Uluer Oksal Tiryaki : BORDERLINE

BORDERLINE

Uluer Oksal Tiyaki

Ego gökyüzüne yükseldikçe
kişilik ayağa düşer;
mahalle piçlerinin ilgisini çekmeyerek
ufalanırsın yarattığın atmosferden
klakson seslerini işitmen zaman alır
yüksektesindir.
Rögar kapakları kabul etmez seni
yüksektesindir.
Şehir tozu yutamazsın,
yüksektesindir.
Şaraba alışman zaman alır

yüksektesindir…

Bizlerse lağımın dibini çoktan boyladık
üzerimize binlerce kez sifon çekildi
ellerimiz sıvı sabuna saygı duydu -neşeyle
morardı kollarımız- yanlışlıktan
çekilen ilk nefes, yeni bir yanlışlıkla
bir çeşit izmarit olup ulandı
küçük odalarımızdan ormana

Bilemezsin:

Gözlerimizi kestiler
saçlarımızı yoldular
kalbimizi doğradılar..

İşte şurası her şeyin ortası
özne ve yüklemde çatısızlık
biraz hissizliği, uyku problemi
günaydın töreni, iyi akşamlar söylemi

k a f a p r e s i !

Öldürmeyi düşündüklerin
susmayı tercih ettiğin güzide anlar
adına katlettiğin önemsiz cümleler…
İşte şurası her şeyin sonrası
koptu bir parça ten insanın derisinden
karıştı ambulans sirenlerine
sevinç gösterileri eşliğinde:
Parti flamaları
Sinema afişleri
Banliyö trenleri
İşçi kanı üzerinden yükselen
kaçak gökdelenler
Sürekli eli terleyenler
Sürekli yemin edenler
Göt yalamaktan suratı
Göte dönüşenler
Üçüncü sınıf barlarda efkarı için
yeni bir neden icat etmeyi deneyenler
Seks cinayetleri
Erotizm
Klitoris

Rektum.

pedofili, parafili, nekrofili
pygmalionizm ve yakın akrabaları
daima sinek konan suratlar
gün boyu ucuz kimyasal tüketip
bir gülme krizinden bir diğerine savrulanlar
bira içmekten sidik torbası patlayanlar
tüm zamanını intihar düşüncesi ile
geçirip yine de yaşamaya devam edenler
prova odaları, süpermarketler
müşteri kavramı – silahsız soygunlar
film kareleri ve her akşam evine
metrobüsle dönerken arabeski hissedenler
aletiyle oynayanlar
iltihabıyla oynaşanlar

Eczane
Anarşizm
ve Numune Hastanesi üçgeni
arasında anlık sıkışma
yaşayıp soluğu
Yoğurtçu Parkı’nda alanlar.
İskele sokaklarında gündüz cilası
Yeldeğirmeni pavyonları

Kadıköy konsomatrisleri !

Söğütlüçeşme caddesi, martı eti
martı eti çöplükler, bodrum katları
bodrum katlarında kafayı kıranlar
izbe kafe tuvaletlerinde
götünü garsonlara siktirenler
pahalı deri giyen metalciler
babasının cüzdanını her gün
bir fare gibi kemiren punkçılar
hamsterlar – hipsterler
Allah’a uzak teras katlarında
öğle güneşinin köpek öldüreni

Öğle güneşinin köpek öldüreni !

Köprüden atlamak üzere olanlar
aynı yolda eriyip biten ayakkabılar
sayısız sakinleştiricilerle
büyümekte olan ev
sayısız sakinleştiricilerle
küçülen dünya…
dev şirketler, köle pazarları
silah endüstrisi
ve onların tekel gazeteleri
onların köşe yazarları,
onlara ait olan her şey
üçüncü dünya ülkeleri
elektrik kesintileri
iş makinaları
iş cinayetleri
yasa dışı örgütler
ve hiç bir sikime yaramadan
tıraş köpüğü gibi dağılıp giden
fraksiyonlar.

Halüsinasyonlar… Halüsinasyonlar
Halüsinasyonlar…

ve bir trajedinin arkasına sığınıp
kendine olan saygısını
geride bırakıp uzak doğuya yönelenler
sonra; ambalajlı hayvan tüketin’ler..
boğazı kesilerek öldürülenler
boğazına sarıldığın sigara
paketinde bir yazı

Smokers die younger !

Atlamayı düşündüğün balkon
parçalanmış vücudunu
park halindeki bir otomobilin iskeletinden
ucuz parke taşlı yani Avrupa taklidi
kaldırımlardan ait olduğun belediyenin
logosunu taşıyan şehir mazgalına doğru
sürüklenirken tahayyül ettiğin zemin
zemine tekamül edebilen nesneler

Sonra beni üzmeyin’ler !
beni delirtmeyin’ler !

İş arayanlar, evsizler
ve her şeyini terk edip
geri kalan hayatını
Uzak’ı görerek geçirenler
Baba evinde anarşizmi savunanlar
Takım elbisesinden kan damlayanlar
Bilinçli suikastlar
Tüm mesaisini sisteme
köpeklik ederek geçirenler
Sivil polisler ve devlet A.Ş.
Amatör ruh koleksiyonerleri
Saman kağıtları -saman kağıtları-

Robot yetiştiren eğitim sistemini
her gün düzenli olarak
bir ilk okulun bahçesine işeyerek
protesto edenler
Liseyi terk edenler

İktidar eliyle bastırılan
propaganda kitapları
Muhalif yayın organları
Militarizmin kayıp çocukları
Sırf kuşe kağıt tüketmek uğruna
ortalığa saçılan dergi müsveddeleri
Et götürebilmek için şairi oynayanlar
Her hangi bir köşeyi parsellemek adına
yaşamını sonsuz bir rezilliğe çevirenler
Gazete manşetleri
Ana haber bültenleri

Sana hiç bir zaman doğruyu söylemedi.

Sen uyuşturucuya karşıydın
fakat seni dizilerle uyuşturdular
Sen otopsiye karşıydın
fakat sabah seanslarında
beynini aldılar
Evet beynini aldılar!
Sonra bıraktılar sana oral
marifetlerini titizlikle sergileyebileceğin
yatağı koparılmış deri parçalarıyla dolu
ufak bir otel odası

Çünkü sen ağzına alacağın şeyi bilirsin

Kola gibi -kin gibi – sik gibi
soluyan nesnelere adını verdik
Cansız mankenlerine ilham
olduk vitrinlerine suçluluk duygusu
olduk matemlerine

vicdan !

hala orada mısın ?

tükür suratına !
indir pantolonunu !
yala ayaklarını

bana ilahi temenniler ver

bana kuvvetli teselliler ver

bana kullanılmamış bir gökyüzü ver

beni tedavi et

Üzülüyorum !


‘Borderline’ şiiri ilk kez Barbarları Beklerken’in 6. sayısında yayımlanmıştır.


Yazarın yayımda olan diğer kitapları :

Arabesk veyahut Death Metal (2015)

Anadolu Ekspresi şiir antolojisi (2017)

Kafa Presi (2017)

Kelimeler ve İnsan

Hep birlikte kavramların kaydığı, neyin ne anlama geldiğini unutttuğumuz bir çağ yaşıyoruz. Kelimelerle düşünen ve hisse­den insan kelimelerini ve onların içini dolduran anlamları kay­bediyor. Oysa kullanmadığımız ya da yanlış kullandığımız keli­meler aynı zamanda onların ifade ettiği düşünme ve hissetme bi­çimlerinin de soyunu tüketir. Yeni olanlar ise yeni düşüncelerin ve duyguların yolunu açar. Zihin kelimelerle genişler, büyür, te­kâmül eder. Antiütopya deyince akla gelen iki kitap vardır: Yevgeni Zamyatin‘in Biz‘i ve George Orwell‘in -bence Zamyatin‘den aşırdığı- 1984 kitabı. Her iki eserde de dilin bir toplumu değiş­tirmek için temel malzemelerden biri olduğunu görürüz. ‘Sevgi’ kelimesini yasaklamayı başarabilen bir iktidar, birkaç nesil son­ra neredeyse sevgiyi hissedemeyen, hissettiğinde adlandıramayan ve sevginin etrafındaki diğer hisleri de kaybetmiş bir insan topluluğunu kurgulayabilir. Mesela ‘cool’ kelimesinin anlamını bilen bir zihinsel yapıyı kazanırken ‘rızk’ kelimesinin barındırdı­ğı anlamları nasıl kaybettiğimize bakabilirsiniz. Genç birine ‘ve­sile olmak’ ne demek diye sorun. Eğer bilmiyorsa vesile olmaya çalışmayı da bilemiyor demektir. Eğer o genç, bir ‘hekim’ ise ola­sılıkla kendine doktor diyecektir ve hekim kelimesinin hikmet sahibi olmakla ilişkisini de bilmiyordur. Dolayısıyla bir hastanın şifasına vesile olmanın derin anlamlarını da bilemiyor olduğu için kendisini vesile olma noktasından başka bir iktidar ve hırs noktasında görmesi beklenen bir sonuçtur. Kelimeler, zihni, dolayısıyla insanı biçimlendirir; bireyin nasıl bir insan olacağını, kendisine, doğaya ve diğer insanlara nasıl bakıp, nasıl ilişki ku­racağına yön verir. Bu nedenle öğrendiğimiz yabancı diller, yeni düşüncelere ve açılımlara götürür bizi ve de unuttuğumuz her kelime de bir kaybedişin öyküsünü barındırır içinde. Küreselleş­menin biçimlendirdiği tek dile doğru gidiş, tek düşünce biçimi olan insana doğru gidiştir. Kültürlerin ve onların doğurgan memelerinden fışkıran kelimelerin her biri öldüğünde, aslında soyu tükenmiş bir düşünce ve duygudan söz ediyoruz demektir artık.

Sanatçı?

Benim çocukluğumda sanatçı deyince aklımıza Leonardo, Dostoyevski, Beethoven, Kafka, Ingmar Bergman gibi isimler ge­lirdi. Ben belki de o yüzden yazar oldum. Edebiyat bir sanattı ve yazar da bir sanatçı. Oysa şimdi bana sorsalar kendime sanatçı demekten şiddetle kaçınırım. Çünkü artık sanatçı deyince akla gelen “şey” ile hiç ilgim yok ve olsun da istemem. Mesela Safiye Soyman‘ın eşi Faik Öztürk bir sanatçı, Seren Serengil, Seray Se­ver, Doğuş ve hatta yapımcı Şahin Özer de sanatçı. Bu insanları eleştirmiyorum, sadece artık “sanatçı” kelimesinin hangi anlama doğru kaydığını anlatmaya çalışıyorum. Oysa ben yazar olurken de, sonrasında sanatsal yaratıcılık ile ilgili araştırmalar yaparken de ölçü aldığım şey bu kaymış anlam değildi. Yüksek, entelektü­el sanattan falan dem vurmuyorum; en aşağılığından en naifinden de söz etsem ‘sanat’ denilen kavram bu değil.

Sinematografik Açılım

Pek çoğumuzun bildiği gibi geçenlerde Başbakan Erdoğan demokratik açılım için sanatçılarla buluştu. Davet edilenlerin isimlerine bakıldığında Başbakan’ın ve onun danışmanlarının da artık kavramsal bakışı kaybedip popüler olan üzerinden hareket edip düşündüklerini söyleyebiliriz. Bir başbakanın ve kültür ba­kanının en azından bu buluşmayı müzik endüstrisinde çalışan­lar, popüler figürler, müzisyenler gibi bir tanımlamayla yapma­ları gerekmez miydi? Kültür bakanımız müzik yapımcısı olmayı (derdim eleştirmek değil, o da oldukça saygın bir iş) sanatçı ol­mak olarak mı biliyor yoksa? Ülkeye yön verecek açılımlar yapa­cak en üst düzey kurumlar da magazin programlarının diliyle şe­killenmiş zihinsel standartlarda mı hareket ediyorlar? Başbaka­nın, kelimeler, onların anlamları, hatta, “Oku,” diye başlayan ki­tabı, esmâ‘yı, zikri bildiğini sanırken; şiir okuyan, kelimelerin gücünü bilen biri olduğunu sanırken biraz hayal kırıklığına uğ­radım desem yalan olmaz.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları

Toplantıda Başbakanımız, “Bu ülkenin bütün türkülerinin, şarkılarının, bu toprakların her şeyini, fakat her şeyini yansıtacak kadar güç ve bilgelik taşıdığına bütün kalbimle inanıyorum,” de­miş. Güzel söylemiş. Yaklaşık sekiz yıldır bir şekilde her adımı­nı bildiğim, hissettiğim, şaşırdığım, takdir ettiğim, eğer elimden birşeyler geldiyse esirgemediğim ve çok inandığım bir film giriyor yakında gösterime: Nezih Ünen‘in “Anadolu’nun Kayıp Şar­kıları” isimli çok kıymetli yapıtı. Demokratik açılıma bir sanatçı işte böyle katkıda bulunur. Üstelik de popüler bir terim olması­nın çok öncesinden, kendisinin bir yerleri acıdığı için, kendisi birşeyleri hissettiği için çekmeye başladı bu filmi Nezih Ünen. Film tamamlandığında bile henüz açılım lafı yoktu ortada. Kay­bettiğimiz kelimeler, unuttuğumuz hislerle birlikte ‘mozaik’ de­dikleri bu acayip, bu görkemli, bu inanılmaz çamurun, bu do­ğurgan toprağın filmini seyredin sayın Başbakan. Aradığınız sa­natçı açılımını orada göreceksiniz, olasılıkla filmin bir yerlerinde sizin de benim gibi gözleriniz dolacak ve sizin de benim gibi tüy­leriniz diken diken olacak. Filmin isminin altında “birbirimizi dinlemeye hazır mıyız?” yazıyor. Bir çoklarının aksine bana hâlis gelen açılım niyetinizin altını doğru kelimelerle, anlamlı kavram­larla doldurmanıza ihtiyaç var. Çünkü -umarım ve sanırım ki- bu filmden çıkınca, “Ne mutlu Anadolu’da doğdum, orada yaşa­dım, orada insan oldum diyene,” diyecek herkes. “Varlığım, tüm varlığa armağan olsun,” diye hissedecek çoğu insan. Kimliğini, kimliklerini diğerlerinden başka, üstün, farklı bir yere koymadan da onurlanacağı bir varoluşa sahip olduğunu hatırlayacak pek çoğu. Kendini beden sananlar ise kendilerini kanlarıyla tanımlaya devam edecekler.

Cem Mumcu ‘Kendine Bakma Kitabı’ 2010

1200-1201 Alçalma Hataları

Serkan Işın, 2016 Ankara

ve de ki
öyleyse bir ilgisi olmalı
ağzımdaki bu kokuyla, kulağımdaki uğuldamanın
duyuyorum tıkırtılarını ölü makinenin
bu kulaklık, örneğin, ilettiği gibi
iletebiliyor mu bendeki cızırtıyı

duyduğum şekliyle muazzam inişleri, çıkışları
kaydedebiliyor mu bir sismograf, sabitlendiği yerden
o ucuz sehpadan belli olabiliyor mu
kaç cinnetin elde yarım koçan, kapıdan daldığının
bu ekran, görmediğim şeyleri, gördüğüm şeylere çeviriyor
bu kılavye, bu tuşlar da aynı,
şiire girmez desek de, bunca elektron, fiş, fiştek
şiir geçiyor içinden, parmaklarımın pası kiri değil
hız gerek çünkü bana, bu termik, bu hidrolik, bu
her şeyi sığ bir zamirle bir şeylere bağlamanın saati.
şimdi burada sıcaklık, -ıo derece
yok uğultular, yok kar, yok his
ağzımdaki koku, günde iki paket sigaradan
o uyuz kahveden, o tipsiz reklâmlardan
ve yığılıp durmuş kitaplardan arkamda
önümde birkaç yıldır beni esir alan şu
kompüter, şu dökülesi işlemcinin,
şu sabit diskin kaymış hafızası
oradan oraya bir şeyler taşımaktan
yorulmuş bellek, terimle, pasımla
kirlenen tuşlar, dişlerim ağzımda
sıkmaktan iki büklüm ve kararmaya başlayan.
bir odaya sığdığında, bunun atası
bir odaya sığamayacak şeylere karşıcı
geldiğinden Oktay Rifat, ne anlardı
astronottan, ne de Komarovdan, ne de
o kötü çekilmiş Ay’a çıkma şeylerinden.

ben bildiğimden değil, görmedim, duydum sadece
cılız bir kaydını Komarov’un, dünya halkları bilmem ne.
ama sesin izi, geçemiyor Armstrong’un potinlerinin
ağırlığını, ne kadar hafif olsa da, kuş gibi bir adam
çekiyor, Dünya’da A B D’nin bin okka söylemi.
Kimse bilmiyordu, dünya bilmiyordu, toplama kamplarını,
buydu verilen cevap, “bilmiyorduk ki”, şimdi öğrendik
ve bunun da hiçbir boka faydası yok. burayı “sil”
tuşu ile birkaç adımda silebilirim, ama silmiyorum
çünkü yok geri dönüş, bu meret, gizli gizli
kaydediyor her şeyi, sonra yığıyor ozon civarında bir yere
bir uydunun kanatlarına, pençelerine akbaba edasıyla
yere dik bakarken.
salıveriyorlar birden kapıdan içeri, indirim varmış
yarım yarım çatırdıyor kapısı, fiyatı çeyrek düşmüş
şeylere doğru, oradan kasaya, seçtiğim değil
keseme uygun olan. tarım toplumu ağzı, kese
cüzdan, cep. kaldıramıyor bu yığını büyük
bir buldozer, küçük küçük taksitlere bölünüyor
bizi biz yapan şu biçerdöverler, cep telefonları,
ya da bin beş yüz kat daha dayanıklı malzemeden yapılmış
kuantum siniler.
kahveyi onlara biz verdik, vaftiz ettiler
fiziği, cebiri ve parayı da. koyunlarına soktular.
birbirlerini keserken bile sakladıklarına göre
el-Kitâbu’l-Muhtasar fi Hısâbi’l Cebri ve’l-Mukâbele’yi.
biri ve sıfırı onlara biz verdik ve
hep sadece biriyle çarpıldık ondan beri.
sen biri için kayıp bir şey olduğunda
bulunduğunda o kayıp şey olarak
o kayıp şey sen olacaksın
kimsenin haberi olmayacak,
her dakika haber olsa da;
misal mi, ırak.

Ay modülü kapsülünde her şey tamam gibiydi
dışarıda kamera ya da yönetmen yoktu.
sesler, bipler, dondurucu soğuk
lehim kokan basit transistörleri, çipleri,
yalayıp, Dünya’ya öyle gönderiyordu. Maxwell
denklemlerini, 200 yıllık birikimi ile
o potinler yere çarpıyor, kompüter hata
yapmaya başlıyordu.
1200-1201 alçalma hatası, bildirildiğine göre
kısa bir süre içinde yazılan belleği
birkaç defa kullanmış ve sürekli aynı
komutları göndermişti bilgisayara, bu
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
bu, yarılıp giden yüzyılların arsasından
fışkırmış kupkuru aklın devasa kekemeliğiydi.
dile geliyordu, ay karşısında, soğuk
sopsoğuk ne varsa Dante’nin parseli.
o tekleme sendin
bendim biraz, biraz Oktay Rifat’tı
geriye kalan ne varsa
onlardı, bundan sonra da onların
olacaktı, bize de köyümüzün
yağmurlarında tımar edilmiş
kursaklar ve plastik
patlayıcı kareler
ve hep dnalanıp geldiğimiz yere
doğru bir at sürme isteği ile
bu isteğe gem vurmuş saatler kalacaktı.


FULL FORCE FRANK “Rants & Raves” Tapes, 1995

“I’m not afraid of ghosts,

I’m a Ghost!”

– Full Force Frank


Le Plaisir, Ou La Question Centrale

Dafno Distraite ‘Dans ta gueule zine’ (2020)

Purquoi est-iel si difficile d’aborder la question du porno ? Tant de personnes concer­nées qu’il paraît absurde de taire ce sujet. Pourtant, beaucoup d’autres problématiques dans le registre des luttes sociales semblent plus faciles à aborder, à clamer, voire à dénoncer. Mais le porno fait rougir, il met mal à l’aise. Pourquoi cette gêne ? Viendrait-elle du simple fait qu’on culpabilise de prendre du plaisir ? Souvent seule, parfois à plusieurs, en contemplant ces images qui nous font frétiller comme peu d’autres le peuvent. D me paraît juste, alors, d’associer le porno à cette prise de plaisir en solitaire (ou accompagné.e).

dessin : Nils Bertho

La Masturbation

Masturbation évidente et revendiquée chez les hommes cis-genres. plus taboue voire complètement tue pour tou.x les autres.

Masturbation pour le plaisir, mais plaisir honteux.

Une question est alors centrale : comment est-il encore possible de pouvoir prendre du plaisir en se masturbant sur du contenu qui ne représente en rien qui nous sommes, ni même ce que nous véhiculons dans nos sphères publiques ? Et donc, d’une certaine manière, notre plaisir est-il encore abordable ?

Je repense à toutes les fois où, avant de connaître l’existence des pornos alternatifs, féministes et bienveillants, à l’âge où le porno se vêt du rôle de guide sexuel, j’ai été déçue, seule devant mon écran, à choisir des vidéos peu glorieuses par dépit. A tous ces visionnages qui ne m’ont pas ouverte sur le champ des possibles, qui ne m’ont pas montré des modèles de sexualités variés, d’orientations diverses auxquelles j’aurais pu m’identifier mais qui au contraire, de par leur monotonie et leurs stigmates, ont tenté de me formater aux pra­tiques consensuelles d’une culture hétéro-patriarcale blanche comme neige.

Par ailleurs, il est un phénomène de production d’images diminuant toujours plus la frontière entre érotisme et pornographie. Une projection/captation photographique de vulve ou de pénis n’est souvent plus pornographique, à la limite de l’érotisme, aux grands bienfaits de l’émancipation des corps et des représentations et expressions de genre, bien entendu.

dessin : Nils Bertho

Alors nous cherchons d’autres moyens, puisque la sexualisation des corps a aussi pris d’assaut toute notre culture de l’image. On tombe dans le trash, l’hy­per violent, cette culture du viol perpétuelle qui fait en sorte que nos yeux y soient habitués et en redemandent toujours plus, errant d’images en images, de scènes en scènes d’une rudesse comparable à un Salô ou les 120 journées de Sodome sauce 2020 pour combler cette avarice de douceur et de romantisme.

Est-ce alors ça, une pornographie alternative ? La conséquence de tout ce ramassis de hardcore qui nous fait saigner la cornée rien que d’y penser ? Son enjeu principal serait-il de recouvrer une douceur initiale et redécouvrir les plaisirs d’un coït sans violence ? Ou est-ce justement de ramener de la réalité à ce que l’on a toujours considéré comme de la fiction pour se déculpabiliser, par exemple, d’un fantasme du viol couvé par cette culture ultra violente, mais d’une manière déjouée et peut-être plus subtile ?

En intégrant de l’art à la pornographie, nous entrons dans ce type de contenus que l’on devrait appeler post-pont, et c’est peut-être ainsi que ce texte aurait dû commencer, mais c’est là où nous en arrivons après ces cheminements de pen­sées balbutiants. Le post-porn, c’est très certainement Annie Sprinkle qui nous l’introduit en 1990 avec ses performances The public cervix announcment qui avaient pour but de « démystifier le corps féminin » et d’amorcer une scission entre sphère publique et sphère privée des sexualités, en invitant le public à venir ausculter l’intérieur du vagin de l’artiste à l’aide d’un spéculum (événement avec lesquels Rachele Borghi nous introduit son éminent article « Post-porn » en accès libre à la fin de ce fanzine, que je vous invite chaleu­reusement à dévorer).

Le post-porn nous permet de nous réapproprier nos corps et nos images, afin de transformer nos sexualités en des actions non plus privées mais publiques et politiques et d’en parler librement, sans tabou, sans honte ni gêne et surtout avec beaucoup de paillettes et d’amour.

Pour une pornographie émancipée, qui nous veut du bien et nous fait du bien !

Dafno Distraite, Dans ta gueule fanzine #02, Juin 2020

Dans ta gueule est une publication collaborative rassemblant divers formes de participations autour des thème liés aux violences intégrées, organisant des évènements visant à créer du lien social .

contact : dtgfanzine @ protonmail.com

Retina Dekadans

Uzay Çöpü : exhibition poster (2020)

Artık kültürel evrim, bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve tüm insani değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde boşa dönmektedir. Sözün çürüdüğü, insanın (hayvanın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır.

Hem boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi hem de yeni bir çağın habercisi. Bizim sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin de ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır.

Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin tiranları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiç bir işe yaramayacak kadar bayat. Kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır.

Bizlere dayatılmış boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen muhafazakâr toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Gece Yarısı, bir İnsan, bir Şimşektir.

Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, hiçbir şey ifade etmediği körelmiş, boğucu bir atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.

Yaşasın Sokaklar !
Yaşasın Dekadans !

Erman Akçay, 11 Eylül 2020
East Kadıköy Graphic Resistance

• • •

Zigendemonic : permanent marker on paper 31×42 cm (2020)

Evolution of Consciousness

The ways of seeing and perception in Art are various and imply vast imaginativeness and hallucination of humankind as well as reality. All opens its door to creativity, freedom, soul and mind etc. under society until Universe’s expansion become universal under minor and major entities and identities. Therefore I would say herein Retina Decadence Exhibition which is curated by Erman Akçay gathering international and Turkish artists all around world to take public attention differently on one of those vision of our times called Graphic Art. It is enigmatic, bizzare, sluggish, histeric and evilsake mixed in all and more under(upper)world which underlines/ minds/ pins the artificial being of human soul, its bizzare, absurd and discordant existance and sub-concious inbetween pain and passion meanwhile trying to find an exit through its striving illumination. This is what we should expect and except as well as include and tolarate and finally put into our mosaic of art-world in İstanbul or elsewhere in World to broaden our view of conciousness as implied by ist name Decadence is on continue in this World now and then Retina observes it by narrow and wide blinked mind and eye side from dark to light and from light to dark but in the end openness is everything in Contemporary World and its Art. Retina Decadence keeps this secret to whisper your perception by its sickness inside to be healed asif in effect of dark hole after Big-Bang occured out of scattered scene of existance.

Erkut Tokman, October 2020
Osmanağa, Kadıköy – İstanbul

• • •

R.E.T.I.N.A. D.E.C.A.D.E.N.C.E.

• • • Six Years of Löpçük Fanzine • • •

Viva la Graphic Revolution

20-25 OCTOBER

UNDERGROUND COMICS & GRAPHIC ARTS
Group Exhibition +30 Contemporary Artists
w/ zine release party + experimental cinema screening

Artists :

Valfret Aspératus • Daniel Azélie
Bahadır Baruter • Nils Bertho
Pakito Bolino • Daniel Cantrell
Oktay Çakır • Uzay Çöpü
Burak Dak • Robert D. Elwood
Elif Varol Ergen • Rafaël Houée
Daisuke Ichiba • Memo Kosemen
Anne Van der Linden • Dave de Mille
Miron Milic • Emre Orhun
Boris Pramatarov • Luca Pravadelli
James Quigley • Julien Raboteau
Sam Rictus • Reinhard Scheibner
Norihiro Sekitani • Roman Shcherbakov
Caroline Sury • Burak Şentürk
Tetsunori Tawaraya • Erkut Terliksiz
Marco Toxico • Zavka Zavka
Zigendemonic

• • •

Dave de Mille a.k.a. Sazalamuth ‘Les microns’ video-animation (2020)

Experimental Cinema &
Video-Art Screening :

Ezgi İrem Mutlu
e333 – İçindekiler (03:36) / 2020
e333 – Darağacında Eldivenler (02:25) / 2020
e333 – Winter Files (05:07) / 2013

DAVE2000 x CXNCXR
Acid TV (animation works from 2018-2020)
Dave2000 – Löpçük intro (00:20)
Dave2000 – Micron Fields (01:27)
Dave2000 – Space (00:57)
Dave2000 – Z Phantom (00:41)
Dave2000 – Vomir des Yeux (00:12)
Dave2000 – Zoltar (00:32)
Dave2000 – Teotwiok (01:39)
Dave2000 – Daturacide (02:47)
Dave2000 – Zone A (02:23)
Dave2000 – Smog (00:10)
Dave2000 – Electron (00:38)
Dave2000 – Smurf (00:14)
Dave2000 – Zombborg (00:50)
Dave2000 – Crack Pills (00:41)

Zigendemonic
Zigendemonic – Dinner Near the Monitor (01:02) / 2015
Zigendemonic – Fatal Error – Blue Screen (49sn) / 2015
Zigendemonic – Trauma (01:30) / 2017
Zigendemonic – Web Mold (45sn) / 2015

Humans Fly production
Cactus Boy – animation movie (06:46) / 2016

Retina Decadence / Group Exhibition

Roman Shcherbakov ‘Duchess 2365’ ink on paper (2020)

Big Baboli Şarküteri
Fenerbahçe Mahallesi, Rüştiye Sokak no: 23/A
Kadıköy, İstanbul

Re:Surgo! Strikes Back with a ‘Bongoût’ than Ever

‘Bongoût 09’ fold out poster zines (2020)

Legendary silkscreen duo Re:Surgo! started to print some old style Bongoût grafzines again as we miss, if you want to join the adventure, you would get in contact with them via email : christian@resurgo-berlin.com. First experiment ‘Bongoût 667‘ is featuring Guillaume Moinet, Jana Barthel, Mathieu Desjardins, Arnaud Loumeau, Rob Barber, FTZ, Franziska Schaum, Raimon Keimig, Pete Corrie, Benedikt Rugar & Miroslav Weissmüller and it tastes Bongoût than ever !

Berlin-based duo Bongoût talks about applying their unique approach to screen printing to everything from wallpaper to album covers.
Gfeller & Hellsgård ‘Bongoût 667’ fold out poster zine (2020)
‘Bongoût 667’ fold out poster zine (2020)

While new issues are on the way, don’t forget to visit Re:Surgo! web store for ‘Beuys on Sale’ collection also for possible screen-printed artists’ books, riso & graph’zines, gigposters and prints, Bongoût rules forever !

beuysonsale.com

Bir Resim Yapacağız Birlikte Modern : Serhat Köksal

Yeşilçam’ın arka bahçesinde yürüttüğü faaliyetleri sebebiyle egzotiksiz büyüyen 2/5bz adlı gözelleştirme derneğinin, demoralize yöntemini kullanarak modern resme yansıttığı çalışması. ( 1991 – 2011 )

“ Yaptığı resmin tuvaline, yazdığı makalesine, fıkra ve şiirlerine, sanatına yansıtarak destek verenler de var. “

Bir resim yapacagiz birlikte… modern…

Saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek teröre destek veriyor.

Belki resim yaparak, tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor.

Doğrudan çalışmasına, yazısına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalısıyor.

Terörün arkadan dolanarak, arka bahçede yürüttüğü faaliyetler – ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, Washington’dur, her neyse…

Çağın gereği. Ne kadar sivil toplum kuruluşumuz varsa, o kadar demokratik bir ülkeyiz. vakaa bu.

Ama oraya da sızmak lazım terör açısından.
sızılır, sızarsınız, sızmışlardır.

Masum dernektir, bakmışsınız güzelleştirme derneği, bakmışsınız kültür derneği, bakarsınız eğitim derneği, bakarsınız bir think tank kuruluşu.

Düşünce üretim merkezi. silahlı terör değil.

Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var. Bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var.

Bir başka ifadeyle sanatına konu yaparak… Belki resim yaparak tuvale yansıtıyor….

Bir resim yapacağız birlikte… modern…

Vicdani Cinnet Kurbanı
REMAKE REMIX RIPOFF TURKISH REMAKES AND COPYCULTURE OF CINEMA

Interviewed 4.5.2013

hayatta muvaffak
belinde oynak

Serhat Köksal’la muhalif sanat üzerine

Osman Odabaş’ın 2012 senesinden hazırladığı “1990 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatta Politik Görüntü ve Eleştiri” başlıklı doktora tezinden alıntıdır :

Türkiye’de eleştirel/ muhalif bir kültür yapılanması var mı? Yoksa bu bir avuç insanın çabalamasından mı ibaret ?

Serhat Köksal: Öncelikle, “eleştirelliğin biçimi ve bo­yutu bu kadar önemli midirden başlayayım. “Eleştirel/ muhalif kültür yapılanması” ile “bir avuç insanın çabala­ması” birbirinin ikâmesi, önkoşulu yahut zıttı mıdır? Eğer “bir avuç insanın çabalaması”nın “eleştirel/ muhalif kültür yapılanması”nın önkoşulu yahut gerekliliği olduğu düşü­nülüyorsa, buna pek katılmadığımı söylemeliyim. Aynı şe­kilde, “yapılanma”nın sürdürülebilir olma gerekliliği bulunduğunu da düşünmüyorum -bu, süreksiz, pekâlâ bir avuç muhalif insanı oluşturabilecek bir “yapılanma” da ola­bilir. Mesela, 2010’da Berlin’de bir sirk çadırında gerçekleştirdiğimiz ve “Urban Jealousy / Kentsel Kıskançlık” başlıklı bağımsız Gezici Tahran Bienali’nin performans sa­natçılarından bir kısmının katıldığı bir program olan “Urban Lousy / Kent Berbat”ın çağrı metninde de dediği­miz gibi, bu, zaman zaman birleşip, zaman zaman dağılan bir “yapılanma”dır. Kendiliğinden, zaman zaman birleşip zaman zaman dağılma hali, “yapılanma”nın dönüşebile­ceği kurumsallaşma ve dolayısıyla evcilleşme tehlikesinin de bertaraf edilmesine yarar. Fakat, elbette, bu kastettiğim muhalefet etmenin tek biçimi yahut kuralı da değildir. Bana kalırsa, muhalif kültür geleneği ve bunun nasıl manipüle edildiği / unutulduğu/ unutturulduğu, muhalif/ eleş­tirel tavrın nasıl bir biçimde olduğundan, nasıl bir biçim alacağından daha önemli bir nokta. Bu coğrafyada, halktan yana, kurulu düzene, muktedirlere karşı olmanın, bu mu­halefeti mizah da dahil çeşitli araçlarla hayata geçirmenin bir izi var. Bu iz, yine muktedirler tarafından manipüle edilen, unutturulan bir iz. Mesela, karşımıza iktidarın maskotu, milliyetçi kahraman, köyün şaklabanı, hatta yoğurt markası olarak çıkabi­len Nasreddin Hoca, aslında halktan yana, mizahı kullanarak iktidara karşı duran bir muhalif. Ayrıca, öyle görünüyor ki, bu coğ­rafyada çeşitli yerlerde, farklı zamanlarda, baskıya karşı ortaya çıkan ve Hoca’ya atıfla anlatılan fıkra­ların bahsettiğim “kendiliğinden toplanıp dağılan muhale­fet etme biçimi” ile de ilişkisi var. Bu izi takip etmek, bu tecrübeyi bilmek ise, her şeyden önce, her şeyi yeniden de­şifre etmekle, keşfetmekle vakit kaybetmenin ve muktedir­lerin yemlerini yutmanın önüne geçiyor -ki, baskının arttığı ve dolayısıyla bu yemleri yutmamanın çok daha önemli olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Serhat Köksal ‘DNA Fascism’ grafik müdahele

Başka bir kültür, dünya, sistem istemek ve iktidar odaklı, otoriter yaptırımlara muhalif durmak neyi gerektiriyor?

Muktedirlerin attığı yemlere karşı tetikte durmayı gerekti­riyor ve elbette cesur olmayı… Muktedirlerin attığı yem­lere karşı tetikte durmakta, yukarıda bahsettiğini muhalefet çabasından, bu izlerin bilgi ve tecrübesinden beslenmenin ve bu çabanın nasıl manipüle edildiği, unutturulduğu üzerine kafa yormanın önemli olduğunu düşü­nüyorum. Bu çabanın muktedirlerin çıkarlarına göre yeniden imâl edildiği, muhalefetin piyasaya ancak tehlike­sizce yahut tehlike geçince verildiği bir ortamdayız. Üs­tüne üstlük, devamlı kabuk değiştiren baskı, giderek ağırlaşan bir şekilde, mesela, iyiliksever parıltılarla dona­tılmış gözyaşları, vicdan bombaları olarak üzerimize gel­meye devam ediyor. Bu da bir dönemeçtir. Bu dönemeçte. Aziz Nesin’in “Bu bir dönüm noktasıdır. Bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kişilikler zayıflar ve kişiliksizleşirler” cümlesi de aklıma gelmiyor değil. Dikkatli olalım ve yemleri yutmayalım derken de, aslında neye ihtiyacımız olduğunu yeniden gözden geçirmek, hep “daha fazla’sını istemekten vazgeçmek, vazgeçerken de, yapıcı olma zorun­luluğunu bir yana bırakıp yıkımı da göze alma cesaretini göstermek lâzım diye düşünüyorum.

Senin yaptıklarına, Foucault’nun parrhesia kavramı, yani sanat aracılığıyla iktidara, güç odaklarına doğrudan hakikati, görmek istemediklerini göstermek, gerçeği dile getirmek ve “toplumsal muhalefette bağımsız bir ses olmak” di­yebilir miyiz?

Bunu bu kavramlarla değil de daha yalın kelimelerle yapsak daha iyi, Bu ağır akademik referanslarla süslü kavramsallaştırmaların in­sana hem vakit kaybettiren hem de insanın zihnini başka iktidar bi­çimlerine bağlayan bir tarafı var. Muhalefeti seçkin bir akademik dil, seçkin bir referans çerçevesi peşine düşmeden, basit bir dille yapmak daha doğru. Çoğu zaman bu akademik dil ve bu akademik dilin bir üst referans çerçevesi ola­rak üretilmesi, bahsettiğim muha­lefet geleneğinin manipülasyonundan / unutturulmasından, bu muhalefet geleneğinin bıraktığı izin üstünün örtülmesinden çok da farklı değil. Meselenin özünü kaçırıp biçimin ve şık gönder­melerin peşine düşen, bunu da muhalefet etme adına yapan, okulun rendesinden parası ve vakti çalınarak geçmiş, aklı karışık okumuş cahillerden olmamak lâzım.

Kendi İşlerini politika ve sanat ilişkisi üzerin­den nasıl değerlendiriyorsun?

Politika ile sanat arasında ilişkiler tarif etmenin, iktidarı ve politikayı teorize et et bitmeyen bir şeye dönüştürmek, daha da fenası, bunun üzerinden en muhalif zeminlerde dahi, orada duy­mayı beklemeyeceğiniz bir iktidar dili üretmek ve bunun içinden, insanların zihinlerini ve eylemliliklerini kapatmaya çalışmak gibi bir riski var zannediyorum. Böyle olunca da, akademik boğuntunun demin bahsettiğim sorunları dışında, iktidarın dilinden, sanatı politikanın taşe­ronu yahut şık duran vitrinine dönüştürme gibi bir sorun ortaya çıkıyor. Nitekim, bu bir yanıyla, tam olarak neyi eleştirdiği belli olmayan bir dil yaratırken, diğer yanda da asıl eleştirilmesi gere­ken şeyi bir hokus-pokus ile gözden kaybediveriyor. Bol bol eleştiri yapılıyor da, mesela, bunun ekonomik zemini gözden kaybediliveriyor.

Bunu da görmek gerekiyor. Bu iki itirazın birbirini beslemesi bana çok daha doğru ve beklenmedik gelişmelere açık geliyor Bu çerçe­vede, itirazımı, kendi dilim içinde, çeşitli araçlar kullanarak söylemeye gayret ediyorum, içinde yaşadığımız, iktidarın bas­kısını çeşitli araçlarla artırdığı bu dönemde, iktidarın, akademik bo­ğuntuların da dahil olduğu yemle­rine karşı geliştirilecek itirazın bazen “kör gözüme parmak’’ açık­lığında olması gerektiğini düşünü­yorum. Bu türden bir muhalefet tehlikesiz bir iş değil, iktidar canını yakacak ve devşiremediği türden muhalefeti ortadan kaldır­maya yönelik olarak çok ağır bedeller ödetmek için elinden geleni yapıyor.

Yahut ekonomik zeminden kaynaklanan itiraz, kendine-sivil bir toplumculuk içinde eritiliyor. Muhalefet, kerameti kendinden menkul bir üst-dil içerisinde, iktidarın işine yarayacak şekilde sulandırılıyor. Mesela, 1 Mayıs için dahi, “keşke işveren örgütleri de burada olsa’’ yahut “Türkiye’nin bütün renkleri burada” dangalaklığının etkisi altında kalmak ve mesela, “seneye de tek konuşmayı eski bir işçi lideri olarak Başbakan yapsın” gibi bir hezeyan içine girmek mümkün. At izi, fena halde it izine karışıyor. Bu türden bir karışıklığa, en basit gerçeklerin dahi görülmemesine yahut çarpıtılmasına karşı da, Aziz Nesin’in büyük bir heyecanla “bunları görmemek için insanın toplumsal gözünün kör olması lâzım” deyişi aklıma geliyor. Zaman zaman cin­nete de dönüşebilen bir itiraz / muhalefet / eleştiri hali, sadece yemleri, tuzakları bol zihinsel çerçevelerden beslenmiyor, bunun hayatta somut ve ağır koşullardan kaynaklanan bir karşılığı var

Sanat ve eleştiri üzerinden kendini tanımlar­ken, yakın hissettiğin bir ideolojiden bahset­mek mümkün mü? Sitüaşyonistler gibi sanat yapıtı fikrine de karşı mısın mesela? Yani, poli­tikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sürülmesindense, sanatı alternatif bir politika üretmek için bir aracı, bir araç mı görüyorsun?

Sanat yapıtı bu kadar tanımlı, belirli bir şey olmamalıdır -yani, ne“politikanın estetize edilip sanat yapıtı olarak öne sü­rülmesi” ne de “sanatı alternatif bir politika üretmek için araç / aracı olarak kullanmak”gibi kesin ve keskin ayrımlar doğru. Sanat yapıtı denilen şey tama­men “tanımlanamazlık” etrafın­dan inşa edilmelidir demek istemiyorum, ama bir o kadar da belirsiz, tanımlanamayan bir ta­rafı, duygusu vardır bence. Ay­rıca, sanat yapıtını katı bir çerçevede tanımlayıp sanatçıyı bir sanat yahut düşünce akımına yamayarak yaptığımız işi, “rek­lam”ı teorisyenler, küratörler, sanat eleştirmenleri eliyle yapılan, “ambalaj de­ğeri” belli, piyasada gideri olan “mal’a yahut ha­lihazırda patenti alınmış bir “mal”ın Türkiye bayiliğine dönüştürme fikri çok rahatsız edici.

Sitüasyonizmle macerama gelince, seneler önce, Türkiye’de ilk defa Sitüasyonizm özel sayısı yapan bir sanat dergisi benden iki sayfa istemişti. Hazırlayıp teslim ettim, ama işi yeterince Sitüasyonist bulmamışlar olacak ki, sümenaltı ettiler. Ben de böylelikle Sitüasyonizme yaman­maktan son dakikada kurtuldum.

Güncel sanat kurumsallaşma altında zoraki bir politik tavır sergiliyor, eleştirinin hakikati değil de, kurumlar tarafından öne sürülen simülasyonuyla yüz yüzeyiz gibi. Senin yaptığın işler ve yer aldığın projeler bunun tam karşısında duru­yor, bunu nasıl icra ediyorsun?

Bu işleri / projeleri yapmayı bilmek ve istemek, ısrarcı olmak ve yaptığın işe inanmak gerekiyor. Yine de, yaşama koşullarından dolayı istediğini hayata geçiremeyebiliyorsun. Şanslıydım ki, ‘90’larm başlarından beri ürettiklerimi birtakım kurumlara ait sergi salonu yahut onun türevi “al gülüm ver gülüm art camialarına” muhtaç olma­dan insanlara ulaştırabildim. Üretilen demo ka­setler, posterler, dergiler arkadaşlarımın dükkânları vasıtasıyla ve posta yoluyla insanlara ulaştı, Türkiye’deki ve dünyadaki meraklıları, bu işleri bu şekilde elde etti. Sözünü her şeye rağmen ve samimiyetle, bağımsız bir şekilde söyle­mek isteyen sanatçılarla yapılan grup projelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadan 650 sanatçının katıldığı, İstanbul, Berlin ve Belgrad’da konaklayan ve o şehirler­deki arkadaşlarımızın desteğiyle bağımsız ortamlarda gerçekleşen Gezici Tahran Bienali de böyle bir deneyimdi. Zübük dergisinde 1962’de yayınlanan bir reklamda dalga geçildiği gibi, “hayatta muvaffak, belinde oynak!” olmayan, gerçek, samimi, gözükara bir muhalefete ve bu türden muhalefeti dile getiren sanatçıya, bugü­nün ağırlaşan koşullarında çok ihtiyaç var. Dola­yısıyla, yine aynı reklamda yazıldığı gibi, “Hocasız olarak iki ayda belinizi 120 derecelik demokratik biçime sokabilirsiniz” isteğinin yakı­nından geçmeden, çok büyük sonuçlar bekleme­den, bireysel yahut kolektif olarak, herkesin gücü, sınırları, çapı dahilinde ve bunları zorlaya­rak, sözünü bağımsız bir şekilde söylemeye devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bienaller Türkiye’de güncel/ çağdaş sanat piyasasının temel dinamiklerini oluşturu­yor. “En politik bienal bu”, “en eleştirel sergi bi­zimki” gibi söylemler medyada sık sık yer alıyor. Dünyada yeniden yükselen politik, eleşti­rel, muhalif duruşlar, toplumsal değişimler üze­rine yeni bir kültür endüstrisi inşa ediliyor. Eleştiri, merkezi bir otorite tarafından tanımla­narak piyasaya sürülüyor. Bu konu hakkında fi­kirlerin nedir?

Kültür ve sanat kurumları bu sürecin ve küresel­leşen sanat piyasasının kapı bekçiliğini yapıyor. Yani, sanatçının samimi eleştirisini olumluyormuş gibi görünerek sistemin dilini başka bir noktadan yeniden üretiyor. Böylece, doğrudan sansür yerine, daha dolaylı bir mekanizma işle­tilmiş oluyor -sanatçının eleştirisi, kurumun bakış açısı içinde zararsızlaştırılıyor, sanatçının dili ehlileştiriliyor. Bunun içinde, sanatçının eleştirisinin normalleştirilmesi de var, sanatçı­nın işinin küresel bir pazarda satışa uygun egzo­tik mal haline getirilmesi de.

“Direnistanbul” kapsamındaki, Siemens’teki ya da 2/5bz projelerindeki İşlerin kurumsal bir hi­maye sisteminin içine girmeden, onun dışında durarak geliştirilen eleştirel tutuma örnek. Yap­tığın o işleri sen nasıl tanımlıyorsun?

Bu eleştirel tutumu sürdürmenin ve kurumların cevabının hayattaki karşılıkları üzerinde dur­mak gerekiyor. Demin söylediğim gibi, kültür ve sanat kuramlarının işi doğrudan sansüre vardır­madan içeriği ve dili normalleştirmek / ehlileş­tirmek gibi bir işlevi var. Fakat, gayet nötr bir dille, isim verme­den, teorik yapılabilecek bir eleştiriyi, sorunun asli olabilecek unsurlarını, can alıcı noktalarını “kör gözüme parmak” yaptığında, sistemin “demokratik” ve “çok­sesli” kurumlarının gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Mesela, 2009’daki Beğenal projesi için, birçok gazete ve televizyon röportaj istediğinde, demeçlerimiz yerine işlerimiz, ör­neğin, yaptığımız poster görünsün istemiştik. Röportaj için peşi­mizde koşanlar bu isteğimi önce onayladılar, sonra “başka bir anlam yüklü kurum logolarını, isimlerini gösteremiyoruz, çünkü üstlerimiz bizi işten atmakla teh­dit etti” noktasına gelindi. Yahut, bir kurum hedef alındığında, o kurumun medyada köşe kapmış sözcülerinin saldırılarına maruz kalındı. Fakat, Beğenal’e ve 2009’a gelmeden de enerji boru hatlarının kültürel diyalog zorlamalarıyla ilişkisi, uluslararası sermayenin köprü kurmayla ilgisi ve büyük sanat etkinlikleriyle bağlantısı, şehirlerin markalaştırılma çabaları üzerine, uzun süredir çeşitli ülkelerde performanslar ya­pıyorum. İstanbul’da da, Direnistanbul’dan önce, Gözel Geceler kapsamında böyle etkinlik­ler düzenliyordum. Mesela, 2007’deki “Bugün Bienal ve 2010 için Ne Yaptın” böyle bir etkin­likti. “Bienalleri niye sadece Kültür Bakanlıkları, büyük sanat vakıfları veya modern çağdaş hol­dingler yapar” sorusuna cevapla 2008’de gerçek­leştirilen Gezici Tahran Bienali de bu kapsamda sayılabilir. 2009‘daki IMF-Dünya Bankası toplantılarından önce de, neoliberal dönüşüme ve bu dönüşümün cici vitrini olarak aynı döneme denk gelen Bienal’e dikkat çekmek için Beğenal’i gerçekleştirdik. Hatırlanırsa, açılışı 12 Ey­lül’e denk getirilen 2009’daki Bienal ve etrafındaki tartışmalar, emek üze­rindeki baskıyı bir tarafa bıraka­rak, “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz” diyen ne idüğü belirsiz bir “demo­kratikleşme’yi yahut kendine-sivilliği her şeyin çaresi olarak gören bir zihniyetin de doğuşu gibiydi. Bu zihniyet 2010’da “Yetmez ama Evet” şiarıyla karşımıza geldi ve zihin bulandırmanın, zemin kay­dırmanın neredeyse etiketi oldu. Buradan hareketle, asıl dokunul­ması gereken bir başka nokta da, sistemin ve sistemin kuramlarının ürettiği, henüz kurumsallaşmamış yapılar ve bu yapılar eliyle dola­şıma sokulan gayrı-aklî /gayrı-ahlâkî düşünme biçimleri. Bu düşünme biçimleri, tartışma gö­türmeyecek şekilde ahlâklı ve akılcı olarak sunu­luyor ve insanların düşünme biçimlerini devşirerek, GDO’lu ürünler gibi mutasyona uğ­ratıyor. En alternatif alandan anaakım medyaya kadar “sızan” / “sızdırılan” ve benim “libertür ka­fası” dediğim düşünme biçimi de bu.

Serhat Köksal ‘Siemens Savaş Aletleri’ afiş uygulama, 2005

Siemens Sanat Galerisindeki tank işini ve ser­gide olanları anlatabilir misin?

25 Ocak 2005’te Siemens Sanat Galerisi’nde sergi kapsamında bir sunuş yapmak için davet alıyo­rum, Ön konuşmada sergiye galerinin duvarla­rına posterimi yapıştırarak katılacağımı beyan ediyorum. Sunuş bu posterle sınırlı değil, ayrıca bir saat boyunca çeşitli videolarım gösteriliyor ve sunuş günü, hazırladığım bu özel posterin sekiz- dokuz tanesini Simens Sanat Galerisinin duvar­larına yapıştırıyorum. Posterin başlığı “Siemens Savaş Aletleri Sergisi”, Leopard tanklarını ve ay­rıca bunların elektronik düzeneğini üreten Siemens’ın dijital kültür içindeki yerini göstermeye çalışan posterde Leopar tankı Fındıklı Simens Sanat Galerisinin önünde duruyor. Bana göre, böyle bir sunuş Siemens’in kendisi tarafından bile gelecek vakitlerde yapılabilecektir, “bakın biz ne kadar açığız” mantığıyla. Oraya gelen kit­leyle bir kaynaşmamız oluyor. Bu yaptığım pos­teri isteyenlerle, web sitemi alıp kontaktta kalmak isteyen yeni insanlarla tanışıyorum. Ama sunuş sonunda çok ilginç bir tepkiyle karşılaşıyo­rum. Küratör arkadaş diyor ki: “Galerinin mü­dürü yaptığın poster nedeniyle zor durumda. Posteri ve galerinin içinde bu posterle ilgili çekti­ğin videoyu hiçbir yerde yayınlayamazsın. Sie­mens’in adının kapatılması lâzım. Adam işten atılacak. Çok şeker bir adam, iki çocuğu var…” Acı ve komik bir tepki. Halbuki, serginin katoloğunda ve dvd’sinde yer alması için hazırlamıştım o posteri. Hatta, olayın ilk dakikalarında serginin yardımcı küratörü de posterleri video kamerasına çekmişti, kendi dvd katalogları için. Üzülüyorum, küratör benim işimi destekleyeceğine olayı kapat­maya çalışıyor. Ben de en sonunda rüşvet olarak Leopar tankı istiyorum onlardan…

2/5BZ ‘Dişın’ grafik müdahale (date unknown)

don’t forget to check for more at

2-5bz.tumblr.com

Barbarları Beklerken : Biz Sokakta Mıyız ?

Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi’nden güncel müdahale pratiklerine katkı…

Biz Sokakta Mıyız, sanatın sokakla ilişkisine eleştirel bir bakıştır. Katılımcılar, sokakla birlikte kendi beden ve zihinlerine aynı soruyu soruyor : Biz Sokakta Mıyız?

Biz Sokakta Mıyız?” içsel bir çağrışım. Sokağın içinden ayrılmış bir yol, patika, evrenin anında bir kilit. Sokağın temel normlarına ters politik bir noktadan bakmak istedik. Sokak konuşuluyor, sokak eleştiriliyor, sokak zihinde yaşıyor. Peki, biz hangi sokaktayız? Kavramlar yaşamın dinamikleridir. Yozlaşan dünyanın, sanal profil kredilerinin çapraz ateşe tutulduğu bir dünya istiyoruz. Zaman ve mekân algısının yerleşik düzeylerde seyrettiği bir panoramada sorular güncel ve etkindir. Sanat bu etkin anı yüceltmek yerine sorularla sorgulamalıdır. İnsanların konfor anını, sanatla ilgilenenlerin sözcüklerini konfor düzeyinden kurtarmak için sorduk, dünya ve sokak sadece zihinde kalmasın diye sorduk : Biz Sokakta Mıyız?

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi
İletişim : barbarlaribeklerken@gmail.com

Erkut Tokman ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020, Kadıköy İstanbul

Katkı Sunanlar :
Ferit Sürmeli
Dolunay Aker
Erkan Karakiraz
Erkut Tokman
Aykut Akgül
Mehmet Çiçek
Aydın Zeyfeoğlu
Görkem Özçelik
Mustafa Erden Kahveci
Arif Kuzuluk
Erman Akçay
Dilay Kababıyık
Soner İflazoğlu
Ali Erdal
Uğur Sözal

Sevda Kaçtı ‘Biz Sokakta Mıyız?’ müdahale, Eylül 2020

Not :Biz Sokakta Mıyız?” sonsuz devam edecek bir müdahaledir. Başlangıç amacıyla koyduğumuz ileti tarihi artık ortadan kalkmıştır. Siz de “Biz Sokakta Mıyız?” pankartlarıyla çekilmiş fotoğraflarınızı bize iletebilir yahut kendi mecralarınızda #bizsokaktamıyız #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi hashtangleriyle paylaşabilirsiniz.

yeniolaniyap.blogspot.com

El Cartel De Cine Cubano

Eduardo Munoz Bachs ‘El escudo y la espada’, 1970

1959 yılında Küba devriminin ardından, bir sinema tutkunu olan Fidel Castro Sanat ve Sinema Endüstrisi için Küba Enstitüsü’nü (ICAIC) kurdu. Hollywood’dan gelen filmlere ambargo uygulanıyordu ve Küba doğal olarak daha sosyalist filmlere, bununla birlikte, mali sebeplerden ötürü de Japon film kültürüne meyletti. Akira Kurosawa Batıda henüz keşfedilmesinden çok önce Küba’da biliniyorduı. Ulusal film üretiminin teşviki artırmasıyla devrimci Küba sinemasında ihtiyaçlar da arttı; bir grup sanatçı ve grafik tasarımcısı, afiş sanatı için yeni bir görsel dil yaratmak amacıyla bir araya geldiler. Alfredo Rostgaard, Eduardo Munoz Bachs, Rafael Morante, Antonio Fernandez Reboiro, René Azcuy ve Antonio Perez gibi sanatçıların afişleri kısa sürede dikkatleri üzerine çekti ve yerli-yabancı kültür sanat etkinliklerinde sergilenmeye başladı.

ICAIC afişlerinin tamamı üretim maliyeti düşük olması sebebiyle Küba’da yaygın olan serigrafi tekniğiyle basılmıştır. ICAIC binlerce film afişinin yanı sıra politik afişler ve daha sanatsal işler de bastı. Bir ICAIC afişinin boyutu her zaman 76 x 61 cm’dir. Bu boyut hala korunmaktadır. Buna ek olarak afişler tamamen el yapımıdır ve üzerlerinde bilgisayar müdahalesi yoktur. Mürekkep yağ bazlıdır ve afişlerin sergilenmeden önce en az 24 saat boyunca kuruması gerekir.

ICAIC afişlerinin dünya çapında beğeni kazanması Küba’daki kültürel ortamın da canlanmasına sebep olur, afişler zamanla devrimci kültürün vazgeçilmez parçaları haline gelirler. Susan Sonntag 1970’lerde Küba afişlerinin kültürlerini ticaret olarak tanımlamayı reddeden bir toplum için -çelişkili bir şekilde- de olsa reklamını yaptığını not düşer. Pratik ihtiyaçlara karşılık vermiyor olmalarından dolayı bu afişler, zamanla sanat aşkıyla yapılmış birer sanat eserine dönüşürler.

El Cartel De Cine Cubano (source: mollusk mag. 01, 2005)

Eduardo Munoz Bachs : 1937 doğumlu Bachs, 1960 yılında ICAIC için ilk afişi olan Historias de la revolution‘u (Devrimin Tarihi, Tomas Goutierrez Alea) yapmadan evvel animasyon filmleriyle uğraşıyordu. Sonrasında Küba grafik tasarımı geleneksel yaklaşımlardan uzaklaştı ve zamanla kendi dilini oluşturmaya başladı. Bachs‘ın en sık kullandığı figürlerden biri Charlie Chaplin’di. Bunun sebebi ise Chaplin siluetinin evrenselliği ve grafik potansiyeliydi. Bachs, ölümünden hemen önce Chaplin’in Özgürlük Anıtı’na karşı verdiği mücadeleyi resmeden son afişini ise New York’taki Havana Film Festivali (2001) için hazırlamıştır.

Orijinal Metin: Juan Carlos Menez & Meeloo Gfeller, mollusk mag. #01

Türkçesi : Gökçe Mine Olgun

Eduardo Munoz Bachs “Cuidame” 1981

In 1959 after the Cuban social revolution, Fidel Castro, who was a film buff, created the ICAIC (Cuban Institute for Art and Movie Industry). The embargo sanctioned films coming from Hollywood, and Cuba naturally swayed towards more socialist films, but also, for financial reasons, towards Japanese film cul­ture. Akira Kurozawa was a name in Cuba long before the west discovered him. As the national film production boomed the pro­motion needs of the new revolutionary Cuban cinema increased. A group of artists and graphic designer was formed with the aim to create a new visual language for poster art. It didn’t take long before the posters by artists like Alfredo Rostgaard, Eduardo Munoz Bachs, Rafael Morante, Antonio Fernandez Reboiro, Rene’ Azcuy and Antonio Perez were highlighted and exhibited in national as well as international art events.

The posters by ICAIC were all printed in silkscreen – a popular technique in Cuba since it had low production cost and a unique experimental character. ICAIC printed thousands of film posters, but also political and more artistically oriented works. The size of an ICAIC poster always has been, and still is, 76 x 61 cm. Furthermore they are exclusively hand made without the invol­vement of computers. The ink is oil based and the posters need to dry at least 24 hours before being exhibited.
The worldwide recognition and the popularity of ICAIC posters transformed the cultural landscape in Cuba. It established the poster as a revolutionary cultural medium. Susan Sonntag (1970) writes that Cuban posters paradoxically promote culture in a society which refuses to define culture as merchandise. Since the posters lack practical needs, they become luxus objects, made simply for the love of art.

El Cartel De Cine Cubano (source: mollusk mag. 01, 2005)

Eduardu Munoz Bachs : Born in 1937, Bachs worked with animation-films before he made his first poster in 1960 for the ICAIC film, Historias de la revolution (History from the revolution by Tomas Goutierrez Alea). From then on Cuban graphic design moved away from traditional conven­tions and formed its on visual language Bachs often used the Charlie Chaplin image becau­se of the universality and graphic potential of Chaplin‘s silhouette. Right before his death, Bachs created his last poster for the Havana film festival in New York 2001, a Chaplin vs the statue of Liberty collage.

source : Juan Carlos Menez & Meeloo Gfeller

Mollusk mag. #01, 2005

True American Sicodelia : Marco Toxico

Marco Toxico, Ilustración para la ultima Fierro, 2017

Engraver, cartoonist and illustrator Marco Toxico, born in the city of La Paz (Bolivia) in the early 1980s, studied graphic design and attended to the art department at the Universidad Mayor de San Andres. Feeling totally alien to the paradigms of Fine Arts, Marco frees himself from the weight in 2005. Together with Rafaela Rada, he begins to publish ‘Trazo Toxico‘ and gets involved in different editorial projects, as well as developing illustration works and posters for different events around the world. Marco Toxico is convinced of the power of independent publishing. In areas with a low reading culture and almost no institutional support, self-production is the option to develop. Marco has affirmed, in different interviews, the need for a self-editing circuit is fundamental: it not only guarantees control of the material by the artist, but also creative freedom and distribution and an effective education process through printed material. “It wouldn’t take a bit of a jerk to realize that there are no large publishing projects in Bolivia that can allow authors to live off their publications, this speaking on the literary theme, imagine what is the situation in the graphic narrative realm” he declared for “The Duty” (May, 2017)

Marco Toxico, poster mixed (2019)

When we come to the psychedelic approach in Marco‘s work, many visual and historical references are significant. Marco Toxico‘s work is characterized by the presence of anthropomorphic figures that inhabit areas only accessible through either in a dream experience or an altered mind state. The cartoonists of the legendary American ‘Raw‘ magazine or Roland Topor‘s irresistible visual allegories are close to the artist’s approach, as well as the infinite publication of superhero comics, TV cartoons and the off-set palettes of the legendary Novaro / Epucol magazines that educated all the kids of central and south America from the 60s through the 80s. Marco Toxico‘s work has been exhibited in Argentina, Brazil, Bolivia, Colombia, USA, France, Hong Kong, Iran, Mexico, among other countries. His work as editor and author has also participated in numerous festivals both in Latin America and in Europe. Through editions La Natita has published ‘Esteril‘ (anthology) 2014, ‘Cobarde‘, 2015, ‘Fragil‘, 2016, and ‘Traidor‘, (anthology), 2017.

Leonardo Casas / TinyStar magazine, 2020

Marco Toxico, poster series (2018)

Marco Toxico

Czech Anarcho Hardcore Punk Scene Report 1999

What do you know about the Czech Republic? Probably not too much, so here are few geopolitical facts: it is situated in the middle of Europe, with 10 million inhabitants; it originated in 1993 (before, it was part of Czechoslovakia, which split into 2 separate states). There is 1 city with a population over 1 million (Prague), and a few cities with a population of several hundred thousand people (Brno, Ostrava, Plzeň)…). From 1948 ’til 1989, the nation lived under the iron fist of a socalled “Communist” regime that turned the state into one big concentration camp. After some years of a rightwing “economy at any cost” government recently came an equally arrogant social democratic (left) government. The country is currently suffering a recession caused in part by widespread corruption in government and business. Enough for a beginning? I hope so.

Filip / Insane Society Recs. 1999

Although there were some alternative activities before 1989 as well, they were only marginal and weak, because of the ruling regime’s repression. From November 1989 onwards, we can speak of the rise of anarchist, ecological, animalrights and similar movements and of course also of hardcore and punk music.

The anarchist movement’s activities began mainly in Prague, but they slowly reached other towns as well. C.A.S. (the Czech Anarchist Association), which was formed shortly before the November “revolution”, has organised several demonstrations in Prague, mostly against racism (after 1989, there was a boom of the naziskinheads movement over here), but also against the National Exposition, which cost a lot of money and was surrounded with financial machinations. Some of these demonstrations led to violent conflicts with Nazis and the police, who were of course on their side. The Nazi skinheads started to be a real threat directly after 1989; their popularity was constantly rising; in line with the nation’s general hidden racism and intolerant mentality (especially against the biggest ethnic minority here Gypsies). Also, the most popular skinhead band, “Orlik”, hit the music charts and they easily managed to sell more than 100.000 records. Lately they were replaced by more outspoken and more “hardcore” types of nazi bands, who weren’t so wellknown, but still had an influence on young Nazis. In spring ’90, there was a flood of racist attacks on Gypsies, blacks, etc., in Prague and in the northwestern part of the country. These were the first victims of the new Czech fascism, and the number of such attacks is higher every year. Anarchists were the first ones who took a stand against Nazis, back in these times, when police, the media, and politicians absolutely ignored the problem. It took them 7 years and more than 25 murders to make them realise it and do something about it (the turning point was the murder of a Sudanese student in Prague in autumn ’97, though the passivity of the police towards Nazis’ actions is still relatively high in some areas).

Back at the beginning of the 90’s, the anarchist movement was based mostly around the magazine A-KONTRA, which was issued more or less regularly, with a print run of several thousand copies, and was distributed throughout the country. It stopped publishing after several disputes in the editorial collective in ’95, but there are now some hopes of resurrecting it. A-KONTRA faced several state repressions and one of their editors was even charged for attempted murder of the leader of the Czech Communist Party the police lied that he had confessed to it, but later he was found innocent and the police had to apologize to him and to pay damages. AUTONOMIE was another magazine, founded in’93, and later the people around it formed the A.F. (Anarchist Federation), which had several branches, but didn’t last very long. AUTONOMIE stopped publishing in 96.

Czech Scene Report, Insane Society Recs. 1999

In 1995, the C.S.A.F. (CzechSlovak Anarchist Federation) was founded, and began publishing SVOBODNA MYSL (“Free Mind”) magazine. After a dispute in ’97, the C.S.A.F. continued under this name, but some of the former members left it and formed the Federation Of Social Anarchists (F.S.A.), with their own magazine called SVOBODNA PRACE (“Free Labour”). SVOBODNA MYSL changed its name to EXISTENCE, which is now the new magazine of C.S.A.F. The reason for the dispute was the typical conflict in anarchist movements everywhere the conflict between the “true anarchist”, promoting class war and anarchosyndicalist approach, here represented by F.S.A., versus the approach of the more “autonomous” anarchists, less ideological, more open to other alternative movements (mostly squatting and ecological activities), represented by C.S.A.F. Both organisations are based in Prague, but they have several branches around the country. Besides publishing their quarterly magazines, they organise different actions and demonstrations F.S.A., who is a member of the International Workers Association, has organized demonstrations against unemployment and syndicalist propagation work among workers, while C.S.A.F. has set up solidarity demos/street theatres for the Zapatistas, and antifascist demonstrations and has participated in some squatting activities.

KONFONTACE is a new magazine in newspaper format published by former editors of AUTONOMIE. It comes out every 2 months and manages to get the attention of “normal” people outside the anarchist ghetto. It’s quite radical and in it you can find wellwritten articles on police repression, the media, elections, etc.

Besides C.S.A.F. and F.S.A., there is another active anarchist group, called AKTIVITA CABARET VOLTAIRE, an informal anarchopunk group, based in the northwestern part of the Republic. They publish ‘zines, do distribution, organise and participate in different actions, and do a lot of support activities for the anarchist movement (such as money collections, etc.). You can get more precise information on all of these anarchist organisations directly from them contact information is at the end of this scene report.

Czech Scene Report, Insane Society Recs. 1999

Squatting :

Although the first squatting attempts took place already at the very beginning of the 90’s, the first relatively longterm and successful squat started in March 1992 the SOCHORKA squat in Prague on pplk. Sochora street 28. It was a typical apartment house, squatted by the anarchists around A-KONTRA magazine.

Despite an attack of cca 150 Nazi skinheads in December ’92 and a subsequent police eviction, it was resquatted shortly after eviction and managed to exist until September 97. The inhabitants left it after an agreement with the local council that they will get a new place for their activities (they got the new place in the end, but it’s in very bad condition now; there are plans to do something like a “Free University” there). The SOCHORKA squat was the centre of anarchist activities for a long time; it was the home of the A-KONTRA editorial staff and printing press and also contained a small gig place in the basement.

Czech Scene Report, Insane Society Recs. 1999

LADRONKA : the most famous Czech squat last year it celebrated 5 years of existence. This old fortress from the 17th century, situated in the Prague suburbs, was squatted in August ’93 by people related to AUTONOMIE. LADRONKA faced eviction several times, but after massive protests and demonstrations, the city gave up the idea of selling it to real estate speculators, and now there haven’t been any eviction threats for a long time. The squat has hosted a large number of gigs, exhibitions, rave parties etc. and is a very important place for the Czech autonomous movement. The adress is Tomanova street 1, in the Brevnov quarter, and the building is situated in the middle of a park. Some of the recent gigs included Varukers, Detestation, Cripple Bastards, Hellkrusher etc.

Squatting is not very widespread over here, particularly because of the very tough sentences that you can face if you try it (a large fine or up to 2 years of imprisonment), but also because there doesn’t seem to be enough active people willing to gather together to do it, with the exception of the bigger cities. In summer ’97 a group of people in Prague squatted a new house ZENKLOVKA on Zenklova street. They made agreements with the owner that they could use it until its demolition, but after pressure from the police (their antiextremist branch), the owner changed his mind and agreed to let the police to evict the squatters. After some nonviolent resistance (ocupation of the roof), the squat was evicted in the beginning of ’98. The same group of people later found a new building, and so on May 1st ’98 the MILADA squat was founded, in the Holesovice quarter near a railway station and student campuses. It’s old villa, scheduled for demolition. Squatters have made some minor repairs and opened the bar. There were several police and security agency attempts to evict them in October (again, after their agreement with the owner, police pressured him, convincing him that they found hard drugs in the squat). When the same nonviolent tactic was used to defend the house, the cops finally gave up, and MILADA is still going strong. You can get more information about its current situation from the C.S.A.F. contact adress. There was a squat in Brno from August ’til November ’97, when the house was violently attacked by police. Squatters were beaten down and had guns pulled on them, and in the end cops locked them all in one room and then threw a tear gas projectile inside. Meanwhile, they managed to destroy/steal most of the furnishings. The second day, the squat was definitively evicted.

Czech Scene Report, Insane Society Recs. 1999

There are several other places in Prague for punk and alternative activities the PROPAST punk pub (Lipanska 3, quarter Zizkov) there is also small record shop near from here BASS RIOT STORE (Chvalova 8), the UTOPIE autonomous cafe (Wenzigova/Lublanska street corner, Nove Mesto quarter) and the 007 CLUB (Strahov Hill, among the university campuses). There used to be a socialcultural centre called BLACK HAND, which was quite wellknown worldwide, but from the beginning of its existence in ’93, it had lot of problems with the local authorities, and it never attracted the wider attention of the people. The centre closed down in ’97 and later was demolished, there’s now a very nice concreteparking lot in its place…

Animal rights and ecological activities, over here are mostly official and mainstreamoriented they aren’t very radical at all. They do some useful activities, but most of them have clearly distanced themself from any autonomous or anarchist activities, because they fear for their public reputation. They have chosen instead to cooperate with politicians; they give advice on which party to vote for in the elections, and so on. Summer blockades of the construction site for the Temelin nuclear power plant were one of the few examples of good cooperation between anarchists and ecological activists. These went for several years, but have now stopped. The general “step backwards” in the strategy of these organisations has also something to do with the policy of their funding most of their income comes from foundations established by the European Union or other official sources, who don’t like to see very radical activities. You can find more honest and more “grassroots” groups; the problem is that they are too small and they lack finacial resources. In the animal rights field, the most active are probably SVOBODA ZVIRAT (“Freedom for Animals”) and ANIMAL S.O.S., who both organise info stands, demonstrations, petitions, exhibitions, etc. against several forms of animal abuse. Brno is home to NESEHNUTI (“The Unmoved”, more officially the “Independent Social Ecological Movement”), which works in the human and animal rights fields, and is also active against a planned motorway, which will spoil an important recreation area in Brno. The Czech chapter of EARTH FIRST! was established some months ago in Prague. They put out an Action Update newsletter and also plan to have an internet site. There are some other smaller groups working on these issues spread all across the country, often working on local problems.

Czech Scene Report, Insane Society Recs. 1999

Last year saw 2 street parties, which were among to the Czech autonomous movement’s biggest actions ever. The GLOBAL STREET PARTY took place 16.5.98 in Prague, organised by EARTH FIRST!, C.S.A.F., and other groups as a protest against world globalisation and against the city’s unsustainable traffic situation it is plagued by cars and pollution. The action was attented by cca 3.000 people and started peacefully, until the demonstration went onto Prague’s most important traffic artery and blocked it. Cops tried to stop the demonstration, but they were fought back and had to escape. A cop car was turned over, and some other were smashed with bricks. Then part of the march headed to the city centre, where the McDonalds’ and Kentucky Fried Chicken restaurants were attacked, causing big damage to their property. The police, who at first weren’t able to handle the situation at all and let the people riot, then arrived in big numbers and went absolutely mad. They beat up lot of people, including innocent passersby. In their obvious “nobrain style”, they couldn’t pick up the actual rioters, but arrested mostly those demonstrators who didn’t manage to escape. The arrested people went through several punishments and beatings and were thrown to jail for about 2 weeks, but in the end they were released, because the cops couldn’t charge them with anything. The GLOBAL STREET PARTY made headlines in the mass media for many days and caused public discussions about globalisation, police brutality, the problems of young people, etc. Also, a special antidemonstration police squad was formed.

A LOCAL STREET PARTY was organised 3 months later,-this time with cca 4.000 participants. It started in a park, with a rave party, info booths with alternative press materials, etc., and the march was shorter this time, with a route avoiding the possible conflict points, such as the abovementioned restaurants. It must be said that this time police showed up in all force, with thousand of cops readied and several dozen plainclothes cops among the demonstraters themselves, some of them dressed as punx. These “masked” cops tried to provoke some action that would give a reason to attack, but they weren’t successful. The demonstration went OK, without large conflicts, the only exception being the march of cca 100 people on a McDonalds’ restaurant after the official end of the demonstration finally the plainclothes pigs managed to provoke a few confused punx who were immediately arrested after their first attempt to break the police line. If you are interested in seeing pictures from both parties, check out the lidskaprava.cz site on the internet.

No need to say that no action was taken against the cops who beat up and humimilated the people after the GLOBAL STREET PARTY. Police brutality against anarchists and punx is already something common over here, after several wellknown cases such as the beatings of protestors against the Velka Pardubicka Steeplechase in ’92, the raid on the Propast punk pub in ’96, and the attack on the demonstration against police brutality in ’97 (which, ironically, was supposed to commemorate the Propast raid). The “antiextremist branch” of the Czech police is investigating not only the anarchist and autonomous movement, but also the official ecological organisations like GREENPEACE, which led to an international scandal a few years back. Cops and nazis are surely the biggest threat to punx like everywhere. As a reaction on widespread naziskinheads movement, the Czech version of Antifascist Action ANTIFASISTICKA AKCE (A.F.A.) was formed some time ago, they do newsletter called “Akce” (previously “Antifa News”), but otherwise aren’t very active.

Czech Scene Report, Insane Society Recs. 1999

Hardcore Punk Scene :

OK, OK, so now definitely something about the music. Now, at the beginning of 1999, there is really a good and strong hardcore/punk scene, but first let’s look a bit into the history of the Czech punk/HC scene. The first punk bands started over here in the beginning of the 80’s (A 64, ENERGIE G, ZIKKURAT, etc.) and slowly the scene started to grow. During the 80’s and especially at the end of 80’s, when the opression by the regime wasn’t as strong as before, there were more and more punk bands, such as F.P.B., VISACÍ ZÁMEK, PLEXIS, H.N.F., Z.N.C. etc. and later also first hardcore bands (TELEX, P.S., SUCIDAL COMMANDO, S.R.K., MICHAEL’S UNCLE, KRITICKA SITUACE, etc.). In these times, punk was in the deep underground, gigs were illegal, bands had problems with the authorities and it was absolutely impossible to release a record (the first official Czech punk record was a 7″ by VISACÍ ZÁMEK in ’88!). Punx always used to have problems with cops, in school and at work, because of their appearance. Some of them were sentenced for “crimes” such as “having a negative stance towards socialist system” or even “propagation of fascism”, etc. Society and especially the media looked on punk as a tool of Western imperialism, smuggled into our country to spoil the young people. Since 1989, all this has changed, and punk has reached a wider range of young people, official media, and record labels, and these old bands have started to release their first records (mostly on new commercial labels, but there was hardly anyone thinking about that back in 1990 here). Luckily, some new and fresh DIY labels, zines, bands, gigs, etc. also emerged soon, and the scene became more political and DIYoriented. Thanx to people like KRITICKA SITUACE singer Robert, Martin (MALARIE RECORDS) or Bergamo (and his Black Hand agency), the foreign punk/HC bands (Nausea, Murphys Law, Inferno, Chaos U.K., No Means No, Concrete Sox, Gorilla Biscuits etc. in the first years, and then tons more) started playing gigs here, and a relatively strong and independent scene was built.

Czech Scene Report, Insane Society Recs. 1999

So, who is who in current Czech HC/ Punk?

Let’s start with grindcore, which recently is quite popular over here. The trio MALIGNANT TUMOUR is playing a mix of grind/mincecore in the vein of Agathocles and Regurgitate, now with political lyrics. They have about 5 split EP’s and one split CD + tons of tapes out and have also played on festivals in Belgium and Germany. Future plans include a full CD and some more split EP’s. From the same city (Ostrava) as M.T. come CEREBRAL TURBULENCY (they have progressed from death metal to pure grindcore), P.T.A.O. (exSOCIAL DEFORMITY, heavy megabassed grind/noise, a split EP with Japanese Final Exit is out) and PURULENT SPERMCANAL (gore grind in the vein of Gut/Impetigo). It seems that this town is the capital of grind! Other grinders TWISTED TRUTH, influenced by old N.D., who just recently released a split EP with ROT on Fudgeworthy Records and plan 2 more split EP’s with MALIGNANT TUMOUR and WARSORE. INGROWING (exPLASTIC GRAVE, who released a split 7″ with Agathocles), one of the most popular bands in death metal/grind territory, have a split CD and a split EP out, some new releases out soon. NEGLIGENT COLLATERAL COLLAPSE do weird grind/industrial mixes, sometimes with the help of a computer, some tapes out, their drummer did a Czech grind core encyclopedia on the internet! GRIDE, from the southwestern part of the Czech Republic, do a killer mix of extreme hardcore and grind with great sociopolitical lyrics, they call their music “power gride core” and so far have done 1 split EP w/LIES AND DISTRUST and a split LP with M.B.. They have also played some gigs abroad. Besides the split EP, GRIDE also share a drummer with LIES & DISTRUST, who play classical scandiinfluenced crust core with growling vocals. L&D also plan a split EP (w/ EXEKUCE) and a split LP in Brazil later in ’99. Two other cool crust bands are located near the Polish border HOW LONG? (a split EP out, another planned) and R.A.F., both play dual voc crust butchery, R.A.F.even include a trumpet! This area is also home to HIBAKUSHA, DISNEY and ZRADCE RASY, all playing the crusty shit too. Another raw crustpunx EXEKUCE (based around the “Propast” punk pub) are one of the few bands currently playing in our capital Prague, with a split EP due out sooner or later. Brno is home to MRTVA BUDOUCNOST, fastasfuck dualvoc extreme core with 3 split EP’s. They have a split LP w/LEFT IN RUINS (on Six Weeks Rec.) and another one w/GRIDE (collaboration of Insane Society, View Beyond and other labels), future plans include an 8″ flexi in the U.S. and huge pile of compilations. M.B. did some touring abroad too. Also continuing the tradition of the extreme HC style (Hellnation fans take note!) are PANGS OF REMORSE from the Western part of the country, they did a split EP and a German tour with M.B. back in’96, but haven’t been very active since this time. Some new vinyl (probably with S.O.K. a mix of thrash/grind/HC + whatever… with 100% crazy lyrics) may come out sooner or later. Crust/grind/extreme HC is already wellestablished here with most bands of this style already going strong for long years. One of the brandnew additions to the family are MINDLOCK, producing some cruel sounds in the Sore Throat vein.

Complete pdf. edition of the Report

Kritická Situace 9. 10. 1992 Praha Strahov 007