Söyleşi: Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’

Gökhan Gençay ‘Benim Kanım’ 2021

DÜNYAYI GÜZELLİK KURTARMAYACAK!

Taylan Onur

Uzun bir zaman boyunca adına yeraltı denen edebi tür hakkında çalışmalar ve okumalar yaptım. Dünyada ve Türkiye’de bu türün gelişimini seyre koyuldum. Bu akımın motivasyon kaynaklarını kavramaya çalıştım ve bazen bunun kaynaklarına kendi hayatımda rastladığım da oldu. Yeraltının ana hatlarından bahsetmek zor olsa da ortak bir tavrı sahiplendiği apaçık ortada bence. Türkiye’de yeraltı edebiyatının çıkışı romanlarla oldu, dersem yanlış olmaz, fakat bu edebi dünya kavrayışına şiir ve öykü türlerinde rastlamak da mümkün.

Yaşadığımız coğrafyada bu seçenekler çok az tabii ve bu alana yatkın olanların Benim Kanım’la çarpışmaması olanaksız. Bu rastlantının bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Sizleri de rızanızı almadan bu rastlantı sıçramasına davet ediyorum. Şişirilmiş üfürükten edebiyat oyunlarının karşısında duran yazarlara hayranlık duymayı kozmik bir borç sayıyorum. Hâkim Bey’in dediği gibi “Yaşam tarzı değil yaşam edinin!’ Başlayalım o halde, Gökhan Gençay anlatsın.

Merhaba Gökhan Gençay. Okurlar sizi Benim Kanım isimli kitabınızla tanıdı, lakin bunun dışında yıllardır altkültürlerle ilgili olduğunuzu, bu konuda pek çok metin kaleme aldığınızı da biliyoruz. Benim Kanım’ı çıkar çıkmaz okudum. Eseriniz bende teke tek bir kavgada dayak yemenin neden olduğu gurur kırılmasına yakın bir his yarattı. Türkçede yazılmış bundan daha sert bir eser olduğunu düşünmüyorum. Kitabınız sizin için ne anlam taşıyor? Topluma atılan bir yumruk diyebilir miyiz?

Pozitif yorumlar için teşekkür ederim. Bana sorarsan, Benim Kanım, tam manasıyla sert bir kitap değil. Aksine, çok daha sert ve yıkıcı vurgularla işlenebilecek konulara mümkün mertebe yalın ve “ılımlı” yaklaşmaya çalıştım. Yazar sıfatıyla altını çizmem gerekirse, kitaptaki karakterleri ve karşılaştıkları durumlara verdikleri tepkilerin çoğunu desteklemiyorum. Zayıflıkları, çaresizlikleriyle var oluyorlar Benim Kanım’daki karakterler. Bu arada söz konusu karakterlerin hepsinin erkek olması ve benzer sorunlardan mustarip olmaları öyküler arasında bir paslaşma hali de yaratıyor. Hepsi maddiyata takıntılı bir kültürden kaçmak istese de aldıkları tavırlar manasında çoğunun pozisyonunu onaylamıyorum, attıkları adımları yanlış buluyorum. Yegâne empati kurduğum karakter, yaşadığı varoluşsal bunaltıya eylem yoluyla müdahale etmesi hasebiyle “Hiç”in kahramanı, zaten kitapta en sevdiğim öykü de o açıkçası.

Ters Adam Gökhan Gençay

Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada.

Şunu da belirteyim ki, Benim Kanım rahatta, evde veya ofiste kıçını devirip otururken ortaya çıkmadı. Sokaklarda işsiz güçsüz flanörlükle iştigal ederken, çaresizce saatlerimi geçirmek zorunda kaldığım kafelerde okumaktan usanıp bilgisayarı önüme açıp yazmaya başlayınca kafamda belirdi öykü ve karakterler. Alışıldık profesyonel hazırlık aşamaları da söz konusu değil, metnin ruhunu korumayı önemsediğim için üzerinde oynama yapmayı da reddettim; hepsi neyse odur, eksiğiyle gediğiyle yazarken ne hissediyorsam onu yansıtıyorlar. Beni sorarsan, hâlâ o sınırda yaşıyorum, daha doğrusu soluk alıp vermeye devam ediyorum, çünkü bu mahkûm kılındığımıza hayat denmez.

Kitap yayımlandığında, “Nedir bu?” diye soranlara kısaca şöyle tanıtmıştık, onu sizinle de paylaşayım:

Benim Kanım, kalbi kırıklara, kaçıklara, dünyaya karşı öfke biriktirenlere, var olana uymayanlara, her yeni güne “Acaba şimdi kahve mi içsem, yoksa intihar mı etsem?” seçeneklerini ciddi ciddi değerlendirerek başlayanlara, deli olarak kodlananlara, değerlerini hiçlikten çıkaranlara hitap eder. Yalnızlıktan hamamböceğiyle arkadaşlık edenlerin, iş denen kölelik çukurunda ruhunu yitirenlerin, “dost kazığı” yiyenlerin, kendini kaybederek kendini bulmaya başlayanların, oyuncak tabancayla bankaya dalanların öykülerini içerir.

Diğer yandan, evet, kitap benim açımdan hayatı yaşanmaz kılanlara, varoluşumuzu değersizleştirenlere, emir ve talimatnamelerle hayatı şekillendirmeye yeltenen otoritelere, birilerinin sistemin çarklarının güzelce dönmeye devam etmesi için koyduğu kariyer, toplumsal saygınlık ve kurumsal uyum gibi “adam olma” kriterlerinin şekillendirdiği hâkim kültüre kelimeler aracılığıyla atılmış bir yumruktur. Bu yumruk içine hapsedildiğimiz çirkin dünyanın sahiplerini nakavt etmeye yeter mi? Hiç sanmıyorum! Ama şundan eminim ki, tarihin en güzel sayfaları mağlup olarak kodlananların muazzam jest ve eylemlerini içerir. Tek başına kaldığı barikatı terk etmeyenler, idam sehpasını kendisi tekmeleyenler, kalabalıklar tarafından linç edilirken son gücüyle ayağa kalkanlar unutulmaz; en çok parası olanların, en güzel evlerde yaşayanların adları ise kimsenin aklında kalmaz.

Sık sık tekrarlıyorum, Benim Kanım, metin olarak politik manifesto işlevi üstlenmez, yol ve yöntem önermez, çare sunmaz. Benim Kanım’da yer alan öykülerde tekno-endüstriyel sistemin izolasyon boyutuna varan bir yalnızlığa, çaresizliğe ve yabancılaşmaya mahkûm ettiği alt orta sınıf erkeklerin yaşadıkları, hayal ve gerçeklikleri mevcut. Onların -dolayısıyla bizim-sürüklendiği/sürüklendiğimiz büyük çöküşün ruhsal dışavurumlarına odaklanmaya gayret ettim. Taklidin taklidinin altın çağını yaşadığı bu dünyada, yalandan ibaret bir söylem düzeninde varoluşa içkin anlam arayışının nafileliğine işaret ettim gücüm yettiğince. Tabii, özel olarak vurgulamalıyım ki, kitap sadizm, şiddet, intihar girişimi ve had safhada depresyon içeriyor, dolayısıyla siyaseten doğruculuğu ilke bellemiş cici çocukların bünyesine hiç uygun değil.
Benim açımdan yegâne önemli kriter, gerçek hislerle, gerçek düşüncelerle ve gerçek acılarla dolu olup olmaması. Bu konuda sınıfı geçtiyse gerisini umursamıyorum.

Cleon Peterson ‘Med City’ 2014

Bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir!

Yayımlandığından günümüze kitaba nasıl tepkiler geldi?

Benim Kanım’ın herhangi bir tanıtımının, reklamının, hatta çıktığını haber veren bir duyurusunun yapılmadığını biliyorsun zaten. Anaakım yayınevlerinin bazılarının metnin akışına müdahale etmek istemesi ve seçtiğim estetik formu kabul etmemeleri üzerine bu konuda herhangi bir zorluk çıkarmayacak butik bir yayınevi bastı kitabı. Kitaba destek veren uluslararası underground illüstratör kardeşlerimizin çizimleri bu sayede karşınıza gelebildi. Erman Akçay’ın hazırladığı muhteşem kapakla basılması da bu seçimin bir diğer kazancı. Kayıplara gelirsek, demin de dediğim gibi, yayınevi cephesinde kitabın herhangi bir duyurusunun bile yapılmaması, Benim Kanım’ı bir çeşit “korsan kitap” havasına büründürdü. Şu ana kadar beğenen, ilgi duyan insanların kulaktan kulağa birbirine aktarmasıyla kitabın adı duyuruluyor, bundan başka bir kanalımız yok açıkçası.

Buna rağmen punkların, skateboarderların, üniversiteli gençlerin beğeni dolu mesajlarını alıyorum; okunsun diye kitabı metro vagonunda bırakanları, alıntılar paylaşanları, elinde kitapla fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşanları görüyorum. Geçen gün Kadıköy’de kitap kapağının stencil olarak duvara işlendiğini de gördüm ve çok şaşırdım. Velhasıl, Benim Kanım, kitapla içerik ve biçim açısından bağ kuranlar tarafından içtenlikle sahipleniliyor. Diğer yandan, yıllarca çalıştığım dergi ve gazetelerde tanıştığım, hukukum olan yazarlar, editörler ve “tanınmış simalar” tarafından bilinçli biçimde görmezden geliniyor! Kendi camialarına mensup birileri Cin Ali seviyesinde bir metin kaleme alsa yere göğe sığdıramama yarışına giren bu zat-ı muhteremler Benim Kanım’ın adını bile anmıyor. Hani tek satır eleştiri bile yazsalar, hatta beğenmedik deseler, samimiyetlerine inanacağım da, bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelmek bana göre en büyük yavşaklıktır ve yaşadığımız topraklarda yayın dünyası büyük bir çoğunlukla yavşakların elindedir! Dostoyevski olsanız iktidar odaklarının kıçını yalamadan sesinizi duyuramazsınız bu coğrafyada. Yani, bizim yaptığımız aslında akıntıya karşı kürek çekmeye denk düşüyor.

“Güzel ve yalnız ülkemizde” herkes işini biliyor aslında. İşi bilmek, iş bitirici olmak sadece kapitalistlere ve patronlara mahsus bir ayrıcalık değil artık. Yazdığı kitaplarla üne kavuşan ihtiyar ve çirkin erkek yazarlar, kazandıkları bu şöhreti yazdıklarına hayran genç kadınlardan cinsel açıdan faydalanmak için kullanmayı biliyor. Şöhrete kavuşmak isteyen kadın yazarlar, kitaplarını bastırmak için popüler ve yaşlı erkek yazarların evlerine gitmeleri gerektiğini, orada kurulan bağlantıların yayınevlerine dosya gönderilerek kesinlikle kurulmayacağını biliyor. Yayınevlerinde editör olarak işe girmek isteyenler derebeyi misali koltuklara kurulmuş yayın sorumlularına yaltaklanmadan o kapılardan içeri adım dahi atamayacaklarını biliyor. Hasbelkader entelektüel alanda söz sahibi olmayı başarmış bütün erkekler, genelde çirkin ve vasıfsız olmaları nedeniyle, yanlarında çalışan olarak sadece kadınları görmek istiyor; kadın editörlerden, kadın asistanlardan bir ordu kuruyorlar. Çünkü koltuklarının onlara verdiği gücü kullanmadan herhangi bir kadınla ilişki kurma şansları olmayan zavallılardan mürekkep hepsi! Lakin onlarla çalışan kadınlar da ulaştıkları mevkilere mesleki becerilerinden ziyade kadın oldukları için ulaştıkları gerçeğini itiraf etmiyorlar. Yayın dünyasında erkeklerin çoğuna kapanan kapıların niye kendilerine sonuna kadar açıldığını sorgulamıyorlar. Velhasıl, alanın da, verenin de razı olduğu bir oyun oynanıyor yıllardır. Olan bizim gibi “işini bilmeyenlere” oluyor sadece!

Hem kendi deneyimlerim hem de bilfiil içinde yer aldığım dönemde yaptığım gözlemler neticesinde şunu net biçimde anladım ki, Türkiye yayın dünyası istisnasız olarak yaratıcılık ve zekâdan yoksun, esnaf zihniyetinin, ahbap çavuş dengelerinin hâkim olduğu bir çukurdur. Bu dünyadaki en temel kural, “Sen benim kıçımı yala, ben de seninkini yalayayım,”dır. Onun için bu topraklarda hakiki, özü ve sözüyle bir yazarlara rastlanmıyor artık.

Brutus – War (live in Ghent)

Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!

Kolayca sevmek varken neden nefret kuşanıyorsunuz dünyaya karşı? Topluma uyum sağlamakta kötü olan ne var?

Topluma uyum sağlamak, başlı başına özgürlük ve özerklik hedefinden vazgeçmektir. Toplum adını verdiğimiz ilişkiler sisteminin temeli iktidar arzusuna dayanır, bireylere sosyal roller ve kurallar dayatılmadan da toplum var olamaz. Nitekim özgürlük ruhunun serpilip gelişmesinin önündeki en büyük engel bu kurallardır. Dolayısıyla toplumla, toplumun sürekliliğini garanti altına alan değer ve geleneklerle mücadele etmeden bir adım yol alamayız.

Valla, açıkça söylemem gerekirse, dünyada sevecek çok az şey kaldı. Zaten sevdiği şeyleri araştırmaya girişen herkesin nefret ettiği şeylerle karşılaşacağına ve birinin diğerine ulaşmayı engelleyeceğine inanıyorum. Yaşadığımız dünya herkesin herkesten nefret etmesi üzerine kurulu. Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan; çocuklar ebeveynlerinden, ebeveynler çocuklarından; yoksullar zenginlerden, zenginler yoksullardan; güzeller çirkinlerden, çirkinler güzellerden; akıllılar aptallardan, aptallar akıllılardan ölesiye nefret ediyor ve işin kötüsü herkes haklı.

Ayrıca şu hayatta bir insan sevdiklerinden, dostundan, yoldaşından, sevgilisinden (hepsinin önüne eski sıfatını koymayı unutmayalım) benim kadar kazık yediğinde motorunun çalışmaya devam etmesi için kullanabileceği tek yakıt olarak nefret kalıyor geriye. Benim Kanım’ın kapağında Love and Hate (Sevgi ve Nefret) dövmesinin mevcut olduğu yumrukları kullandık ama gerçekte-metafor değil hakikaten- benim her iki elimin parmaklarında da Hate (Nefret) dövmesi var.
Geçenlerde yazmıştım: Beyaz solculara göre nefretten sadece faşizm türeyebilir. Öyle bir ihtimal mevcut, tabii ki. Lakin mülksüzler mülk sahiplerinden nefret etmediği sürece dünyada tek bir taşın yerinden oynamayacağı da bir diğer gerçek! Sonuçta kimse kendini kandırmasın, dünyayı güzellik kurtarmayacak!

Jeremy Profit ‘Darty Cheval Eventré’

Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.

Altkültürün tüketim aracı olması hakkında neler diyebilirsiniz? Yani bir altkültürün tanınır olması iyi mi, kötü mü?

Guy Debord’un ustalıkla tarif ettiği Gösteri Toplumu, bir dönem egemen kültürün karşısına dikilmiş, ona meydan okumuş alternatif kültürel akımların zamanla sisteme içkin kılınması, hatta tüketim nesnesi haline getirilmesi üzerine kurulu. Bu nedenle yıkıcı ruhu sürekli teyakkuz halinde tutmayan her altkültür, bir aşamadan sonra gevşemeye, sistemin normlarına dahil edilmeye mahkûm. Punk’ı düşünelim mesela. 80’lerin başlarında sokağın, uyumsuzluğun, var olanı reddedişin şiirsel estetiğini yansıtan punk, büyüyüp geliştikçe Sex, Drugs and Rock’n Roll dejenerasyonunun bir parçası haline geldi ve hedonizme, uyuşturucu kültürüne teslim oldu. Onun içinin boşaltılmasına isyan edenler hardcore altkültürüyle direniş fitilini ateşledi. Yani, demem o ki, herhangi bir altkültürün sonsuza kadar sistem karşıtı bir misyon üstlenmesi imkânsız. Hepsinin bir son kullanma tarihi var ve ayakta kalanların nostaljik duygularla oyalanmayı bir tarafa bırakıp yeni olanın, eskinin zaaflarını ve çürümüşlüğünü aşanların yanında saf tutması gerekiyor. Bitmeyen bir bayrak yarışı olarak tarif edebiliriz bu durumu.

Bir öykünüzün sinemaya uyarlanması istense hangisini seçerdiniz? Bence hepsi oldukça sinematografik ve kültürel sabotaj içeriyor.

Teşekkür ederim. Şu ana kadar okurlar tarafından en çok ilgi gören, “Keşke devam etseydin, roman formunda ilerleseydin,” denilenler “Şövalye” ve “Barok Seven Hamamböceği”. Fakat en başta da belirttiğim gibi, benim için “Hiç”in yeri ayrı, onun peliküle aktarılmasından memnun olurdum.

‘Gerçeklik Bir Hayaldir’ Détournement by Gökhan Gençay x Erman Akçay – 2014, İstanbul

Okunmasını önerdiğiniz yazarlar var mı? Benim Kanım’ı okumamış birinin dayak yemeden önce antrenman yapması gerekir, diye düşünüyorum.

Kendi acısının mimarı olabilen, gerekçe dillendirme zorunluluğundan kurtulmuş, kaleminde mürekkep olarak kanını kullananlara yazar, diyorum ben. Gerisi bokuyla oynamaktan öteye gitmeyen pazarlamacılardan ibaret.

Chuck Palahniuk’u, Irvine Welsh’i, Bret Easton Ellis‘i, Tibor Fischer’ı saymama gerek yok sanırım, eserleri üzerine defalarca yazdım çünkü. Boris Vian’a, Amy Hempel’a, Albert Camus’ye, Henry Miller’a, J.D. Salinger’a, Paul Nizan’a, Jack Kerouac’a, J.G. Ballard’a hayranım. Philippe Djian’ı, Erlend Loe’yü, Linda Boström Knausgaard’ı, Elfriede Jelinek’i ve Tim Winton’ı da seviyorum. Metni belagat ve tasvire boğup olay örgüsünü umursamayanları, “büyük büyük” yazmaya çalışıp okurun ağzına sıçanları, eylemsiz karakterler yaratanları sevmiyorum. Anlatabilmişimdir umarım.

Müzik, sinema, edebiyat alanlarında yıllardır itinayla en aykırıları, uyumsuzları ve yıkanmak istemeyen çocukları bulup tanıtmaya çalıştığınızı görüyorum. Bu hususta edindiğiniz bilgi ve deneyimleriniz nelere mal oldu?

Esasında özel bir çaba gerekmiyor bunun için. Herkes kendine yakın olanı, kendini ait hissettiklerini öne çıkarır, sevdiklerinin sevilmesini ister. Üzerine söz söylediğim isimlerle aynı kaderi sahipleniyor, aynı rotada yürüyorum, onun için onlar bana dışarıdan birileri gibi gelmiyor, ait olduğumuz kabilenin asli özneleri hepsi. Sınıfsal ve kültürel yönlerden de ortaklığımız söz konusu. Benzer acıları çekiyor, aynı sorunlarla boğuşuyoruz.

Bu rotadan ilerlemenin bir faydasını gördüm mü? Tabii ki, hayır! Sefalet, sıkıntı, yokluk… Gelen her günün bir öncekinden daha kötü gelişmelere gebe olmasına alıştırıyorlar insanı. Onuruna, değerlerine sahip çıkmak ve bir çeşit Bushido (Samurayın Yolu) ahlakıyla var olmaya çalışmak kolay değil. Üstelik çevreniz kendini satmayı marifet bilen, -miş gibi yapıp rol keserek parsa toplamaya çalışan aşağılık insanlarla doluyken daha da zor. Velhasıl, bizim gibilere sadece istediğimiz gibi ölme serbestliğini tanıyorlar. Nihayetinde biz hayata küsmüyoruz ama hayatla aramızdaki ilişki bir noktadan sonra tek taraflı aşka dönüşüyor, onun da mutlu bir finale evrilmeyeceği açık.

Matrix esprisinden yürürsek, kırmızı hap yerine maviyi tercih edenlerin kazandığı, mutlu olduğu bir dünyadayız. Öyle ki, hakikati, onuru tercih etmek en büyük günah sayılıyor ve kimse günahkârları çevresinde görmek istemiyor! Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, soyumuzun giderek tükendiği net biçimde görülüyor.

Uyumsuzlar Fraksiyonu – flyer Exploited (2014)

Teke tek dövüşme şansınız olsaydı rakip olarak ilk beşte kimleri seçerdiniz? Nedenleriyle birlikte öğrenebilir miyiz?

Bu dövüşlerin dayak atma motivasyonuyla örgütlenmediğini belirteyim önce. Fight Club misali birbirimizi özgürleştireceğimiz, attığımız ve yediğimiz yumruklardan gocunmayacağımız, finalde birbirimize sarılacağımız onurlu rakipler seçeceğim onun için.

Boks ve muay-thai gibi dövüş sporlarıyla aktif olarak ilgilenen bir insan olarak, ilk dövüşümün uyumsuzların önderi, alter-egom Arthur Cravan’la olmasını isterdim. Biliyorsun, kendisi zamanın dünya ağır sıklet boks şampiyonuyla maça çıkabilecek cesarete sahipti ve ringte ona altı round dayanabilen, “boksu edebiyata yeğlediğini” açıkça ifade eden bir avangarttı. İki metreye yakın boyu (ben de 1.90’ım) ve çevikliğiyle zorlu bir rakip olurdu, diye düşünüyorum.

İkinci rakibim de tabii ki Ernst Hemingway. Yumruklarını kullanmaktan imtina etmeyen, özü sözü bir, karakter sahibi bir yazardı kendisi. Alkol bağımlılığı ve fazla kiloları ringte onu zorlar ve maça hızlı başlayarak beni hemen indirmeye çalışır, sonra da yorulup savunmaya geçerdi muhtemelen. İlk iki round onun ofansif tarzına direnebilirsem galip geleceğime inanıyorum.

Üçüncü maçım yaşayan yazarlar arasında en çok sevdiğim, hayranlığımı defalarca dillendirdiğim Chuck Palahniuk’la olsun. Chuck, düzenli olarak fitness yaptığı için formunu koruyor lakin yumruklarını kullanmakta ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Nitekim Fight Club romanına esin veren de sokakta sarhoş bir grup genç tarafından ağır biçimde dövülmesiydi. Her ne kadar ona kıyamayacağımı düşünsem de, en kolay galibiyete bu maçta ulaşırım gibi geliyor.
Dördüncü rakibim Japon yazar Yukio Mishima. Dürüst olmam gerekirse, beni en çok endişelendiren kapışma da bu olurdu. Yıllarca ağır idmanlar yaparak bedenini güçlendiren, karate ve judoda usta seviyesindeki Mishima’yı yenme şansım olacağını sanmıyorum ama elimden geldiğince ayakta kalmaya çalışırdım karşısına çıkma olanağım olsaydı.

Beşinci ve son maç için de Bertrand Cantat’ı seçiyorum. Dağılan Noir Desir’in solisti, müzik tarihinin en duygulu ve öfkeli seslerinden, şiir olarak nitelenebilecek şarkılar besteleyen Bertrand’ın fiziği yeterince sağlam olsa da, çektiği acıların ruhunda ağır hasarlar bıraktığı malûm. Dolayısıyla onunla ringe çıktığımızda birbirimize yumruk atmaktansa sımsıkı sarılıp birlikte gözyaşı dökeceğimizi tahmin etmek için kâhin olmaya lüzum yok.

“Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim”

Ulrike Meinhof

karaisyan


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s