ var ve bu saygılı olma durumunu korumak onlar için önemli. Hatta öyle ki Japonca ‘Saygılı Japonca‘ ve ‘Normal Japonca‘ diye ikiye ayrılmış durumda. Fakat bu toplumun ‘efendi ve saygılı insan’ olma duygu hali yüzünden aynı zamanda Japonya akıl almaz fantezilerin ve aşırılıkların merkezine de dönüşmüş durumda.

Dilara Özden (24) small
Dilara Özden, konser afişi : Ragana, SBSM, Tampon

razorgirl :

1) A “stock” female character often found in cyberpunk media. i.e. Molly Millions (Neuromancer), Trinity (The Matrix), and Motoko Kusanagi (Ghost In The Shell). They take on roles like mercenaries and bodyguards.

2) A female stepping razor. A tough, street-bred, leather-clad, ass-kicking, gun-toting girl who will hand your nuts to you if you stare at her breasts too long!

Guy 1: Watch out for that blonde in the school-girl outfit. She’s a razorgirl!

Guy 2: I wish you had told me that before she punched my nuts in.

şükran moral detay
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)

‘şiddet’ ‘baskı’nın karşısında ortaya çıktığında, kurumsallaşmış şiddetin bir reddidir. Böyle eylemler kahramanlıktır…

Ti-Grace Atkinson

şükran moral detay 03
Şükran Moral ‘Terni’ performans (2007)

“Terni – Bir Türk Kızının Gerçek Hikâyesi”, 2007, performans Kocasından kaçarak babasının evine giden genç bir kadın, 25 Temmuz 2006’da kocası tarafından öldürülür. Suçu kocasını terketmesidir. Şükran Moral bu kadının hikâyesini yeniden okurken sapkın davranış kodlarını ele alır.

“Terni – The True Story of a Turkish Girl”, 2007, performance On July 25th. 2006, a young Turkish woman was killed by her husband. in her father’s house. Her crime, was to have left him. Rereading this real story. Şükran Moral dwelled upon perverse behavioural codes.

>

Dilara Özden (13 small)
Dilara Özden, ‘I’m Not Sorry’ 2018

Manga çizgi-roman, anime dünyasında ‘Princess Mononoke’, ‘Spirited Away’ gibi destansı eserlere paralel sapkın ve sadistik bir üretim alanının da varolduğundan bahsettin, sen kendini daha çok hangi alana yakın buluyorsun? Haha! Güzel soru. Memleketteyken dile getirdiğin ‘sapkın ve sadistik’ yönü daha çok ilgimi çekiyordu fakat buraya gelip yaşamaya başladığınızda üretilen tüm bu eserlerin, toplumun bastırılmışlığından başka bir şey olmadığını farkediyorsunuz. İnsanlar çok sakin, en azından öyle olmaya alıştırılmışlar; siz de ister istemez uyum sağlıyorsunuz, yalnızlaşıyorsunuz ve zamanla kendi içinizde kaybolmaya başlıyorsunuz. Buraya taşındığımdan bu yana ‘ruhsal derinliği olan’ türlere kendimi daha yakın hissetmeye başladım.

Japonya’nın tuhaf eğlence anlayışını ve karanlık iç dünyasını merak edenlere Rieko Yoshihara ve Hideaki Anno’nun animasyon filmlerini ve Junji Ito’nun mangalarını tavsiye ederim.

Edebiyatla aran nasıl, neler okumaktan hoşlanırsın? William Gibson ile başlayan bir bilim-kurgu tutkusu var bende. Memleketten ayrılmadan önce en son Andy Weir’in iki kitabını bitirmiştim, Weir‘in son yıllarda macera/ bilim kurgu alanında ciddi bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Japoncam henüz okuyabilecek seviyede olmadığı için şimdilik burada bulabildiğim İngilizce romanlarla yetinmek durumundayım. Böyle olunca da maalesef pek de seçme şansım olmuyor.

Dilara Özden (1) small
Dilara Özden ‘Aki & Rabbit’ 2018

Bu aralar üzerinde çalıştığın özel bir şeyler var mı? Aki & Rabbit serisi üzerine çalışıyorum. Hikayesi kısmen yazıldı, Mart’tan sonra çizim aşamasına geçilecek. Bilim kurgu ve aksiyon türünden bir çizgi roman. Şimdilik bu kadar ipucu verebilirim.

: )

頑張って !!!

 alternatecyborg.net


foto_01
Şükran Moral ‘Aşk ve Şiddet’ performans, 2009

Sadizmin iktidarına karşı Şükran Moral soruyor :
“Afganistan’dakileri mi örnek alalım ?”

2009 da gerçekleştirdiğim Aşk ve Şiddet isimli performansım toplum içinde şiddetin kaynağına değiniyordu. Toplumun yapı taşı olan ailede başlıyor şiddet. Aşkın veya aşk adına yapılan her hareketin nasılda şiddete maruz kalan kurbanlar yarattığını. Klitorisi kesilen kız çocuklarını gözünüzün önüne getirin, annesi, teyzesi veya yakın akraba kadınlar tarafından yine o kız çocuğunun iyiliği için bu iğrenç hadım etme işini gerçekleştirmiyorlar mı? Ve bunların tümü kadın. Eğer kadın yüzyıllardan bu yana ezilmişse bunun suçu sadece erkekte değil biz kadınlar da suçluyuz. 90’ların tüketim çılgınlığında özellikle Avrupalı feministler tavır değiştirdiler. Acaba bu eşitlik meselesini çok mu abarttık diye. Daha kadınsı olalım erkekleri ürkütmeyelim filan. Hatta o dönemlerde vebadan kaçar gibi “Hayır ben feminist değilim!” açıklamaları doluydu. Bu kadınlara ne olmuştu acaba? Eril düzene yaranmak için bir koşu başlamıştı. Tabii ki sanıldığı gibi feminist olmak kadınsı olmayı yadsımaz. İşte bu gibi konularda esnek olunmaya başlandı.

Mesele batıdan örnek almak meselesi değil, mesele örf ve adetler kisvesi altında ortaçağdan kalma kafaları değiştirmek. Afganistan’dakileri mi örnek alalım?

Batı sanata, bilime ve teknolojiye sahip çıkıyor geri kalan hürafe gibi şeyleri de bize bırakıyor. Sonuçta bu üç şeye sahip çıkarak içselleştiremeyen toplumlar öteki yani batının hegemonyası oluyor bir şekilde. Bu cahilleştirmeyi gerçekleştirerek bir iktidar yaratıyor bizim gibi ülkelerde. Bu tür geri kalmış ülkenin erkeklerine gelenek adına köle olarak kullanacağı bir kadın topluluğu yaratıyor. Küçük yaşta evlenme, çok eşlilik, kadının her alanda kısıtlanması. O toplumun erkeği, yani toplumun yarısı öteki yarısını baskı altına alıyor. Erkekler de zaten iktidarın baskısı altındalar ki yine o iktidarı kendileri yaratıyor. Dönüşümlü.

Klitoris kesme metaforuna geri dönecek olursak, bu eylemi nasıl okumalıyız? Bir kadın (veya erkek), zevk almasın diye kızının klitorisini niçin keser? Erkek, kadını bu işlemde klitorisi yok etmekle, sahibi hissettiği zevk objesini tamamen yok ediyor. Burada sevişmek diye bir kavram da yok. Sadece erkeğin zevki var. Sadizmin iktidarı diyelim. Kendisine güveni yok erkeğin, kadın zevk alsın istemiyor, kıskançlığın deliryum haline gelmesi, altında da kadından nefret var. Ötekilere düşman olanların çoğuna bakarsan özellikle bu tür baskıcı toplumlarda erkeklerin yüzde 60’ı eşcinsel aslında.

Şükran Moral ile 2013 yılında yaptığımız söyleşiden alıntıdır.


23_Evil Witch 50x70 silkscreen
Elif Varol Ergen ‘Evil Witch’ 50x70cm silkscreen print

Elif Varol Ergen’s Absorbing Meditations on Identity and Femininity

by Andy Smith / Hi Fructose mag. December 2017

Elif Varol Ergen’s arresting illustrations blend themes of feminism, mysticism, and identity. The Turkish artist uses both traditional and digital means to relay these visions, armed with a robust mix of influences and approaches.

Her work has evolved over the years, but these days, the artist says “illustrates rebel female characters and move away from all kind of definitions and identities of women which has been put by the male dominance.” She uses mostly ‘witch and wicca’ metaphors for her rebellion ladies whose behaviours totally against the common thoughts and belief of society.

30_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2016
Elif Varol Ergen ‘untitled’ ink on paper, 21x30cm (2016)
32_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2010
Elif Varol Ergen, ink on paper drawings, 21x30cm (2010)
38_Drawing_Inkonpaper_21x30cm_2016
Elif Varol Ergen ‘untitled’ ink on paper, 21x30cm (2016)

The artist has amassed experience as both a practicing artist and an academic. A statement says that “after graduation for her PhD thesis and artistic studies she researched about underground art and contemporary illustrations in Europe and Japan.

In the recent illustrations of Elif Varol Ergen, the artist dives further into the mystical with her feminine heroes and creatures, her own myths and contemporary lessons emerging. She released her first print publication, “A Sequence of Witches,” through Von Zos.

36_Sketch_Inkonpaper_2
Elif Varol Ergen, sketchs ink on paper
19_Witch Mom_Digital Painting_27x34cm_2016
Elif Varol Ergen ‘Witch Mom’ & ‘Witch Hunt’ digital painting, 27x34cm (2016)

Elif Varol Ergen

Art & Magic

elifergen.com


Caroline Sury : Illustratrice, Éditrice, Auteure de Bandes Dessinées

Crack Festival 2017 (1)
Caroline Sury / Crack Festival (2017)
pain-labelledemai
Caroline Sury ‘La belle de mai’ 110 x 96cm, acrylic on canvas (2011)

Marseille est un Théâtre Vivant

Elle le dit elle-même : « Je suis une spectatrice. » Alors qui, mieux que Caroline Sury, qui passe du regard au dessin « presque automatiquement », pouvait donner de Mar­seille et des Marseillais une vision plus intime et précise ?

Certes elle n’est pas d’ici. Née en 1964 à Laval, c’est une Mayennaise au pays de l’aïoli. Mais voilà plus de vingt ans que son regard s’aiguise au contact de la ville qu’elle s’est choisie, et aujourd’hui, si elle ne se sent pas forcément mar­seillaise, elle n’a plus envie de changer de décor.

« Je ne me vois pas vivre ailleurs », confie-t-elle, comme si c’était une révélation. « Marseille va très bien avec mon état d’esprit, qui est toujours un peu fébrile. Je suis toujours en train de me poser des questions, je veux toujours autre chose. Marseille est comme ça, un peu fébrile. Il y a du pus, de la cloque, du bubon. C’est le beau paysage bien tourmenté de ma vie tourmentée ! »

Là où d’autres artistes aspirent à la sérénité, à la quiétude, elle a besoin d’une forme de mouvement perpétuel, qu’elle trouve dans son atelier situé entre la Canebière et la Plaine. Mais aussi et surtout dans la rue. « J’aime la campagne, la nature, voir des mésanges, mais au bout d’un moment, c’est un peu chiant. »

Les petites villes n’ont pas plus d’attrait pour elle. Elle sait de quoi elle parle, ayant grandi dans le chef-lieu de la Mayenne avant d’étudier aux Beaux-Arts d’Angers. « Les villes moyennes, c’est juste affreux. Marseille, c’est énorme. Il y a plein de choses différentes, plein de choses bordéli-ques qui se passent. C’est ça qui est intéressant. Dans les petites villes, tout est lissé. Il y a une forme de standardi­sation », dit-elle.

pain-lecturedorganes
Caroline Sury ‘Souvenir d’organes’ 110 x 96 cm, acrylic on canvas (2011)

Il lui suffit de se rendre de chez elle à son atelier – et ee n’est pas très loin — pour trouver matière à observer, à des­siner. Marseille est un théâtre vivant.

« Dans ma rue, tu as un coiffeur, Lorenzo, où tous les footeux viennent se faire couper les cheveux. Ils viennent et se garent en double file, tu as toujours des embouteillages et tous ces garçons dehors avec des coupes de cheveux pas pos­sibles et leur shampooing, ils sortent dehors avec ça. »

Ce spectacle authentiquement vivant lui donne envie de se promener sans cesse avec un carnet, pour croquer ces tranches de vie qu’elle saisit au bond, chez le boulanger ou au supermarché. « J’essaie souvent de ne pas oublier un per­sonnage, de le reproduire quand je rentre à la maison. Et comme je fais de la BD, j’ai toujours un petit scénario qui se met en place. »

Aussi quand elle part, et elle le fait souvent comme nombre d’artistes marseillais qui réhabilitent le côté port d’attache de la ville pour exposer ailleurs, en province, à l’étranger, ce bouillonnement la rappelle. « Au bout d’un moment, ça me manque, l’effervescence, le côté malade ici, où les choses les plus laides côtoient les choses les plus belles. L’écart qui existe entre les choses, c’est nourrissant, c’est la vie. Marseille est une ville pauvre. Mais c’est pour ça qu’elle est riche. »

pain-monstreinterieur
Caroline Sury ‘Monstre intérieur’ & ‘gare Saint-Charles’ 110 x 96 cm, acrylic on canvas (2011)
Mademoiselle_la_Tarte-9
Un Matin avec Mlle Latarte © Caroline Sury / Le Monte-en-l’air 2019

Caroline Sury évoque le Marseille du début du xixe siècle, celui de Victor Gelu, qu’elle a lu récemment, ses rues sales où l’on jetait les ordures par la fenêtre, ces quartiers populaires à la lame facile. Elle se demande si la ville a tant changé que ça. Mais c’est ce qui lui plaît.

Son périple a été un peu long pour échouer jusqu’ici. Après Angers, elle s’installe à Bordeaux pendant huit ans et monte enfin à Paris, pour y développer la maison d’édition artistique Le Dernier Cri avec son compagnon d’alors, Pakito Bolino, qui la dirige toujours aujourd’hui. Mais si Paris bouillonne aussi, si le milieu du graphisme et du dessin y est extrêmement vivace, il faut vivre. Le couple descend à Marseille en 1995, autant pour son niveau de vie plus abordable que pour s’ou­vrir des horizons nouveaux.
« A Paris, quand je travaillais au Dernier Cri, j’étais comme à la cave. Je ne sortais jamais ! »… Marseille va lui apporter de la lumière, de l’espace, un heu de travail aussi. Par chance, Pakito et Caroline, également musiciens, retrouvent, à la Friche la Belle-de-Mai, Ferdinand Richard, un ami croisé sur les scènes musicales. Ils lui montrent leur travail et se voient offrir un atelier dans ce heu culturel encore… en friche. Avec d’autres, ils en essuieront les plâtres.

Mademoiselle_la_Tarte-10
Un Matin avec Mlle Latarte © Caroline Sury / Le Monte-en-l’air 2019

« Quand nous sommes arrivés, il n’y avait presque rien. Nous avons eu nos machines de sérigraphie avant d’avoir un local. On a construit les cloisons autour des machines ! » À la Friche, qui a ouvert seulement trois ans plus tôt, les deux jeunes trentenaires se dépensent sans compter et éditent à tour de bras ce qu’ils aiment, leurs travaux mais aussi ceux d’autres dessinateurs et illustrateurs inspirés comme eux de l’art brut, de Jean Dubuffet ou du peintre dadaïste allemand Georges Grosz, influences revendiquées par Caroline.

L’installation n’est pas toujours évidente et le contact avec les décideurs locaux parfois surprenant. Un jour, un respon­sable culturel de la ville débarque dans leur atelier, en man­teau de cuir et écharpe blanche, et se félicite de les voir travailler en couple « comme la boulangère et le boulanger ». Et sort sans plus de cérémonie. Un peu plus tard, c’est un article sur Caroline dans le magazine Marseille L’Hebdo qui pousse le patron de la direction générale des affaires culturelles de la ville, Jean Mangion, à leur accorder une subvention.

Caroline Sury devient peu à peu une référence marseillaise. Ses dessins un peu trash, aux traits gras, dégoulinants d’hu­manité, s’imposent dans les colonnes de Marseille L’Hebdo, où elle officie pendant six ans entre 2000 et 2006 avant de pour­suivre cette activité de dessinatrice de presse pour CQFD, après avoir également collaboré à Libération, Et elle admet que la ville où elle vit a certainement influencé sa manière de voir et donc sa façon de dessiner.

Crack Festival 2017 (2)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Crack Festival 2017 (3)

« Il y a ici des gueules qu’on ne voit pas ailleurs. C’est unique. Même à Naples, les gens sont plus distingués, ils ont ce côté italien, tu croises toujours des têtes de madones. Ici, c’est n’importe quoi, on a tous les milieux populaires du monde entier qui viennent ici. Il y a des rictus, des manières de faire. Je suis toujours choquée et amusée. C’est du théâtre et j’adore ça. » Mieux encore, pour elle Marseille, « ça grouille » et c’est tant mieux… « J’adore dessiner des foules. C’est ma spécialité, les foules avec des individus qui se dé­tachent. Pour ça, ici, je suis servie. »

La ville, elle l’a aussi découverte autrement, dans ses es­paces, son urbanité, son architecture et ses quartiers en par­ticipant aux Promenades urbaines initiées par l’artiste-marcheur Nicolas Mérnain. « Ça m’a bien plu, ces promenades, parce que c’est moi qui conduisais. J’adore conduire à Marseille, c’est speed et j’aime le speed, je suis quelqu’un d’énervé, j’aime bien freiner, accélérer, découvrir d’autres quartiers, d’autres architectures. »

Alors, est-elle devenue marseillaise pour autant au bout de vingt-trois ans ? Elle n’en est pas sûre, parce qu’elle fréquente « des réseaux underground très structurés », beaucoup de néo-arrivants accourus à Marseille après l’arrivée du TGV, parce qu’elle a ses adresses, son microcosme, à L’Embobineuse et La Machine à coudre pour les concerts, au Bar à Pain pour la bouffe. Bref, elle se mélange peu. Mais n’est-ce pas très marseillais, justement, ce confinement ?

Elle admet cependant aimer le Gambetta, cette boisson à la figue typiquement d’ici, et aller nager de Malmousque jusqu’aux îles. « La mer, c’est sublime. La côte ici, la côte Bleue, il n’y a rien de plus beau. Ça y est, je deviens chauvine… »

Crack Festival 2017 (12)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Crack Festival 2017 (5)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)
Crack Festival 2017 (21)
Mural art by Caroline Sury / Crack Festival (2017)

Et celle qui se définit comme « la plus mauvaise des négo­ciatrices », qui n’a jamais sollicité subventions ou faveurs, qui comme la plupart des artistes locaux est « passée complète­ment à coté de Marseille-Provence 2013 », qui a plus connu le RSA que les allocations chômage, s’inquiète de voir dispa­raître ce Marseille populaire qu’elle a appris à aimer.

« Je suis un peu inquiète quand je vois ce que devient Eu-roméditerranée, quand j’entends qu’on veut déplacer les pe­tits commerçants du marché de Belsunce ou de la rue Longue-des-Capucins pour les remplacer par des choses qui seront forcément de mauvais goût, quand on veut interdire les marchands à la sauvette de la Plaine chez qui se fournissent les gens qui n’ont pas beaucoup de moyens, sous prétexte qu’ils font de la concurrence aux grandes enseignes du centre-ville. Ce n’est pas à cause d’eux que le centre-ville se paupé­rise, mais plutôt à cause des grands centres commerciaux comme Les Terrasses du Port. »

En attendant, Caroline Sury déborde de projets que, comme souvent, elle n’a pas sollicités. En mai 2018, elle fournira d’immenses silhouettes pout un spectacle dans les rues de Marseille, où elle pourra enfin décliner son goût pour les jeux d’ombres et de lumières, les formes totémiques, et un penchant encore inassouvi pour l’Asie, Bah, le Cambodge, le Japon, qu’elle rêve de découvrir bientôt.
Avant de regagner son port d’attache.

Extrait du livre Les Marseillais

Les Marseillais de Patrick Coulomb et François Thomazeau
Nouveau titre de la collection « Lignes de vie d’un peuple »,
aux ateliers henry dougier.

facebook: Caroline Sury / instagram: Caroline Sury

Infected Visions of Theo Vonwood

BrainPussyfication
Vincent Pernollet ‘BrainPussyfication’ ink on paper

The fragmented vision of the pornographer, a sense of detail sharpened like a butcher’s knife, the cutting of the pork butcher, a precision of biologist and the indecency of the
anatomist: the universe of Theo Vonwood is undoubtedly surgical. In whole or in part, TVW works its bodies with a scalpel. A stall of meaty parts, which we do keep the beautiful pieces with well licked proportions. Bodies with a standardized aesthetic like these female anatomies, udders in front, wasp sizes and curved thighs. The monstrous bodies there are equally weighedare : a real freaks parade. The strangeness of her creatures – if she is monstrous – affirms a disturbing normality, or a conditioning to which nobody escapes. The treatment of the bodies is attached to it : enlarged and
fragmented, muscular, detailed, plucked, smoothed and well proportioned… the contours are tirelessly worked, the perfect silhouettes, nothing beyond, except obscenity.

A normalized monstrosity

or a monstrous normality …

 

Dopplegânger
Vincent Pernollet ‘Dopplegânger’ ink on paper

Couv Normal
Vincent Pernollet ‘Couv Normal’ ink on paper

What then makes strangeness ? If the monster is itself “well done“, where is the (a)normality ? The question “Who ?” then come back with the recurrence of the theme of the mask, symbol of a schizophrenic anonymity. Madness stands out as a thread of thought woven from his 1st book Strangers (foreigners), to the last Normal journals(zine), or Twisted.

The (de) structuring of the boxes with which he likes to lose the narration between time and space – with the notorious influence of  “abstract comix” – ultimately refers more to the world of cinema than to BD. The pornographic dimension is also cinematographic: close-ups, tight shots, fragmented shots. A processing of the image and the body (which sometimes are one), which goes so close, so deep, that we reach the organ, the pulpit, the cell, in an immodest molecular vision. We explore the part there, without necessarily evoking everything, each fragment not faking the role of the sign but embodying fully. Tirelessly interwoven, mutated organic, humanoid, robotic or chimeric bodies.

Fragments of bodies, time segments and space cells dance on the page. Interlocking
organs tear, spread in uninterrupted flow. Classic three-step scenario, which at TVW takes a SF twist in five dimensions or more, evidenced by the fragmentation of plural cells where the drawing operates. Abstract narration unfolds in the multiplicity of
parallel and simultaneous tenses of a same box (didn’t he give himself to heart in a musical project called “multiversal” ?). Long abandoned for the benefit of music, Vincent Pernollet aka TheoVonwood (b.1980 in France)

Returns to drawing in 2016 by working on the exhibition “Printnoiz” of Le Dernier Cri, in Marseille. There follow years of graphic meetings and multiple collaborations for collective editions:

§ Banzaï (Mad Series), Alkom’X (Garage L), 666666 Graphzine, SSSXXX 666666 and Vuur (Gabriel Delmas), Orchestra, Abyss, Instinct, Apocalypse (Collective Karbone), Gonzine (Sarah Fisthole), Morveux (BXL), Doppelganger (Marseille), Art Is Dead (Istanbul), Void Zine (Istanbul), Fanfanzizine (from Marseille), Couverture (Les Editions de la Chienne), Aequographe (Marseille), Bilderberg-Tintina and the omega art ( Berlin), Hanswursts Hochzeit (Berlin, Bilderberg-Bücherei n°5), Red Noise, Orange Wandering (Epox & Botox), les rats de la ville (Paris, Ronan Furax), Cockaïne Death (Paris, Lenté Chris, Seb Lorraine), Tue L’amour (Paris, Jaky Labrune) §

In 2017, he made his first book “Strangers” in screenprinting (4, 3 and 2 colors) with Epox and Botox Editions (created by Aude Carbone), followed by a self-published
graphzine “Normal”(monochrome), printed in offset at La Platine in Marseille. In 2018 he released “Twisted” a solo zine, edited by Phantasticump Press , (created by Gabriel Delmas in Paris) and made a residency in Ljubiana, during which his next book, “Vox Clamantis Inferno”, was still being created.

 

Infected_double_page
Vincent Pernollet ‘Infected’ ink on paper

At the end of 2018, he exhibited at Siva GaleryAKC MEDIKA” in Zaghreb, then back in Marseille, painted a 4-handed fresco at “L’Embobineuse” with his friend Andy Leuenberger for the Vendetta micro-publishing show organized by Le Dernier Cri. The exhibition “Amours Monstres” proposed at Même Pas Mal Edition in Marseille (may-june 2019) presents its latest experiments with acrylic, oil, china ink, original boards from 2016 to today (including Strangers, Normal and Twisted) and those announcing his next book “Vox Clamantis Inferno” to be released at Epox and Botox in 2020. He is currently working on several different projects, including a painting project with Jaky La Brune. His lines are organic, fine and sexual. Widely dreamers.

Marine Tsr

Entretien de Theo VonWood par Peggy Ann Mourot (Phantasticum Press, 2018)

 

Theo-Le-grand-Atlas-des-colonies-mentales
Theo ‘Le grand Atlas des Colonies Mentales’ mixed media

theovonwood.com