Kelimeler ve İnsan

Hep birlikte kavramların kaydığı, neyin ne anlama geldiğini unutttuğumuz bir çağ yaşıyoruz. Kelimelerle düşünen ve hisse­den insan kelimelerini ve onların içini dolduran anlamları kay­bediyor. Oysa kullanmadığımız ya da yanlış kullandığımız keli­meler aynı zamanda onların ifade ettiği düşünme ve hissetme bi­çimlerinin de soyunu tüketir. Yeni olanlar ise yeni düşüncelerin ve duyguların yolunu açar. Zihin kelimelerle genişler, büyür, te­kâmül eder. Antiütopya deyince akla gelen iki kitap vardır: Yevgeni Zamyatin‘in Biz‘i ve George Orwell‘in -bence Zamyatin‘den aşırdığı- 1984 kitabı. Her iki eserde de dilin bir toplumu değiş­tirmek için temel malzemelerden biri olduğunu görürüz. ‘Sevgi’ kelimesini yasaklamayı başarabilen bir iktidar, birkaç nesil son­ra neredeyse sevgiyi hissedemeyen, hissettiğinde adlandıramayan ve sevginin etrafındaki diğer hisleri de kaybetmiş bir insan topluluğunu kurgulayabilir. Mesela ‘cool’ kelimesinin anlamını bilen bir zihinsel yapıyı kazanırken ‘rızk’ kelimesinin barındırdı­ğı anlamları nasıl kaybettiğimize bakabilirsiniz. Genç birine ‘ve­sile olmak’ ne demek diye sorun. Eğer bilmiyorsa vesile olmaya çalışmayı da bilemiyor demektir. Eğer o genç, bir ‘hekim’ ise ola­sılıkla kendine doktor diyecektir ve hekim kelimesinin hikmet sahibi olmakla ilişkisini de bilmiyordur. Dolayısıyla bir hastanın şifasına vesile olmanın derin anlamlarını da bilemiyor olduğu için kendisini vesile olma noktasından başka bir iktidar ve hırs noktasında görmesi beklenen bir sonuçtur. Kelimeler, zihni, dolayısıyla insanı biçimlendirir; bireyin nasıl bir insan olacağını, kendisine, doğaya ve diğer insanlara nasıl bakıp, nasıl ilişki ku­racağına yön verir. Bu nedenle öğrendiğimiz yabancı diller, yeni düşüncelere ve açılımlara götürür bizi ve de unuttuğumuz her kelime de bir kaybedişin öyküsünü barındırır içinde. Küreselleş­menin biçimlendirdiği tek dile doğru gidiş, tek düşünce biçimi olan insana doğru gidiştir. Kültürlerin ve onların doğurgan memelerinden fışkıran kelimelerin her biri öldüğünde, aslında soyu tükenmiş bir düşünce ve duygudan söz ediyoruz demektir artık.

Sanatçı?

Benim çocukluğumda sanatçı deyince aklımıza Leonardo, Dostoyevski, Beethoven, Kafka, Ingmar Bergman gibi isimler ge­lirdi. Ben belki de o yüzden yazar oldum. Edebiyat bir sanattı ve yazar da bir sanatçı. Oysa şimdi bana sorsalar kendime sanatçı demekten şiddetle kaçınırım. Çünkü artık sanatçı deyince akla gelen “şey” ile hiç ilgim yok ve olsun da istemem. Mesela Safiye Soyman‘ın eşi Faik Öztürk bir sanatçı, Seren Serengil, Seray Se­ver, Doğuş ve hatta yapımcı Şahin Özer de sanatçı. Bu insanları eleştirmiyorum, sadece artık “sanatçı” kelimesinin hangi anlama doğru kaydığını anlatmaya çalışıyorum. Oysa ben yazar olurken de, sonrasında sanatsal yaratıcılık ile ilgili araştırmalar yaparken de ölçü aldığım şey bu kaymış anlam değildi. Yüksek, entelektü­el sanattan falan dem vurmuyorum; en aşağılığından en naifinden de söz etsem ‘sanat’ denilen kavram bu değil.

Sinematografik Açılım

Pek çoğumuzun bildiği gibi geçenlerde Başbakan Erdoğan demokratik açılım için sanatçılarla buluştu. Davet edilenlerin isimlerine bakıldığında Başbakan’ın ve onun danışmanlarının da artık kavramsal bakışı kaybedip popüler olan üzerinden hareket edip düşündüklerini söyleyebiliriz. Bir başbakanın ve kültür ba­kanının en azından bu buluşmayı müzik endüstrisinde çalışan­lar, popüler figürler, müzisyenler gibi bir tanımlamayla yapma­ları gerekmez miydi? Kültür bakanımız müzik yapımcısı olmayı (derdim eleştirmek değil, o da oldukça saygın bir iş) sanatçı ol­mak olarak mı biliyor yoksa? Ülkeye yön verecek açılımlar yapa­cak en üst düzey kurumlar da magazin programlarının diliyle şe­killenmiş zihinsel standartlarda mı hareket ediyorlar? Başbaka­nın, kelimeler, onların anlamları, hatta, “Oku,” diye başlayan ki­tabı, esmâ‘yı, zikri bildiğini sanırken; şiir okuyan, kelimelerin gücünü bilen biri olduğunu sanırken biraz hayal kırıklığına uğ­radım desem yalan olmaz.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları

Toplantıda Başbakanımız, “Bu ülkenin bütün türkülerinin, şarkılarının, bu toprakların her şeyini, fakat her şeyini yansıtacak kadar güç ve bilgelik taşıdığına bütün kalbimle inanıyorum,” de­miş. Güzel söylemiş. Yaklaşık sekiz yıldır bir şekilde her adımı­nı bildiğim, hissettiğim, şaşırdığım, takdir ettiğim, eğer elimden birşeyler geldiyse esirgemediğim ve çok inandığım bir film giriyor yakında gösterime: Nezih Ünen‘in “Anadolu’nun Kayıp Şar­kıları” isimli çok kıymetli yapıtı. Demokratik açılıma bir sanatçı işte böyle katkıda bulunur. Üstelik de popüler bir terim olması­nın çok öncesinden, kendisinin bir yerleri acıdığı için, kendisi birşeyleri hissettiği için çekmeye başladı bu filmi Nezih Ünen. Film tamamlandığında bile henüz açılım lafı yoktu ortada. Kay­bettiğimiz kelimeler, unuttuğumuz hislerle birlikte ‘mozaik’ de­dikleri bu acayip, bu görkemli, bu inanılmaz çamurun, bu do­ğurgan toprağın filmini seyredin sayın Başbakan. Aradığınız sa­natçı açılımını orada göreceksiniz, olasılıkla filmin bir yerlerinde sizin de benim gibi gözleriniz dolacak ve sizin de benim gibi tüy­leriniz diken diken olacak. Filmin isminin altında “birbirimizi dinlemeye hazır mıyız?” yazıyor. Bir çoklarının aksine bana hâlis gelen açılım niyetinizin altını doğru kelimelerle, anlamlı kavram­larla doldurmanıza ihtiyaç var. Çünkü -umarım ve sanırım ki- bu filmden çıkınca, “Ne mutlu Anadolu’da doğdum, orada yaşa­dım, orada insan oldum diyene,” diyecek herkes. “Varlığım, tüm varlığa armağan olsun,” diye hissedecek çoğu insan. Kimliğini, kimliklerini diğerlerinden başka, üstün, farklı bir yere koymadan da onurlanacağı bir varoluşa sahip olduğunu hatırlayacak pek çoğu. Kendini beden sananlar ise kendilerini kanlarıyla tanımlaya devam edecekler.

Cem Mumcu ‘Kendine Bakma Kitabı’ 2010

1200-1201 Alçalma Hataları

ve de ki
öyleyse bir ilgisi olmalı
ağzımdaki bu kokuyla, kulağımdaki uğuldamanın
duyuyorum tıkırtılarını ölü makinenin
bu kulaklık, örneğin, ilettiği gibi
iletebiliyor mu bendeki cızırtıyı

duyduğum şekliyle muazzam inişleri, çıkışları
kaydedebiliyor mu bir sismograf, sabitlendiği yerden
o ucuz sehpadan belli olabiliyor mu
kaç cinnetin elde yarım koçan, kapıdan daldığının
bu ekran, görmediğim şeyleri, gördüğüm şeylere çeviriyor
bu kılavye, bu tuşlar da aynı,
şiire girmez desek de, bunca elektron, fiş, fiştek
şiir geçiyor içinden, parmaklarımın pası kiri değil
hız gerek çünkü bana, bu termik, bu hidrolik, bu
her şeyi sığ bir zamirle bir şeylere bağlamanın saati.
şimdi burada sıcaklık, -ıo derece
yok uğultular, yok kar, yok his
ağzımdaki koku, günde iki paket sigaradan
o uyuz kahveden, o tipsiz reklâmlardan
ve yığılıp durmuş kitaplardan arkamda
önümde birkaç yıldır beni esir alan şu
kompüter, şu dökülesi işlemcinin,
şu sabit diskin kaymış hafızası
oradan oraya bir şeyler taşımaktan
yorulmuş bellek, terimle, pasımla
kirlenen tuşlar, dişlerim ağzımda
sıkmaktan iki büklüm ve kararmaya başlayan.
bir odaya sığdığında, bunun atası
bir odaya sığamayacak şeylere karşıcı
geldiğinden Oktay Rifat, ne anlardı
astronottan, ne de Komarovdan, ne de
o kötü çekilmiş Ay’a çıkma şeylerinden.

ben bildiğimden değil, görmedim, duydum sadece
cılız bir kaydını Komarov’un, dünya halkları bilmem ne.
ama sesin izi, geçemiyor Armstrong’un potinlerinin
ağırlığını, ne kadar hafif olsa da, kuş gibi bir adam
çekiyor, Dünya’da A B D’nin bin okka söylemi.
Kimse bilmiyordu, dünya bilmiyordu, toplama kamplarını,
buydu verilen cevap, “bilmiyorduk ki”, şimdi öğrendik
ve bunun da hiçbir boka faydası yok. burayı “sil”
tuşu ile birkaç adımda silebilirim, ama silmiyorum
çünkü yok geri dönüş, bu meret, gizli gizli
kaydediyor her şeyi, sonra yığıyor ozon civarında bir yere
bir uydunun kanatlarına, pençelerine akbaba edasıyla
yere dik bakarken.
salıveriyorlar birden kapıdan içeri, indirim varmış
yarım yarım çatırdıyor kapısı, fiyatı çeyrek düşmüş
şeylere doğru, oradan kasaya, seçtiğim değil
keseme uygun olan. tarım toplumu ağzı, kese
cüzdan, cep. kaldıramıyor bu yığını büyük
bir buldozer, küçük küçük taksitlere bölünüyor
bizi biz yapan şu biçerdöverler, cep telefonları,
ya da bin beş yüz kat daha dayanıklı malzemeden yapılmış
kuantum siniler.
kahveyi onlara biz verdik, vaftiz ettiler
fiziği, cebiri ve parayı da. koyunlarına soktular.
birbirlerini keserken bile sakladıklarına göre
el-Kitâbu’l-Muhtasar fi Hısâbi’l Cebri ve’l-Mukâbele’yi.
biri ve sıfırı onlara biz verdik ve
hep sadece biriyle çarpıldık ondan beri.
sen biri için kayıp bir şey olduğunda
bulunduğunda o kayıp şey olarak
o kayıp şey sen olacaksın
kimsenin haberi olmayacak,
her dakika haber olsa da;
misal mi, ırak.

Ay modülü kapsülünde her şey tamam gibiydi
dışarıda kamera ya da yönetmen yoktu.
sesler, bipler, dondurucu soğuk
lehim kokan basit transistörleri, çipleri,
yalayıp, Dünya’ya öyle gönderiyordu. Maxwell
denklemlerini, 200 yıllık birikimi ile
o potinler yere çarpıyor, kompüter hata
yapmaya başlıyordu.
1200-1201 alçalma hatası, bildirildiğine göre
kısa bir süre içinde yazılan belleği
birkaç defa kullanmış ve sürekli aynı
komutları göndermişti bilgisayara, bu
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
teknik bir hata değildi, bu mekanik de değildi.
bu, yarılıp giden yüzyılların arsasından
fışkırmış kupkuru aklın devasa kekemeliğiydi.
dile geliyordu, ay karşısında, soğuk
sopsoğuk ne varsa Dante’nin parseli.
o tekleme sendin
bendim biraz, biraz Oktay Rifat’tı
geriye kalan ne varsa
onlardı, bundan sonra da onların
olacaktı, bize de köyümüzün
yağmurlarında tımar edilmiş
kursaklar ve plastik
patlayıcı kareler
ve hep dnalanıp geldiğimiz yere
doğru bir at sürme isteği ile
bu isteğe gem vurmuş saatler kalacaktı.

Serkan Işın


FULL FORCE FRANK “Rants & Raves” Tapes, 1995

“I’m not afraid of ghosts,

I’m a Ghost!”

– Full Force Frank


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s