Yeraltından Sesler : 2017

express_01_banner
2/5BZ, Batman, 20 Ekim 2014

‘Yılmaz’dan sevgilerle… Şimdi Hayatı Bize Yasak Edenlerden Hesap Soracağız’

Derelerin Gücü Adına

Duymadık, görmedik demeyin! Türkiye’de bağımsız sanat pratiği var. Öyle bir avuç mutsuz, küskün insandan bahsetmiyoruz. Dış bükey koca bir galaksi. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyorlar. Zehir zemberek bir dille Al Gülüm Ver Gülüm Art’ı enkaz haline getiriyor. Bu cürmün faillerine bağlanıyoruz…

EZGİ BAKÇAY, express dergisi, Şubat 2017

Şimdiye sıkıca tutunmuş, ama gele­neği de olan, coğrafyalar ve zaman­lar arasında gezerken tarihini sürek­li yeniden yazan, pratik ve teoriyi eş zamanlı üreten bir bağımsız sanat dünyası var bu ülkede. Sanat kurumunun va­atlerine kayıtsız, şımarıklığa tahammülü ol­mayan, merkezsiz, esersiz bir cemaat belki. Sözleri, imgeleri ve bedenin kasılmalarını iç içe örerken, tutkulu bir aksak ritm yakalamış bir akış.

Bu akış zaman zaman belli bir ürün et­rafında geçici olarak düğümleniyor, ama evcilleşmeyen bir yalnızlığı da hiç elden bı­rakmıyor. Bu sınır şebekesi inzivada, kenar mahallelerde, uzak şehirlerde, klavye ba­şında, bitmeyen yolculuklarda, modası geç­miş diplerde mekân tutuyor. Müzik, fanzin, grafiti, performans, çizgi roman, desen, afiş, illüstrasyon, animasyon üretiyor.

Üzerine konuşmaya başlamak için mem­lekette bu cinnet atmosferinin oluşması­nı mı beklemek gerekti, kim bilir? Nihayet güncel sanatçıların kaybedecek neyi kaldı ki, yarım pansiyon Artist Residency’lerden başka. Vakti geldi, Pandora’nın kutusu açıldı bir kez. Erman Akçay ve Elif Yıldız’la yola ko­yulduk. Gelecek sayılarda Esat Cavit Başak ve Serhat Köksal’la devam ediyoruz.

 

DSC02168
zines : Burak Dak, Mavado Charon, Jeremy Profit, Caroline Sury & Rafaël Houée
Istanbul zinesta
zinesters : Erman Akçay, Tolga Güldallı, Deniz Cansever ve Aykurt Nuhoğlu, İstanbul (2016)

Löpçük fanzin

Erman Akçay üç yıldır Löpçük adlı bir fanzin çıkarıyor. İllüstrasyon, şiir, desen, söyle­şi, kara mizah ve gürültü yüküyle, ana akım medyaya ve sanat kurumlarına hiç uğrama­dan kendi güzergâhında gidiyor. Löpçük na­diren ozalitçide basılıyor. Kadıköy’den çıkıp yayılırken artık pdf formatmda, uluslararası ağlara da takılıyor. Erman Löpçük’ün çıkışını şöyle anlatıyor: “Löpçük’ü 2014’te yayımlamaya başladım; kara mi­zah, eleştiri ve plastik sanatları bir araya geti­ren, sıradışı, tuhaf, bazı yönleriyle saçma sa­pan, fakat her şeye rağmen iyi kalpli, dürüst ve bağımsız bir medya olarak sahne aldı. Yerli, ya­bancı çeşitli sanatçılarla, düşünürlerle internet üzerinden yaptığım söyleşiler, ayrıca, yabancı kaynaklardan edindiğim çeşitli metinlerin Türkçe çevirileri ve şair arka­daşların şiirleriyle de içeriği des­tekliyorum. Şu an, basılı formatta yayında olmayan Löpçük’e erişimi lopcuk.org üzerinden sağlıyorum.

Arkeologların dikkatine !

İnternet sadece elektrikli daktilo değil elbette, fakat fotokopi dergicilikle sanal mecra arasın­da bir kopuş değil, süreklilik var. Bu anlam­da Löpçük bir geleneğin parçası olarak değer kazanıyor. Erman‘ın örnek aldığı isimler ba­ğımsız yayıncılık ve sanat alanında iz süren­ler için yol haritası niteliğinde: Rafet Arslan, Kerem Kamil Koç, Şenol Erdoğan , Murat Ars­lan (Sub Press), Eski punk jenerasyonundan Esat Cavit Başak (Türkiye’nin ilk fanzini Mondo Trasho’yu çıkardı), Serhat Köksal (2/5 BZ, Güzel Mecmuası) yeni jenerasyondan Deniz Cansever, Emre Varışlı, Semih Yıldız ve Uluer Oksal Tiryaki (Kaburga megazine). Arkeologların dikkatine: Kadıköy yeraltı şiir hareketinin en sivri kalemlerinden Uluer Oksal Tiryaki‘nin yan projesi Takoz Recep, dünya futbolunun gizli tarihini eşeliyor. Avangard yayıncılık alanında Halil Duranay ve yoldaşı Kamil Savaş‘ın KÜLT Neşri­yat‘ı özellikle ilgiyi hak ediyor.

Erman bu dünya­nın yaşça en gençle­rinden, fakat bu işler­de yeni değil: “Lisede, hatta ilkokul yıllarımda bile fotokopi dergicilik olayı hep vardı. Löpçük her ne kadar sınırlı sayıda insana erişmiş olsa da, Ali Şimşek, Cemal Akyüz gibi eleştirmenle­rin dile getirmiş olduğu üzere, çağdaşı bir çok illüst­rasyon ve müzik dergisine paralel okunabilecek bir yayın. Fanzin olmasının getirdiği birçok avantaj da ca­bası: ekstrem sanat, gay-art, art-brut gibi ötekileştirilmiş alanlara temas etmesi ve benzeri avangard eğilimler. Bunları gösteren çok sınırlı sayıda mekân ya da yayın var.

Bu az sayıda yayından biri Löpçük‘ün ga­laksisinden A.I.D. ZINE. İstanbul menşeli müzik kolektifi A.I.D. (Art is Dead) için ha­zırlanan, Gökçe Mine Olgun‘un editörlüğünü yaptığı avangard müzik dergisi A.I.D. ZINE 2016 başından bu yana beş sayı çıktı, şu gün­lerde altıncı sayının hazırlıkları yapılıyor. A.I.D.‘in düzenlediği bağımsız müzik etkin­likleri kapsamında dolaşıma giren A.I.D. ZINE‘in yazar kadrosu gün geçtikçe çeşitlenerek büyüyor. Yaprak Melike Uyar, Şevket Akıncı, Çağrı Erdem, Görkem Arıkan, Ümit Üret, Şevket Kağan Şimşekalp gibi önemli müzisyen, şair ve eleştirmenler bu­rada kalem oynatıyor. A.I.D. ZINE‘in şu âna kadar yayımlanmış tüm sayıların pdf edisyonlarına artisdead.in adresinden erişip okuyabilirsiniz.

 

express_komple
express dergisi, Şubat 2017 (s: 15, 16, 17)

Sanat öldü, bohem yaşıyor !

Löpçük’ün ilk sayısında Miron Zownir şöyle diyordu: “Gerçek sanat her zaman yeraltında­dır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eş­sizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusun­da iş görmez.” Fanzinin sayfalarında Jeremy Profit, Marc Jenkins gibi sanatçılarla söyleşi­ler yer aldı. Ana akım sanat dergilerinde yer verilmeyen bu isimlerin işlerini de çok sa­yıda renkli görselle izledik. Erman’a sanata yaklaşımını soruyoruz: “Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum, ayrıca çizgi romanlar, bilgisayar oyunları gibi kendi jenerasyonuma ait güçlü bir görsel hafızam var, biraz da bunlar belirleyici oldu sanırım estetik zevkim­de. Her ne kadar sanat sever, yaratıcı bir insan olsam da Munch‘un ‘Scream’ tablosuna dönüşmüş çağımızın atmosferinde ‘Sanat’ kavramını pek de ciddiye almadan yaşamaya çalışıyorum; hiç bir yaratıcı, oyuncu yönü olmayan bir yığın ruhsuz ve donuk insanın kültür-sanat kisvesi altında bir araya gelerek, çürümeleri de canımı çok sıkıyor !

İçten yansımalı motor yazı stili

Bu dünyanın kendine özgü bir dili olduğu kesin. Görüntü ve sesi, siyaseti ve sanatı, en ilksel olan ile en ileri teknolojiyi birbi­rine eklemleyen bir dil ve elbette bolca şiir. Erman Akçay şöyle diyor: “Pikseller dos­tum, pikseller; pikseller kamu meselesidir…” Bu ifadeyi Alman asıllı şair, Dadaizm’in kurucularından Hugo Ball‘dan esinlendim, tam da onun mirasına sahip çıkmak amacıyla değiştirip gün­deme getirdim. Cümlenin orijinali şöyle: “Ke­limeler dostum, kelimeler, kelimeler bir kamu meselesidir. O dönemin entelektüelleri dijital teknoloji ve dolayısıyla sanal uzamlarından bihaberdi. Fütüristler bile kültürün şu anki durumunu çoğu açıdan tahayyül etmekte çaresiz kalmışlardır, ki bu gayet doğal.

Şu an için ileri teknolojinin, internet medyasının dile kazandırdıkları, kaybettir­dikleri ve şiire yansımalarını anlamak için Serkan Işın‘ın klavyesine kulak vermek gerek: “Şairin ‘muhatap’ aldığı şey Dil ve onun kü­meleridir. Dilin teknolojisidir, öyle değil mi? Bir fikre / duyguya / mevcudiyete potansiyel ya da kinetik kazandıracak bir İş olarak şiir, aslında gayet physis’in kuralları ile iş görür. Ekonomi oradadır, momentum ve alt mikro evrenler de. İmdi ‘tüm bunlarla uğraşmaya çalışıp da, Rüya ya da Reklam Dili’nden arta kalanla -özel Şiir Dili denen bok- bir şey üretmeye çalışmak, son 150 yıldır dünyada olan bitenlerden çekinmek, uzak durmak demektir. Dil, görsel şiire gelir ve gelmiştir de. Son 8-9 yıldır yaptığımız bu. Kaldı ki ‘küsmek’ bir tavır da değildir. Üretmek zorunda değil kimse, bu pozitivist kafa, yanlış modernliği doğru yaşamaya çalışma hastalığı. Sonuçta Erman Akçay ile buluşabildi isek iş de­vam ediyor demektir. Türleri bize dayatan ne ise, görsel şiir gibi türler-arası yapıları da iste­meyen o. Ve bu, dilimiz ve ülkemiz için olduk­ça olağan. Ne olacaktı? Fark edilip, baştacı mı edilecekti böyle bir yaban şiir anlayışı! Hayır, bunun yeri uzak ve çevre ve kenardır. Oradadır, ben oradayım. Örneğin Soma’da olan bitenler karşısındaki çaresizliğimizi hala Görsel Şiir ile anlatmaya çalışıyorsam… Dada Korkut, adı ile müsemma herhalde gören herkesi ürküttü, o kitabın içeriği şair­leri ve okurları sanıyorum -aman bildiğimiz sularda kalalım, nasıl olsa madalya takmıyorlar!- fikrine doğru itti (pozitivist ve kapitalist olmak her şairin doğasında vardır bizde). Hani bir aralar serbest vezin vardı, o bile şimdi Hece Şiiri’nin bir alt kolu olmaya doğru gidiyor, eğer tarih bizi şaşırtmaz ise. Böyle bir ortamdaki bilgi birikimi Ortaçağ sonrası simge/sembol dünyası, metafizik dünyası bununla aynı ko­şumlara sahip bir üst evren ve fizik dünyası ise Newton öncesine ait bir zihinle kişilerin bu ka­dar dinamik bir mecraya ve bundan kaynakla­nan şiire bakması kolay değil. İnternet’in sade­ce elektrikli daktilo (ama illa ahşap) olmadığını yeni idrak etti insanlar. Özetlemek gerekiyorsa, görsel şiir ile insanların şiir dediği şey arasında hiçbir fark yok, sadece bazen Şiir Tarihi’ne tu­tunmak, sürüklenmek, kişiyi harita içinde tutu­yor. Hepimiz takdir ve başımızın okşanmasını istiyorsak, risk almaya gerek yok.”

 

Erman Akçay, Mind Hunters, 2016
Erman Akçay ‘Beyin Avcıları’ dijital resim, 2016

Neşenin zekâyla parlatıldığı sesler

Erman Löpçük sayfalarında zamanların ve dillerin montaj işçiliğini yaparken Elif Yıldız Ankara’da yazıyor, çiziyor, yontuyor, “nokta­lardan sonra boşluk bırakmıyor”. Elif‘in iş­lerini Löpçük‘te ve Karga‘da görmüştük. Son dönem çalışmalarında “gürültü” üzerine yo­ğunlaşmış; basılı ve görsel yayınları tarıyor, internette ciddi ciddi arkeolojik kazıya gi­rişmiş. Bununla ilgili iki illüstrasyon kitabı üzerinde çalışıyor. İlk kitapta, 21. yüzyıl fel­sefesi ve popüler kültürü ekseninde gürül­tünün ses ve müzik üzerindeki yansımaları kâğıda dökülecek. İkinci kitap ise “çıkış ne­denlerine” ve primitif olana yönelen çizim­lerden oluşacak.

Elif’e ülkenin sertleşen ikliminde sanat alanının hal ve gidişatını nasıl gördüğünü sorduk: “İzole olmayı becerebilmiş biri için çok da farketmez aslında. Güncel politikaların her şeye çokça sirayet ettiği şu zamanlarda, kendi­ni bilinçli olarak tüm bu yaşananlardan uzak­ta tutup kendi işleriyle ilgilenenlerin sayısı da çok azdır diye tahmin ediyorum. Gündem dışı yaşamak her ne kadar zor olsa da, bir şekilde bunu koruma taraftarıyım. Çünkü akıl sağlığımı korumam lâzım. Gerçi bu birçok şeye ilgisiz ve hatta korkak birisi gibi gösterebilir sizi. Üretim ve yaşam alanlarımızın korunması taraftarıyım. Bu da kendi başına bir mücadele alanı zaten. Ha bunu tek başınıza yapmışsınız, ha birlik-beraberlik ruhu içinde yapmışsınız, çok da önemli değil. Ama çok da umudum yok. Çünkü rekabet, hırs, statü gibi hastalıklar hiçbir zaman peşimizi bırakmıyor. Tam da tüm bunlarla ilgili Roll dergisinin 2001 Ocak sayısında John Zorn ile yapılmış çok güzel bir röportaj yayınlanmıştı. Zorn diyor ki: ‘Hayır, dünyayı tersine çevireceğimize inanacak kadar naif değilim. Eline ilk taşı alan mağara adamı bununla başkasının kafasına vurup ‘bu tepenin kralı benim’ dediğinden beri dünya böyle. Hırs insan oluşumunun temel parçalarından biri ve insanları yönetenler de genel­likle muhteris insanlar’. Şöyle de devam ediyor: ‘Firavunlar zamanında bu şiddetle yapılıyordu. Bugünse çok daha sinsi yollarla yapılmakta: Be­yin yıkama, beyin kontrolü kullanılıyor bugün.’ Doğru söze ne denir.

“Deri Altı Kanalları”

İzole olmayı becerebilmek ya da yalnız kalmak yaratıcılığın koşulu mu? “Tekil bir durum yok. Böyle bir ortamda nasıl te­kil olunur? Herkes de Marcel Proust değil ki. Daha iyi yazabilmek için, tam konsantrasyon sağlayıp yataktan çıkmayarak götün çürüyene kadar sayfalarca kitap yazmak. Yalnızlık kötü. Kendinizi gösterebileceğiniz mecra bulmanız çok zor bu durumda. Strateji geliştirmek gere­kiyor, ki bu sözcük de askerî bir terim. Kendi­mizi gene, örgütlenmeler ve militer terminoloji üzerinden anlatmaya çalışıyoruz. Kelimeler ve anlamlarıyla da savaşmamız gerekiyor bir ta­raftan. Sizi başarıya götürecek olan yegâne şey sadece bir bandrol. Sizi önemseyebilecekleri, kayıt altında tutabilecekleri, ne yapmanız ya da yapmamanız gerektiğini rahatça söyleyebilecekleri, sizi maddi ve manevi anlamda tatmin edebilecekleri bir dünya yaratmaları. Onaylan­ma ve kabul görme hissi ekmek ve su gibi te­mel ihtiyaç. Bundan kaçış yok. Tabii hal böyle olunca, yaptığımız işi bırakmamız mı gerekir? Neyse ki hâlâ dürüst ve iyi insanlar var. Tüm bunların dışında bir nebze olsun kendini dışa­rıda tutabilmiş, kendi yapıp ettikleri konusun­da inatçı insanlar var. Sadece yaşadıklarının bir trajedi olduğunu, hatta bağımsız olabilmek için topyekûn buna bulandıklarını falan düşünmesinler. Burada birazcık umut açığa çıktı gibi sanki. Gene de her şeye rağmen dirençli olmak lâzım.” Bu durumda, Elif‘in sözleriyle, “neşenin zekâyla parlatıldığı her ses ve me­lodiye kulak kabartalım!

Deri Altı Kanalları Ankaralı bir müzik gru­bunun adı. Elif Yıldız bu isim altında Ankara’nın kendine sakladığı yazılmamış, konu­şulmamış hayatları yazmak istiyor: “Nasıl bir yol izlenir, hiçbir fikrim yok. Yapabilirsek İstan­bul’un o biricikliği ve ‘Ankara’da hiçbir şey yapıl­mıyor’ takıntısından da kurtulmuş oluruz.”

Bu bağımsız sanat dünyası, Paris Komünü’nün kahramanlarından Élisée Reclus‘nün Bir Derenin Tarihi kitabında sözünü ettiği, dağdaki dereyi hatırlatıyor. Derenin büyüklüğü ve coğrafyası yaşanabilir boyut­lardadır, yüce falan değildir. Dere seyrinin öngörülemezliği nedeniyle nehirden üstün­dür. Dere kendi yolunu kendi açar, nehir gibi kendinden önce akan binlerce galon suyun açtığı yoldan ilerlemez. İşte bu yüzden dağ­daki herhangi bir derenin gücü Amazon’dan fazladır.

Şubat 2017 Express dergisi, s: 15, 16, 17

 

Esat Cavit Başak (10)b
Esat Cavit Başak, Fantom detorne

Esat Cavit Başak (65) dekupe

“İnsan hiç de sanat yapıtı olmayan yapıtlar yaratabilir mi Diana?”

Hava kirli, insanlar güce tapıyor. Sanat gezegeni değişmez yasalara göre dönüp duruyor. Fakat birden, yörünge dışında beklenmedik bir şey oluyor. Fezada yüzen sözcükler ve görüntüler, fikirler ve fanteziler karşı konulmaz bir manyetik ağa yakalanıyor, burada coşkuyla çarpışıyorlar. Bir anda atmosfer dönüşmeye başlıyor. Kozmos yemişleri coşkuyla çatlıyor. Fanatik magazinlere binip gezen anonim şairler, robotlar, oyuncaklar, western çizgi roman kahramanları, canlılar ve cansızlar arasından sızan eriyikler, kimseye ait olmayan bir dili konuşan bedenler, hep sahipsiz kalan konuşma balonları, terlikle diktatör kovalayan Esat Cavit Başak’a bağlanıyoruz.

“The chief enemy of creativity is ‘good’ taste” demiş (Yaratıcılığın en büyük düşmanı iyi zevktir) Picasso. Yaratıcılığın düşmanı ne hakikaten? Deli kızın çeyizi gibi bir şehirde, sanat ortamı neden bu kadar ciddi ve sıkıcı görünüyor?

Esat Cavit Başak: Galiba ve öncelikle, bazı kurum ve kuruluşların -ki devlet ve kurumları ile ebeveyn kuruluşları bunların başını çekiyor- öğüt ya da nasihat kılıfı altında söylediği ve aslında yaratmaya çalıştığı oto-sansür ile öğrenmeye çalışan bir zihnin en görünmez engelleri olan kimi sözlerden uzak durmak gerekiyor; ‘Oynama, bozulur!‘, ‘başka işin mi yok!‘, ‘sana mı kaldı!‘ ve en acayibi ‘başkası ne der?‘ Öğrenci olma durumunun, sanılanın ve beklenenin aksine bir mezun olma durumu da içermediğinin, ‘ihtiyaçlarımız’ dediğimiz şeyler konusunda o kadar da net ve emin olamayabileceğimizin de aklımızın bir kenarında kalması yararlı olur düşünüyorum.

 

Esat Cavit Başak (12)
Esat Cavit Başak, detorne

“After many exciting fights and dangerous encounters
Seyircim beni anladı!…”

 

mondo

1 Mayıs 1991’den 2002’ye kadar türlü aralıklarla 24 sayı çıkan, Türkiye’nin ilk fanzin dergisi, efsane Mondo Trasho’ya değinmeden olmaz. Mondo’ların hikayesi nedir?

Genellikle Deniz Pınar‘ın Narmanlı Han‘daki dükkanında toparlıyorduk; sayfaları ve muhabbeti. En azından aylık olarak düzenli çıktığı ilk senelerde. 1991-1992 arası aylık ve gayet düzenli çıktı mondotrasho, sonra da kafasına estiğince. Çok sıkı bir mektup iletişimi vardı. İstanbul içinden ve diğer şehirlerden pek çok insanla mektup aracılığı ile tanıştım, eski sayıları isteyenler, sayfa gönderenler. Gelen mektupların çoğu duruyor bende. Sadece Taylan ve Kerim‘in Regorge tayfasıyla olan yazışmalardan bir dergi çıkar. Regorge, sonraları bir fanzin olarak da çıktı zaten. Gelen tüm mektuplar hem içerik hem de görsel olarak öylesine doluydu ki! Zarftan bozuk para çıktığını bile hatırlarım. Birisi eski bir sayıyı istemiş mesela. Düzensiz çıktığı dönemlerde mondo‘su sabit kalıp, bir konu ya da bir kavram etrafında toplanılan sayılar da oldu: Mondo Atropo, Mondo Akinetono, Mondo Arkıno (sadece Cüneyt Arkın ve filmleri üzerine) Çöplük Dünya, Mondo Porno, Mondo Pyro ve Mondo Desparado. Bu sonuncusu, Mondo Desparado, tek sayfa, A3 olarak bir afişti. Hani western çizgi romanlarında bir kare olur, kahraman birinci kattan camı kırıp aşağıdaki atına atlar, o aradaki katları fotokopi ile çoğaltıp gökdelen yapmıştım. Kahraman yirminci kattan atlıyordu atına. 2002 ya da 2003 tarihli, yani en son mondo‘lardan biridir. Hatta ve galiba sonuncusudur. Madde kullanımı ve suistimali dönemimin zirve yaptığı zamanlardan, o ata atlayan da bendim.

 

Esat Cavit Başak (7)
Oldschool ryhme, alış buna home-boy !

Fanzini bir örgütlenme biçimi olarak düşünebilir miyiz?

Evet, fanzin bir örgütlenme biçimidir ve bu bir teori falan da değildir. Pratiğinin ve sonuçlarının gözler önünde olduğu, birbirinde farklı, bambaşka kolektifleri birleştiren, onları besleyen bir koca gerçekliktir. Bir metal fanzini olarak yola çıkıp kendi alt kültürünü oluşturan Laneth, Antalya tayfası anarşist arkadaşların çıkardığı Coelacanth, Serhat‘ın tek kişilik müthiş projesi 2/5BZ‘nin ‘yayın organı’ Gözel ve İzmir tayfasından Girdap‘ın farklı isimler altında, dişiyle, tırnağıyla on seneyi aşkındır sürdürdüğü fotokopi maceraları aklıma ilk gelenler.

 

Esat Cavit Başak (32)
Esat Cavit Başak, detorne

“aşkım, kelimelerin yumruklar gibi çeneleri kırdığı bir dil düşünüyorum.”

Söz, ses ve imgeyi, kuramı, fantastik kurguyu, fantezi müziği, sıradanlığı ve aşkınlığı, angajmanı, esrikliği, pornoyu ve popu…. her biri şuurunu yitirecek denli hızla birbiriyle çarpıştırıyorsun. Ortaya çıkan etkiyi nasıl değerlendirmeliyiz? Bir strateji olarak, göstermek ve görünür kılmak hakkında ne düşünüyorsun? Katilleri ifşa mı etmeli? Kurbanları ikna mı etmeli? Ağa-babaların ağzını burnunu mu kırmalı? Adaleti imgede yeniden mi kurmalı?

Kayıp bir kol saati, onu unutan sahibinin bir soyutlaması değildir. Ama Nagazaki’de, atom bombasının patladığı tepede kurulmuş küçük bir müzede bulunan eski model, bozuk duvar, kol ve masa saatleri sergisi, ziyaretçilerin kalp atışlarını durduran bir soyutlamadır. Bütün saatler 11:02’de durmuştur ve hep birlikte zamanın böyle aniden sonuna varmak, masum günlük eylemin ölümü, aynı müzede sergilenen dehşet fotoğraflarının aktardığından çok daha güçlü bir deneyim yakınlığını iletmektedir. Olayın temel vehçesi, olayın kendisini akla getirmektedirRudolf Arnheim‘ın ‘soyutlama’ üzerine yazdığı bir makaleden alıntı bu. Görsel algının görsel düşünme ile aynı şey olduğuna da iyi bir örnek. Söylemeyi tasarladığın şeyi sözcüklerle ifade edebilmek çok zorlu bir konu. Bana yönelttiğin tüm bu soruları, ‘görsel’ olarak cevaplandırmak çok isterdim. Ve bu konuda daha başarılı ya da daha anlaşılır olacağımı düşünmek bana garip gelmiyor. Evet, ‘bir strateji olarak göstermek ve görünür kılmak‘ olarak çerçevelediğin bir yöntem peşindeyim. The Transformers çizgi roman ve filmindeki kurgu karakterlerden birisi, Pontiac Firebird ile Volkswagen Beetle hibriti Bumblebee adlı bir Autobot‘dur ve panelinde bulunan otoradyosu aracılığı ile insanlarla ‘konuşur’. Ama bu konuşma radyoda yayınlanan seslerin bir cut-up’ı, kolajı olarak gerçekleşir. Örneğin, maceraları sırasında kullandığı mottolarından biri olan “Actions speak louder than words“ü (eylemler sözlerden daha yüksek sesle konuşur) söyleyebilmek için üç ayrı istasyondan yayınlanan, üç ayrı sesi kolajlamak zorundadır. Bir şarkıda geçen ‘Actions speak‘, bir spikerin kullandığı ‘Louder‘, bir reklamda geçen ‘Than words‘ gibi… Bu benim görsel bir iş yaparken kullandığım teknikle tıpatıp örtüşmekte ve zaten standart bir kolaj da tam olarak böyle oluşmaktadır. Yazılı tüm cevaplarımı tam da böyle oluşturmak isterdim; kaynakları belirsiz devasa bir kolaj olarak yani.

 

Esat Cavit Başak (14)
Esat Cavit Başak, Fantom detorne

Kültür endüstrilerinin aynalı üretim araçlarına pabuç bırakmayan görsel sanatın oyun arkadaşları kimler? Müzik, video, performans …. Gündelik yaşam, sokak ve sosyal medya üretme sürecine nasıl yardım-yataklık yapıyor?

Her iki sorunun da karşılığı Gündelik Yaşam‘dır. İlk sorunun cevabı, ikincinin öznesi olarak gündelik yaşam. ”Ben aramam, bulurum” diye pek aynalı gözüken bir laf vardır, Picasso‘ya ithaf edilir. Tam o hesap. Hiç de mistik olmayan, gayet rasyonel bir durumdur bu; özel bir ‘şey‘ aramıyorsan karşına çıkan ‘şey‘lerin hepsi zaten çok özeldir. Göz, eğitilebilen bir organ, aramadığını bulabildiğin gibi bir müddet sonra aradığını da bulabiliyorsun kolaylıkla. Kazanmak. Bu buyruğun tedavülde olmadığı bir hayat -kazanacak bir şey olmadığı çünkü insanlar arasında geçenlerin ve birbirinden istedikleri şeylerin bu şekilde ifade edilemeyeceği bir hayat- nasıl olurdu kurgulamamız gerek.

Gezi’de, kolektif ayaklanma ve coşku halinde sokağın fanzin gibi işlediğini görmüştük. Oradan aklında ne kaldı? Sen nasıl deneyimledin? Haziran günlerinin görsel kültürel dili seni nasıl etkiledi?

Sorunun içine cevabını da işlemişsin aslında ve tam olarak da katılıyorum; kısa devre ile ve kısa vade için de olsa sokağın fanzin gibi işlediğini gördük. Herkesin elinden geleni yaptığını -ki bu ‘herkes‘e, oradaki özgürlükçü ortama standart dikta şiddetiyle karşılık veren Tayyip Erdoğan ve yancıları da dahildir- mizahın, ironinin ve eylemin ‘ülke genelinde‘ sokağa ilk defa bu kadar uygulamalı ve içten döküldüğünü, bastırılanın tekmesinin ne kadar güçlü, yıllardır sistematik olarak uygulanan faşist şiddetin aslında ne kadar zavallı olduğunu, pasif olduğu varsayılan bir çoğunluğun nasıl harekete geçebileceğini, sosyal medya ve alternatif iletişim yollarının nasıl farklı amaçlar için kullanılabileceğini deneyimledik. En doyurucu hazların sürpriz olanlar, tasarlanamayacak olanlar olduğunu gördük. Deneyimden bir şeyler öğrenmek, ihtiyacımızı dünyada yaşamakla bağdaşır kılmanın yollarını bulmak anlamına gelir. Bunu ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek, yaşadığımız dünyayı gözlemleyerek yaparız. Sadece kolektif ihtiyaçlarımızın bile ne kadar basit, ulaşılabilir olduğunu görmek, buna karşılık faşist-kapitalist her türlü uygulamanın ne denli pespaye olduğunu gözlemlemek çok güzeldi. Devletin ve baskı kurumlarının ne kadar kırılgan olduğu gördük.

 

Ankaralı Unabomber
© 2009 Doğan Gazetecilik A.Ş.

Sanat alanda herkes muhalif, politik, eleştirel, anti-kapitalist. Buna karşın üretim ve iletişimde tek tip, egemen kurumsal tavırlara alternatif geliştirme riskini alan çok az. Sinizm mi bu? Yoksa yeni bir kavrama mı ihtiyacımız var açıklamak için?

Değerini değil ama fiyatını biliyoruz her şeyinOscar Wilde‘ın sinizm üzerine söylediği bir söz bu. Gördüğün gibi yüz küsur sene öncesi söylemiş olması da hiç farketmiyor, hala güncel. Tıpkı, yazıldığı tarih not düşülmese geçen hafta yazılmış gibi duran bir Fransisken papazın 1500’lü yıllardaki günlüğü gibi; ”Hava kirli, insanlar güce tapıyorlar, herkes birbirinin kuyusu kazıyor..” Hepsinin özeti ve Ece Ayhancası ise şu galiba; ”..Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir.” Kurumlar varlıklarını sürdürdüğü sürece kapılarında sıraya girecekler de olacaktır, bu kurumların ve kuyrukların varlığını değil ama işlevlerini, geçerliliklerini sorgulayanlar da. Muhalif, eleştirel, politik ya da anti kapitalist; adını sen koy, bu kurumlar dışında tutarlı iş üretilebileceğini, daima yeni bir iletişim yöntemi bulunabileceğini, sürekli olarak üretimde ve dolaşımda olarak gösterebilmeliyiz. Adorno elli yıl önce, bireyin, yüksek teknoloji ve bu teknolojinin eleştirel düşünce üzerinde yarattığı sonuçlar tarafından deforme edilerek önemsizleştirileceğini fark etmişti. Büyük sıkıntı dönemlerinin sonunda yeni kavramlar, yeni yöntemler kendiliğinden ortaya çıkıyor; ‘uygulamalı’ Kaczynski‘den pasifist-anarşist Zerzan‘a. ”UnabomberKaczynski‘nin yaklaşımı öylesine bastırılmıştır ki düşüncelerini ifade edebilmek için insanları öldürmek zorunda olduğunu düşünmüştür. Toplumsal ilişkilerin tahakküm üzerine şekillenmediği bir toplum deneyimleyemedik henüz.

“Acil bir hayat tasarımı” demişsin bir söyleşide, ülkenin ve kültür ortamının bu koşullarında yer değiştirmek, şehirden ya da ülkeden gitmek, bitirmek ya da başka bir kimlikle yeniden başlamak … ne düşünüyorsun?

İzmir ve çevresinde yaşıyorum. Çandarlı- Dikili, bu taraflara kaydım. Kişisel sebepler, ekonomik sebepler, başka sebepler, zaten bir yerden sonra hepsi iç içe giriyor tek bir sebep oluyor; hareket halinde olmak bana hep iyi geldi, geliyor. Posta adresim değişiyor ama elektronik posta adresim sabit. Hareket halinde olmak bana çocukluğumdan hatıra. Liseye kadar her sınıfı bir başka şehirde okumak bana babamın nefis bir hediyesidir. Bu vesile ile kendisine tekrar teşekkür ederim. Ulaşım aracı olarak bisiklet, posta olarak mail kullanmak fena fikirler değiller. Her ikisinin de hızı yeterli. ”Macera” kısmı ise en eğlenceli olanı; hem belirli bir sanatsal gelenekte yetkin olmanız hem de yeni bir şey söylemek için gelenekten kopma becerisini gösterebilmeniz gerekiyor. Bu konularda hiç de tembel olmadığımı düşünüyorum.

“Ellerinde ‘Portakal orada kal’ ‘Faşist Hollanda’ yazılı dövizleri taşıyıp ‘Evet’ yazılı tişörtler giyen gençler yanlarında getirdikleri portakalları sıkarak suyunu içti. Grup Hollanda polisinin atom bombası attığını iddia etti! Şaka gibisin TC.” Bu tür haberleri okuyan, bazı gazeteci arkadaşların “Rus asıllı Türk sanatçı” olarak tanımladığı Nova Kozmikova ne düşünüyor? Bu ülkede saçma kavramının felsefi değerini, ironinin politik etkisini nasıl savunacağız?

Bir devlet, bir din ya da herhangi bir kurum mitine göre yaşamak, sokak ağzıyla söyleyeyim ‘çok sakat’. Devasa bir yalan hamuru içinde, ilerleme mitinin kaçınılmaz olduğu kabul ettirilmiş bir toplumla yoğruluyoruz. Bir yanda, yedeğinde yüzlerce kötülük saklayan, istediği gibi kesip biçebileceği, her duruma uyarlanabilen bir inanç sistemi ile donanmış devlet, diğer yanda, ”milli hassasiyetleri” jonglör ustalığıyla çeviren, yunanca ‘poli’ çok, ‘tika’ yüz anlamında kullanılan iki kelimenin yan yana getirilmesiyle oluşan politika ve bu kavramın has Türkçesini uygulayan bir ‘Reis’. Hatalı, eksik ve uydurma bir tarihe sarılıp, ‘refah’ düşleri kurmak!.. Devlet eliyle cinayetin, idamın propagandasını yapmak, inanç sömürmek, ataerkil, erkek egemen bir sistemi savunmak, sıraladıkça çoğalan bir acayip sıkıntılar kümesi. ”Hep ileriye ve geriye bakarız” diye yazmıştı Shelly, ”Var olmayan için iç çekip durarak”. Hakikatten de dev bir şakanın içinde gibi değil miyiz? Ancak tüm bu olumsuzlamalara karşın, içinde bulunduğumuz statükoyu sorgulamalıyız. Hangi şart altında olursa olsun yalnızca kendi dilimizce ‘saçma kavramına felsefi değerini’ ve ‘ironinin politik etkisini’ verebileceğimize inanıyorum.

EZGİ BAKÇAY, express dergisi, Yeraltından Sesler dosyası, Mart 2017

 

Esat Cavit Başak (15)
Esat Cavit Başak, Fantom detorne

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s